İslami Delil
Aramaya dön
Hadis

Sahîh-i Buhârî · 5645

Patients

Arapça metin

حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مَالِكٌ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ أَبِي صَعْصَعَةَ، أَنَّهُ قَالَ سَمِعْتُ سَعِيدَ بْنَ يَسَارٍ أَبَا الْحُبَابِ، يَقُولُ سَمِعْتُ أَبَا هُرَيْرَةَ، يَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏ "‏ مَنْ يُرِدِ اللَّهُ بِهِ خَيْرًا يُصِبْ مِنْهُ ‏"‏‏.‏

Ebu Hureyre r.a.'dan, dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Allah kimin hakkında hayır murad ederse ona musibet verir." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Rahman, Rahim Allah'ın adıyla. Hastalar bölümü. Hastalığın keffaret oluşu hakkında varid olmuş buyruklar." Burada maksat, mu'minin karşı karşıya kaldığı hastalığın acıları sebebi ile günahlarının örtüldüğünü anlatmaktır. "Ve yüce Allah'ın: "Kim bir kötülük işlerse onun karşılığını görür."(Nisa, 123) buyruğu." İbnu'l-Müneyyir dedi ki: Hulasa, hastalığın günahlar için bir keffaret sebebi olması söz konusu olduğu gibi günahlara karşılık bir ceza olması da söz konusudur. İbn Battal dedi ki: Tevil ehlinin çoğunluğunun kanaatine göre ayetin anlamı şudur: Müslüman, işlemiş olduğu günahlar karşılığında dünya hayatında karşı karşıya kaldığı musibetler ile cezalandırılır ve böylelikle bu musibetler o günahlara keffaret olur. Ayetin nüzul sebebi hakkında varid olmuş hadisler, Buhari'nin şartına uymadığından bu ayet-i kerimeyi zikrettikten sonra şartına ve çoğunluğun ayetin tevili ile ilgili olarak benimsediği görüşe uygun düşen hadisleri kaydetmiş bulunmaktadır. Bu hadislerden birisi de İmam Ahmed'in rivayet edip İbn Hibban'ın da sahih olduğunu belirttiği Ubeyd b. Umeyr yoluyla gelen Aişe'nin rivayet ettiği şu hadistir: "Bir adam şu: "Kim bir kötülük işlerse onun karşılığını görür" ayetini okudu ve: Bizler işlemiş olduğumuz bütün ameller dolayısıyla karşılık görürsek o takdirde helak olduk demektir, dedi. Bu husus Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ulaşınca, şöyle buyurdu: Evet, dünya hayatında bedeninde kendisine rahatsızlık veren herbir musibet ile yaptığı o kötülüğün karşılığını (cezasını) çeker." Hadisi Ahmed ve yine sahih olduğunu belirterek İbn Hibban da Ebu Bekir es-Sıddik yoluyla rivayet etmiştir. "Eb cı Bekir: Ey Allah'ın Rasulü, yüce Allah: "İş ne sizin kuruntularınıza, ne de kitap ehlinin kuruntularına kalmıştır. Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür." (en-Nisa, 41123) diye buyurmuşken, halimizin düzelmesini nasıl ümit edebiliriz, dedi. Allah Resulü şöyle buyurdu: Allah sana mağfiret buyursun ey Ebu Bekir, sen hastalanmaz mısın, üzülmez misin? Ebu Bekr: Evet, hastalanınm da, üzülürüm de, dedi. Bu sefer: İşte kötülüğünüze karşılık olarak verilen ceza budur, diye buyurdu." Müslim de Muhammed b. Kays b. Mahreme yoluyla Ebu Hureyre'den şu rivayeti zikretmektedir: "Şu: "Kim bir kötülük işlerse, onun cezasını görür" ayeti nazil olunca MüslÜmanları çok ileri derecede etkiledi. Bu sefer Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Siz birbirine yakın zamanlarda iyilik yapmaya çalışın. İşinizi doğrultun. Müslümanın karşı karşıya kaldığı her bir musibette günahlarına bir keffaret vardır. Karşı karşıya kaldığı bir musibete ve ona batan dikene varıncaya kadar." "Mutlaka onun karşılığında Allah onun günahlarını affeder." Ahmed'in kaydettiği rivayette: "Mutlaka onun günahına keffaret olur" şeklindedir. Yani bu, işlemiş olduğu masiyet sebebiyle ona bir ceza olur. Bu da günahının bağışlanmasına sebep olur, demektir. Bu hadis Şeyh Izzuddin b. Abdusselam'ın: "Bazı cahiller musibete uğramış bir kimseye edr verilir, zanneder. Ancak bu açık bir hatadır. Çünkü sevap ve ikab (ceza) ancak kazanılan şeyler karşılığında verilir. Musibetler ise bu türden değildir. Aksine edr, sabır ve rızaya karşılıktır" şeklindeki sözlerini reddetmektedir. Bu sözlerinin reddediliş şekli şöyledir: Sahih hadisler sadece musibetin gelip çatması sebebi ile bile ecrin sabit olduğu konusunda çok açık ifadeler taşımaktadır. Sabır ve rıza ise musibet sevabından ayrı olarak sevapıarını görmesi mümkün olan, ayrıca mükafatları verilen işlerdir. el-Karafi dedi ki: Musibetler kesinlikle günahlara keffaret olurlar. O musibetlere ister rıza gösterilsin, ister gösterilmesin. Ama bu musibetlerle birlikte onlara rıza gösterilirse, günahlara keffaret oluşları daha da çok olur, değilse azalır. Evet, Karafi böyle demektedir. Tahkikin sonucu ise şudur: Musibet ona denk bir günaha keffarettir. Rıza sebebi ile de kişi edr alır. Eğer musibete uğrayanın bir günahı yoksa kişiye ona denk düşecek bir sevap verilir. "Ekin" (karşılığı verilen): "el"Hame" lafzı hakkında el-Halil şöyle demektedir: el-Hame, ekinin tek bir gövde üzerinde ilk bitmesi halidir. Hadis Ahmed'de, Cabir'in rivayetiyle şöyledir: "mu'minin misali başağa benzer. Bazen dimdik durur, bazen de eğilir." "Dağ servisi (el-erze)." Hattabı der ki: el-Ereze (şeklinde ra harfi) fethalı olarak el-erz'in tekilidir. Bu da denildiğine göre es-sanevber (dağ servisi) denilen ağaçtır. Dilciler: Bu dimdik duran, sert, esen rüzgarın hareket ettirmediği bir ağaçtır, derler. Buna el-Erzen adı da verilir. "Sert: Sammal', yani hiç oyuğu bulunmayan sert ve sağlam demektir. "Allah kimin hakkında bir hayır murad ederse ona musibet verir." Ebu Ubeyd el-Herevı: Karşılığında ona sevap vermek üzere onu musibetlere müptela kılar, diye açıklamıştır. Bu hadislerde her mu'mine pek büyük bir müjde vardır. Çünkü Adem oğlu hastalık, keder, üzüntü ve buna benzer sözü edilen hallerden çoğunlukla kurtulamaz. Hastalıklar, ağrılar, -bedenı ya da kalbı- acılar, bunlarla karşı karşıya kalan kimselerin günahına keffaret olurlar. Bundan sonraki başııkta İbn Mesud'un rivayet ettiği hadiste şöyle denilecektir: "Müslümana isabet eden herbir eziyet karşılığında mutlaka Allah da onun günahlarını döker." Hadisin zahirinden bütün günahları genelolarak kapsadığı anlaşılmaktadır. Fakat cumhur bunu küçük günahlar diye tahsis etmişlerdir

Sahîh-i Buhârî, 5645

Benzer hadisler

HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ سَعْدٍ، عَنْ صَالِحٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، قَالَ أَخْبَرَنِي أَبُو سَلَمَةَ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، وَغَيْرُهُ، أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ لاَ عَدْوَى وَلاَ صَفَرَ وَلاَ هَامَةَ ‏"‏‏.‏ فَقَالَ أَعْرَابِيٌّ يَا رَسُولَ اللَّهِ فَمَا بَالُ إِبِلِي تَكُونُ فِي الرَّمْلِ كَأَنَّهَا الظِّبَاءُ فَيَأْتِي الْبَعِيرُ الأَجْرَبُ فَيَدْخُلُ بَيْنَهَا فَيُجْرِبُهَا‏.‏ فَقَالَ ‏"‏ فَمَنْ أَعْدَى الأَوَّلَ ‏"‏‏.‏ رَوَاهُ الزُّهْرِيُّ عَنْ أَبِي سَلَمَةَ وَسِنَانِ بْنِ أَبِي سِنَانٍ‏.‏

Ebu Hureyre r.a.'dan, dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Hastalığın bulaşması da yoktur, safer de yoktur, Hame (baykuşun uğursuzluğu) da yoktur, buyurdu. Bunun üzerine bir bedevi: Ey Allah'ın Rasulü, o halde neden benim develeri m çölde kumlarda ceylanlar gibi iken uyuz bir deve geliyor, aralarına girip onları da uyuz ediyor, diye sordu. Allah Rasulü: Peki o ilkine o hastalığı bulaştıran kimdi, diye karşılık verdi." Bunu ez-Zührl, Ebu Seleme ile Sinan b. Ebi Sinan'dan diye rivayet etmiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Safer -ki o, karında görülen bir ağrı dır- yoktur." Buhari, safer'i bu şekilde kesin bir ifade ile açıklamış bulunmaktadır. Ama Ebu Ubeyde Ma'mer b. el-Müsenna, Garibu'l-Hadis adlı eserinde Yunus b. Ubeyd el-Cerml'den şunu rivayet etmektedir: Yunus, Ru'be b. el-Accac'a (safer'in ne olduğunu) sormuş, Ru'be: O, davarlara ve insanlara isabet eden, karında görülen bir yılandır (şerit) ve bu Araplara göre uyuzdan daha çok bulaşıcıdır, demiştir. Bu açıklamaya göre safer'in kabul edilmeyişinden maksat, bulaşıcı olduğuna dair inançlarının reddedilmesidir. Buhari'nin bu görüşü ağırlıklı ve tercihedeğer görmesi, hadiste el-adva (hastalığın bulaşması) ile birlikte zikredilmiş olmasından dolayıdır. Taberi de aynı şekilde bu görüşü tercih etmiştir. Şöyle de açıklanmıştır: Safer ile kastedilen, yılandır. Ama bunun olmadığını söylemekten maksat, onların bu• hastalığa yakalanan kimsenin öleceğine dair inançlarının reddedilmesidir. Şeriat koyucu, ölümün ancak ecelin sona ermesi ile meydana geleceğini belirterek bu inancı reddetmiş bulunmaktadır. Bu açıklama şekli Cabir'den rivayet edilmiş bulunmaktadır. Cabir de "safer yoktur" hadisinin ravilerinden birisidir. Bu açıklamayı et-Taberi yapmıştır. Safer ile ilgili bir başka görüş daha vardır. O da şudur: Bundan maksat safer ayıdır. Şöyle ki, Araplar daha önce Hac bölümünde açıklandığı üzere, safer ayını haram ay yapıyor ve muharrem ayını helal ay kılıyorlardı. İslam gelerek onların yaptıkları bu uygulamaları reddetti. Bundan dolayı da Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Safer yoktur" diye buyurdu

Sahîh-i Buhârî, 5717
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا إِسْحَاقُ، حَدَّثَنَا أَبُو عَاصِمٍ، أَخْبَرَنَا ابْنُ جُرَيْجٍ، أَخْبَرَنَا ابْنُ شِهَابٍ، عَنْ أَبِي سَلَمَةَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ لَيْسَ مِنَّا مَنْ لَمْ يَتَغَنَّ بِالْقُرْآنِ ‏"‏‏.‏ وَزَادَ غَيْرُهُ ‏"‏ يَجْهَرُ بِهِ ‏"‏‏.‏

Ebu Hureyre r.a. şöyle demiştir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Kur'an', teğanni etmeyen (Kur'an okurken sesini güzelleştirmeyen) bizden değildir" buyurmuştur. Ebu Hureyre'den başkası, "Kur'an'ı açıktan okumayan" şeklinde farklı bir rivayette bulunmuştur. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Yüce Allah'ın 'Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; Bilin ki 0, kalplerin içindekini bilmektedir. Hiç yaratan bilmez mi? ° en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır' sözü." İmam Buhari bu ayetle ayette geçen "kavl = söz" kelimesinin genel olup, hem Kur'an ve hem de başka sözleri kapsadığına işaret etmiştir. Eğer "söz"den maksat Kur'ansa, Kur'an Allah'ın kelamıdır ve onun zat! sıfatlarındandır. Dolayısıyla bu konuda kesin delil bulunduğu için mahluk değildir. Burada geçen "söz"den maksat, Kur'an'dan başkası olduğu takdirde "O, kalplerin içindekini bilmektedir" ayetinden sonra gelen "Hiç yaratan bilmez mi?"(Mülk 13,14) ayeti gereği mahluktur. İbnü'I-Müneyyir şöyle demiştir: Buhari bununla lafız meselesi ile sıkıntı çekmesine neden olan nükteye işaret etmiştir. Attığı başlıkla insanların okumalarının gizli ve açık sıfatıyla nitelendiğine ve bunun mahluk olması gerektiğine işaret etmiştir ve açıklamasını bu doğrultuda yapmıştır. Buhari Halk-u Ef'ali'I-İbad isimli eserinde buna delalet eden birçok hadise yer verdikten sonra Nebi s.a.v.'in insanların seslerinin, kıraatlerinin, tahsil yapmalarının, talimlerinin, dillerinin birbirinden farklı olduğunu, bazılarının daha güzel, daha süslü, daha tatlı, daha yüksek, daha tertiBi, daha lahinli, daha alçak, daha kısık, daha huşulu, daha açık, daha gizli, daha kısa, daha uzun, daha yumuşak olduğunu beyan etmiştir

Sahîh-i Buhârî, 7527
HadisSahîh-i Buhârî

وَقَالَ عَفَّانُ حَدَّثَنَا سَلِيمُ بْنُ حَيَّانَ، حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ مِينَاءَ، قَالَ سَمِعْتُ أَبَا هُرَيْرَةَ، يَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏ "‏ لاَ عَدْوَى وَلاَ طِيَرَةَ وَلاَ هَامَةَ وَلاَ صَفَرَ، وَفِرَّ مِنَ الْمَجْذُومِ كَمَا تَفِرُّ مِنَ الأَسَدِ ‏"‏‏.‏

Ebu Hureyre diyor ki: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Hastalığın (kendiliğinden) bulaşması da yoktur. Uğursuzluk yoktur. Baykuşun ötüşü ile ilgili itikat batııdır. Safer diye bir şey yoktur. Arslandan kaçar gibi de cüzamlıdan kaç. " Bu Hadis 5717,5757,5773 ve 5775 numara ile de geçiyor Fethu'l-Bari Açıklaması: "Cüzam", siyah ödün vücudun tamamına yayılması dolayısıyla meydana gelen çok kötü bir hastalıktır. Bunun sonucunda bütün organların mizacı bozulur. Hatta bazı hallerde hastalığın son aşamalarında organların birbirlerini çürütecek şekilde alakalarını da bozabilir. İbn Sıde der ki: Bu hastalığa bu ismin veriliş sebebi parmakların cezm (kopma) ve parçalanması dolayısı iledir. Müslim kendi rivayet yoluyla el-Ala b. Abdurrahman'dan, o babasından, o Ebu Hureyre'den, Ebu Seleme'nin rivayetinin bir benzerini nakletmiş ve ayrıca: "Ve yıldızların doğuşuna olayları bağlamak da yoktur" fazlalığını eklemiştir. İleride "hastalığın bulaşması yoktur" başlığında da İbn Ömer ile Enes yoluyla "hastalığın bulaşması da yoktur, uğursuzluk da yoktur" hadisi gelecektir. Müslim ve İbn Hibban da İbn Cüreyc yoluyla: "Bana Ebu'z-Zubeyr'in haber verdiğine göre, o Cabir'i şöyle derken dinlemiştir" diye yaptıkları rivayette hadisi: "Hastalığın bulaşması da yoktur, safer de yoktur, ğul da yoktur" lafzı ile zikretmektedirler. İbn Hibban da Simak yoluyla, o İkrime'den, o İbn Abbas'tan, Said b. Meyna'nın ve Ebu Salih'in Ebu Hureyre'den naklettikleri rivayet gibi nakletmiş, ayrıca bu rivayetinde Ebu Seleme yoluyla gelen Ebu Hureyre rivayetindeki kıssayı da eklemiş bulunmaktadır. Bu hadis, İbn Mace'de muhtasar olarak zikrediImiştir. Bunlardan hareketle özetle şu altı sonuca ulaşılmıştır: Adve (hastalığın bulaşması), tıyere (uğursuzluk anlayışı), hame (baykuş ötüşünü uğursuz saymak), safer, ğul ve nev' (yıldızların doğuşu sebebiyle bazı olayların meydana gelmesi inancı) söz konusu edilmiş bulunmaktadır. Bunlardan ilk dördünün her birisi için Buhari ayrı bir başlık açmış ve bunları o başlıkta açıklamış bulunmaktadır. Gul hakkında cumhur şöyle demektedir: Araplar çöllerde ğul (gulyabanil) bulunduğunu iddia ederlerdi. Bunlar insanlara gÖrünen ve renkten renge girip onların yollarını şaşırmalarını sağlayarak helak olmalarına sebep olan şeytanların bir türüdür. Arapların günlük konuşmalarında "ğalethu'l-ğul: gulyabani onu helak etti ya da ona yolunu şaşırttı" ibareleri' çokça kullanılmıştır. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunun batıl olduğunu belirtmiştir. Denildiğine göre maksat, gulyabanilerin var olmadığını söylemek değildir. Bunun anlamı Arapların gulyabanilerin değişik şekillerde, renkten renge girdiklerine dair kanaatlerinin batıl olduğunu söylemektir. Bunlar derler ki: Gulyabaniler kimseye yolunu şaşırtamazlar. "Gulyabaniler renkten renge girdikleri vakit siz de ezan okuyunuz" hadisi bunu desteklemektedir. Yani onların şerlerini Allah'ı zikrederek def ediniz. Ebu Eyyub'un rivayetettiği hadiste de şöyle dediği nakledilmiştir: "Benim, içinde kuru hurma bulunan bir odacığım vardı. Gulyabaniler gelip ondan yerdi ... " Nev'e gelince, buna dair açıklamalar daha önce İstiska (yağmur duası) bölümünde (1038.hadiste) geçmiş bulunmaktadır. Araplar: "Şu yıldızın doğuşu (nev'i) dolayısıyla bize yağmur yağdırıldı" derlerdi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bunu yağmurun Allah'ın izniyle yağdığını, yıldızların etkisiyle olmadığını belirterek iptal etmiştir. Her ne kadar bu vakitlerde yağmurun yağması şeklinde bir ilahi adet cereyan etmiş ise de bu, Allah'ın irade ve takdiri iledir. Yıldızların bunda herhangi bir etkisi yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Arslandan kaçar gibi cüzamlıdan kaç" buyruğu hakkında lyad şunları söylemektedir: Cüzamlı hakkındaki rivayetler farklı farklıdır. Az önce geçen rivayet Cabir'den diye nakledilmiştir. Buna göre "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem cüzamlı birisi ile yemek yemiş ve: Allah'a güvenerek ve O'na tevekkül ederek diye buyurmuştur." iyad der ki: Ömer ve seleften bir topluluk, cüzamlı ile birlikte yemek yenilebileceği görüşündedirler. Bunların görüşüne göre de ondan uzaklaşma emri neshedilmiştir. Bu görüşü kabul edenler arasında Malikl alimlerinden İsa b. Dinar da vardır. O şöyle demiştir: Çoğunluğun benimsediği ve kesinlikle kabul edilmesi gereken sahih görüş, ortada neshin olmadığı şeklindedir. Aksine bu husustaki iki hadisin bir arada cem'i (telif edilmesi) gerekmekte ve ondan uzak durup kaçmaya dair emri mÜstehaplığa ve ihtiyata, onunla birlikte yemek yemeyi de caiz olduğunun beyan edilmesine yorumlamak gerekir. et-Taberi der ki: Bize gÖre doğru olan, sahih kader doğrultusunda gÖrüş belirtmek olup, adva (hastalığın bulaşması) diye bir şeyin olmadığını ve hiçbir kimseye hakkında yazılıp takdir edilenden başka bir şeyin isabet etmeyeceğini kabul etmektir. Devamla şÖyle demektedir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in cüzamlıdan kaçılmasını emretmesinde, onunla birlikte yemek yemesi ile çatışan bir taraf yoktur. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in emirlerinin çoğunluğu bağlayıcılık ifade etm(!k için ise de, bazı zamanlarda irşad etmek, kimisinde mubah oluşu bildirmek üzere emir verdiği de olurdu. O, bazen yasakladığı bir şeyi haram olmadığını beyan etmek için işliyordu. Bundan dolayı Kurtubı, el-Mufhim adlı eserinde şunları söylemektedir: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hasta olanı sağlıklı olanın yanına getirmeyi yasaklamasının sebebi, cahiJiye dönemi insanlarının, hastalığın bulaştırıcılığı ile ilgili yanlış itikatlara düşmeleri yahut insanın duygularının karışıp vehimlerin onları etkilemesi korkusu iledir. İşte Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in: "Arslandan kaçar gibi cüzamlıdan kaç" buyruğu bu kabildendir. Biz her ne kadar cüzamın bulaşmadığına inansak da içten içe onunla birlikte olmaktan bir nefret ve bir tiksinti hissederiz. Hatta bir kimse kendisini cüzamlıya yaklaşmaya ve onunla beraber oturup kalkmaya zorlayacak olsa, bundan dolayı içten içe eziyet duyar, rahatsız olur. O halde mu'mine daha yakışan, ayrıca kendisi ile mücahede ve mücadele etmeye ihtiyaç bırakacak herhangi bir işe kalkışmaması, vehim getirecek yollardan ve rahatsızlık sebeplerinden uzak kalmasıdır. Bununla birlikte o, herhangi bir tedbirin kadere karşı koruyucu olamayacağına da inanmalıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır)

Sahîh-i Buhârî, 5707
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا آدَمُ، حَدَّثَنَا ابْنُ أَبِي ذِئْبٍ، حَدَّثَنَا الزُّهْرِيُّ، عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، وَزَيْدِ بْنِ خَالِدٍ الْجُهَنِيِّ، قَالاَ جَاءَ أَعْرَابِيٌّ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ اقْضِ بَيْنَنَا بِكِتَابِ اللَّهِ فَقَامَ خَصْمُهُ فَقَالَ صَدَقَ فَاقْضِ بَيْنَنَا بِكِتَابِ اللَّهِ‏.‏ فَقَالَ الأَعْرَابِيُّ إِنَّ ابْنِي كَانَ عَسِيفًا عَلَى هَذَا فَزَنَى بِامْرَأَتِهِ، فَقَالُوا لِي عَلَى ابْنِكَ الرَّجْمُ‏.‏ فَفَدَيْتُ ابْنِي مِنْهُ بِمِائَةٍ مِنَ الْغَنَمِ وَوَلِيدَةٍ، ثُمَّ سَأَلْتُ أَهْلَ الْعِلْمِ فَقَالُوا إِنَّمَا عَلَى ابْنِكَ جَلْدُ مِائَةٍ وَتَغْرِيبُ عَامٍ‏.‏ فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ‏ "‏ لأَقْضِيَنَّ بَيْنَكُمَا بِكِتَابِ اللَّهِ، أَمَّا الْوَلِيدَةُ وَالْغَنَمُ فَرَدٌّ عَلَيْكَ، وَعَلَى ابْنِكَ جَلْدُ مِائَةٍ وَتَغْرِيبُ عَامٍ، وَأَمَّا أَنْتَ يَا أُنَيْسُ ـ لِرَجُلٍ ـ فَاغْدُ عَلَى امْرَأَةِ هَذَا فَارْجُمْهَا ‏"‏‏.‏ فَغَدَا عَلَيْهَا أُنَيْسٌ فَرَجَمَهَا‏.‏

Ebu Hureyre ile Zeyd b. Halid el-Cühenı şöyle demişl'erdir: Bir bedevi Arap (hasmıyla birlikte) geldi ve "Ya Resulallah! Aramızda Allah'ın kitabı ile hükmet!" dedi. ArdındaQhasmı olan kişi de ayağa kalkıp "Bu, doğru söyledi. Aramızda Allah'ın kitabı ile hükmet" dedi. Bedevı davayı şöyle anlattı: "Benim oğlum bu adamın yanında ücretli idi. Onun karısıyla zina etmiş. Bazı kimseler bana 'oğlunun cezası recm edilmektir' dediler. Ben de bu adama yüz koyun ile bir cariye verip, oğlumu kurtardım. Sonra bu meseleyi bilenlere sordum. Bana 'Oğlunun cezası yüz sapa ve bir yıl sürgüne gönderilmesidir' dediler. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Yemin olsun ki ben muhakkak aranızda Allah'ın kitabı ile hükmedeceğim: Cariye ile koyunlar sana geri verilecek, oğlunun cezası yüz değnek ve bir yıl (gurbete) sürgün edilmektir" buyurdu. (Sonra Eslem kabilesinden olan Uneys adındaki bir sahabiye hitaben) "Ya Uneys! Bu adamın karısına git ve onu recm et" buyurdu. Bundan sonra Uneys o kadına gitti. (Kadın zina suçunu itiraf ettiği için) Uneys onu recm etti. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Hakimin tahkikat için bir kişiyi tek başına göndermesinin caiz olup olmadığı." İmam Buhari burada "as1f=ücretli" olayı ile ilgili Ebu Hureyre ve Zeyd b. Halid hadisine yer vermiştir. Bu hadisin geniş bir açıklaması daha önce geçmişti. Hadise burada yer verilmesinden maksadı Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in "Ya Uneys! Bu adamın karısına git!" şeklindeki emridir. Uneys'in hakim mi yoksa haber memuru mu olduğu noktasındaki ihtilaf daha önce geçmişti. İmam Buhari'nin yukarıdaki başlığı soru kipiyle atması, Muhammed b. el-Hasen'in bu konuda muhalif olduğuna işaret etmek içindir. Zira o şöyle der: "Hakimin kendisi ile birlikte bir kişi daha şehadet etmedikçe öldürme veya mal ya da köle azad etme veya boşama gibi konularda hüküm vereceği kişi aleyhinde 'Bu kişi benim yanımda itirafta bulundu' demesi caiz değildir." İmam Muhammed yukarıdaki hadiste yer alan hükmün benzerinin Hz. Nebie mahsus olduğunu iddia etmiştir. O şöyle der: "Yargı meclisinde sürekli olarak iki adil şahidin bulunması uygun olur. Bunlar itiraf edenleri dinlerler ve buna şehadet ederler. Hüküm bu iki kişinin şehadeti ile geçerlilik kazanır." Bu görüşü İbn Battal nakletmiştir. Mühelleb şöyle demiştir: Yukarıdaki hadis, hakimin mazeret durumunda bir erkeği göndermesinin caiz olduğu görüşünü savunan İmam Malik' e delildir. Hadise göre hakim güvendiği bir kişiyi şahit1erin durumunu gizlice tahkik etmek üzere görevlendirebilir. Ayrıca şehadet nitelikli değil, haber verme nitelikli hususlarda bir kişinin verdiği haberi kabul edebilir

Sahîh-i Buhârî, 7194
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا آدَمُ، حَدَّثَنَا ابْنُ أَبِي ذِئْبٍ، حَدَّثَنَا الزُّهْرِيُّ، عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، وَزَيْدِ بْنِ خَالِدٍ الْجُهَنِيِّ، قَالاَ جَاءَ أَعْرَابِيٌّ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ اقْضِ بَيْنَنَا بِكِتَابِ اللَّهِ فَقَامَ خَصْمُهُ فَقَالَ صَدَقَ فَاقْضِ بَيْنَنَا بِكِتَابِ اللَّهِ‏.‏ فَقَالَ الأَعْرَابِيُّ إِنَّ ابْنِي كَانَ عَسِيفًا عَلَى هَذَا فَزَنَى بِامْرَأَتِهِ، فَقَالُوا لِي عَلَى ابْنِكَ الرَّجْمُ‏.‏ فَفَدَيْتُ ابْنِي مِنْهُ بِمِائَةٍ مِنَ الْغَنَمِ وَوَلِيدَةٍ، ثُمَّ سَأَلْتُ أَهْلَ الْعِلْمِ فَقَالُوا إِنَّمَا عَلَى ابْنِكَ جَلْدُ مِائَةٍ وَتَغْرِيبُ عَامٍ‏.‏ فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ‏ "‏ لأَقْضِيَنَّ بَيْنَكُمَا بِكِتَابِ اللَّهِ، أَمَّا الْوَلِيدَةُ وَالْغَنَمُ فَرَدٌّ عَلَيْكَ، وَعَلَى ابْنِكَ جَلْدُ مِائَةٍ وَتَغْرِيبُ عَامٍ، وَأَمَّا أَنْتَ يَا أُنَيْسُ ـ لِرَجُلٍ ـ فَاغْدُ عَلَى امْرَأَةِ هَذَا فَارْجُمْهَا ‏"‏‏.‏ فَغَدَا عَلَيْهَا أُنَيْسٌ فَرَجَمَهَا‏.‏

Ebu Hureyre ile Zeyd b. Halid el-Cühenı şöyle demişl'erdir: Bir bedevi Arap (hasmıyla birlikte) geldi ve "Ya Resulallah! Aramızda Allah'ın kitabı ile hükmet!" dedi. ArdındaQhasmı olan kişi de ayağa kalkıp "Bu, doğru söyledi. Aramızda Allah'ın kitabı ile hükmet" dedi. Bedevı davayı şöyle anlattı: "Benim oğlum bu adamın yanında ücretli idi. Onun karısıyla zina etmiş. Bazı kimseler bana 'oğlunun cezası recm edilmektir' dediler. Ben de bu adama yüz koyun ile bir cariye verip, oğlumu kurtardım. Sonra bu meseleyi bilenlere sordum. Bana 'Oğlunun cezası yüz sapa ve bir yıl sürgüne gönderilmesidir' dediler. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Yemin olsun ki ben muhakkak aranızda Allah'ın kitabı ile hükmedeceğim: Cariye ile koyunlar sana geri verilecek, oğlunun cezası yüz değnek ve bir yıl (gurbete) sürgün edilmektir" buyurdu. (Sonra Eslem kabilesinden olan Uneys adındaki bir sahabiye hitaben) "Ya Uneys! Bu adamın karısına git ve onu recm et" buyurdu. Bundan sonra Uneys o kadına gitti. (Kadın zina suçunu itiraf ettiği için) Uneys onu recm etti. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Hakimin tahkikat için bir kişiyi tek başına göndermesinin caiz olup olmadığı." İmam Buhari burada "as1f=ücretli" olayı ile ilgili Ebu Hureyre ve Zeyd b. Halid hadisine yer vermiştir. Bu hadisin geniş bir açıklaması daha önce geçmişti. Hadise burada yer verilmesinden maksadı Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in "Ya Uneys! Bu adamın karısına git!" şeklindeki emridir. Uneys'in hakim mi yoksa haber memuru mu olduğu noktasındaki ihtilaf daha önce geçmişti. İmam Buhari'nin yukarıdaki başlığı soru kipiyle atması, Muhammed b. el-Hasen'in bu konuda muhalif olduğuna işaret etmek içindir. Zira o şöyle der: "Hakimin kendisi ile birlikte bir kişi daha şehadet etmedikçe öldürme veya mal ya da köle azad etme veya boşama gibi konularda hüküm vereceği kişi aleyhinde 'Bu kişi benim yanımda itirafta bulundu' demesi caiz değildir." İmam Muhammed yukarıdaki hadiste yer alan hükmün benzerinin Hz. Nebie mahsus olduğunu iddia etmiştir. O şöyle der: "Yargı meclisinde sürekli olarak iki adil şahidin bulunması uygun olur. Bunlar itiraf edenleri dinlerler ve buna şehadet ederler. Hüküm bu iki kişinin şehadeti ile geçerlilik kazanır." Bu görüşü İbn Battal nakletmiştir. Mühelleb şöyle demiştir: Yukarıdaki hadis, hakimin mazeret durumunda bir erkeği göndermesinin caiz olduğu görüşünü savunan İmam Malik' e delildir. Hadise göre hakim güvendiği bir kişiyi şahit1erin durumunu gizlice tahkik etmek üzere görevlendirebilir. Ayrıca şehadet nitelikli değil, haber verme nitelikli hususlarda bir kişinin verdiği haberi kabul edebilir

Sahîh-i Buhârî, 7193
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عُبَيْدِ بْنِ مَيْمُونٍ، حَدَّثَنَا عِيسَى بْنُ يُونُسَ، عَنِ الأَعْمَشِ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ، عَنْ عَلْقَمَةَ، عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ كُنْتُ مَعَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فِي حَرْثٍ بِالْمَدِينَةِ، وَهْوَ يَتَوَكَّأُ عَلَى عَسِيبٍ، فَمَرَّ بِنَفَرٍ مِنَ الْيَهُودِ فَقَالَ بَعْضُهُمْ سَلُوهُ عَنِ الرُّوحِ‏.‏ وَقَالَ بَعْضُهُمْ لاَ تَسْأَلُوهُ لاَ يُسْمِعْكُمْ مَا تَكْرَهُونَ‏.‏ فَقَامُوا إِلَيْهِ فَقَالُوا يَا أَبَا الْقَاسِمِ حَدِّثْنَا عَنِ الرُّوحِ‏.‏ فَقَامَ سَاعَةً يَنْظُرُ فَعَرَفْتُ أَنَّهُ يُوحَى إِلَيْهِ، فَتَأَخَّرْتُ عَنْهُ حَتَّى صَعِدَ الْوَحْىُ، ثُمَّ قَالَ ‏{‏وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي‏}‏‏.‏

İbn Mes'ud şöyle demiştir: Ben Medine'de bir tarlada Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellemla birlikte idim. O bir hurma dalına dayanmıştı. Derken Yahudilerden bir grup geldi. Bunlardan birisi "Ona ruh hakkında soru sorun" dedi. Bir diğeri "Ona hiçbir şey sormayın ki size hoşlanmadığınız şeyleri söylemesin" dedi. Sonra Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanına geldiler ve "Ey Ebü'l-Kasım! Bize ruhtan söz et" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir süre ayakta baka kaldı. Anladım ki ona vahiy geliyor. Vahiy bitinceye kadar ondan geride durdum, Sonra "Sana ruh hakkında soru sorarlar. Deki ruh, Rabbimin emrindendir"(İsra 85) ayeti indi. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Çok soru sormanın ve kendisini ilgilendirmeyen şeyi üstüne almanın me kruhluğu." İmam Buhari attığı bu başlıkla ayeti, ileri sürdüğü mekruhluğa deli olarak göstermek ister gibidir. Bu tavır, ayetin tefsiri hakkında ileri sürülen gö• rüşlerden bir tercihte bulunmaktır. Söz konusu ayetin nüzul sebebi hakkında ihtilaftan Maide suresinin tefsirinde söz etmiş ve İbnü'l-Müneyyir'in ayetin olmuş ve olmamış şeyler hakkında çok soru sormayla ilgili olarak indiği yolundaki tercihinden söz etmiştik. Buhari"nin tutumu da bunu göstermektedir. İmam Buharl'nin bu bölümde zikrettiği hadisler bu görüşü teyid etmektedir. Fıkıh bilginlerinden bir grubun bu konudaki tepkisi çok sert olmuştur. Bunların arasında Kadı Ebu Bekir b. el-Arabi' de yer almaktadır. O şöyle der: Bazı gafiller topluluğu, olayların hükmü hakkında soru sormanın yasak olduğuna inanmışlar ve bu ayeti delilolarak almışlardır. Oysa gerçek böyle değildir. Çünkü ayet, yasak olan şeyin cevabı verildiğinde üzüntüye sebep olacak soru olduğu noktasında gayet açıktır. Olayların hükmü ile ilgili sorular bu nitelikte değildir. Gerçek İbnü'l-Arabi"nin dediği gibidir. Zira ifadenin zahirinden anlaşılan bu yasaklığın vahyin indiği zamana mahsus olduğudur. Bu anlayışı Buharl'nin en başa koyduğu Sa' d hadisi desteklemektedir. Bu o kişidir ki haram olmayan bir şeyin hükmünü sorar ve haram kılınmasına sebep olur. "Çünkü böyle bir sakıncanın meydana gelmeyeceği noktasında artık güven hasılolmuştur. Bezzar' ın naklettiği hadis Sa'd hadisinin manasına dahildir. Bezzar bu hadisin senedinin sahih olduğunu belirtmiştir. Hakim ise Ebü'd-Derda'dan sahih değerlendirmesiyle birlikte şöyle bir nakilde bulunmuştur: "Yüce Allah'ın kitabında helal kıldığı şeyler helaldir. Haram kıldıkları haramdır. Hüküm vermeyip, sükQt ettikleri bağışlanmıştır. Yüce Allah'ın bağışlamasını kabul ediniz. Zira Allah hiçbir şeyi unutmaz." Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bundan sonra "Senin Rabbin unutkan değildir"(Meryem 64) ayetini okumuştur. Darekudni'nin Ebu Salebe'den nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Yüce Allah birtakım şeyleri farz kılmıştır ki bunları ihmal etmeyiniz. O birtakım şer'f cezalar koymuştur ki bunları aşmayınız. Baz! şeyleri unuttuğundan değil, size rahmetinden sükQt geçmiştir. Bunları araştırmayınız. "(Darekutni, Sünen, LV, 183) Bu hadisin Tirmizl'nin naklettiği Selman hadisinden şahidi vardır. Bir diğerini ise İbn Abbas nakletmiş olup Ebu Davud'dadır. Müslim'in Sabit vasıtasıyla Enes'ten naklettiği hadisin aslı İlim Bölümünde geçtiği üzere Buharl'de yer almaktadır. Bu hadis şöyledir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e herhangi bir şey sormamız yasaktı. Bedevilerden bu tip yasaklardan habersiz birisinin gelip O'na soru sormasından hoşlanıyorduk. Bedevi gelip Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e soru soruyor, biz de cevabını dinliyorduk. "(Müslim, İman) Müslim bu hadisi sonuna kadar nakleder. Uan başlığı altında İbn Ömer hadisinde şu ifade geçmişti: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem soru sormadan hoşlanmadı ve onu ayıpladı." Müslim' in nakline göre Newas b. Sem'an şöyle demiştir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ila birlikte Medine' de bir yıl kaldım. Benim hicret etmeme ona soru sormaktan başka bir mani yoktu. Herhangi birimiz hicret ettiğinde Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e soru sorma imkanı kalmıyordu."(Müslim, Birr ve's-Sıla) Newas'ın demek istediği şudur: Kendisi bir heyet içinde Medine'ye gelmiş ve meselelerin hükmünü öğrenmek üzere bu şekilde kalmaya devam etmiştir. Çünkü o, heyet üyeliği vasfından çıkıp, sürekli ikamet durumuna düşmekten ve böylece muhacir haline gelip, soru sorma imkanını kaçırmaktan korkuyordu. Bu hadis soru sorma yasaklığına muhatap olanların, -ister heyet üyesi, ister başkaları olsun- Araplardan başkası olduklarına işaret etmektedir. Ahmed b. Hanbel'in nakline göre Ebu Ümame şöyle demiştir: "Ey iman edenler! Açıklanırsa hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın" ayeti inince bizler Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e soru sormaktan kaçınmaya başladık. Sonra bir bedevinin yanına gittik. Ona rüşvet olarak bir hırka verdik ve "Nebi'e soru sor" dedik.(Ahmed b. Hanbel, V, 266) Ebu Ya'la'nın nakline göre Bera şöyle demiştir: Bir yıl geçerdi de Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e herhangi bir meselenin hükmünü sormak isterdim ancak korkardım. Bizler bedevilerin gelip Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e soru sormasını ve sordukları soruların cevabını duyup, bundan istifade etmeyi temennı ederdik. Hadislerde sahabilerin soru sorduklarına dair ifadelere gelince bunun sözkonusu ayetin inmesinden önce olma ihtimali olduğu gibi, ayetteki yasaklığın hükmü açıklanan şeylerden ihtiyaç duyulanlara veya o anda bilme ihtiyacı içinde oldukları şeylere şamil olmama ihtimali de vardır. Kamış kullanarak hayvan boğazlamanın hükmü, Allah'a itaatten başkasını emrettiklerinde yöneticilere (emır) itaat etmenin vacip olup olmadığı, kıyamet gününün ahvali, kıyametten önce meydana gelen fitne ve savaşlara dair sorular buna örnektir. Yine onların kelale, içki içme, kumar oynama, haram aylarda savaşma, yetimler, adet hali, kadınlar, av ve başka şeyler konusundaki sorularında olduğu gibi Kur'an'la ilgili soruları da başka bir örnektir. Fakat henüz meydana gelmemiş bir mesele hakkında çok soru sormanın mekruhluğu konusunda ayeti esas alanlar, bu hükmü ilhak yoluyla elde Rtmişlerdir. Şöylesine; çok soru sormak zor olan hükümle mükellef kılınmaya sebep teşkil ettiğine göre bundan kaçınmak uygun olur. Darimı Müsned'inin baş taraflarında bu konuyla ilgili özel bir bölüm açmıştır ve orada sahabi ve tabiUndan konuyla ilgili birçok nakillere yer vermiştir. Bunlardan biri İbn Ömer'in şu ifadesidir: "Henüz meydana gelmemiş şeyi sormayınız. Çünkü ben (babam) Hz. Ömer'den henüz meydana gelmemiş şeyin hükmünü sorana lanet okuduğunu işittim." Hz. Ömer de "Size henüz meydana gelmemiş olan şeyin hükmünü sormayı yasaklıyorum. Çünkü meydana gelmiş olanlarla ilgili bizim (büyük bir) meşguliyetimiz vardır" demiştir. Zeyd b. Sabit'e herhangi bir şeyin hükmü sorulduğunda "Bu oldu mu?" diye sorar, kendisine "Hayır" denildiğinde "Meydana gelinceye kadar bekleyin sonra sorarsınız" diye cevap verirdi. Bazı imamlar şöyle demişlerdir: Gerçek şu ki hakkında herhangi bir nas bulunmayan şeyi araştırmak iki şekilde olur: Birincisi onun farklı şekilleriyle birlikte nassın delaletine dahil olup olmadığı araştırılır. Bu çirkin bir şey değil, arzu edilen bir durumdur. Dahası belki de müçtehidler arasından bunu yapabilecek tek kişi kalanlar için farz bile olur. İkincisi farkların şekilleri üzerinde iyice düşünmekle olur. Böylece bilgin birbirine benzer olan şeyleri arada birlik niteliği olduğu halde şer'an etkisi olmayan bir farkla birbirinden ayırır ya da bunun aksini yapar yani birbirinden farklı olan şeyleri mesela. geçerli olmayan bir nitelikle birleştirir. Selef bilginlerinin kınadığı budur. İbn Mesud hadisi, tam da bu tavra uygun düşmektedir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "(Fiillerinde ve sözlerinde haddi aşan ve aşırı giden, herşeyi) derinlemesine araştıranlar helak olmuşlardır" buyurmuştur. Hadisi Müslim rivayet etmiştir.(Müslim, İlim) Bilginler bu tip bir hareketin boş yere zaman kaybı olduğu kanaatine varmışlardır. Kitaptan, sünnetten ve icmadan dayanağı olmayan bir mesele üzerine detayı çoğaltmak da böyledir. Bu gerçekten meydana gelmesi nadir olan şeylerdendir. Kişi buna zaman harcar ama zamanını başka bir mesele için harcasa daha iyi olurdu. Özellikle bu yapılan hareket, vukuu çok olan şeyi beyan etmede genişlemeyi dikkatten kaçırmaya sebep oluyorsa! Çok soru sormada bundan daha beteri, şeriatın nasıllığını sormayarak iman etme esasını getirdiği gaybi şeyleri araştırmadır. Bunlardan birisi de his ve duyu aleminde şahidi olmayandır. K.ıyametin vaktini, ruhu, bu ümmetin ömrünü sormak ve buna benzer ancak nakille bilinebilecek şeyleri merak etmek bu kabildendir. Bunların çoğu hakkında herhangi bir şey sabit değildir ki araştırmadan ona iman etmek gereklidir. Bundan daha kötüsü ise hakkında çok soru sormanın insanı şüpheye ve şaşkınlığa sürüklediği şeydir. Bunun örneği Ebu Hureyre hadisinde şöyle gelecektir: ""İnsanlar soru sormaya o kadar dalacaklar ki sonunda 'Her şeyi yaratan Allah'tır. Peki Allah'ı kim yarattı?' diyeceklerdir." Bu hadis, bu bölümün sekizinci hadisidir. "Haram kılındı." İbnü't-Tin şöyle der: Buna bitişik olan günah, Müslümanları sorduğu soru dolayısıyla zarara sokmaktır. Buna örnek, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sorudan önce helal olan konuda onlara hareket yasağı getirmesidir. Iyaz şöyle demiştir: Hadisteki "el-curm" kelimesinden maksat, karşılığında ikab olan günah anlamında değil, Müslümanların üzerine bir hükmün gelmesine sebep olmak manasındadır. Çünkü soru sormak mubahtl. Bundan dolayı Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Bana dilediğinizi sorunuz" buyurmuştur. Ancak Nevevi, Kadı Iyaz'ı tenkit etmiş ve şöyle demiştir: Bu, zayıf hatta batıl bir cevaptır. Doğru olan Hattabi, Teymive başkalarının söyledikleridir. Buna göre "cürüm"den maksat günahtır. Bilginler bunun hiç ihtiyaç yokken sırf zorlama ve inatla soru soran kimselere mahsus olduğunu söylemişlerdir. Günahın bunlara mahsus olmasının sebebi, ihtiyaç duyulan konularda soru sorma emrinin varlığıdır. Zira Yüce Allah "eğer bilmiyorsanız bilenlere sorunuz" buyurmuştur. Bir kimse başına gelen bir olayın hükmünü sorarsa mazurdur, bundan günaha girmez ve kınanmaz. Soru sorma emri ve bundan yasaklık diğerinde olmayan bir yöne mahsustur. Nevevi şöyle der: Buradan bir şey yapıp da başkasına zarar veren kimsenin günaha girdiği sonucu çıkmaktadır. Hadisten Çıkan Sonuçlar 1- Eşyada aslolan -şeriattan aksine bir hüküm gelmedikçe- mubahlıktır. 2- Bu hadisten İmam Buhari'nin attığı başlıktan başka şey daha anlaşılmaktadır. O da sahabilerin Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in durumunu gözetmeleri ve öfkelendiğinde ona çok şefkatli davranmalarıdır. Öfkenin sebebi, onunla ilgili olan bir konunun sahabileri de kapsayacağı endişesidir. Hadisten ayrıca Hz. Ömer'in ona karşı nazlandığı anlaşılmaktadır. 3- Öğüt verme esnasında öfkelenmek mümkündür. 4- Bir öğrenci kendisinden istifade ettiği hocanın önünde diz çökebilir. 5- Fitnenin meydana geleceğine dair karinenin ortaya çıktığı bir şeyin varlığında ondan A1lah'a sığınmak meşrudur. İbn Abdilberr şöyle demiştir: İmam Malik' e çok soru sormanın yasaklığının ne demek olduğu soruldu. O da şöyle cevap verdi: Bilmiyorum Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sizin yaptığınız şekilde olayların hükmünü sormayı mı yasakladı, yoksa insanların mal dilenmesini mi yasakladı? İbn Abdilberr şöyle der: Doğrusu birinci şıktır. İkinciye gelince, bunun az ve çokluğunu birbirinden ayırıp, az olursa caizdir, çok olursa değildir demenin herhangi bir manası yoktur. İbn Abdilberr şöyle devam eder: İfade edildiğine göre sahabiler bir şeyin hükmünü sorarlar ve bu konuda ısrarcı olurlar, sonunda o şeyin haram olmasına sebep olurlardı. Bilginlerin çoğunluğuna göre soru sormaktan maksat, yeni çıkan olaylar hakkında soru sormak, şaşırtmaca ve düzmece birçok soru yöneltmektir. Bu konuda İlim Bölümünde bir parça açıklama geçmişti. "Enes şöyle demiştir: "Ömer'in yanında bulunduğumuz sırada bize 'Zorlama ve yapmacık tavır takınmak bize yasak edildi' dedi." Humeydi'nin ifadesine göre Sabit vasıtasıyla yapılan bir başka rivayette Enes, Hz. Ömer'in "....... Fakiheten ve ebba = meyveler ve çayırlar"(Abese 31) ayetini okumuş ve "ebb nedir?" diye sormuş, ardından "Biz bununla mükellef tutulmadık" veya "Bize bunu yapmak emredilmedi" demiştir. Taberi'nin sahih bir isnadla Asım b. Küleyb vasıtasıyla babasından nakline göre İbn Abbas "Ayette geçen 41 ebb, insanların değil, hayvanların yediği şeylerden yerde bitenlerdir (çayırlar)" demiştir. "Peki Allah'ı kim yarattı?" Müslim'in naklinde bu ifade "Gönlünden böyle bir şey geçen kimse amentu billah desin" şeklindedir.(Müslim, İman) Bir başka rivayette ise "Allah'a ve Nebilerine iman ettim desin" buyurulmaktadır. Ebu Davud, Nesai'nin yaptıkları bir rivayette ise "Allahu ahad, Allahu's-samed deyiniz" ifadesi yer almaktadır. Bunun ardından "Sol tarafına tükürsün, sonra Allah'a sığınsın" emri yer almaktadır. Ahmed b. Hanbel'in Aişe r.anha'den nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Herhangi birinizin gönlünden böyle bir şey geçecek olursa Allah'a ve Resulüne iman ettim desin" buyurmuştur.(Ahmed b. Hanbel, V, 214) İşte bu ondan sözkonusu vesveseyi giderir. Ebu Hureyre'nin naklettiği bir başka hadiste ise şöyle denilmektedir: "Şeytan devamlı olarak size gelir ve şunu kim yarattı, şunu kim yarattı der. Sonunda da Allah'ı kim yarattı diye sorar. Herhangi birinizin aklından böyle bir şey geçtiğinde Allah'a iman ettim desin." Bir başka rivayette ise Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Bu, imanın açık ve sarih alanıdır" buyurmuştur. Ebu Davud'un Süheyl b. Ebi Salih, babası isnadıyla Ebu Hureyre'den yaptığı rivayette sahabinin istediği herhalde budur. Ebu Hureyre şöyle demiştir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sahabilerinden bazı kimseler gelerek "Ya Resulallah! Bizim aklımızdan öyle çirkin şeyler geçiyor ki onu konuşmayı büyük bir vebal kabul ediyoruz. Bunları dile getirmenin karşılığında dünyadan şu kadar malımız olmasını istemezdik" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Gerçekten böyle mi oldu? Bu samimi imandır" dedi. (Ebu Davud, Edeb) İbn Ebi Şeybe'nin nakline göre İbn Abbas şöyle demiştir: Adamın biri Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gelerek şöyle dedi: Benim aklımdan öyle şeyler geçiyor ki bunları konuşmaktansa yanıp külolmayı tercih ederim. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona şöyle cevap verdi: "Bunu vesveseye katan Allah'a hamdolsun." Bundan sonra Hattabi "sarihu'l-iman" ifadesini açarak bunun gönüllerinden geçeni konuşmayı büyük bir vebal kabul ettiren, şeytanın içlerine attığı vesveseyi kabule engelolan bir unsur olduğunu ifade etmiştir. Şayet bu samimi iman olmasaydı gönüllerinden geçen o şey, onların gözünde ağır bir vebal olarak görülmez ve buna tepki koymazlardı. Vesvesenin bizzat kendisinin sarihu'l-iman olması kastedilmemiştir. Tam tersine o şeytanın vesvesesi ve hilesidir

Sahîh-i Buhârî, 7297

Paylaş

XWhatsAppTelegramFacebook
Bu içerikte bir hata mı var? Bize bildirin.

Site deneyimini iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Ayrıntılar için Çerez Politikası.