İslami Delil
Aramaya dön
Hadis

Sahîh-i Buhârî · 4547

Prophetic Commentary on the Qur'an (Tafseer of the Prophet (pbuh))

Arapça metin

حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْلَمَةَ، حَدَّثَنَا يَزِيدُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ التُّسْتَرِيُّ، عَنِ ابْنِ أَبِي مُلَيْكَةَ، عَنِ الْقَاسِمِ بْنِ مُحَمَّدٍ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ تَلاَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم هَذِهِ الآيَةَ ‏{‏هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ‏}‏ إِلَى قَوْلِهِ ‏{‏أُولُو الأَلْبَابِ‏}‏ قَالَتْ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ فَإِذَا رَأَيْتَ الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ، فَأُولَئِكَ الَّذِينَ سَمَّى اللَّهُ، فَاحْذَرُوهُمْ ‏"‏‏.‏

Aişe r.anha'dan şöyle dediği nakledilmiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, "Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın) bazı ayetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar fitne çıkarmak ve onu te'vil etmek için ondaki müteşabih ayetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek payeye erişenler ise: Ona inandık. Hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar," ayetini okudu sonra şöyle buyurdu: [Ey Aişe!] Kur'an'ın müteşabih ayetlerine uyanlan gördüğün zaman, bil ki onlar, Allah'ın kitabında bahsedip yerdiği kimselerdir. O halde onlardan sakının! Fethu'l-Bari Açıklaması: [Abd İbn Humeyd senediyle birlikte Mücahid'in] ilimde yüksek payeye erişenlerin müteşabih ayetlerin yorumunu bildiğini söylediğini nakletmiştir. Katade kanalıyla da onun şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "İlimde yüksek payeye erişenler işittikleri gibi 'Biz Kur'an'a iman ettik. Muhkem ayetleri de müteşabih ayetleri de Allah göndermiştir,' derler. Sonra müteşabih ayetlere iman edip muhkem ayetlerle amelederler. Böylece doğru yolu bulurlar." Mücahid'in bu ayetin yorumu hakkında izlediği yola göre ........ve'r-rasihun'daki .......vav harfi, bu kelimeyi istisnanın ma'mulüne atfetmektedir. Abdurrezzak'ın senedi ile birlikte naklettiği rivayete göre .İbn Abbas bu ayeti şu şekilde okurmuş: ....... (Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. ilimde yüksek payeye erişenler ise şöyle der: Biz ona iman ettik.) Bu okuyuş, .......vav harfinin istinat - başlangıç vavı olduğunu gösterir. Çünkü İbn Abbas'tan nakledilen bu rivayet her ne kadar kıraatın tespiti açısından yeterli olmasa da, en azından sahıh bir senetle Kur'an'ın tercümanından gelen bir haber değerindedir. Bu konuda onun görüşü, başkasının görüşünden önce gelir. Ayrıca ayeti kerimenin müteşabih ayetlerin ardına düşenleri sapıklık ve fitne çıkarma gayesi taşımakla yermesi de bu onun görüşünü desteklemektedir. Bab başlığının altında zikredilen hadis de bunu uygundur. Ayet, müteşabih ayetlerin bilinmesini Allah'a havale edenleri, gayba iman edenleri övdüğü gibi medhetmektedir. Ferra da Übey İbn Ka'b'dan bu kıraatı nakletmiştir. Yani Übey bu ayeti ........ve yekulu'r-rasihune fi'I-ilmi amenna bihi şelinde okumuştur. Ebu'l-Beka şöyle demiştir: "Müteşabih iki nesne arasında olur. Müteşabih nesneler yan yana geldiği zaman birbirlerine benzerler. Bu yüzden ayetlerin müteşabih olarak nitelendirilmesi uygun olmuştur. Yoksa tek bir ayetin müteşabih olduğu kastedilmemiştir. Özetleyecek olursak; çoğullar için kullanılan bir sıfatın, tekiller için de kullanılabilir olma zorunluluğu yoktur. Her ne kadar bu konuda esas bu şekilde olsa bile." Taberi bu ayet hakkında şöyle demiştir: "Bu ayetin Hz. İsa'nın durumu hakkında Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile tartışan kimseler hakkında indiği ileri sürülmüştür. Bir diğer görüşe göre ise bu ayet, Muhammed ve onun ümmetinin ömrü hakkında nazil olmuştur. Ancak bu görüşlerden ikincisi daha evladır. Çünkü Allah Teala Hz. İsa'nın durumunu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e açıklamıştl. Dolayısıyla bu konu Muhammed ümmeti için bilinir hale gelmişti. Halbuki bu ümmetin ne kadar yaşayacağı belli değildi. Kullara bunun bilgisi verilmemişti. " Muhkem, anlamı açık olan ayetlere denir. Müteşabih ise bunun zıddıdır. Anlamı açık olan ayetlere, terkibinin sağlamlığı ve kelimelerinin açık olmasından dolayı muhkem denmiştir. Müteşabih ayetler ise böyle değildir. Muhkem, kendisinden ne kastedildiği açık olduğu için veya yorum yoluyla anlaşılan şeklinde; müteşabih ise, Allah'ın sadece kendisinin bildiği konular olarak tarif edilmiştir. Mesela kıyametin ne zaman kopacağı, deccalin ne vakit çıkacağı ve sure başlarında bulunan hece harfleri ile neyin kastedildİğİ gibi konular müteşabİhin kapsamına girer. Muhkem ve müteşabihin açıklaması konusunda bunların dışında ona yakın başka görüşler de mevcuttur. Ancak konumuz, bütün bu görüşleri tek tek ele almaya izin vermemektedir. Burada sadece en çok yaygın olan ve doğruya en yakın tarifleri zikrettim. Büyük Alim Ebu Mansur el-Bağdadı, bize ve İbn Semanı'ye göre doğru olan son görüşü, en güzel ve ehl-i sünnetin çizgisine en uygun görüş olarak görmüştür. İlk görüşü ise müteahhir ulema son dönem alimleri benimsemiştir. Her şeyin doğrusunu en iyi Allah bilir. "Bil ki onlar, Allah'ın kitabında bahsedip yerdiği kimselerdir. O halde onlardan sakının!} Bu hadiste geçen sakınmaktan maksat müteşabih ayetlere uyanlara kulak vermemektir. Müteşabih ifadelerin peşine ilk olarak Yahudiler düşmüştür. Nitekim İbn İshak'ın anlattıklarına göre surelerin başlarında bulunan hece harflerinin - huruf-u mukatta'nın yorumunu yapıp cümel hesabı ile İslam ümmetinin ömrünü tespit etmeye çalışmışlardır. Müslümanlardan ise ilk olarak Hariciler müteşabih ayetlerin peşine düşmüştür. Nitekim İbn Abbas bu ayeti söz konusu ifade ile haricilerin kastedildiğini söyleyerek tefsır etmiştir. Hz. Ömer de Subayğ'ın yaptıklarını onaylamamıştır. Onun müteşabih ayetterin peşine düştüğünü öğrenince kanatıncaya kadar kafasına vurmuştu. Bu rivayeti Darimı ve daha başka hadis imamları tahriç etmiştir. Hattabı şöyle demiştir: "Müteşabih ayetler iki türlüdür: 1-Muhkem ayetlere müracaat edilip onlara göre düşünüldüğü zaman anlamı anlaşılan ayetler. 2-Hiçbir şekilde manasının bilinemeyeceği ayetler. Sapık insanlar bu ayetlerin peşine düşüp yorumlarını araştırırlar. Ama bir türlü hakikatlerini öğrenemezler. Sonra ayetler hakkında kuşkulanmaya başlarlar. Bu şekilde fitneye sürüklenirler." Her şeyin doğrusunu en iyi Allah bilir

Sahîh-i Buhârî, 4547

Benzer hadisler

HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ حَرْبٍ، حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ أَبِي زَكَرِيَّاءَ الْغَسَّانِيُّ، عَنْ هِشَامٍ، عَنْ عُرْوَةَ، عَنْ عَائِشَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم خَطَبَ النَّاسَ فَحَمِدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ وَقَالَ ‏ "‏ مَا تُشِيرُونَ عَلَىَّ فِي قَوْمٍ يَسُبُّونَ أَهْلِي مَا عَلِمْتُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُوءٍ قَطُّ ‏"‏‏.‏ وَعَنْ عُرْوَةَ قَالَ لَمَّا أُخْبِرَتْ عَا��ِشَةُ بِالأَمْرِ قَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَتَأْذَنُ لِي أَنْ أَنْطَلِقَ إِلَى أَهْلِي‏.‏ فَأَذِنَ لَهَا وَأَرْسَلَ مَعَهَا الْغُلاَمَ‏.‏ وَقَالَ رَجُلٌ مِنَ الأَنْصَارِ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ لَنَا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهَذَا، سُبْحَانَكَ هَذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ‏.‏

Aişe r.anha şöyle demiştir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem insanlara bir konuşma yaptı, Allah'a hamd ve sena ettikten sonra 'Aileme dil uzatmakta olan bir topluluk hakkında bana ne tavsiye edersiniz? Ben onların hakkında hiçbir kötülük bilmiyorum" dedi. Urve şöyle demiştir: Hz. Aişe r.anha'ya iftiracıların söyledikleri şeyler haber verilince şöyle dedi: "Ya Resulallahi Aileme gitmeme izin verir misin 7" Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem de kendisine izin verdi ve Aişe r.anha'nın beraberinde hizmetçi bir köleyi de gönderdi. Bu sırada ensardan biri "Subhaneke' Seni tenzih ederiz! Bu iftirayı konuşmak bizlere yakışmaz. Seni tenzih ederiz! Bu büyük bir iftiradır" dedi. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Yüce Allah'ın 'Onların işleri aralarında danışma iledir' sözü." Birinci ayetten başlarsak; el-Edebü'l-Müfred isimli eserinde İmam Buharl'nin ve İbn Ebi Hatim'in güçlü bir isnadla nakillerine göre Hasan-ı Basri "Bir topluluk kendi aralarında istişare eder etmez huzurlarında olan şeyin en iyisine iletiimiş olurlar" demiş ve bu ayeti okumuştur. Bu ifade bir başka rivayette "İstişare eder etmez Allah onlar için doğruyu veya faydalı olan şeyi yaratır" şeklindedir. İkinci ayete gelince; İbn Ebi Hatim'in hasen isnadla nakline göre Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Yüce Allah, Nebi s.a.v.'in onlara ihtiyacı olmadığını biliyordu, fakat ondan sonrakilerin kendisini örnek almalarını istemiştir. "Danışmanın işe karar vermeden ve o iş iyice açığa çıkmadan önce olduğu. Çünkü Yüce Allah 'Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven' buyurmuştur." Bilginler müşaverenin hangi konuda yapılacağı noktasında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, hakkında nas olmayan her türlü hususta yapılır derken, bazıları sadece dünyevi işlerde buna başvurulur demiştir. Davudi şöyle demiştir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sahabilerle hakkında hüküm olmayan şeylerden olan savaş konusunda danışmalarda bulunuyordu. Çünkü hükmün ne olduğu ancak Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den öğrenilir. Nebi s.a.v.'in ahkam hususunda sahabilere danıştığını iddia eden büyük bir gaflete düşmüştür. Ahkam dışı meselelere gelince, belki bir başkası onun görmediğini görür veya işitmediğini işitmiş olabilir. Bu, yolda yanına rehber almak gibi bir şeydir. Bir başkası ise şöyle demiştir: Kelime her ne kadar genel anlamlı ise de bundan maksat özel durumdur. Zira Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in farz olan hükümler konusunda sahabilere danışmadığı ittifakla kabul edilen hususlardandır. Bize göre böyle kayıtsız şartsız ve mutlak konuşma tartışılır. Tirmizl'nin hasen, İbn Hibban'ın sahih değerlendirmesiyle nakillerine göre Hz. Ali şöyle demiştir: "Ey iman edenler! Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile gizli bir şey kon uşacağıniz zaman bu konuşmamzdan önce bir sadaka veriniz"(Mücadele 12) ayet-i kerimesi inince Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana "Görüşün nedir? Bir dinar olur mu?" diye sordu. Ben "Hayır, buna güçleri yetmez" dedim. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Yarım dinara ne dersin?" diye sordu. Ben "Buna da güçleri yetmez" diye cevap verdim. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "O halde ne kadar?" diye sordu. Buna "Bir arpa ağırlığı kadar altın" diye cevap verdim. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Senin de malın azdır (Kendi malına göre takdir ettin)" dedi. Bunun üzerine "Gizli bir şey konuşmanızdan önce sadakalar vermekten çekindiniz mi?" ayet-i kerimesi indi.(Mücadele 13) Hz. Ali şöyle devam etti: "Yüce Allah benim sebep olmam üzerine bu ümmete yükünü hafifletti." (Tirmizi, Tefsir Suretü'!-Mücadele) Bu hadis bazı ahkam, konusunda Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in danışmalarda bulunduğunu göstermektedir. "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir işe kesin karar verip, azmettiğinde hiçbir beşerin Allah'ın ve Resulunün önüne geçemeyeceği." İmam Buharl'nin demek istediği şudur: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem denışmalarda bulunduktan sonra danışma konusu olan şeylerden birini yapmaya karar verdiğinde ve buna başladığında bu andan itibaren hiç kimsenin ona bunun aksini tavsiye etmesi mümkün değildir. Çünkü Hucurat suresindeki ayetlerde Allah'ın ve Nebiinin önüne geçme yasaklı ğı vardır. Bu açıklamaların tümünden ortaya çıkan, danışma ayeti ile Hucurat suresindeki ayet arasında ayetin genelliğinin danışmalarla tahsis edilmesi durumu olduğudur. Dolayısıyla bu konuda Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in önüne geçmek mümkündür, fakat bu da istişare ettiği yerde onun izniyle olacaktır. Danışma dışında insanların Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in önüne geçmeleri caiz değildir. Yüce Allah unlara istişare konusunda cevap vermek için konuşma izni vermiş, gerek danışma ve gerek başka hususlarda kendiliklerinden konuşmalarını yasaklamıştır. Buna kişinin kendi görüşüne dayanarak Nebie itiraz etmesi eweliyetle dahildir. Buradan anlaşılan Nebi s.a.v.'in emri sabit olduğunda hiç kimsenin ona muhalefet edeyemeyeceği ve muhalif davranmak için birtakım hileli yollara başvuramayacağıdır. Tam tersine kişi bu tavrı, muhalifinin gelecek olduğu bir temel ilke edinir. Yoksa bazı mukallidlerin yaptığı gibi aksine hareket edip Yüce Allah'ın "Onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar"(Nur 63) ayetinden gafil olanların yaptığı gibi yapmaz. "Zırhını giyince" hadisteki "lametehu" kelimesi zırh demektir. Bazıları bu bir araçtır demişlerdir. Kastedilen şey, zırh, miğfer ve bunun dışında diğer silahlardır

Sahîh-i Buhârî, 7370
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا يَحْيَى، حَدَّثَنَا وَكِيعٌ، عَنْ إِسْمَاعِيلَ بْنِ أَبِي خَالِدٍ، عَنْ عَامِرٍ، عَنْ مَسْرُوقٍ، قَالَ قُلْتُ لِعَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ يَا أُمَّتَاهْ هَلْ رَأَى مُحَمَّدٌ صلى الله عليه وسلم رَبَّهُ فَقَالَتْ لَقَدْ قَفَّ شَعَرِي مِمَّا قُلْتَ، أَيْنَ أَنْتَ مِنْ ثَلاَثٍ مَنْ حَدَّثَكَهُنَّ فَقَدْ كَذَبَ، مَنْ حَدَّثَكَ أَنَّ مُحَمَّدًا صلى الله عليه وسلم رَأَى رَبَّهُ فَقَدْ كَذَبَ‏.‏ ثُمَّ قَرَأَتْ ‏{‏لاَ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ‏}‏ ‏{‏وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلاَّ وَحْيًا أَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ‏}‏ وَمَنْ حَدَّثَكَ أَنَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي غَدٍ فَقَدْ كَذَبَ ثُمَّ قَرَأَتْ ‏{‏وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَدًا‏}‏ وَمَنْ حَدَّثَكَ أَنَّهُ كَتَمَ فَقَدْ كَذَبَ ثُمَّ قَرَأَتْ ‏{‏يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ‏}‏ الآيَةَ، وَلَكِنَّهُ رَأَى جِبْرِيلَ ـ عَلَيْهِ السَّلاَمُ ـ فِي صُورَتِهِ مَرَّتَيْنِ‏.‏

Mesruk'un şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Hz. Aişe'ye "Ey Anneciğim! Hz. Muhammed Rabbini gördÜ mü?" diye sordum. O da şöyle cevap verdi: "Bu sözlerin yüzünden tüylerim diken diken oldu! Şu üç hususu nasıl bilmezsin! Kim sana şu üç konuda bir şeyler anlatırsa, bil ki o yalan söylemiştir. 1- Her kim sana Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Rabbini gördüğünü söylerse, bil ki o yalan söylemiştir." Sonra Hz. Aişe şu ayetleri okudu: "Gözler O'nu göremez; halbuki O, gözleri görür. 0, eşyayı pek iyi bilen, her şeyden haberdar olandır, " "Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur. " 2- "Her kim Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yarın ne olacağını bildiğini söylerse, bil ki o yalan söylemiştir." Sonra Hz. Aişe şu ayeti okudu: "Hiç kimse yarın ne kazanacağın! bilemez. "(Lukman 34) 3- "Her kim Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in vahiyden bir şey gizlediğini söylerse, bil ki o yalan söylemiştir." Sonra Hz. Aişe: "Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, "(Maide 67) ayetini okudu ve şöyle dedi: Fakat Hz. Nebi aslı suretinde CebralI'i iki kez görmüştür. Fethu'l-Bari Açıklaması: Tirmizı'nin rivayetinde bu hadisin baş tarafında bir ziyade bulunmaktadır. İmam Tirmizi, Mücalid kanalıyla Şa'bı'nin şöyle söylediğini nakletmiştir: "İbn Abbas Arafat'ta Ka'b ile karşılaştı ve ona bir konu hakkında soru sordu. Birden Ka'b [u'l-ahbar] tekbir getirdi, sesi dağlarda yankılandı. İbn Abbas: 'Biz HaşimoğullarıylZ. (Bilgi ve kültürümüz yerindedir. Bu kadar hayret edilecek bir şeyi sormayız)' dedi. Bunun üzerine Ka'b ona şu şekilde cevap verdi: Allah Teala görülmesini ve kelamını Musa ile Muhammed arasında paylaştırdı ... " Abdurrezzak İbn Hemmam'ın aynı senetle aktardığı rivayette ise İbn Abbas'ın "Biz Haşimoğullarıyız. Muhammed'in sallalliihu aleyhi ve sellem iki defa Rabbini gördüğünü söylüyoruz" dediği, Ka'b'ın da bunun üzerine tekbir getirip şöyle söylediği anlatılmıştır: "Allah Teala görülmesini ve kelamını Musa ile Muhammed arasında paylaştırmıştır. İki defa Musa ile konuşmuş; iki defa da Muhammed'e sallalliihu aleyhi ve sellem görünmüştür." Bu rivayetıere göre, olayın bundan sonraki kısmında Mesrlık şöyle demiştir: "Hz. Aişe'nin yanına gittim ve ona 'Muhammed sallalliihu aleyhive sellem Rabbinigördü mü?' diye sordum ... " Hz. Aişe, Allah'ın görülmekten münezzeh olduğuna, böyle bir şeyin gerçekleşmesinin mümkün olmadığına inandığı için ve içinde bulunan Allah saygısından dolayı tüylerinin diken diken olduğunu söylemiştir. İmam Nevevı şöyle demiştir: "Hz. Aişe merfO' bir hadise dayanarak Hz. Nebi'in Rabbini görmediğini söylememiştir. Şayet böyle bir hadis bilseydi mutlaka onu söylerdi. Kuşkusuz Hz. Aişe, ayetin zahirinden anladıklarından çıkardığı bir yoruma dayanmıştır. Halbuki onun dışındaki sahablIer kendisinden farklı düşünmektedirler. Bir sahabi bir görüş belirtir, diğer sahablIer ona muhalif olurlarsa, onun bu sözü ittifakla delil olmaz. Kaldı ki, ayette geçen .......idrak'ten maksat kuşatmaktır. Kuşatmanın olmayacağının belirtilmesi görmenin olmayacağı anlamınagelmez." Nevevi, En'am 103 te geçen .........la tudrikuhu'l-ebsar ifadesini kastetmektedir. İmam Nevevı, İbn Huzeyme'yi takip ederek Hz. Aişe'nin merfu' bir hadise dayanarak Muhammed'in sallalliihu aleyhi ve sellem Rabbini görmediğini söylemediğini kesin bir dille ifade etmiştir. Nitekim İbn Huzeyme "Sahıh"inin "Kitabu't-tevhıd" bölümünde şöyle demiştir: "Hz. Aişe'nin Hz. Muhammed'in Rabbini görmediğini söylemesi kesin bir bilgi değildir. Çünkü Hz. Aişe Hz. Nebi'in kendisine Rabbini görmediğini anlattığını söylememiş, sadece ayet i yorumlamıştır." Bu sözler son derece hayret uyandırmaktadır. Çünkü Nevevı'nin şerhetti'ği İmam Müslim'in "Sahıh"inde Hz. Aişe'nin Allah Restı!ü'nden bunu duyduğu nakledilmiştir. Müslim'in "Sahıh"inde Davud İbn Ebı Hind ve Şa'bı kanalıyla MesrCık'un şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Yanım üzere yatıyordum. Derken doğruldum ve Hz. Aişe'ye "Allah Teala 'Andolsun ki; onu bir de diğer inişte görmüştü, '(Necm 13) buyurmuyor mu?" dedim. ° da şu şekilde cevap verdi: Bu konuyu bu ümmet içinde Nebi'e soran ilk kimse benim. Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu ayette kesinlikle Cebrall'in kastedildiğini söylemişti. Hz. Aişe'nin yukarıdaki ayeti [el-En'am 6/103] delil olarak kullanmasına İbn Abbas muhalefet etmiştir. Tirmizı, Hakem İbn Eban ve İkrime'den şöyle nakIetmiştir: İbn Abbas: "Hz. Muhammed Rabbini görmüştür," dedi. Ben de; "Allah Teala 'Gözler O'nu göremez; halbuki 0, gözleri görür. o, eşyayı pek iyi bilen, her şeyden haberdar olandır, '(En'am 103) buyurmuyor mu?" diyerek karşılık verdim. Bunun üzerine o şöyle dedi: "yazıklar olsun sana ... Bu ayetteki durum, Allah Teala'nın kendi nuru ile tecelli etmesi durumunda geçerlidir. Halbuki Hz. Muhammed iki defa Rabbini görmüştür." Özetle ifade edecek olursak; ayette [el-En'am 6/103] Allah Teala'nın hiç görülmeyeceği değil, görüldüğü zaman tam olarak kuşatılmasının mümkün olmayacağı ifade edilmiştir. Kadı lyaz şöyle demiştir: "Allah Teala'nın görülmesi aklen mümkün olup ahirette müminler tarafında görüleceği konusunda sahıh rivayetler mevcuttur. Allah'ın dünyada görülmesi konusunda ise İmam Malik şöyle demiştir: 'Allah Teala dünyada görülmemiştir. Çünkü 0, bakidir. Baki olanı fani olan göremez .. Müminler ahirete irtihal edip baki gözler ile rızıklandırılınca, baki olan ile Baki olanı göreceklerdir.' İmam Malik'in bu sözü, Allah'ın görülmesinin kudret bakımından imkansız olduğu anlamına gelmez. Allah Teala kullarından kimin görmesini dilerse, o kimse için Allah'ı görmek imkansız olmaz." İmam Müslim'in "Sahıh"indeki şu ifadelerin yer aldığı merfCı' bir hadis bunu desteklemektedir: "Bilin ki, ölünceye kadar Rabbinizi göremezsiniz." Bu rivayeti İbn Huzeyme Ebu Ümame'den nakletmiştir. Selef Hz. Nebi'in Rabbini görüp görmediği konusunda farklı görüşler ileri sürmüştür. Hz. Aişe ve İbn Mes'ı1d Hz. Nebi'in Rabbini gördüğünü kabul etmemiş, bir grup sahabi ise bunu kabul etmiştir. Abdurrezzak İbn Hemmam, Ma'mer kanalıyla Hasan-ı Basri'nin Hz. Nebi'in Rabbini gördüğüne dair yemin ettiğini nakletmiştir. İbn Huzeyme, Urve İbnü'z-Zübeyr'in Hz. Nebi'in Rabbini gördüğünü kabul ettiğini rivayet etmiştir. O, Hz. Aişe'nin bunu inkar ettiği kendisine söylendiği zaman şiddetli tepki gösterirdi. İbn Abbas'ın öğrencileri de bu görüştedir. Ka'bu'I-Ahbar, Zühri, Ma'mer ve daha başkaları kesin bir dille bu görüşü dile getirmişlerdir. "Acaba Hz. Nebi Rabbini gözüyle mi gördü, yoksa kalbi ile mi?" Hz. Nebi'in Rabbini gördüğünü söyleyenler de kendi aralarında bu konuda ihtilafa düşmüşlerdir. Ahmed İbn Hanbel'den her iki görüş de nakledilmiştir. Bu konuda İbn Abbas'tan mutlak ve mukayyed rivayetler nakledilmiştir. Bu rivayetler, mutlak olanlar mukayyed olanlara hamledilerek anlaşılır. Söz konusu rivayetlerden birini Nesai, İkrime kanalıyla İbn Abbas'tan sahih bir senetle nakIetmiş, Hakim de bunun sahih olduğunu ifade etmiştir. Buna göre İbn Abbas şöyle demiştir: "Halilliğinidostluğun İbrahim'e, konuşmanın Musa'ya ve görülmenin Muhammed'e sallalliihu aleyhi ve sellem ait olmasına hayret mi ediyorsunuz?" İbn Huzeyme bı' rivayeti şu laflZlarla nakletmiştir: "Allah Teala'nın İbrahim'i halilliğe seçmesine hayret mi ediyorsunuz ... " İbn İshak'ın Abdullah İbn Ebi Seleme'den naklettiği rivayete göre, Abdullah İbn Ömer, İbn Abbas'a bir elçi gönderip "Hz. Muhammed Rabbini gördü mü?" diye sordurmuş, o da "evet" cevabını yollamıştır. Bu konudaki bir başka rivayet ise İmam Müslim tarafından nakledilmiştir. Ebu'l-Niye kanalıyla yapılan bu rivayete göre, İbn Abbas "Gözünün gördüğünü gönlij yalanlamadı, "(Necm 10) ayeti hakkında "Muhammed sallalliihu aleyhi ve sellem kalbi ile Rabbini iki defa görmüştür," demiştir. Yine İmam Müslim, Ata kanalıyla İbn Abbas'ın "Onu kalbiyle gördü," dediğini nakletmiştir. Bundan daha açık olan rivayet ise, İbn Merdı1ye'nin Ata kanalıyla İbn Abbas'tan aktardığı şu rivayettir: "Hz. Nebi Rabbini gözü ile görmedi, O'nu kalbi ile gördü." Buna göre, İbn Abbas'ın kabul ettiği, Hz. Aişe'nin ise reddettiği Allah'ın Hz. Nebi tarafından görülmesi hakkındaki görüşleri uzlaştırmak mümkündür. Şöyle ki; Hz. Aişe, Hz. Nebi'in Rabbini görmediğini söylerken, onun göz ile O'nu görmediğini; İbn Abbas da, Hz. Nebi'in Rabbini gördüğünü söylerken, onun kalp ile O'nu gördüğünü kastetmiştir. Allah'ın kalp ile görülmesinden maksat, bizzat kalp ile görülmesidir, sadece bilginin hasıl olması değildir. Çünkü Hz. Nebi her zaman Allah'ı bilen biri idi. Hz. Nebi'in kalbi ile Rabbini gördüğünü söyleyenlere göre bu görme, normal görmenin gözde yaratıldığı gibi, kalpte yaratılmıştır. Her ne kadar görme gözde yaratılsa da, görmenin gerçekleşmesi için belli bir şart ileri sürülmemiştir. İbn Huzeyme kavi bir senetle Enes'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Hz. Muhammed Rabbini gördü." İmam Müslim'in rivayetine göre, Ebu Zerr Hz. Nebi'e Rabbini görüp görmediğini sormuş, o da şu şekilde cevap vermiştir: "O bir nurdur. Nasıl göreyim?." Ahmed İbn Hanbel de Ebu Zerr kanalıyla Hz. Nebi'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ben bir nur gördüm." İbn Huzeyme de Ebu Zerr'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Hz. Peygmaber Rabbini gözüyle görmedi, kalbi ile gördü." Bu söz ile Ebu Zerr'in nur kelimesini kullanmasındaki gaye ortaya çıkmıştır. O, nurun Hz. Nebi'in gözü ile Rabbini görmesine engelolduğunu ifade etmiştir. Kurtubi, "el-Müfhim" adlı eserinde bu konuda tevakkuf etme görüşünün daha isabetli olduğunu söylemiş ve bunu büyük alimlerden bir gruba dayandırmış, ayrıca bu konuda kesin bir delil olmadığını belirterek bu görüşü desteklemiştir. Bu konuda iki görüş benimseyen tarafların delil olarak getirdiği naslar, birbirleri ile çatışah ve tevile açık olan lafızların zahirleridir. Kurtubi şöyle demiştir: "Bu konu ameli bir mesele olmadığı için, burada zanni deliller yeterli olmaz. Bu konu itikadi konulardandır ve burada kesinlikle kat'i delillerin bulunması gerekir." İbn Huzeyme "Kitabu't-tevhid"inde Hz. Nebi'in Rabbini gördüğünü söyleyenlerin görüşünü tercihe yönelmiştir. Burada yer veremeyeceğimiz kadar uzun bir şekilde bu görüşün delillerini sıralamıştır. İbn Abbas'ın Hz. Nebi'in Rabbini iki defa gördüğü sözünü ise, görme hadisesininden birinin göz ile diğerinin kalp ile gerçekleştiği şeklinde açıklamış ve bu konuda aktardığı bilgilerin ikna edici olduğunu söylemiştir. Hz. Nebi'in Rabbini gördüğünü söyleyen alimlerden biri de Ahmed İbn Hanbel'dir. O "Kitabu's-sünne"de bu konunun ihtilaflı olduğunu nakletmiştir. Mervzi'den şöyle rivayet edilmiştir: Ahmed İbn Hanbel'e, Hz. Aişe'nin "Kim Muhammed'in Sallallahu Aleyhi ve Sellem Rabbini gördüğünü söylerse, bilin ki o, Allah'a karşı en büyük iftirada bulunmuştur," dediğini söyledim ve onun bu sözüne nasıl cevap verileceğini sordum. O da; "Hz. Nebi'in 'Rabbimi gördüm,' sözü ile cevap verilir. Hz. Nebi'in sözü Hz. Aişe'nin sözünden üstündür," dedi. "el-Hedyu" adlı kitabın yazarı, Ahmed İbn Hanbel'in Hz. Nebi'in Allah'ı gözü ile gördüğünü iddia edenleri reddetmiş ve Ahmed İbn Hanbel'in bir defasında Hz. Muhammed'in Rabbini gözü ile gördüğünü, bir defasında da kalbi ile gördüğünü ifade ettiğini söylemiştir. Daha sonra da şunları eklemiştir: "Alimlerin İsra olayının uykuda gerçekleştiği görüşü ile Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bedeni ile değil sadece ruhu ile İsra olayının gerçekleştiği görüşü arasında fark bulunduğunu bilmek gerekir. Çünkü ikisinin arasında bir fark vardır. Şöyle ki; uykudaki birinin, ruhunun semaya yükselmesi ile gördükleri hakikat olabilir. Ukudaki kimse ruhu hiçbir şekilde semaya yükselmeden de bir takım olayları görebilir. Bu bakımdan Hz. Nebi'in ruhuyla İsra olayını yaşadığını, vücudunun ise semaya yükselmediğini söyleyenler muhtemelen bir mucize eseri olarak Hz. Nebi'in ruhunun gerçekten göğe yükseltildiğini, sonra olduğu yerde duran bedenine döndüğünü kastetmişlerdir. Nitekim o gece başka mucizeler demeydana gelmişti. Mesela; Allah Resulü'nün uyanıkken kalbi açılmış ve tekrar birleştirilmişti. Bütün bunlar olurken Hz. Nebi en hafif bir acı bile hissetmemiştir. " İsra konusunda nakledilen rivayetlerin zahiri bu görüş ile çelişmektedir. Aksine İsra olayı Hz. Nebi'in hem ruhu, hem de bedeni ile birlikte gerçekleşmiştir. O, hem ruhu, hem de bedeni uyurken ya da dalgın iken değil, uyanıkken gerçekten göğe yükseltilmiştir

Sahîh-i Buhârî, 4855
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ سَلاَمٍ، أَخْبَرَنَا مَخْلَدُ بْنُ يَزِيدَ، أَخْبَرَنَا ابْنُ جُرَيْجٍ، قَالَ ابْنُ شِهَابٍ أَخْبَرَنِي يَحْيَى بْنُ عُرْوَةَ، أَنَّهُ سَمِعَ عُرْوَةَ، يَقُولُ قَالَتْ عَائِشَةُ سَأَلَ أُنَاسٌ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَنِ الْكُهَّانِ فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ لَيْسُوا بِشَىْءٍ ‏"‏‏.‏ قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ فَإِنَّهُمْ يُحَدِّثُونَ أَحْيَانًا بِالشَّىْءِ يَكُونُ حَقًّا‏.‏ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ تِلْكَ الْكَلِمَةُ مِنَ الْحَقِّ يَخْطَفُهَا الْجِنِّيُّ، فَيَقُرُّهَا فِي أُذُنِ وَلِيِّهِ قَرَّ الدَّجَاجَةِ، فَيَخْلِطُونَ فِيهَا أَكْثَرَ مِنْ مِائَةِ كَذْبَةٍ ‏"‏‏.‏

Aişe r.anha'dan, dedi ki: "Bazı kimseler Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e kabinlerin durumu hakkında soru sordu. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem de onlara: Onlar bir şey değildir, buyurdu. Soruyu soranların: Ey Allah'ın Rasulü, onlar bazen bir şeyi söylüyorlar, sonra o gerçek çıkıyor demeleri üzerine, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: İşte o söz, cinlerden olanın kapıverdiği haktandır. O, bunu tavuğu n gıdaklaması gibi dostu olan (insan)ın kulağına bırakır. Onlar da (bu kahinler de) ona yüz yalandan fazla yalan katarlar." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Adamın bir şey için: O hak değildir, kasıt ve niyeti ile bir şey değildir demesi." el-Hattabi dedi ki: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in: "Onlar bir şey değildir" buyruğu, gayb ilmi ile ilgili olarak söylediklerine dairdir. Yani onların sözleri, Nebi sallaııiihu aleyhi ve sellem'in vahye dayanarak ha.ber verdiği sözlerine güvenilip dayanıldığı gibi güvenilecek doğru şeyler değildir. Bu da sağlam olmayan bir iş yapan yahut doğru olmayan bir söz söyleyen bir kimse için: Sen bir şey yapmadın ya da bir şey söylemedin, demeye benzer. İbn Battal da buna yakın bir açıklamadan sonra şunları eklemektedir: Araplar bu sözleriyle olumsuzlukta mubalağa etmeyi kastederler. Bu da yalan değildir. Müfessirlerin bir çoğu da yüce Allah'ın: "İnsan üzerinden öyle uzun bir süre geçti ki o anılmaya değer bir şey değildi."(İnsan, 1) buyruğu hakkında şöyle demişlerdir: Burada anılmaktan maksat, değer, üstünlük, şeref demektir. Yani o varlık olarak vardı, ama anılmasına değer bir durumda değildi. E..ından kasıt, ya Adem'dir diyenlerin görüşlerine göre suret verilmiş bir çamur idi, yahut bundan maksat insan türüdür diyenlerin göruşlerine göre, annesinin karnında bulunuyordu. (Her iki halde de o, anılmaya değer bir şey değildi)

Sahîh-i Buhârî, 6213
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا حَفْصُ بْنُ عُمَرَ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنِ الْحَكَمِ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ، عَنِ الأَسْوَدِ، قَالَ سَأَلْتُ عَائِشَةَ مَا كَانَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم يَصْنَعُ فِي أَهْلِهِ قَالَتْ كَانَ فِي مِهْنَةِ أَهْلِهِ، فَإِذَا حَضَرَتِ الصَّلاَةُ قَامَ إِلَى الصَّلاَةِ‏.‏

Esved'den, dedi ki: "Aişe'ye: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ailesi arasında ne yapardı, diye sordum. O: Kendi ailesinin işlerini görürdü. Namaz vakti geldi mi kalkar namaza giderdi, dedi." Fethu'l-Bari Açıklaması: Aişe'den gelen Ahmed'in, İbn Sa'd'ın ve sahih olduğunu belirterek İbn Hibban'ın rivayet ettiği Hişam İbn Urve'den, onun da babasından diye naklettiği bir başka hadis de vardır: "Ben Aişe'ye: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem evinde ne yapardı, diye sordum. o: Elbisesini diker, ayakkabısını tamir eder ve erkeklerin evlerinde yaptıklarını yapardı, dedi." İbn Hibban'ın bir rivayetinde de: "Sizden herhangi birinizin evinde yaptığını yapardı" şeklindedir. İbn Hibban'ın ve Ahmed'in, ez-Zührı'den, onun Urve'den, onun Aişe'den diye naklettiği rivayette de şöyle denilmektedir: "Ayakkabısını tamir eder, elbisesini diker, kovasını yamalardı." Yine İbn Hibban, Muaviye İbn Salih yoluyla, o Yahya İbn Said'den, o Amre'den, o Aişe'den şu lafızia bir rivayeti zikretmektedir: "O ancak insanlardan bir insandı. Kendi elbisesini ayıklar, koyununu sağar, kendi işini kendisi görürdü." Bu hadisi Tirmizi eş-Şemail'de ve el-Bezzar da rivayet etmiş ve şöyle demiştir: Bu hadis Yahya'dan, o el-Kasım'dan, o Aişe'den diye de rivayet edildiği gibi, Yahya'dan, o Humeyd el-Mekki'den, o Mücahid'den, o Aişe'den diye de rivayet edilmiştir. Harise İbn Ebi'r-Rical'in, Amre'den, onun Aişe'den, onun da Ebu Sa'd'den diye gelen rivayetinde şöyle denilmektedir: "İnsanların en yumuşağı, insanların en cömerdi idi. O sizin adamlarınızdan bir adam idi. Ancak o çokça gülümserdi." İbn Battal dedi ki: Alçak gönüllülük, nimetlerden çokça yararlanmaktan uzak durmak, nefsi mihnetli işlerde çalıştırmak enbiyanın ahlakındandır. Böylelikle onların sünnetine uyulsun ve onların sünnetlerine uyanlar, yerilmiş olan refaha meyledip kendilerini kaptırmasın. Yüce Allah'ın: "Yalanlayan o nimet sahipleri ile beni başbaşa bırak ve onlara azıcık bir mühlet ver."(Müzzemmil, 11) buyruğu ile bu halin yerildiğine işaret edilmiş bulunulmaktadır

Sahîh-i Buhârî, 6039
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ صَالِحٍ، حَدَّثَنَا ابْنُ وَهْبٍ، حَدَّثَنَا عَمْرٌو، عَنِ ابْنِ أَبِي هِلاَلٍ، أَنَّ أَبَا الرِّجَالِ، مُحَمَّدَ بْنَ عَبْدِ الرَّحْمَنِ حَدَّثَهُ عَنْ أُمِّهِ، عَمْرَةَ بِنْتِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ وَكَانَتْ فِي حَجْرِ عَائِشَةَ زَوْجِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم عَنْ عَائِشَةَ أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم بَعَثَ رَجُلاً عَلَى سَرِيَّةٍ، وَكَانَ يَقْرَأُ لأَصْحَابِهِ فِي صَلاَتِهِ فَيَخْتِمُ بِ ـ ‏{‏قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ‏}‏ فَلَمَّا رَجَعُوا ذَكَرُوا ذَلِكَ لِلنَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ ‏"‏ سَلُوهُ لأَىِّ شَىْءٍ يَصْنَعُ ذَلِكَ ‏"‏‏.‏ فَسَأَلُوهُ فَقَالَ لأَنَّهَا صِفَةُ الرَّحْمَنِ، وَأَنَا أُحِبُّ أَنْ أَقْرَأَ بِهَا‏.‏ فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ أَخْبِرُوهُ أَنَّ اللَّهَ يُحِبُّهُ ‏"‏‏.‏

Aişe r.anha şöyle demiştir: Nebi sallallahu aleyhi ve seııem birisini bir müfrezenin başında kumandan yapıp göndermişti. Bu zat arkadaşlarına kıldırdığı namazıarda Kur'an okur ve kıraatini her zaman "Kul huvallahu ahad" suresiyle bitirirdi. Müfrezeye katılanlar gazadan döndüklerinde (kumandanın bu adetini) Nebie zikrettiler. Resulullah saııallahu aleyhi ve sellem onlara "Niçin böyle yapmakta olduğunu kendisine sorunuz" buyurdu. Onlar da gidip bunu kendisine sordular. Kumandan "Çünkü bu sure, Rahmanın sıfatıdır. Bu yüzden bu sureyi okumayı severim" diye cevap verdi. (Gelip bu cevabı haber verdiklerinde) Nebi sallallahu aleyhi ve seııem "Siz de ona Allah'ın kendisini sevmekte olduğunu haber veriniz" buyurdu. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Allah'ı tevhid"den maksat, onun bir ilah olduğuna şehadet ederek kendisini birlemektir. "Şimdi sen ehl-i kitap olan bir kavim üzerine (vali) gidiyorsun." Söz konusu ehl-i kitap, Yahudilerdir. Yahudiliğin Yemen'e ilk girişi, Es'ad 21 Kerib zamanında olmuştur ki bu zat, İbn İshak'ın Sıret'incie uzun uzun anlattığı üzere Tübba' elAsgar'dır. İslam doğduğunda Yemen halkı Yahudilik inancı üzereydi. Hıristiyanlık dini Yemen' e daha sonra Habeşliler buraya galip olduklarında girdi. Bunlardan birisi de Mekke'yi fethetmeye kalkıp, Kabe'yi yıkmak isteyen fil sahibi Ebrehe idi. İbn İshak'ın geniş bir şekilde anlattığı üzere Seyf b. Zı Yezen onları buradan süpürüp atmıştır. Bundan sonra Yemen' de Necran hariç hiç Hıristiyan kalmamıştır. Necran, Mekke ile Yemen arasında bulunur. Yemen'in bazı beldelerinde ise Yahudilerden çok az bir nüfus kalmıştır. "Şimdi sen ehl-i kitap olan bir kavim üzerine (vali) gidiyorsun ... " Zekat Bölümünün ortalarında İsmail b. Ümeyye'nin Yahya b. Abdullah'tan naklettiği rivayete göre Resulullah sal1allahu aleyhi ve sellem; "Oraya vardığında ilk vazifen onları Allah'ı ibadete davet etmek olsun. Bunu öğrendiklerinde ... " buyurmuştur. İmamu'l-Harameyn örneğinde olduğu gibi insana yönelik olan ilk vacip bilmektir diyenler bu rivayeti esas almışlardır. Onların bakış açısına göre emri ve yasaklığı getireni tanımadan emredilen şeylerden herhangi birisini ona sarılmak kastıyla yerine getirmek ve yasak edilen şeylerden herhangi birini ondan vazgeçmek amacıyla kaçınmak mümkün değildir. Ancak bu görüşü savunaniara marifet ancak düşünme ve akıl yürütme ile mümkün olur diye itiraz edilmiştir. İman Bölümünde bu görüşten vazgeçip, Yüce Allah'ın "Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir"(Rum 30) ayeti ile "Her dünyaya gelen fıtrat üzere doğar" hadisini esas alan kimselerden söz etmiştik. Çünkü ayet ve hadisin zahiri ne göre marifet, fıtratın aslı olarak insanda mevcuttur. Bundan dışarı çıkmak, kişiye daha sonra arız olan bir durumdur. Zira Hz. Nebi sal1allahu aleyhi vesellem 'J!\nne ve babası onu Yahudi ve Hıristiyan yapar" demektedir. Hocamızın hocası Hafız Selahuddin el-Alal'nin açıklamasından bir kısmını okuduğumda özetle şunları görmüştüm: Bu mesele mezheplerin birbiriyle çeliştiği ve farklı görüşler benimsediği, ifrata tefrite düşenlerle, orta yolu benimseyenlerin bulunduğu bir konudur. Bir tarafta Allah'ın varlığını ispat ve ortağının bulunmadığını belirtme noktasında sırf taklitte bulunmak yeterli diyenler vardır. Ubeydullah b. el-Hasen el-Anberı, Hanbelllerden bir grup ve zahiriler bu görüşü benimsemişlerdir. Bunların içinde daha ileri gidip, deliller üzerinde düşünmeyi haram görenler olmuştur. Bunlar -ileride açıklanacağı üzere- büyük imamların kelam ilmini kınayıcı ifadelerine dayanmışlardır. İkinci görüş, herkesin imanının kelam ilmindeki delilleri bilmeye bağlı olduğunu savunan görüştür. Bu yaklaşım Ebu İshak el-İsferayınl'ye nispet edilir. İmam Gazzal1 şöyle demiştir: Bir grup ileri gitmiş ve sade müslümanların küfre girdiklerini ifade ederek şer'ı inançları kendi yazdıkları delillerle bilmeyen kimselerin kafir olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bunlar Allah'ın geniş rahmetini daraltmışlar, cenneti kelamcılardan çok az sayıdaki bir zümreye mahsus kılmışlardır. Kurtubı el-Müfhim isimli eserinde açıklaması Ahkam Bölümünde geçen "Allah katında erkeklerin en sevimsizi, husumeti şiddetli olan kimsedir" hadisini açıklarken -bu hadis Müslim'in Sahih'inde ilim bölümünün baş taraflarında da yer alır (Müslim, İlim) şöyle der: Yüce Allah'ın buğzettiği bu kişi, husumetiyle hakkı kendisinden uzak kılmayı, fasit yaklaşımlar, zanna düşürücü şüpheler vasıtasıyla onu reddetmeyi hedefleyen kimsedir. Bunun en beteri kelamcıların çoğunluğunun yaptığı gibi usulü'd-din konusundaki husumettir. Zira onların büyük bir kısmı, Allah'ın kitabı, Nebiinin sünneti ve ümmetinin selefinin gösterdiği yollardan yüz çevirip, bid'at olan yollara, uydurulmuş terimlere, cedel kurallarına ve yapay birtakım şeylere sapmış olan kimselerdir. Dayandıkları görüşün büyük bir kısmı felsefi görüşlere veya laM tenakuzlara dayanmaktadır ki bunları esas alan kimseler bu yüzden baş edemeyecekleri birtakım şüphelere veya imanlarını götürecek birtakım kuşkulara düşmektedirler. Bunlardan içinde söz konusu şüphelerden en iyi uzaklaşa!1lar, en bilgili olanları değil, en cedelci olanlarıdır. Şüphenin fasit bir şeyolduğunu bilen nice alim vardır ki onu çözme gücüne sahip değildir. Şüpheden kopmuş nice nice kimseler vardır ki o şüphenin bilgisinin hakikatini kavramamıştır. Öte yandan bunlar öyle olmayacak şeyler işlemişlerdir ki bunlara ne aptallar razı olur ne de çoeuklar! Bunların imamlarından birçokları gittikleri yoldan dönmüşlerdir. Hatta İmamu'l-Harameyn'in şöyle dediği nakledilir: "Büyük bir okyanusa girmiştim. Hakkı araştırma uğruna taklitten kaçmak için ilim ehli kimselerin yasak ettikleri her şeye dalıp çıktım. Şu anda geri döndüm ve artık selefin yaklaşımını benimsemekteyim." İmamu'l-Harameyn'in ifadesi budurveya mealen budur. İmamu'lHarameyn'in vefat ederken şöyle dediği nakledilir: "Eyarkadaşlarım! Kelam ilmiyle meşgulolmayın! Kelam ilminin beni götürdü gü noktayı baştan bilecek olsaydım, bu ilimle meşgulolmazdım." Kurtubı de şöyle demiştir: Kelamcıların bir kimse akıl yürütmeden (istidlal) önce iki şeyden hangisinin hidayet olduğunu bilmez şeklindeki delilleri bizce kabul edilemez. Tam aksine öyle kimseler vardır ki daha ilk anda İslama gönülleri yatışır ve içleri açılır. Bunların içersinde akıl yürütme noktasında durup bekleyen kimseler vardır. Onun sözünü ettiği kimseler, bu ikinci şıkta yer alanlardır. Böyle bir kimsenin kendisini ateşten korumak için düşünmesi gerekir. Zira Yüce Allah "Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun"(Tahrim 6) buyurmuştur. Bu kişinin kendisinden irşat isteyen herkese bu yolu göstermesi ve hakkın varlığına burhanlar getirmesi gerekir. Nebi s.a.v.'in dönemi ile ondan sonraki zamanlarda yaşayan selef-i salih in böyle hareket etmiştir. Nebi s.a.v.'i tasdik noktasında gönlünde şüphe olmayan ve nefsi Yüce Allah'ın bir lutfu ve kolay kılması sayesinde kendisinden delil istemeyen kimselere gelince, bunlar hakkında Yüce Allah "Fakat Allah size imanı seudirmiş ve onu gönüllerinize seudirmiştir"(Hucurat 7) "Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslama açar"(En'am 125) demektedir. Burada sözü edilenler babalarını ve reisierini taklit eden kimseler değildir. Çünkü onların babaları veya başlarındaki reisieri küfre girse bunlar onların ardından gitmezler. Tam tersine şeriata muhalif bir söz işittikleri herkesten içlerinde nefret duyarlar. Ayetlere ve hadislere gelince, bunlar uymaları yasak edilen kimselere tabi olan ve tabi olmaları emredilenlere tabi olmaktan kaçınan kimseler hakkındadır. Yüce Allah, onlara iddialarına delil getirmeleri yükümlülüğünü koymuştur. mu'minler ise böyle değildir. Onlar bir delil getirmedikçe tabi olmalarını geçersiz kılan herhangi bir ifade gelmiş değildir. Allah'a ve Nebiine muhalif olan herkesin esasen dayanacağı hiçbir delil yoktur. Yüce Allah'ın onlara delil getirme yükümlülüğünü koyması kendilerini susturma ve aciz duruma düşürmek içindir. Getirdiği hususlarda Nebie tabi olan kimseye gelince, o kendisine emredilen hakka uymuştur. Onun gittiği yolun gerçek olduğuna delil vardır. O kişi sözkonusu burhanı açıklamayı ister bilsin, isterse bilmesin farketmez. Bunların içerisinde "Yüce Allah akıl yürütmekten söz etmiş ve bunu emretmiştir" diyenlerin görüşlerini kabul ediyoruz. Fakat bu, gücü yeten herkes için mendub ve güzel bir şeydir. Daha önce açıklandığı üzere gönlü tasdike yatışmayan kimse için de bir yükümlülüktür. Başarı Yüce Allah'tandır. Bir başkası şöyle demiştir: Selefin yolu daha salim, halefin yolu daha sağlamdır görüşü isabetli değildir. Çünkü bunu söyleyen kişi, selefin yolunun Kur'an'ın ve hadislerin lafızlarına bu konuda herhangi bir fıkıh ve anlayış sahibi olmaksızın sırf iman etmek olduğunu, halefin yolunun ise çeşitli mecazlarla hakiki manalarından çevrilmiş olan nasıarın manalarını bulup çıkarmak olduğunu zanneder. Bu görüşü savunan kimse böylece selefin yolunu bilmeme, halefin yolu konusunda iddiada bulunma sakıncasını kendisinde birleştirmiş olur. Oysa mesele onun zannettiği gibi değildir. Tam tersine selef, Yüce Allah'ı layıkı olduğu şekilde bilmekte ve ona son derece tazimde bulunup, emrine boyun eğmekte, iradesine teslim olmaktadır. Halefin yolunu tutan hiçbir kimse,- tevil ettiği şeyin Allah'ın iradesi olduğuna güven içinde değildir. Onun yaptığı tevilin sıhhatine kesin karar vermesi mümkün değildir. Kurtubi şöyle demiştir: Fetva imamlarıyla, onlardan önce geçen selef imamlarının benimsedikleri görüş budur. Bazıları fıtratın aslı hakkında söylenenlerle önce Hz. Nebiden, sonra sahabilerden mütevatir olarak nakledilen uygulamaları delil olarak göstermektedirler. Buna göre Hz. Nebi sallallii.hu aleyhi ve selle m ve sahabiler puta tapmakta olan kaba ve sert Arapların İslama girenlerinin Müslüman olduklarına hükmetmişler, onların kelime-i şehadeti ikrar etmelerini, delilleri öğrenmeyi zorunlu kılmaksızın İslamın ahkamını benimsemelerini kabul etmişlerdir. Gerçi onların birçoğu, herhangi bir delilin bulunması ve o delilin kendisine açık bulunması sebebiyle Müslüman olmuşlardır. Bunların birçoğu daha önce herhangi bir delil olmaksızın gönüllerinden Müslüman olmuşlardır. Hatta sırf ehl-i kitabın ileride bir Nebi gönderileceği ve kendisine muhalif olanlara galip geleceği yolundaki haberlerine dayanarak Müslüman olmuşlardır. Hz. Muhammed hakkındaki alametleri gördüklerinde Müslüman olmaya koyulmuşlar, onun söylediği her sözde, namaz, zekat ve başkaca davet ettiği şeyler konusunda kendisini tasdik edip, doğrulamışlardır. Ebü'l-Muzaffer b. es-Sem'anı de bu konuda kısaca şöyle der: Akıl hiçbir şeyi ne vacip kılar, ne de haram kılar. Aklın bu gibi şeylerde hiçbir fonksiyonu yoktur. Şeriat herhangi bir hükmü getirmek istemezse hiç kimseye hiçbir şey vacip olmaz. Zira Yüce Allah "Biz bir Nebi göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz. "(İsra 15) "İnsanların Nebilerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın"(Nisa 165) demektedir. Bu konuda daha birçok ayet sıralamak mümkündür. Nebilerin davetinin detay (fürli') hükümleri beyan etmek için olduğunu iddia eden kimsenin Allah'a çağrıda bulunanın Nebi değil, akılolduğunu söylemesi gerekir ve yine böyle bir iddia sahibinin Allah'a davet açısından Nebilerin varlığıyla yokluğunun bir olduğunu ifade etmesi gerekir. Bu ise sapıklık olarak insana yeter. Biz aklın insanı tevhide götürdüğünü inkar etmiyoruz. Bizim kabul etmediğimiz nokta, aklın tek başına bu fonksiyonu yerine getirdiği ve akılolmaksızın Müslümanlığın geçerli olmadığı iddiasıdır. Sem'anl'nin ifadesini Ebu Davud'un İbn Abbas'tan naklettiği şu hadis teyit etmektedir: Adamın biri Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e "Allah aşkına soruyorum. Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet etmemiz, Lat ve Uzza'yı bırakmamız için seni Allah mı gönderdi?" Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem" evet" deyince, o kişi Müslüman oldu. Bu haberin aslı, Dımam b. Salebe olayı bağlamında Buhari ve Müslim' dedir. İbn Abbas hadisinde buraya kadar zikredilenlerden başka sonuçlar da çıkmaktadır. Buna göre bir kMir kelime-i şehadetleri ikrar ettiği takdirde onun Müslüman olduğuna hükmedilir. Çünkü Allah'a ve Nebiine imanın gereği, onlardan gelen şeylerin tümünü tasdik edip, bunları üstlenmektir. Bunlar kelime-i şehadetleri tasdik eden kimse için hasıl olur. Bir kafir, mesela namaz gibi İslamın rükünlerinden herhangi bir şeyi tasdik ettiğinde bu hareketiyle Müslüman olur. "Allah'ın kullan üzerindeki hakkı nedir bilir misin?" Bu ifadenin geniş bir açıklaması Rikak Bölümünde daha önce geçmişti. Bu cümlenin bu bölümde yer alması "Ona hiçbir şeyi ortak koşmamalandır" ifadesidir. Çünkü tevhitten maksat budur. "Kıraatini her zaman 'Kul huvallahu ahad' suresiyle bitirirdL" İbn Dakık el-Iyd şöyle der: Bu, o sahabinin başka sure okuduğunu ve her rekatta ihlası okuduğunu göstermektedir. İfadenin zahirinden anlaşılan budur. O sahabinin kıraatini İhlas suresiyle tamamlanmış olması da muhtemeldir. Bu durumda İhlas suresi son rekata mahsus olur. Birinci ihtimale göre bir rekatta iki sureyi birlikte okumanın caizliği hükmü anlaşılır. Sözkonusu açıklama Salat Bölümünün zikredilen başlığı altında burada yeniden ele almaya gerek bıraktırmayacak şekilde geçmişti. "Çünkü o Rahman'ın sıfatıdır." İbnü't-Tın şöyle der: O kişinin "Çünkü bu sure, Rahmanın sıfatıdır" demesi surenir. içinde Yüce Allah'ın isimlerinin ve sıfatlarının bulunmasından dolayıdır. Onun isimleri, sıfatlarından türemiştir. Bir başkası şöyle der: Sözü edilen sahabinin bu cevabı vermesi Hz. Nebiden duyduğu bir şeye bağlı olabilir. Bu, ya açıkça belirtilmiştir ya da o kişinin hüküm çıkarması yoluyladır. Beyhakl'nin Kitabu'l-Esma ve's-Sıfat isimli eserinde hasen isnadla nakline göre İbn Abbas şöyle demiştir: Yahudiler, Hz. Nebie geldiler ve ona "Bize ibadet ettiğin Rabbini anlat" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah "Kulhuvallahu ahad"le başlayan ihlas suresini sonuna kadar indirdi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara "Bunlar aziz ve celil olan Rabbimin sıfatıdır" dedi. Ubey b. Ka'b ise şöyle demiştir: Müşrikler Hz. Nebie "Rabbini bize anlat" deyince, İhlas suresi inmiştir. Bu haber İbn Huzeyme'de Tevhid Bölümünde yer almaktadır. Hakim haberin sahih olduğunu belirtmiştir. Bu bölümde yer verilen hadis, Yüce Allah'ın sıfatı olduğunu söyleyen bilginlerin lehine bir delildir ki çoğunluğun görüşü bu doğrultudadır. "Siz de ona Allah 'ın kendisini sevmekte olduğunu haber veriniz." İbn Dakık el-Iyd şöyle der: Yüce Allah'ın ona muhabbet sebebi, o kişinin bu sureyi sevmesi olabilir. Bunun yanında söylediği sözün anlamı da olabilir. Çünkü o kişinin Allah'ın sıfatlarının zikrini sevmesi, inancının sahih olduğuna delildir

Sahîh-i Buhârî, 7375
HadisSünen-i İbn Mâce

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ خَالِدِ بْنِ خِدَاشٍ، حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ ابْنُ عُلَيَّةَ، حَدَّثَنَا أَيُّوبُ، ح وَحَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ ثَابِتٍ الْجَحْدَرِيُّ، وَيَحْيَى بْنُ حَكِيمٍ، قَالاَ حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَهَّابِ، حَدَّثَنَا أَيُّوبُ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي مُلَيْكَةَ، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ تَلاَ رَسُولُ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ هَذِهِ الآيَةَ {هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ}‏ إِلَى قَوْلِهِ {‏وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُولُو الأَلْبَابِ‏}‏ ‏.‏ فَقَالَ ‏"‏ يَا عَائِشَةُ إِذَا رَأَيْتُمُ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِيهِ فَهُمُ الَّذِينَ عَنَاهُمُ اللَّهُ فَاحْذَرُوهُمْ ‏"‏ ‏.‏

Aişe r.anha.'dan; şöyle dediği rivayet edilmiştir, Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şu ayeti (Al-i İmran suresinin 7. ayeti) okudu. (Ayetin meali): “Sana kitabı gönderen O’dur.O’nun bir kısım ayetleri muhkemdir. Kur'an’ın esası bunlardır. Diğer bazı ayetlerde müteşabihlerdir. İşte, kalplerinde şüphe bulunanlar, fitne aramak ve tevil yoluna gitmek için müteşabih ayetlere uyarlar. Halbuki onların tevillerini Allah’tan başkası bilemez. İlimde otorite olanlar ise “Biz ona (= müteşabihlere) inandık hepsi rabbimizin indindendir” derler. Bunları ancak kamil akıl sahipleri düşünür.” Sonra Resulullah s.a.v. buyurdular ki; “Ya Aişe! Müteşabih ayetleri tutup muhkem ayetleri bırakmak sureti ile Kur'an’ı Kerim’de mücadele etmek isteyenleri gördüğünüz zaman Allah Teala’nın; “İşte kalplerinde şüphe bulunanlar…” kavli celili ile kasdettiği insanlar onlardır! İşte böyle adamlardan sakının (=onlarla oturup konuşmayın. Zira, onlar bid'at ehlinin ta kendileridir. Sapık akidelerinin sizlere bulaşmaması ve müstehak oldukları tahkir ve ihanet için onları terk ediniz.)”

Sünen-i İbn Mâce, 47

Paylaş

XWhatsAppTelegramFacebook
Bu içerikte bir hata mı var? Bize bildirin.

Site deneyimini iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Ayrıntılar için Çerez Politikası.