İslami Delil
Aramaya dön
Hadis

Sahîh-i Buhârî · 4684

Prophetic Commentary on the Qur'an (Tafseer of the Prophet (pbuh))

Arapça metin

حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، حَدَّثَنَا أَبُو الزِّنَادِ، عَنِ الأَعْرَجِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ قَالَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ أَنْفِقْ أُنْفِقْ عَلَيْكَ ـ وَقَالَ ـ يَدُ اللَّهِ مَلأَى لاَ تَغِيضُهَا نَفَقَةٌ، سَحَّاءُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ ـ وَقَالَ ـ أَرَأَيْتُمْ مَا أَنْفَقَ مُنْذُ خَلَقَ السَّمَاءَ وَالأَرْضَ فَإِنَّهُ لَمْ يَغِضْ مَا فِي يَدِهِ، وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ، وَبِيَدِهِ الْمِيزَانُ يَخْفِضُ وَيَرْفَعُ ‏"‏‏.‏ ‏{‏اعْتَرَاكَ‏}‏ افْتَعَلْتَ مِنْ عَرَوْتُهُ أَىْ أَصَبْتُهُ، وَمِنْهُ يَعْرُوهُ وَاعْتَرَانِي ‏{‏آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا‏}‏ أَىْ فِي مِلْكِهِ وَسُلْطَانِهِ‏.‏ عَنِيدٌ وَعَنُودٌ وَعَانِدٌ وَاحِدٌ، هُوَ تَأْكِيدُ التَّجَبُّرِ، ‏{‏اسْتَعْمَرَكُمْ‏}‏ جَعَلَكُمْ عُمَّارًا، أَعْمَرْتُهُ الدَّارَ فَهْىَ عُمْرَى جَعَلْتُهَا لَهُ‏.‏ ‏{‏نَكِرَهُمْ‏}‏ وَأَنْكَرَهُمْ وَاسْتَنْكَرَهُمْ وَاحِدٌ ‏{‏حَمِيدٌ مَجِيدٌ‏}‏ كَأَنَّهُ فَعِيلٌ مِنْ مَاجِدٍ‏.‏ مَحْمُودٌ مِنْ حَمِدَ‏.‏ سِجِّيلٌ الشَّدِيدُ الْكَبِيرُ‏.‏ سِجِّيلٌ وَسِجِّينٌ وَاللاَّمُ وَالنُّونُ أُخْتَانِ، وَقَالَ تَمِيمُ بْنُ مُقْبِلٍ وَرَجْلَةٍ يَضْرِبُونَ الْبَيْضَ ضَاحِيَةً ضَرْبًا تَوَاصَى بِهِ الأَبْطَالُ سِجِّينَا

اعتراك İ'terake (Hud 54) "ona isabet ettim" anlamına gelen عروته aravtuhu kökünden iftial vezninde bir kelimedir.........ya'ruhu (Falanca ona çarptı.) ve .......i'terani (Bir şey beni sardı, kapladı) ifadeleri de aynı kök ve vezindedir. آخذ بناصيتها Ahizun bi ma'siyetiha (perçeminden tutmuş) (Hud 56) ifadesi "hakimiyeti ve otoritesı altına almak" anlamına gelir. عنيد Anid (Hud 59), عنود anud ve عاند anid kelimeleri aynı anlama gelir ve "ileri derecede' büyüklenmeyi" ifade eder. استعمركم İste'merakum (Hud 61) ifadesi, "Sizi yeryüzünü imar eden kimseler yaptı" anlamına gelir. أعمرته الدار A'martuhu ed-dara cümlesi, "Ömrü boyunca evi ona verdim," anlamına gelir. Bu durumda eve de عمرى umra denir. نكرهم Nekirahum, (Hud 70) أنكرهم enkerahum ve استنكرهم istenkerahum ifadeleri aynı anlamdadır. حميد مجيد Hamidun Mecid, (Hud 73) öyle anlaşılıyor.....Mecidun kelimesi fail sigasında ...macid anlamında, ...Hamid kelimesi de ....hamide fiilinin ism-i mef'ulü manasında kullanılmıştır. سجيل Siccil (Hud 82-83), "sert ve büyük" anlamına gelir. سجيل وسجين Siccil ile siccin aynı manayı ifade eder. Çünkü nun harfi ile lam harfi Kardeştir. Nitekim 'Temım İbn Mukbil şu beyti söylemiştir: Nice piyadeler kuşluk vakti indirmişkılıçları boyunlara, Kahraman erler birbirlerine tavsiye eder bunu hararetle. {وإلى مدين أخاهم شعيبا} /84/ 3. "MEDYEN'E DE KARDEŞLERİ ŞUAVB'I (GÖNDERDİK)," (Hud 84) AYETİNİN TEFSİRİ

Sahîh-i Buhârî, 4684

Benzer hadisler

HadisSahîh-i Buhârî

قَالَ حُمَيْدٌ فَقُلْتُ لِزَيْنَبَ وَمَا تَرْمِي بِالْبَعَرَةِ عَلَى رَأْسِ الْحَوْلِ فَقَالَتْ زَيْنَبُ كَانَتِ الْمَرْأَةُ إِذَا تُوُفِّيَ عَنْهَا زَوْجُهَا دَخَلَتْ حِفْشًا، وَلَبِسَتْ شَرَّ ثِيَابِهَا، وَلَمْ تَمَسَّ طِيبًا حَتَّى تَمُرَّ بِهَا سَنَةٌ، ثُمَّ تُؤْتَى بِدَابَّةٍ حِمَارٍ أَوْ شَاةٍ أَوْ طَائِرٍ فَتَفْتَضُّ بِهِ، فَقَلَّمَا تَفْتَضُّ بِشَىْءٍ إِلاَّ مَاتَ، ثُمَّ تَخْرُجُ فَتُعْطَى بَعَرَةً فَتَرْمِي، ثُمَّ تُرَاجِعُ بَعْدُ مَا شَاءَتْ مِنْ طِيبٍ أَوْ غَيْرِهِ‏.‏ سُئِلَ مَالِكٌ مَا تَفْتَضُّ بِهِ قَالَ تَمْسَحُ بِهِ جِلْدَهَا‏.‏

Humeyd dedi ki: "Ben Zeyneb'e: Senenin bitiminde başının üzerine deve tezeği atardı, ne demektir, diye sordum. Zeyneb: Kadının kocası vefat etti mi evin en kötü yerine girer, en berbat elbisesini giyer ve üzerinden bir yıl geçmeyinceye kadar da elini kokuya değdirmezdi. Bundan sonra eşek, koyun ya da kuş türünden bir hayvan yanına getirilir, kadın da o hayvana vücudunu sürterdi. Vücudunu bir şeye değdirdi mi ölmediği de çok az olurdu. Daha sonra dışarı çıkar ve ona bir tezek verilir ve bunu da fırlatır, atardı. Bundan sonra artık dilediği şekilde koku sürünür ya da başka şeyler yapardı, diye cevap verdi." Malik'e: "Teftaddu (sürünürdü)" ne demektir, diye soruldu. o: Onu derisine sürerdi, diye cevap vermiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "İhdad yapar." İbn Deresteveyh dedi ki: İhdad, kadının kendisini süslenmekten, bedenini de koku sürünmekten alıkoyması, onunla evlenmeye talip olacakların önlenmesi ve onunla evlenmeyi ümit etmelerinin men edilmesi demektir. Nitekim (bu mastardan türemiş bir isim olarak) had de masiyeti işlemeyi men eder. "ez-Zührl dedi ki: Görüşüme göre küçük kız çocuğu da kokuya yaklaşamaz." Kastettiği, evli olup da kocası ölmüş olandır. "Helalolmaz" buyruğu kocanın dışında kimseler için ihdadın haram olduğuna delil gösterilmiştir. Bu da açık bir delalettir. Ayrıca sözü geçen süre zarfında koca için ihdadda bulunmak da vaciptir. "Bir kadına ... " Hanefiler bunun mefhumunu esas alarak: Küçük çocuğun ihdad yapması vacip değildir demiş ise de cumhur küçük kız çocuğu için iddet nasıl vacip ise ihdad yapmasının da vacip olduğu kanaatindedir. "Allah'a ve ahiret gününe iman eden ... " ibaresinde Hanefiler, iman kaydının söz konusu edilmemesini zimmi bir kadın için ihdadın söz konusu olmayacağına delil göstermişlerdir. Bazı Malik! alimleri ve Ebu Sevr de böyle demiştir, Nesa! de bu şekilde bir başlık açmıştır. Cumhur ise bunun, bu işten alıkoymayı mübalağalı bir şekilde belirtmek için pekiştirici olmak üzere zikredildiğini, bundan dolayı da onun bir mefhumunun olmadığını (bir anlam ifade etmediğini) söyleyerek cevap vermişlerdir. Nitekim başkalarının da gidebildiği bir yol hakkında: Bu Müslümanların yoludur, denilmesi de buna benzer. "Ölmüş birisi için" ibaresi de -Malikilere hilaten- kocası kayıp kadın hakkında ihdadın söz konusu olmayacağını söyleyenlerin lehine delil gösterilmiştir. Çünkü kayıp kocanın vefatı muhakkak olarak bilinmemektedir. "Koca müstesna." Bu hasrdan (daraltıcı ifadeden) ister baba, ister başka bir yakın olsun, koca dışında herhangi bir kimse için üç günden fazla ihdad yapılmayacağı anlaşılmıştır. Ayrıca Şafillerce daha sahih kabul edilen, boşanmış kadının ihdad yükümlülüğü yoktur, şeklindeki görüşlerine de delil gösterilmiştir. Ric'i talak ile boşanmış bir kadın için ihdadın söz konusu olmayacağı icma' ile kabul edilmiştir. Görüş ayrılığı sadece bain talak ile boşanmış kadın hakkındadır. Cumhur onun için ihdad yükümlülüğü yoktur derken, Hanefiler, Ebu Ubeyd ve Ebu Sevr kocası vefat etmiş olan kadına kıyas ile ihdad yapma yükümlülüğü vardır, demişlerdir. Bazı Şafii ve Maliki alimleri de bu görüştedir. "Dört ay on gün" denildiğine göre bundaki hikmet, annesinin karnındaki çocuğun hilkatinin tekamülü, ona ruhun üflenmesinin, 120 gün geçtikten sonra söz konusu olduğundan dolayıdır, denilmiştir. "Hayır dedi, bunu iki ya da üç defa tekrarladı, her seferinde hayırdiyordu." Nevevi dedi ki: Bunda ihdad halinde bulunan kadının ihtiyaç duysun ya da duymasın sürme çekmesinin haram oluşuna delil bulunmaktadır. "Kadının kocası öldü mü evinin en kötü yerine girerdi. .. " Şafii der ki: el-Hıfş (evin en kötü yeri) evin yapı bakımından en berbat bölümü demektir. "Onu tenine sürerdi." Maıik bunun ne anlama geldiğini hadisin sonunda açıklayarak, o hayvanı tenine sürerdi, demiştir. Bu kelimenin asıl anlamı kırmaktır. Yani (böyle yaparak) içinde bulunduğu hali kırmış ve bu hayvan ile yaptığı uygulama ile halinden çıkmış oluyordu. el-Asbahani ve İbnu'l-Esir şöyle demişlerdir: Bu, çabuk hareket etmekten bir kinayedir; yani manzarasının çirkinliğinden çokça utandığından yahut alışmış olduğu evlilik hayatına ileri derecedeki iştiyakından dolayı anne babasının evine hızhca koşarak giderdi. İbn Kuteybe dedi ki: Ben Hicazhlara bu işin mahiyetine dair soru sordum da bana şunu naklettiler: İddet bekleyen bir kadın elini suya değdirmez, tırnaklarını kesmez, saçlarını, tüylerini aldırmaz, sonra da bir sene geçtikten sonra en çirkin bir manzara ile dışarı çıkardı. Daha sonra da beklediği bu iddet halini, kendisiyle fercini sildiği bir kuş ile kırar ve onu bir kenara atardı. Onu kendisine sürdükten sonra o kuş hemen hemen hiç yaşamazdı. Derim ki: Bu açıklama Malik'in açıklamasına muhalif değildir; ama ondan daha özel bir mana ifade eder. Çünkü Malik deriyi, teni mutlak olarak zikretmiştir. Bununla da kastın fercinin derisi olduğu anlaşılmaktadır. İbn Vehb dedi ki: Bu kadının ellerini bu hayvana sürdüğünü, bu hayvan ile de sırtına sürdüğünü anlatmaktadır. Bunun onu tenine sürdükten sonra guslettiği anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü (aynı kökten gelen) el-İftidad kirleri izale etmek ve temizlenmek maksadı ile tatlı su ile -gümüş gibi beyaz ve temiz oluncaya kadar- yıkanmaktır. Tezeğin atılması ile neyin kastedildiği hususunda da görüş ayrılığı vardır. Bunun tezeği atmakla, iddeti de atıp bitirmiş olduğuna işaret olduğu söylendiği gibi, onun içinde bulunduğu belaya sabır ve beklemeye bir işaret olduğu da söylenmiştir. Artık bu sona erince ona göre bu işi hakir görerek atıp fırlattığı bir tezek gibi olur ve kocasının hakkını ne kadar tazim ettiğini de göstermiş olur, diye de açıklanmıştır. Hayır, o bir daha benzeri bir duruma dönmemesi için gelecek adına güzel bir beklentisi olduğunu anlatmah. için o tezeği atardı, diye de açıklanmıştır

Sahîh-i Buhârî, 5337
HadisSahîh-i Müslim

حَدَّثَنِي زُهَيْرُ بْنُ حَرْبٍ، وَمُحَمَّدُ بْنُ حَاتِمٍ، وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ، قَالَ عَبْدٌ حَدَّثَنِي وَقَالَ، الآخَرَانِ حَدَّثَنَا يَعْقُوبُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، حَدَّثَنَا ابْنُ أَخِي ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ عَمِّهِ، قَالَ قَالَ سَالِمٌ سَمِعْتُ أَبَا هُرَيْرَةَ، يَقُولُ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ ‏"‏ كُلُّ أُمَّتِي مُعَافَاةٌ إِلاَّ الْمُجَاهِرِينَ وَإِنَّ مِنَ الإِجْهَارِ أَنْ يَعْمَلَ الْعَبْدُ بِاللَّيْلِ عَمَلاً ثُمَّ يُصْبِحُ قَدْ سَتَرَهُ رَبُّهُ فَيَقُولُ يَا فُلاَنُ قَدْ عَمِلْتُ الْبَارِحَةَ كَذَا وَكَذَا وَقَدْ بَاتَ يَسْتُرُهُ رَبُّهُ فَيَبِيتُ يَسْتُرُهُ رَبُّهُ وَيُصْبِحُ يَكْشِفُ سِتْرَ اللَّهِ عَنْهُ ‏"‏ ‏.‏ قَالَ زُهَيْرٌ ‏"‏ وَإِنَّ مِنَ الْهِجَارِ ‏"‏ ‏.‏

Bana Züheyr b. Harb ile Muhammed b. Hatim ve Abd b. Humeyd rivayet ettiler. (Abd bana rivayet etti, ötekiler bize rivayet etti tâbirlerini kullandılar. Dedilerki): Bize Ya'kub b. ibrahim rivayet etti. (Demişki): Salim şunu söyledi. Ben Ebû Hureyre'yi §öyle derken işittim. Ben Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'i: «Ümmetimin hepsi affedilmiştir. Yalnız açıktan açtğa günah işleyenler müstesna! Açık günahlardan biri de kulun geceleyin bir amel işlemesi, sonra Allah onu örtbas ettiği halde sabahlamasıdır. Fakat kul: Ey filân! Ben dün şöyle şöyle yaptım, der. Halbuki kendisi Allah onu örtbas ettiği halde gecelemişti. işte Rabbi örtbas etliği halde geceler sabahladığı vakit Allah'ın örtbas ettiğini meydana çıkarır.» buyururken işittim. Züheyr ichâr yerine cihar demiştir. izah: Bu hadîsi Buhârî «Kitâbu'l-Edeb»'de tahric etmiştir. Bâzıları hadisdeki ichâr kelimesinin yanlış olduğunu iddia etmiş, «Doğrusu hicârdır...» demişlerse de Nevevî bunu kabul etmemiş. Her iki kelimenin doğru olduğunu ve ikisinin de kötü söz, ağza alınmayacak çirkin lâkırdı mânâsına geldiğini söylemiştir. Mücâhir: işlediği günahları bir marifetmiş gibi başkalarına anlatan kimsedir. Zamanımızda maalesef bu da moda olmuştur. Birçok edebsizliklerin vasıtalarda, toplantı yerlerinde zerre kadar hicab duymadan yaptıkları zina, içki vesâir rezalet âlemlerini yüksek sesle anlattıkları her gün tesadüf edilen olaylardandır. inşaallah hadîsdeki istisnayı yâni; bu ümmetin içerisinden yalnız kendilerinin affedilmeyeceklerini duyarlar da — imanlarından eser kaldıysa— yaptıklarına pişman olup, tevbe ederler. Mahir: Bir de işlediği günahı yada terk ettiği ibadeti delikanlılık adı altında: ''ALLAH'IN bildiğini kul'dan niye saklayayım'' diye başlayan cümle ile rezilliğini ortaya koyanlar da bu Hadis'in dahilindedirler

Sahîh-i Müslim, 7485
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، حَدَّثَنَا غُنْدَرٌ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ، قَالَ سَمِعْتُ عَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ يَزِيدَ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ، قَالَ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَالْكَهْفُ وَمَرْيَمُ وَطَهَ وَالأَنْبِيَاءُ هُنَّ مِنَ الْعِتَاقِ الأُوَلِ، وَهُنَّ مِنْ تِلاَدِي‏.‏ وَقَالَ قَتَادَةُ ‏{‏جُذَاذًا‏}‏ قَطَّعَهُنَّ‏.‏ وَقَالَ الْحَسَنُ ‏{‏فِي فَلَكٍ‏}‏ مِثْلِ فَلْكَةِ الْمِغْزَلِ ‏{‏يَسْبَحُونَ‏}‏ يَدُورُونَ‏.‏ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ‏{‏نَفَشَتْ‏}‏ رَعَتْ ‏{‏يُصْحَبُونَ‏}‏ يُمْنَعُونَ‏.‏ ‏{‏أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً‏}‏ قَالَ دِينُكُمْ دِينٌ وَاحِدٌ‏.‏ وَقَالَ عِكْرِمَةُ‏.‏ ‏{‏حَصَبُ‏}‏ حَطَبُ بِالْحَبَشِيَّةِ‏.‏ وَقَالَ غَيْرُهُ ‏{‏أَحَسُّوا‏}‏ تَوَقَّعُوهُ مِنْ أَحْسَسْتُ‏.‏ ‏{‏خَامِدِينَ‏}‏ هَامِدِينَ‏.‏ حَصِيدٌ مُسْتَأْصَلٌ يَقَعُ عَلَى الْوَاحِدِ وَالاِثْنَيْنِ وَالْجَمِيعِ‏.‏ ‏{‏لاَ يَسْتَحْسِرُونَ‏}‏ لاَ يُعْيُونَ، وَمِنْهُ حَسِيرٌ، وَحَسَرْتُ بَعِيرِي‏.‏ عَمِيقٌ بَعِيدٌ‏.‏ ‏{‏نُكِسُوا‏}‏ رُدُّوا‏.‏ ‏{‏صَنْعَةَ لَبُوسٍ‏}‏ الدُّرُوعُ‏.‏ ‏{‏تَقَطَّعُوا أَمْرَهُمْ‏}‏ اخْتَلَفُوا، الْحَسِيسُ وَالْحِسُّ وَالْجَرْسُ وَالْهَمْسُ وَاحِدٌ، وَهْوَ مِنَ الصَّوْتِ الْخَفِيِّ ‏{‏آذَنَّاكَ‏}‏ أَعْلَمْنَاكَ ‏{‏آذَنْتُكُمْ‏}‏ إِذَا أَعْلَمْتَهُ فَأَنْتَ وَهْوَ عَلَى سَوَاءٍ لَمْ تَغْدِرْ‏.‏ وَقَالَ مُجَاهِدٌ ‏{‏لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ‏}‏ تُفْهَمُونَ ‏{‏ارْتَضَى‏}‏ رَضِيَ‏.‏ ‏{‏التَّمَاثِيلُ‏}‏ الأَصْنَامُ، السِّجِلُّ الصَّحِيفَةُ‏.‏

Bir başka müfessir de şunları söylemiştir: أحسوا Ehassu (Enbiya 12) أحسست ehsestu kökünden gelir ve "beklediler," خامدين hamidine (Enbiya 15) "sönmüş haldeler," حصيد hasid "kökü kazınmış" anlamına geHi. Bu kelime bu şekilde tekil, tesniye ve çoğul için kullanılır. لا يستحسرون la yestahsirun (Enbiya 19) "yorulmazlar" manasındadır. حسير Hasir (Mülk 4) (yorgun) ve حسرت بعيري hasartu bairi (devemi yordum) ifadeleri de bunun gibidir. عميق Amik'''uzak,'' نكسوا nukkisa "döndürüldüler" anlamına gelir. صنعة لبوس San'ate lebus (Enbiya 80) "[ifadesindegeçen lEbus kelimesi] "zırhlar" anlamına gelir; تقطعوا أمرهم Tekattau emrahum (Enbiya 93) "ihtilaf ettiler," demektir. حسيس Hasis, حس hiss, جرس cers ve همس hems kelimelerinin manası birdir ve bu kelimeler "cılız ses" anlamına gelir. آذناك Azennake (Enbiya 93) "sana bildirdik," آذنتكم azentukum (Enbiya 109) ["size bildirdim"], "bir bilgiyi ona bildirirsen, sen ve o eşit hale gelirsin ve aldatmamış olursun," demektir

Sahîh-i Buhârî, 4739
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا عَبْدَانُ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ، أَخْبَرَنَا يُونُسُ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، أَخْبَرَنِي عُرْوَةُ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ مَا انْتَقَمَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لِنَفْسِهِ فِي شَىْءٍ يُؤْتَى إِلَيْهِ حَتَّى تُنْتَهَكَ مِنْ حُرُمَاتِ اللَّهِ فَيَنْتَقِمَ لِلَّهِ‏.‏

Aişe r.anha "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisine arz edilen hiçbir şey hakkında Allah'ın haramlarından biri çiğnenilmediği müddetçe kendi nefsi için intikam almamıştır. Haramlardan biri çiğnendiğinde de Allah için intikam alırdı" demiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: ......Ta'zir ....... azere" kökünden türemedir. Bu kökün anlamı engelleme ve geri çevirme demektir. Ta'zir bir şahsı kaçındırmak demektir. Tıpkı düşmanlarını kendisinden savuşturup, ona zarar vermelerini önlemek gibi. "Ve amentum bi'r-rusuli ve azzertümuhum =Nebilerime inanır, onları desteklerseniz"(Maide 12) ayetinde kelime bu anlamda kullanılmıştır. Bu bir kimsenin çirkin bir fiili işlemesine engelolmak gibidir. '\'r':'\.4.l1 •.Jr" tabiri de buna bir başka örnektir. Bu cümlenin anlamı hakim sanık bir kez daha çirkin fiili işlemesin diye onu te'dib etti demektir. Ta'zir, kişinin durumuna uygun olarak sözle olabildiği gibi, fiille de olur. Buharl'nin attığı başlıktaki "Edeb" kelimesinden maksat, te'dib etmektir. Bu kelimenin ta'zir kelimesine atfedilmesinin sebebi şudur: Ta'zir masiyet sebebiyle yapılırken, te'dib bundan daha geneldir. çocuğu te'dib, öğretmenin te'dibi bu kavrama dahildir. İmam Buhari ta'zir ve te'dibin miktarını soru işaretiyle belirterek -biraz sonra açıklayacağımız üzere- bu konudaki ihtilafa işaret etmektedir. "Allah 'zn tayin ettiği hallerden birinde olmadıkça ... " Bu ifadenin zahirinden anlaşılan "had"den maksadın, şari (Allah) tarafından hakkında belli sayıda sopa veya vurma ya da belli bir ukubet tayin edilen ceza olduğudur. Bunlardan üzerinde ittifak edilenler, zina, hırsızlık, sarhoş verici madde içmek, hirabe (yol kesme, eşkiyalık), zina iftirası, adam öldürme, kısasen öldürme ve organlara kısasen zarar verme, dinden dönme sebebiyle katı cezalarıdır. Bu cezalardan son ikisine "had" denilip, denilmeyeceği konusunda bilginler arasında ihtilaf vardır. İşleyen kimsenin cezayı hak ettiği birçok suça "had" veya başka bir şey denilip denilmeyeceği konusunda ihtilaf edilmiştir. Bunlar bırakılan emaneti inkar, homoseksüel ilişki (livata), hayvanlarla cinsel ilişki, bir kadının erkek bir hayvanla ilişkisi, kadın kadına sevicilik (lezbiyenlik), darda kalmayan bir kimsenin ölmüş bir hayvanın etini yiyip kanını içmesi, domuz eti yeme bu suçlardan bazılarıdır. Sihir yapma, içki içme iftirasında bulunma, tembellik ederek namaz kılmama, Ramazan orucunu yeme ve üstü kapalı sözcüklerle (ta'riz) zina iftirasında bulunma da böyledir. Bazı bilginler yukarıda zikrettiğimiz hadislerde geçen "had" kelimesinden maksadın Allah hakkı olduğu kanaatine varmışlardır. Selef bilginleri bu hadisin anlamı üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Leys, kendisinden nakledilen meşhur rivayete göre Ahmed b. Hanbel, İshak, bazı Şafiı bilginleri bu hadisin zahirini almışlarqır. İmam Malik, Şafii ve İmam Ebu Hanıfe'nin iki öğrencisi, hadiste ifade edilen On sayısının üzerine çıkmak caizdir dedikten sonra ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafii hiçe bir zaman had cezalarının en alt sınırına varılmaz demiştir. Ancak burada itibar edilecek olan hür bir kimseye uygulanacak had midir, yoksa köleye uygulanacak had midir? Bu konuda iki görüş vardır. Bir görüşe veya biryaklaşıma göre her ta'zir cezası kendi cinsinin had cezasından belirlenir ve o miktarı aşmaz. "Bu konuda, had cezasına ulaşılmaz" diyen Evzaı'nin görüşünün zorunlu sonucu da budur. Evzaı bu konuda ayrıntıya gitmemiştir. Diğer fıkıh bilginleri ise şöyle demişlerdir: Ta'zirde cezanın tayini hangi miktara çıkarsa çıksın devlet başkanına (hakime) kalmıştır. Ebu Sevr'in tercihi de bu yöndedir: Hz. Ömer'in, Ebu Musa'ya bir mektup yazarak "ta'zir cezasında yirmiden daha fazla vurulamaz" dediği nakledilmiştir. Hz. Osman'ın otuzdan daha fazla vurulamaz dediği rivayet edilirken, Hz. Ömer yüz kamçıya kadar çıkılabilir demiştir. İbn Mesud'dan da bu doğrultuda bir görüş nakledilmiştir. İmam Malik, Ebu Sevr ve Ata şöyle demişlerdir: Ta'zir cezası ancak bir suçu tekrar tekrar işleyen kimseye verilir. Bir kez günah işleyen kimseye had cezası verilemeyeceği gibi, ta'zir de uygulanmaz. Ebu Hanife'nin ta'zirde kırk sopaya çıkılmaz dediği nakledilmiştir. İbn Ebi Leyla ve Ebu Yusuf ise doksanbeş sopanın üstüne çıkılmaz demişlerdir. İmam Malik ve Ebu Yusuf'tan gelen bir nakle göre seksenin üzerine çıkılmaz. Bu bilginler yukarıdaki hadise birçok cevap vermişlerdir. Bunların içinden bazıları yukarıda geçti. Bu cevaplardan birisi de ta'zir cezasının sadece sopa vurularak uygulanacağıdır. Mesela bastonla veya elle vurmaya gelince, burada hadiste belirtilen rakamın üstüne çıkmak mümkündür. Fakat had cezalarının en düşük miktarının üzerine çıkılamaz. Hadise verilen cevaplardan birisi de onun mensuh olduğudur. Hadisin nesh edildiğini sahabenin icmaı göstermektedir. Buna bu görüşü bazı tabiun alimleri ifade etmişlerdir denilerek itiraz edilmiştir. Leys b. Sa' d' ın görüşü bu doğrultuda olup, İslam beldesinin belli başlı merkezlerinde bulunan fıkıh bilginleri de (fukahau'l-emsar) bu görüşü benimsemişlerdir. Hadise verilen cevaplardan bir diğeri de hadisin kendisinden daha güçlü olan bir delille çeliştiğidir. Bu güçlü delil, ta'zir cezasının had cezalarından farklı olacağına dair yapılmış icmadır. Yukarıda zikrettiğimiz hadis, ta'zirin on veya daha az bir sayıyla belirlenmesini gerektirmektedir. Dolayısıyla bu, had cezası gibi olmaktadır. Hadis bir de ta'zir cezası devlet başkanının (hakimin) görüşüne bırakılmıştır. Ağırlaştırmak ve hafifleştirmek onun görevidir şeklindeki icma ile çelişmektedir. ikinci hadis visal orucunu yasaklama hadisidir. Hadise bu başlık altında yer verilmesinden maksat, "ceza verici bir tavırla onlara visal orucu tutturdu". cümlesidir. ibn Battal'ın nakline göre Mühelleb şöyle demiştir: Bu hadisten anlaşılan ta'zir cezası devlet başkanının (hakimin) takdirine bırakılmıştır. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "eğer ay geri kalsaydı, ben sizlere daha fazla visal orucu tuttururdum" buyurmuştur. Bu ifade devlet başkanının (hakimin) ta'ziri uygun gördüğü kadar arttırmaya yetkisi olduğunu göstermektedir. Durum Mühelleb'in dediği gibidir. Fakat bu, yukarıda zikredilen hadisle çelişmez. Çünkü hadis belli bir sayıda vurma veya sopalama hakkında gelmiştir. Dolayısıyla belli bir şeyle ilgilidir. Bu visal orucu ise terk edilen bir şeyle ilgilidir. O da orucu bozan şeylerden kişinin kendini tutmasıdır. Burada çekilen acı aç ve susuz bırakma sebebi iledir. Açlığın ve susuzluğun şahıslardaki etkisi gerçekten birbirinden çok farklıdır. ifadeden öyle -anlaşılıyor ki Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in visal orucu tutturdu ğu kişiler, genelde bunu başarabilecek güçte olankimselerdi. Nebi s.a.v., visal orucu onların aciz kalmalarıyla sonuçlanmış olsaydı, bunun onları vazgeçirmekte daha etkili olacağına işaret etmektedir. Hadisten anlaşılan ta'zirden maksadın caydırmayı sağlayan bir ceza olduğudur. Bu da değneğin veya vurmanın daha hafif veya daha ağır olması şeklinde çeşitli uygulamalar yapmak suretiyle on sopayla mümkün olur. Doğruyu en iyi Allahu Teala bilir. Bu hadisten aç bırakma veya benzeri manevi şeylerle ta'zir uygulamanın caiz olduğu da anlaşılmaktadır. "Nebi s.a.v.'in zamanında (ölçüp tartmaksızın) göz kararı pazarlıkla yiyecek maddesi satın aldıklarında ... " Bu hadisin açıklaması büyu' bölümünde geniş geniş yapılmıştı. Hadisten şer'! emre muhalif olan ve fasid akidere başvuran kimselere vurma suretiyle te'dib cezası uygulanabileceği, çarşı ve pazarlara muhtesib görevlendirmenin meşru olduğu anlaşılmaktadır. Hadiste zikredilen dövme dördüncü hadisten anlaşıldığı üzere emrekarşı gelen kimse içindir şeklinde açıklanmıştır. Bu hadisin geniş bir açıklaması, Nebi s.a.v.'in Sıfatı Bölümünde ge.çmlşti

Sahîh-i Buhârî, 6853
HadisSahîh-i Buhârî

وَقَالَ ابْنُ وَهْبٍ أَخْبَرَنِي يُونُسُ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، قَالَ حَدَّثَنِي سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ، أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ، قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ ‏ "‏ نِسَاءُ قُرَيْشٍ خَيْرُ نِسَاءٍ رَكِبْنَ الإِبِلَ، أَحْنَاهُ عَلَى طِفْلٍ، وَأَرْعَاهُ عَلَى زَوْجٍ فِي ذَاتِ يَدِهِ ‏"‏‏.‏ يَقُولُ أَبُو هُرَيْرَةَ عَلَى إِثْرِ ذَلِكَ وَلَمْ تَرْكَبْ مَرْيَمُ بِنْتُ عِمْرَانَ بَعِيرًا قَطُّ‏.‏ تَابَعَهُ ابْنُ أَخِي الزُّهْرِيِّ وَإِسْحَاقُ الْكَلْبِيُّ عَنِ الزُّهْرِيِّ‏.‏

Ebu Hureyre r.a. dedi ki: "Resu!ullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i şöyle buyururken dinledim: Kureyş'in kadınları deve sırtına binmiş kadınların hayırlılarıdır. Çocuklara karşı en şefkatlileri, kocalarının sahip olduğu malı, mülkü en iyi kollayıp gözetenleridir." Ebu Hureyre bunun akabinde der ki: İmran'ın kızı Meryem ise asla deve sırtına binmemiştir. Hadis 5082 ve 5365 numara ile gelecektir. Fethu'l-Bari Açıklaması: İbrahim'in bu açıklamadan maksadı, yüce Allah'ın onu mesh ederek, günahlardan temizleyip, arındırdığını ifade etmektir. Bundan dolayı bu kelime meful anlamında fall veznindedir. Derim ki: Ona Mesıh denmesi ile Deccal'e Mesih denilmesi arasında fark vardır. Çünkü ona bu ismin verilişi, fail anlamında fall veznindedir. Denildiğine göre ona bu adın veriliş sebebi, onun yeryüzünü meshetTnesi (aolaşması)dır. Bir başka görüşe göre ona bu adın veriliş sebebi, gözlerinin meshedilmiş olmasıdır. Bu durumda ona Mesih denilmesi de mefCı! anlamındadır. Yine İsa Mesih hakkında açıklandığına göre, bu isim "yeryüzünü meshetti" tabirinden türetilmiştir. Çünkü o belli bir yerde karar kılmamıştı. Bir diğer açıklamaya göre ona bu adın veriliş sebebi, hastalığı ve musibeti olan her kime (eliyle) meshederse (sürerse) mutlaka iyileşmesi idi. Oldukça güzelolduğundan ötürü bu adın verildiği de söylenmiştir. Yüce Allah onu güzel bir şekilde yarattı, anlamında "mesehahullah" denilir. Arapların, "Bihi mishatun min cemal: O pek güzeldir" şeklindeki tabirieri de buradan gelmektedir. "Mücahid dedi ki: el-Kehl, halım demektir." Ebu Cafer en-Nehhas da şöyle demektedir: Bu anlam dilde bilinmemektedir. Araplara göre kehl, kırkına basmış ya da yaklaşmış kimseye denilir. Otuzu aşmış kimseye denileceği de söylenmiştir. Otuzüç de denilmiştir. Görüldüğü kadarıyla Mücahid bu açıklamayı bu adı alan kişide çoğunlukla görülen durumu göz önünde bulundurarak yapmıştır. Çünkü el-kehl denilen kişi çoğunlukla vakarla ve sükunetle hareket eder. "En şefkatlisi" (anlamındaki ahnahu), babanın ölümünden sonra çocuğuna bakan kadın hakkında kuııanılır. Kadın çocuğuna şefkat gösterdi (hadanet) tabiri babanın ölümünden sonra evlenmediği takdirde kuııanılır. İbnu't-Tın der ki: Evlenecek olursa o kadına bu vasıf verilmez. "Bunun sonunda Ebu Hureyre der ki: İmran kızı Meryem ise asla bir deveye binmiş değildir." Ebu Hureyre bu sözleriyle Meryem'in hayırlı kadınlar olarak anılan kadınların kapsamına girmediğini kastetmektedir. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onları deveye binrnek kaydı ile sözkonusu etmiştir. Meryem ise deveye binenlerden değildi. Bu açık1amasıyla sanki o, Meryem'in kayıtsız ve şartsız olarak en faziletli kadın olduğu görüşünde idi

Sahîh-i Buhârî, 3434
HadisSünen-i İbn Mâce

حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا أَبُو الأَحْوَصِ، عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ، عَنِ الْبَهِيِّ، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ قَالَ لِي رَسُولُ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ ‏"‏ نَاوِلِينِي الْخُمْرَةَ مِنَ الْمَسْجِدِ ‏"‏ ‏.‏ فَقُلْتُ إِنِّي حَائِضٌ ‏.‏ فَقَالَ ‏"‏ لَيْسَتْ حَيْضَتُكِ فِي يَدِكِ ‏"‏ ‏.‏

Aişe (r.anha)'dan rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bana şöyle buyurdu : «Humreyi Mescidden bana ver.» Ben: Hayız halindeyim, dedim. Bunun üzerine Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) : «Senin hayız (kan)'ın senin elinde değildir.» Diğer tahric: Müslim, Beyhaki, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai ve Ahmed AÇIKLAMA : Tirmizi, hadisin hasen olduğunu söylemiştir. Humre: Hurma çöpleri ve benzeri bitkilerden örülmüş küçücük hasıra denir. Secde için baş hizasında yere serilir, üzerine secde edilir. Yeri örttüğü için, yahut hurma çöpleri dikiş yerlerini örttüğü için ona bu isim verilmiştir. Hattabi: Humre, küçük seccade demektir, demiştir. ''Humre'yi mescid'den bana ver." cümlesi iki şekilde açıklanabilir: 1 - Nebi {s.a.v.), mesciddeydi ve Aişe (r.anha) kendi odasındaydı. Nebi (s.a.v.) ondan humre istemiş, Aişe (r.anha) hayızlı olduğu için vücudu mescid dışında bulunmakla beraber, yalnız elini mescidin içerisine uzatmasının sakıncalı olacağını sanmıştır. Bu ihtimale göre hadisin manası şudur: Nebi (s.a.v.), mescid'den, yani mescidde iken, mescidin dışında bulunan humreyi istemiş ve Aişe (r.anha)'nın, eliyle bunu kendisine doğru uzatmasını istemiştir. Aişe (r.anha) hayızlı haliyle, elini mescid'in içine uzatmasının sakıncalı olduğunu sandığı için: ''Ben hayız halindeyim'' demekle özürünü hatırlatmış; Resul-i Ekrem {s.a.v.l de elini mescide uzatmasının sakıncalı olmadığını beyan için: ''Senin hayızın senin elinde değildir.'' buyurmuştur. Buna göre; من المسجد kelimeleri قَالَ fiiline taalluk eder. 2 - Hattabi ve imamların ekserisine göre; من المسجد kelimeleri; NAVELENİ fiiline taalluk eder. Babın başlık kısmına ve hadisin zahirine uygun olanı da budur. Çünkü mescidden münavele (vermek), ehli mescide sormakla mümkündür. Nebi (s.a.v.)'in: ''Senin hayız'ın senin elinde değildir.'' buyruğu da buna delalet eder. Bu yorum şekline göre Nebi (s.a.v.) mescidin dışında, humre mescidin içinde fakat kapısına çok yakındı. Aişe (r.anha) odasında bulunuyordu. Odasından elini mescide uzatmakla humreyi alabiliyordu. Nebi (s.a.v.) ona elini mescid'in içerisine uzatıp humreyi çıkarmasını emretmiş, Aişe (r.anha) özürünü hatırlatmış, Nebi (s.a.v.l de elinin hayızlı olmadığını yani mescide uzatmasının sakıncalı olmadığını beyan buyurmuştur. İbn-i Hacer: من المسجد kelimeleri; NAVELENİ fiiline mutaallaiktir. Maksadın şu olduğu muhtemeldir: Nebi (s.a.v.), Aişe (r.anha)'ya: ''Mescidde durmadan ve dolaşmadan humreyi bana vermek için mescide gir.'' demek istemiş olabilir. Çünkü hayızlı kadının mescidi kirletmekten emin olduğu zaman durmadan ve dolaşmadan mescid'e girip çıkması caizdir. Şöyle de yorumlanabilir: ''Sen mescidin dışında olduğun halde, elini mescide sokup humreyi al, sonra bana ver.'' Bu hareket, haliyle caizdir. Bırınci yorum şekline göre kelimelerin taalluku caizse de uzak ihtimaldir.'' Kadi İyad'ın birinci şekle göre yorum yapmasının sebebi, Müslim ve Nesai'nin Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayet ettikleri şu mealdeki hadistir: 'Resulullah (s.a.v.) mescidde iken bir ara: ''Ya Aişe! Bana elbise ver'' buyurdu. Aişe (r.anha) da: Ben namaz kılmıyorum. dedi. Bunun üzerine Nebi (s.a.v.) Ona: ''O (hayız) senin elinde değildir.'' buyurdu. Aişe (r.anha) dA elbiseyi Nebi (s.a.v.)'e uzattı.'' Hattabi, Ebu Hureyre (r.a.)'in hadisi ile Aişe (r.anha)'nın hadisini bir olayla ilgili olarak yorumladığı için yukarıda belirtilen birinci yorumu seçmiştir. Halbuki olayın taaddüdü açıktır. (Çünkü birisinde elbise, diğerinde humre isteniyor.) Hadiste geçen; حيضتك kelimesi ''Hayzatuki'' ve ''Hiyazatuki'' diye okunabilir. Hayzat, bir defalık kan demektir. Hizat ise hayızlı kadının kendisi için helal olmayan şeylerden uzak durması halidir. Sahih ve meşhur rivayete göre Nevevi'nin de dediği gibi bu kelime ''Hayzat'' okunur. Mana bakımından münasip olanı da budur. Çünkü kan çıkması ve akması el organında degildir. Fakat hayız hali bütün vücud organlarında ve bu arada elde de bulunur. Nitekim hayızlı kadın Kur'an-ı elleyemez. Hattabi: 'Hadisçiler bu kelimenin ''Hayzat'' olduğunu söylemişler ise de hatadır. Doğrusu ''Hizat'' tır, demiştir. Kadi İyad, Hattabi'nin sözünü kabul etmemiş ve: ''Doğrusu hadisçilerin dediğidir. Çünkü bu kelimeyle kan kasdedilmiştir. Zira Nebi (s.a.v.) : '' ... senin elinde değildir.'' buyurmuştur. Bunun manası şudur: 'Mescidlerin korunması gerekli olan necaset -ki hayız kanıdır - senin elinde değildir''' demiştir. Nevevi: Hadisçilerin tercih ettikleri şık, açık olanıdır. Hattabi'nin savunduğu şıkkın da uygunluğu vardır, demiştir. C EI-Menhel yazarı: Nevevi'nin işaret ettiği uygunluk şudur, demiştir: ''Aişe (r.anha) mescidin korunması gerekli olan hayız necasetinin eline bulaşmadığını biliyordu. Hayızdan dolayı bütün vücuduna arız olan halin elinde de bulunduğunu bildiği için elini mescide sokmaktan çekinmiştir. Bu bilgiden başka onu çekindiren hiç bir neden yoktu. Aişe (r.anha)'nın çekinme nedeni dolayısıyla Nebi (s.a.v.) şöyle cevap vermek istemiştir: 'Hayızlık hali Aişe (r.anha)'ya vücudunun tümü itibariyle peyda olmuş; vücudunun parçaları itibariyle değil'. Nitekim falanın eli hayızlıdır. denmez ki, mescide uzatılması yasaklansın.'' HADİSİN FIKIH YÖNÜ : 1- Hayızlı kadın, elini mescide sokup ondan bir şey alabilir. 2- Kadının kocasına hizmet etmesi meşrudur. 3- Hattabi: Hadiste şu fıkıh hükmü de vardır, demiştir: Eve, mescide veya benzeri bir yere girmemek için yemin eden kişi, elini veya vücudunun bir kısmını o yere sokunca yeminini bozmuş olmaz. Bütün vücudunu sokunca yeminini bozmuş olur

Sünen-i İbn Mâce, 632

Paylaş

XWhatsAppTelegramFacebook
Bu içerikte bir hata mı var? Bize bildirin.

Site deneyimini iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Ayrıntılar için Çerez Politikası.