İslami Delil
Aramaya dön
Hadis

Sahîh-i Buhârî · 5721

Medicine

Arapça metin

حَدَّثَنَا عَارِمٌ، حَدَّثَنَا حَمَّادٌ، قَالَ قُرِئَ عَلَى أَيُّوبَ مِنْ كُتُبِ أَبِي قِلاَبَةَ، مِنْهُ مَا حَدَّثَ بِهِ وَمِنْهُ مَا قُرِئَ عَلَيْهِ، وَكَانَ هَذَا فِي الْكِتَابِ عَنْ أَنَسٍ أَنَّ أَبَا طَلْحَةَ وَأَنَسَ بْنَ النَّضْرِ كَوَيَاهُ، وَكَوَاهُ أَبُو طَلْحَةَ بِيَدِهِ‏.‏ وَقَالَ عَبَّادُ بْنُ مَنْصُورٍ عَنْ أَيُّوبَ، عَنْ أَبِي قِلاَبَةَ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، قَالَ أَذِنَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لأَهْلِ بَيْتٍ مِنَ الأَنْصَارِ أَنْ يَرْقُوا مِنَ الْحُمَةِ وَالأُذُنِ‏.‏ قَالَ أَنَسٌ كُوِيتُ مِنْ ذَاتِ الْجَنْبِ وَرَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حَىٌّ، وَشَهِدَنِي أَبُو طَلْحَةَ وَأَنَسُ بْنُ النَّضْرِ وَزَيْدُ بْنُ ثَابِتٍ، وَأَبُو طَلْحَةَ كَوَانِي‏.‏

[– 3720 - 3721-] Enes'ten rivayete göre, "Ebu Talha ve Enes b. en-Nadr kendisini dağlamışlardı. Onu Ebu Talha kendi eliyle dağlamıştı." Enes b. Malik'ten, dedi ki: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ensardan bir ev halkına zehirden ve kulak ağrısından dolayı rukye yapmalarına İzin vermiştir." Enes dedi ki: "Ben Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hayatta olduğu halde zatu'lcenb'den dolayı dağlandım, Ebu Talha, Enes b. en-Nadr, Zeyd b. Sabit de benim bu dağlanışıma şahit oldular. Beni dağlayan da Ebu Talha idi." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Zatu'l-cenb", kaburga kemiklerinin iç tarafındaki zarda anz olan sıcak bir şişkinlik (iltihap)dir. Göğsün ve kaburga kemiklerinin adalelerinde ve iç taraflarında sıkıŞıP kalan rlhler (iltihabi havalar) dolayısı ile böğrün çeşitli yerlerinde arız olan ve bundan dolayı da ağnlara sebep olan hastalık hakkında da kullanılır. Birincisi doktorların söz konusu ettiği gerçek zatu'l-cenb'dir. Doktorlar derler ki: Bunun beş tane arazı (belirtisi) vardır: Yüksek ateş, öksürük, bir şeylerin battığını hissetmek, nefes darlığı ve yüksek nabızdır. Zatu'l-cenb'e aynı zamanda böğür ağrısı da denilir. Bu da korkutucu hastalıklardan birisidir. Çünkü kalp ile ciğer arasında meydana gelir ve en kötü hastalıklardan birisidir. Bundan dolayı Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Allah onu bana musallat edecek değildir" diye buyurmuştur. Huma ise zehir demektir. Buna dair açıklamalar "dağlama yaptıran kimse" başlığında geçmiş bulunmaktadır

Sahîh-i Buhârî, 5721

Benzer hadisler

HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا عَارِمٌ، حَدَّثَنَا حَمَّادٌ، قَالَ قُرِئَ عَلَى أَيُّوبَ مِنْ كُتُبِ أَبِي قِلاَبَةَ، مِنْهُ مَا حَدَّثَ بِهِ وَمِنْهُ مَا قُرِئَ عَلَيْهِ، وَكَانَ هَذَا فِي الْكِتَابِ عَنْ أَنَسٍ أَنَّ أَبَا طَلْحَةَ وَأَنَسَ بْنَ النَّضْرِ كَوَيَاهُ، وَكَوَاهُ أَبُو طَلْحَةَ بِيَدِهِ‏.‏ وَقَالَ عَبَّادُ بْنُ مَنْصُورٍ عَنْ أَيُّوبَ، عَنْ أَبِي قِلاَبَةَ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، قَالَ أَذِنَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لأَهْلِ بَيْتٍ مِنَ الأَنْصَارِ أَنْ يَرْقُوا مِنَ الْحُمَةِ وَالأُذُنِ‏.‏ قَالَ أَنَسٌ كُوِيتُ مِنْ ذَاتِ الْجَنْبِ وَرَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حَىٌّ، وَشَهِدَنِي أَبُو طَلْحَةَ وَأَنَسُ بْنُ النَّضْرِ وَزَيْدُ بْنُ ثَابِتٍ، وَأَبُو طَلْحَةَ كَوَانِي‏.‏

[– 3720 - 3721-] Enes'ten rivayete göre, "Ebu Talha ve Enes b. en-Nadr kendisini dağlamışlardı. Onu Ebu Talha kendi eliyle dağlamıştı." Enes b. Malik'ten, dedi ki: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ensardan bir ev halkına zehirden ve kulak ağrısından dolayı rukye yapmalarına İzin vermiştir." Enes dedi ki: "Ben Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hayatta olduğu halde zatu'lcenb'den dolayı dağlandım, Ebu Talha, Enes b. en-Nadr, Zeyd b. Sabit de benim bu dağlanışıma şahit oldular. Beni dağlayan da Ebu Talha idi." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Zatu'l-cenb", kaburga kemiklerinin iç tarafındaki zarda anz olan sıcak bir şişkinlik (iltihap)dir. Göğsün ve kaburga kemiklerinin adalelerinde ve iç taraflarında sıkıŞıP kalan rlhler (iltihabi havalar) dolayısı ile böğrün çeşitli yerlerinde arız olan ve bundan dolayı da ağnlara sebep olan hastalık hakkında da kullanılır. Birincisi doktorların söz konusu ettiği gerçek zatu'l-cenb'dir. Doktorlar derler ki: Bunun beş tane arazı (belirtisi) vardır: Yüksek ateş, öksürük, bir şeylerin battığını hissetmek, nefes darlığı ve yüksek nabızdır. Zatu'l-cenb'e aynı zamanda böğür ağrısı da denilir. Bu da korkutucu hastalıklardan birisidir. Çünkü kalp ile ciğer arasında meydana gelir ve en kötü hastalıklardan birisidir. Bundan dolayı Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Allah onu bana musallat edecek değildir" diye buyurmuştur. Huma ise zehir demektir. Buna dair açıklamalar "dağlama yaptıran kimse" başlığında geçmiş bulunmaktadır

Sahîh-i Buhârî, 5719
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا عَارِمٌ، حَدَّثَنَا حَمَّادٌ، قَالَ قُرِئَ عَلَى أَيُّوبَ مِنْ كُتُبِ أَبِي قِلاَبَةَ، مِنْهُ مَا حَدَّثَ بِهِ وَمِنْهُ مَا قُرِئَ عَلَيْهِ، وَكَانَ هَذَا فِي الْكِتَابِ عَنْ أَنَسٍ أَنَّ أَبَا طَلْحَةَ وَأَنَسَ بْنَ النَّضْرِ كَوَيَاهُ، وَكَوَاهُ أَبُو طَلْحَةَ بِيَدِهِ‏.‏ وَقَالَ عَبَّادُ بْنُ مَنْصُورٍ عَنْ أَيُّوبَ، عَنْ أَبِي قِلاَبَةَ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، قَالَ أَذِنَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لأَهْلِ بَيْتٍ مِنَ الأَنْصَارِ أَنْ يَرْقُوا مِنَ الْحُمَةِ وَالأُذُنِ‏.‏ قَالَ أَنَسٌ كُوِيتُ مِنْ ذَاتِ الْجَنْبِ وَرَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حَىٌّ، وَشَهِدَنِي أَبُو طَلْحَةَ وَأَنَسُ بْنُ النَّضْرِ وَزَيْدُ بْنُ ثَابِتٍ، وَأَبُو طَلْحَةَ كَوَانِي‏.‏

[– 3720 - 3721-] Enes'ten rivayete göre, "Ebu Talha ve Enes b. en-Nadr kendisini dağlamışlardı. Onu Ebu Talha kendi eliyle dağlamıştı." Enes b. Malik'ten, dedi ki: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ensardan bir ev halkına zehirden ve kulak ağrısından dolayı rukye yapmalarına İzin vermiştir." Enes dedi ki: "Ben Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hayatta olduğu halde zatu'lcenb'den dolayı dağlandım, Ebu Talha, Enes b. en-Nadr, Zeyd b. Sabit de benim bu dağlanışıma şahit oldular. Beni dağlayan da Ebu Talha idi." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Zatu'l-cenb", kaburga kemiklerinin iç tarafındaki zarda anz olan sıcak bir şişkinlik (iltihap)dir. Göğsün ve kaburga kemiklerinin adalelerinde ve iç taraflarında sıkıŞıP kalan rlhler (iltihabi havalar) dolayısı ile böğrün çeşitli yerlerinde arız olan ve bundan dolayı da ağnlara sebep olan hastalık hakkında da kullanılır. Birincisi doktorların söz konusu ettiği gerçek zatu'l-cenb'dir. Doktorlar derler ki: Bunun beş tane arazı (belirtisi) vardır: Yüksek ateş, öksürük, bir şeylerin battığını hissetmek, nefes darlığı ve yüksek nabızdır. Zatu'l-cenb'e aynı zamanda böğür ağrısı da denilir. Bu da korkutucu hastalıklardan birisidir. Çünkü kalp ile ciğer arasında meydana gelir ve en kötü hastalıklardan birisidir. Bundan dolayı Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Allah onu bana musallat edecek değildir" diye buyurmuştur. Huma ise zehir demektir. Buna dair açıklamalar "dağlama yaptıran kimse" başlığında geçmiş bulunmaktadır

Sahîh-i Buhârî, 5720
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ عُفَيْرٍ، قَالَ حَدَّثَنِي اللَّيْثُ، قَالَ حَدَّثَنِي عُقَيْلٌ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، قَالَ أَخْبَرَنِي عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُتْبَةَ بْنِ مَسْعُودٍ، أَنَّ عَائِشَةَ، زَوْجَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَتْ لَمَّا ثَقُلَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَاشْتَدَّ بِهِ وَجَعُهُ اسْتَأْذَنَ أَزْوَاجَهُ أَنْ يُمَرَّضَ فِي بَيْتِي، فَأَذِنَّ لَهُ، فَخَرَجَ وَهْوَ بَيْنَ الرَّجُلَيْنِ تَخُطُّ رِجْلاَهُ فِي الأَرْضِ، بَيْنَ عَبَّاسِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ وَبَيْنَ رَجُلٍ آخَرَ‏.‏ قَالَ عُبَيْدُ اللَّهِ فَأَخْبَرْتُ عَبْدَ اللَّهِ بِالَّذِي قَالَتْ عَائِشَةُ، فَقَالَ لِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبَّاسٍ هَلْ تَدْرِي مَنِ الرَّجُلُ الآخَرُ الَّذِي لَمْ تُسَمِّ عَائِشَةُ قَالَ قُلْتُ لاَ‏.‏ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ هُوَ عَلِيٌّ‏.‏ وَكَانَتْ عَائِشَةُ زَوْجُ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم تُحَدِّثُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لَمَّا دَخَلَ بَيْتِي وَاشْتَدَّ بِهِ وَجَعُهُ قَالَ ‏ "‏ هَرِيقُوا عَلَىَّ مِنْ سَبْعِ قِرَبٍ لَمْ تُحْلَلْ أَوْكِيَتُهُنَّ لَعَلِّي أَعْهَدُ إِلَى النَّاسِ ‏"‏‏.‏ فَأَجْلَسْنَاهُ فِي مِخْضَبٍ لِحَفْصَةَ زَوْجِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم، ثُمَّ طَفِقْنَا نَصُبُّ عَلَيْهِ مِنْ تِلْكَ الْقِرَبِ، حَتَّى طَفِقَ يُشِيرُ إِلَيْنَا بِيَدِهِ أَنْ قَدْ فَعَلْتُنَّ قَالَتْ ثُمَّ خَرَجَ إِلَى النَّاسِ فَصَلَّى لَهُمْ وَخَطَبَهُمْ‏.‏

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zevcesi Aişe r.anha dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hastalığı ağırlaşıp, ağrıları çoğalınca diğer zevcelerinden hastalığını benim evimde geçirip, bakımının orada yapılması için izin istedi. Onlar da ona izin verdiler. Ayakları yerde sürüklendiği halde iki kişi onun yanlarından tutmuş olarak çıktı. Onu yanlarından tutanlardan birisi Abbas b. Abdulmuttalib idi. Diğeri de bir başka kişi idi. Ubeydullah dedi ki: Ben Abdullah'a Aişe'nin dediklerini söyleyince, Abdullah b. Abbas bana dedi ki: Aişe'nin adını vermediği diğer adamın kim olduğunu biliyor musun? Ubeydullah dedi ki: Ben hayır dedim. İbn Abbas: O Ali'dir dedi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in.zevcesi Aişe radıyallShu anhS şunu anlatırdı: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem benim evime girip, rahatsızlığı ağırlaşınca şöyle buyurdu: Bana ağızları çözülmemiş yedi kırbadan su dökün. Belki insanlara bir tausiyede bulunurum. Bunun üzerine biz de onu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in eşi Hafsa'ya ait büyükçe bir leğene oturttuk. Sonra da o kırbalardan üzerine su dökmeye koyulduk. Nihayet o bize: Yaptığınız bu kadarı yeter, diye işaret etti. Aişe dedi ki: Sonra insanların (ashabın) yanına çıktı, onlara namaz kıldırdı ve hutbe verdi." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Yedi kırbadan" denildiğine göre bu sayıdaki hikmet, zehir ve sihirin zararlarını defetmekte bir özelliği bulunmasından dolayıdır. Bu başlığın baş taraflarında onun: İşte bu o zehirden ötürü kalp damarımın kesildiği zamandır dediği zikrediImiş idi. Köpeğin artığının necis olmadığını söyleyerek bundan dolayı yedi defa kabın yıkanması emrinin sadece onun tükürüğündeki zehirin etkisinin önlenmesi için olduğunu söyleyen bazı kimseler de delil diye buna tutunmuşlardır. Halbuki "kim sabahleyin acve türü yedi hurma yiyecek olursa o gün ona ne zehir, ne de sihir zarar verir" diye buyurduğu da sabittir. Nesai de Fatiha'nın musibete uğramış kimseye yedi defa okunacağına dair rivayet zikretmiş bulunmaktadır. Bunun da senedi sahihtir. Müslim'in Sahih'inde ağrısı bulunan kimseye şöyle denileceği belirtilmektedir: "Yedi defa euzu bi izzetillahi ve kudretihi min şerri ma ecidu ve uhaziru: Bu hissettiğimin ve bundan dolayı da uğramaktan çekindiğim şeylerin şerrinden Allah'ın izzetine ve kudretine sığınırım, denir." Nesai'de de şöyle denilmektedir: "Her kim henüz eceli gelmemiş bir hastaya yedi defa: Eselullahe'l-azim Rabbe'l-arşi'l-azim en yeşfiyek: Azametli olan Allah'tan, azim Arşın Rabbinden sana şifa vermesini diliyorum ... diyecek olursa" denilmektedir. İbn Ebi Şeybe tarafından rivayet edilen, Ebu Cafer yoluyla gelen mürsel rivayete göre de Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Yarın nerede olacağım diye ormuş ve bu sorusunu defalarca tekrarlamıştır. Böylelikle zevceleri Aişe'nin yanında olmak istediğini anladılar ve: Ey Allah'ın Resulü, biz günlerimizi kızkardeşimiz Aişe'ye bağışladık, dediler

Sahîh-i Buhârî, 4442
HadisMuvatta (İmam Mâlik)

حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ جَابِرِ بْنِ عَتِيكٍ، عَنْ عَتِيكِ بْنِ الْحَارِثِ، - وَهُوَ جَدُّ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ جَابِرٍ أَبُو أُمِّهِ - أَنَّهُ أَخْبَرَهُ أَنَّ جَابِرَ بْنَ عَتِيكٍ أَخْبَرَهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم جَاءَ يَعُودُ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ ثَابِتٍ فَوَجَدَهُ قَدْ غُلِبَ عَلَيْهِ فَصَاحَ بِهِ فَلَمْ يُجِبْهُ فَاسْتَرْجَعَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَقَالَ ‏"‏ غُلِبْنَا عَلَيْكَ يَا أَبَا الرَّبِيعِ ‏"‏ ‏.‏ فَصَاحَ النِّسْوَةُ وَبَكَيْنَ فَجَعَلَ جَابِرٌ يُسَكِّتُهُنَّ ‏.‏ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ دَعْهُنَّ فَإِذَا وَجَبَ فَلاَ تَبْكِيَنَّ بَاكِيَةٌ ‏"‏ ‏.‏ قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا الْوُجُوبُ قَالَ ‏"‏ إِذَا مَاتَ ‏"‏ ‏.‏ فَقَالَتِ ابْنَتُهُ وَاللَّهِ إِنْ كُنْتُ لأَرْجُو أَنْ تَكُونَ شَهِيدًا فَإِنَّكَ كُنْتَ قَدْ قَضَيْتَ جِهَازَكَ ‏.‏ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ إِنَّ اللَّهَ قَدْ أَوْقَعَ أَجْرَهُ عَلَى قَدْرِ نِيَّتِهِ وَمَا تَعُدُّونَ الشَّهَادَةَ ‏"‏ ‏.‏ قَالُوا الْقَتْلُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ‏.‏ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ الشُّهَدَاءُ سَبْعَةٌ سِوَى الْقَتْلِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ الْمَطْعُونُ شَهِيدٌ وَالْغَرِقُ شَهِيدٌ وَصَاحِبُ ذَاتِ الْجَنْبِ شَهِيدٌ وَالْمَبْطُونُ شَهِيدٌ وَالْحَرِقُ شَهِيدٌ وَالَّذِي يَمُوتُ تَحْتَ الْهَدْمِ شَهِيدٌ وَالْمَرْأَةُ تَمُوتُ بِجُمْعٍ شَهِيدٌ ‏"‏ ‏.‏

Cabir b. Atîk anlatıyor: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Abdullah b. Sabiti ziyarete gelmişti, onu baygın bir vaziyette buldu. Seslendi, fakat cevap alamadı. Bunun üzerine: «İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.» buyurdu ve: «Ebu Rebî* sana yetişemedik!» diye ilave etti. Durumu gören kadınlar, derhal bağırıp ağlaşmaya başladılar. Cabir de onları susturmaya çalışıyordu. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: «Dokunma onlara! Yalnız rahatlayınca ağlamasınlar» buyurdu. Orada bulunanlar; «— Rahatlamak ne demektir, ya Resulallah?» diye sorunca Nebi s.a.v.: «— Ruhunu teslim ettiği zaman!» diye cevap verdi. Abdullah b. Sabit'in kızı: «— Mutlaka şehit olmanı isterdim, çünkü sefer hazırlıklarını tamamlamıştın.» deyince Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: «— Allah herkese niyetine göre verir, Siz kimleri şehit kabul ediyorsunuz?» buyurdu. Oradakiler: «— Allah yolunda ölenler!» diye cevap verdiler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara şöyle mukabelede bulundu: «Allah yolunda ölenlerin dışında yedi türlü şehit vardır: Taun hastalığından ölen şehittir, suda boğulan şehittir, zatu'l-cenb hastalığından ölen şehittir. Karın ağrısından ölen şehittir, yangında ölen şehittir, yıkık altında ölen şehittir, doğumda ölen kadın şehittir.» Diğer tahric: Ebu Davud, Cenaiz, Nesaî, Cenaiz

Muvatta (İmam Mâlik), 555
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، حَدَّثَنَا أَبُو الزِّنَادِ، عَنِ الأَعْرَجِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ‏ "‏ يُقَالُ لأَهْلِ الْجَنَّةِ خُلُودٌ لاَ مَوْتَ‏.‏ وَلأَهْلِ النَّارِ يَا أَهْلَ النَّارِ خُلُودٌ لاَ مَوْتَ ‏"‏‏.‏

Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Cennet ehline hitaben 'Ey cennet ehfil Artık ebedilik vardır, ölüm yoktur!' Cehennem ehline hitaben de 'Ey ateş ehli! Artık ebedilik vardır, ölüm yoktur!' denilir." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Yetmiş Bin Kişinin Cennete Sorgusuz Sualsiz Gireceği." Bu hadiste bundan önceki bölümde işaret edilen ayetin ihtiva ettiği taksimin gerisinde başka bir durum olduğuna ve mükelleflerin içinde hiç hesaba. çekilmeyecekler, kolay bir hesapla hesaba çekilecekler ve inceden inceye hesaba çekilecekler olduğuna işaret vardır. "Bir Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanına bir ümmet" yani birçok sayıda insan "alıp geçiyordu." "Ben uzakta büyük bir karaltı gördüm." Husayn b. Nemir'in rivayetine göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Ufku kaplamış büyük bir kalabalık gördüm" demiştir. Bu hadisin metninde geçen "sevad", "beyad" kelimesinin zıttıdır. Sevad, uzaktan görülen şahıs demektir. 'Ya Cibril! Bunlar benim ümmetim mi'? diye sordum. O da 'Hayır değildir' dedi." Husayn b. Nemir'in rivayetine göre ise Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Bunların benim ümmetim olma/arını umdum, bana 'Bu kavmi içinde Musa'dır' denildi" demiştir. '''Onlar ateşle dağlanma tedavisi yapmazlar, rukye yapmazlar, (eşya ve kuşları) uğursuz saymazlar, onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirlerdi' dedi." Said b. Mansur'un Müslim'de yer alan rivayetine göre .Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "la yektev6.n = dağlama tedavisi yapmazlar" yerine "ve la yerkun = rukye yapmazlar" demiştir.(Müslim, İman) Şeyh Takıyuddin İbn Teymiye bu rivayeti yadırgamış ve bunun ravisi tarafından bir hata olduğunu ileri sürmüştür. Buna sebep olarak da şöyle demiştir: Rukye yapan yaptığı kişiye iyilik etmektedir. Şu halde nasılolur da bunu terk etmesi talep edilir? Öte yandan Cebrail Nebie, Nebi'e sahabelerine rukye yapmış ve onların da rukye yapmalarına izin vermiş ve şöyle demiştir: "Kardeşine fayda vermeye gücü yeten bunu yapsın.'' (Müslim, Selam)Faydalı olmak talep edilen bir şeydir. İbn Teymiye şöyle devam etmiştir: Rukye yapılmasını isteyen ise başkasından bir şey istemekte ve onun faydasını ummaktadır. Allah'a tam tevekkül, bu harekete manidir. İbn Teymiye şöyle demiştir: Hadiste söylenmek istenen, yetmiş bin kişinin Allah'a tam bir tevekkülle nitelenmesidir. Bunun neticesi olarak onlar başkasından kendilerine rukye yapmasını istemezler, dağlamakla tedavi yapmazlar ve hiçbir şeyde uğursuzluk kabul etmezler. Bir başkası buna şöyle cevap vermiştir: Sika olan bir raviden gelen fazlalık makbuldür. Said b. Mansur hadis hafızıdır. Buhari, Müslim ona itimat etmişlerdir. Müslim şu rivayetinde ona dayanmıştır. Bir ravinin ziyadeliği, sahih kılma imkanı varken hatalı olduğu söylenmez. İbn Teymiye'nin hatalı kabul ettiği mana başkasından rukye isteyen kimsede mevcuttur. Çünkü o, bunun sebebini şöyle açıklamıştır: Başkasından kendisine rukye yapmasını talep etmeyen kimse, tam bir tevekkül içindedir. Ancak aynı şeyleri ona da söylemek mümkündür. Çünkü başkasına rukye yapan kimsenin tevekkülün tam olması için bunu yapmaması uygundur. Rukyenin Cebrail tarafından yapılmış olması, ortaya attığı iddiayı desteklemediği gibi, Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in uygulamasında da bunu gösteren bir husus yoktur. Çünkü o teşri ve ahkamı açıklama makamındadır. Burada şöyle denilebilir: Adı geçenlerin rukyeyi ve rukye istemeyi terk etmeleri, bu mesleği kökünden kazımak içindir. Zira bunu yapan kimsenin bu konuda kendi nefsiyle başbaşa bırakılmayacağından emin olunamaz. Aksi takdirde rukye haddi zatında yasak bir iş değildir. Bunun yasak olanı, şirk olanı veya şirke muhtemel alanıdır. Bundan dolayı Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Rukyelerinizi bana gösterin, rukyede şirk olmadığı sürece herhangi bir sakınca yoktur!! buyurmuştur. Bu ifade açıklaması Tıb Bölümünde net olarak geçtiği üzere yasaklığın sebebini teşkil etmektedir. "Onlar uğursuz saymazlar.!! Uğursuzluk saymanın ne demek olduğu Tıb Bölümünde geçmişti. Söylenmek istenen onların cahiliye döneminde Arapların yaptığı üzere herhangi bir şeyi uğursuz saymadıklarıdır. "Onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler.!! Tevekkül hakkında kısa bir süre önce "Kim Allah'a güvenirse o, ona yeter''(Talak 3 ) başlığı altında açıklama geçmişti. Kurtubı ve başkaları şöyle der: Sufilerden bir zümre şöyle demiştir: Kalbine Allah'tan başkasının korkusu karışmayan kimseden başkası, "tevekkül eden" ismini almaya layık değildir. Gerçek bir tevekkül içinde olan kimseye bir aslan hücum etse bundan çekinmez, hatta Allah kendisine rızkı garanti ettiği için onun peşinde de koşmaz. Ancak çoğunluk bu görüşü kabul etmemiş ve şöyle demişlerdir: Tevekkül, Allah'ın vaadine güvenmek, kazasının mutlaka olacağına kesin olarak inanmak, rızık peşinde koşarak sünnete uymayı terk etmemekle olur. Çünkü yiyecek ve içecek bulmak şarttır. Silah hazırlayarak, kapıyı kapatarak ve benzeri önlemlerle düşmandan kaçınmak gerekir. Bununla birlikte kişi kalben sebeplere bağlanmaz. Aksine sebeplerin bizatihi fayda getirmeyeceğine ve zararı gidermeyeceğine inanır. Tam tersine sebep ve sebebin sonucunun Allah'ın fiili ve her şeyin onun dilemesiyle olduğuna inanır. Kişi sebebe meylettiği va ki olduğunda bu onun tevekkülünü zedeler. Ebü'l-Kasım el-Kuşeyrı şöyle demiştir: Tevekkülün yeri kalbtir. Dışa yansıyan harekete gelince, bu tevekküle mani değildir. Yeter ki kul her şeyin Allah tarafından olduğuna kesin olarak inansın, bir şeyi kolaylıkla ele geçirdiğinde bunun Allah'ın sayesinde olduğuna, herhangi bir şeyi zorlukla ve sıkıntıyla sağladığında bunun da onun tkdiri ile olduğuna inansın. Çalışıp kazanmanın meşruluğuna delillerden birisi BüyÜ Bölümünde geçen Ebu Hureyre had}sidir. Buna göre Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Kişinin yediği şeyin en üstu-nü kendi kazancındandır. Davud a.s." kendi kazancını yerdi" demiştir. Allahu Teala da "Ona savaş sıkıntılarımzdan sizi koruması için zırh yapmayı öğrettik"(Enbiya 80) buyururken bir başka ayette "Ey iman edenler! Tedbirinizi alın"(Nisa 71) buyurmaktadır. "Ukkaşe b. Mıhsan kendisine doğru ayağa kalktı." Ukkaşe İslama ilk girenlerdendi. Künyesi Ebu Mıhsan' dır. O Bedir savaşına katılmış ve orada çarpışınıştır. Tarihçi İbn İshak şöyle der: Bana ulaşan habere göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ''l\rapların içinde en hayırlı süvari Ukkaşe' dir" demiştir. İbn İshak bir de şu tespiti yapar: Ukkaşe, Bedir günü çok şiddetli bir şekilde• çarpıştı. Sonunda elindeki kılıcı kırıldı. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona kalın bir sopa verdi ve "Bununla çarpış" dedi. Ukkaşe onunla çarpışmaya başladı. Nihayet o odun parçası elinde uzun, sert, beyaz bir kılıca dönüştü. Ukkaşe bu kılıçla Allahu Teala fethi nasip edene kadar çarplŞtı. Bu kılıç hicretin 12. yılı Halid b. Velid'le birlikte mürtetlerle çarpışırken şehit düşünceye kadar elinde kaldı. "Bu konuda Ukkaşe seni geçti." "Ukkaşe seni geçti." cümlesindeki hikmet hakkında alimlerin farklı görüşleri sözkonusudur. İbnü'l-Cevzı, Keşfü'l-Müşkil isimli eserde yaptığı nakle göre Ebu Ömer ez-Zahid, Sa'leb diye bilinen Ebü'lAbbas Ahmed b. Yahya'ya bunun sebebini sorunca Sa'leb "O, münafıktı" demiştir. İbnü'l-Battal şöyle der: "Seni geçti" cümlesinin manası, bu sıfatları elde etmekte seni geçti demektir. Sözkonusu sıfat, tevekküı, herhangi bir şeyi uğursuz saymama ve onunla birlikte sayılan diğer niteliklerdir. Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem sahabilerine lütufkar ve kendilerine güzel bir edeble muamele ettiği için kendisinden dua isteyen ikinci kişiye "Sen onlardan değilsin" veya "Sen onların ahlakı üzere değilsin" dememiştir. İbnü'l-Cevzi şöyle der: "Bana öyle geliyor ki Hz. Nebi'den bunu isteyen birinci kişi sadıkane bir kalple istemiş ve talebi kabul edilmiştir. İkinciye gelince, ona verilen cevapla bu çeşit talebe son verilmek istenmiş olma ihtimali vardır. Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ikinci şahsa "evet" deseydi, ardından bir üçüncü, bir dördüncü kişi ayağa kalkacak ve bunun sonu gelmeyecekti. Herkes de böyle bir duaya layık değildir." Kurtubi şöyle demiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den ikinci olarak talepte bulunan şahısta Ukkaşe'de bulunan durumlardal! yoktu. Bundan dolayı Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onun talebini kabul etmedi. Zira kabul etseydi orada bulunan herkes böyle bir taleb e kalkışacak ve bu da zincirleme uzayıp gidecekti. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem O kişiye verdiği cevapla bu kapıyı kapatmış oldu. Bu, "O, kişi münafıktı" diyenin görüşünden iki açıdan daha uygundur: Birincisi, sahabilerde aslolan münafık olmamaktır. Sahih bir nakil olmadıkça bunun aksi sabit olamaz. İkincisi sahih bir niyet ve Nebie kesin bir inançla tasdik olmaksızın böylesi bir talebin bir insandan çıkması nadir görülen hususlardandır. Dolayısıyla bir münafıktan böyle bir talep nasıl sad ır olabilir? İbn Teymiye de bu anlayışa meyletmiştir. Nevevi, Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Ukkaşe hakkındaki duasının kabul edileceğini, diğeri hakkındakinin ise edilmeyeceğini vahiy yoluyla öğrendiği iddiasını sahih kabul etmiştir. "Ümmetimden bir zümre" yani cemaatin bir kısmı diğerinin izi üzere yürüdüğü takdirde "(cennete) girer." "Onlarıri yüzleri ayın ondördüncü gecesindeki parlaması gibi parlar." Müslim'in rivayetinde bu cümle "ayın sureti gibi parlar" şeklindedir (Müslim, İman) Kurtubi şöyle demiştir: Müslim'in rivayetinde geçen "ala surati'l-kamer" ifadesindeki "es. sura" vasıf, niteliktir demiştir. Yani onların yüzleri ayın ondördüncügecesindeki olduğu gibi parlar. Buradan cennetliklerin nuriarının derecelerine göre farklı olduğu anlaşılmaktadır. Biz de şunu ekleyelim: Aynı şekilde derecelerine göre güzellikteki vasıfları da farklılık gösterir. "Bunun üzerine Ukkaşe b. Mıhsan el-Esedı üstünde bulunan siyah-beyaz çizgi li elbiseyi kaldırarak ayağa kalktı." Hadis metninde geçen "nemire", bedevilerin giydiği siyah beyaz çizgili,yünden yapılmış bir elbisedir

Sahîh-i Buhârî, 6545
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا حَمَّادٌ، عَنْ عَبْدِ الْعَزِيزِ، عَنْ أَنَسٍ، وَعَنْ يُونُسَ، عَنْ ثَابِتٍ، عَنْ أَنَسٍ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ أَصَابَ أَهْلَ الْمَدِينَةِ قَحْطٌ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم، فَبَيْنَا هُوَ يَخْطُبُ يَوْمَ جُمُعَةٍ إِذْ قَامَ رَجُلٌ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ هَلَكَتِ الْكُرَاعُ، هَلَكَتِ الشَّاءُ، فَادْعُ اللَّهَ يَسْقِينَا، فَمَدَّ يَدَيْهِ وَدَعَا‏.‏ قَالَ أَنَسٌ وَإِنَّ السَّمَاءَ لَمِثْلُ الزُّجَاجَةِ فَهَاجَتْ رِيحٌ أَنْشَأَتْ سَحَابًا ثُمَّ اجْتَمَعَ، ثُمَّ أَرْسَلَتِ السَّمَاءُ عَزَالِيَهَا، فَخَرَجْنَا نَخُوضُ الْمَاءَ حَتَّى أَتَيْنَا مَنَازِلَنَا، فَلَمْ نَزَلْ نُمْطَرُ إِلَى الْجُمُعَةِ الأُخْرَى، فَقَامَ إِلَيْهِ ذَلِكَ الرَّجُلُ ـ أَوْ غَيْرُهُ ـ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ، تَهَدَّمَتِ الْبُيُوتُ، فَادْعُ اللَّهَ يَحْبِسْهُ‏.‏ فَتَبَسَّمَ ثُمَّ قَالَ ‏ "‏ حَوَالَيْنَا وَلاَ عَلَيْنَا ‏"‏‏.‏ فَنَظَرْتُ إِلَى السَّحَابِ تَصَدَّعَ حَوْلَ الْمَدِينَةِ كَأَنَّهُ إِكْلِيلٌ‏.‏

Enes r.a. dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem döneminde MedineIilerde kıtlık baş gösterdi. Cuma günü hutbesini verirken bir adam ayağa kalkarak: Ey Allah'ın Resulü, bineklerimiz telef oldu, koyunlarımız telef oldu. Yüce Allah'a dua et de bize yağmur yağdırsın, dedi. O da ellerini uzatıp, dua etti. Enes dedi ki: Gerçekten gök bir cam parçası gibi idi. Bir rüzgar esti ve bir bulut meydana geldi. Daha sonra bulutlar bir araya geldi. Arkasından gök ağzını salıverdi, bizler adeta suda yüzerek çıktık ve nihayet evlerimize vardık. Bir sonraki cumaya kadar yağmur kesilmedi. Aynı adam -ya da bir başkası- kalkıp ona: Ey Allah'ın Resulü dedi. Evler yıkıldı. Allah'a dua et de bu yağmuru kessin. Resulullah gülümsedi, sonra: (Rabbim) etrafımıza yağdır, üzerimize değil. Bulutlara baktım, Medine'nin etrafında adeta bir taç oluşturur gibi parçalanmakta olduğunu gördüm." Fethu'l-Bari Açıklaması: 3578- "Ebu Talha dedi ki:" Ebu Talha'nın adı Zeyd b. Sehl el-Ensari olup, !::nes'in annesi Ümmü Süleym'in kocasıdır. Mescidden kasıt da Nebi sallalehu aleyhi ve sellem'in Hendek gazvesinde Ahzabın Medine'yi muhasarası esnasında namaz kılmak üzere hazırlamış olduğu yerdir. "Diğer bir kısmıyla beni sardı." Maksat, örtüsünün bir kısmını başının üzerine, bir kısmını da koltuğunun üzerine sardığıdır. "Resulullah sallalliihu aleyhi ve sellem bana: Seni Ebu Talha mı gönderdi, diye sordu. Ben: Evet dedim. Beraberinde yiyecek bir şey var mı, diye sordu. Evet, dedim. Resulullah sallalliihu aleyhi ve sellem Beraberinde bulunanlara: Kalkınız dedi." Nebi sallalliihu aleyhi ve sellem, bu ifadenin zahirinden Ebu Talha'nın kendisini evine davet ettiği anlamını çıkarmıştı. Bundan dolayı yanında bulunanlara: Kalkınız, dedi. Ancak ifadenin baş tarafı, Ümmü Süleym ile Ebu Talha'nın, Enes ile birlikte ekmek göndermiş olmalarını gerektirmektedir. Bu iki husus şöylece telif edilebilir: Onlar Enes ile birlikte ekmek göndererek Nebi sallalliihu aleyhi ve sellem'in onu alıp yemesini istemişlerdi. Fakat Enes oraya ulaşıp, Nebi sallalliihu aleyhi .. e sellem'in etrafında bulunanların kalabalık olduğunu görünce utandı. Tek başına Nebi'in kendisi ile birlikte eve gelmesi için onu davet etmeyi uygun gördü. Böylelikle Nebie yemek yedirmek maksatları gerçekleşmiş olacaktı. Bunun, Enes'i gönderenin görüşü olması ihtimali de vardır. Ona etrafında çok kimse olduğunu görecek olursa yalnızca Nebi sallall€ıhu aleyhi ve sellem'i devet etmesini söylemişti. Çünkü o miktarın Nebie ve beraberindekilere yetmeyeceği korkusu vardı. Nebi sallall€ıhu aleyhi ve sellem'in ise başkasını kendisine tercih edeceğini ve tek başına yemek yiyeceğini biliyorlardı. Gördüğüm rivayetlerin bir çoğu, Ebu Talha'nın bu olayda Nebi sallall€ıhu aleyhi ve sellem'i devet etmiş olmasını gerektirmektedir. "Ümmü Talha bir parça yağı sıktı ve ona katık yaptı." Yani o yağ topundan ,ıkanı ekmeğe katık yaptı. "el-Ukke" tabiri genellikle deriden yuvarlak olarak yapılmış ve içine yağ ve bal konan kabın adıdır. 3579- "Biz ayetleri" hariımlade olayları "sayardık." "Bereket (sayardık), siz ise onları korkutma sebebi olarak değerlendiriyorsunuz." İfadenin zahirinden anlaşıldığına göre onların bütün harikulade olayları orkutma sebebi olarak değerlendirmelerine tepki göstermiştir. Yoksa bütün ha'kulade olaylar da bereket değildir. Meselenin tahkiki, çok sayıda kimsenin az iktardaki yemekle doymasında olduğu gibi, bir kısmını Allah'tan bir bereket, iğer bir kısmını da -güneşin ve ayın tutulmasında olduğu gibi- Allah'tan bir kor"utma olarak saymayı gerektirmektedir. Nitekim Nebi sallall€ıhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz güneş ve ay Allah'ın ayetlerinden iki ayettir. Allah onlarla kullarını korkutur." "Haydi, mübarek abdest suyuna geliniz." Yani bu su ile abdest almaya geliniz. "Andolsun bizler yemeğin yenirken tesbihini duyardık." Resulullah salı allah u aleyhi ve sellem'in döneminde çoğunlukla duyardık, demektir. 3580- "Onun babası" Abdullah b. Amr b. Haram'dır. "Benim yanımda ise hurma ağaçlarından çıkan mahsulden başkası yok." Yani o geriye sözü geçen o bahçeden başkasını bırakmamıştı. "O bahçenin hurma ağaçlarından senelerce gelecek olan mahsul üzerindekini" yani onun borcunu seneler boyunca "karşılamaya yetmez." "Alacaklılar bana karşı aşırılık etmesinler diye benimle beraber gel. O da onunla beraber gitti." İfadede şu takdirde kaldırılmış lafızlar vardır: O da: Evet diye buyurdu. Onunla beraber yola koyuldu, bahçeye ulaşınca (bir harmanın) yanına yürüdü. Hadisten Çıkarılan Sonuçlar 1- Vadesi gelmiş borcun alacaklılarının daha sonraya ertelenmesi caizdir. Aynı şekilde borçlunun da, borcun ödeneceği malın maslahatı açısından ödemeyi geciktirmesi caizdir. 2- İmamın yönetimi altındakilerin ihtiyaçlarını gidermeye çalışması ve bazıları adına bazıları nezdinde şefaat ve iltimasta bulunması gerekir. 3- Ayrıca hadiste nübuvvet alametlerinden apaçık bir alamet bulunmaktadır. Çünkü az miktardaki bir mahsulün çoğalması sözkonusu oldu ve nihayet çok miktardaki alacak, o mahsulden ödendiği halde geriye yine ondan bir şeyler arttı. 3581- "Suffa ashabı fakir kimselerdi." İleride onlardan er-Rikak bölümünde sözedilecektir. Suffa, Nebi mescidinin geri taraflarında üstü kapalı bir yer idi. Aileleri ve barınakları olmayan garip kimselerin kalması için hazırlanmıştı. Onlardan evlenenlere, ölenlere ya da yolculuğa çıkanlara göre oda sayıları artar veya eksilirdi. Ebu Nuaym, el-Hilye adlı eserinde bunların isimlerini sıralamış ve yüz kişiden fazla olduklarını tespit etmiştir. "Pis herif dedi, ağzın, burnun, kulağın kopsun diye beddua etti, sövüp saydı." el-Cureyr1'nin rivayetinde şöyle demektedir: "Pis herif, sana and veriyorum. eğer sesimi işitiyorsan mutlaka buraya gel. (Abdurrahman) dedi ki: Ben de olduğum yerden çıktım. Allah'a yemin ederim, benim hiçbir günahım yok, dedim. Bunlar işte senin misafirlerin, onlara sor. Misafirleri: Sana doğru söylüyor, o bize . 'emek getirdi dediler." "Kulağın, bumun, kopsun diye beddua etti, sövüp saydı" ifadesinde kulağın, ağzın ya da dudağın kopması için beddua anlamı vardır. Kurtubi dedi ki: Ebu Bekir, Abdurrahman'ın misafirlere karşı kusurlu dav!andığını zannetmişti. "Ebediyen bunun tadına bakmayacağım." İbnu't-Tın dedi ki: Ebu Bekir bu .sözleriyle misafirlerine değil, hanımına ve aile halkına hitap etmişti. "Mutlaka altından ... artar çoğalırdı." Yani lokmanın alındığı yerden arttığı görülüyordu. "Hanımı: Hayır, gözümün aydınlığına yemin ederim ki. .. " Bununla sevinç e insanın sevdiği ve hoşuna gidecek şeyleri görmesi kastedilmektedir. "Ebu Bekir ondan yedi ve bu şey tan (dan) idi, dedi. Bununla da yaptığı ye:ııini kastediyordu." Bundan önce hazfedilmiş.ifadeler vardır ki takdiri şöyledir: 3eni bunu yapmaya iten şeytandı. Yani Allah'a yemin ederim, bunu yemeyeceğim diye yemin etmeye beni iten şeytan olmuştu, demektir. Müslim ile el-İsmaill'deki rivayette: "Bu ancak şeytandandı" denilmektedir. Yine kastedilen onun yeminidir. Çünkü o şeytan Ebu Bekir r.a.'a yemin etmesini güzel ve süslü göstermek suretiyle kendisiyle misafirleri arasında bir mesafenin ortaya çıkmasını istemişti. Ebu Bekir ise daha hayırlı olanı işleyip, . 'eminini bozarak onu rusvayetmişti. "Sonra onu (yemek kabını) Nebi salı allah u aleyhi ve sellem'e alıp götürdü. abaha kadar onun yanında kaldı." Yani yemek kabı o haliyle kaldı. Geceleyin ondan yemediler. Çünkü bu olay, gecenin uzun bir süresinin geçmesinden sonra olmuştu. "Bizleri her birisi ile bir miktar kimsenin olduğu on iki kişi olarak ayırdı." Yani onları oniki gruba böldü. "Her bir adam ile birlikte kaç kişi bulunduğunu en iyi bilen Allah'tır. Ancak onlarla birlikte ... gönderdi." Yani o kat'i olarak şunu biliyordu: Her bir grubun başına bir kişi olmak üzere başlarına arif olarak oniki kişiyi görevlendirdi, fakat :-ıer bir arifin komutası altında onlardan kaçar kişi olduğunu bilmiyordu. Çünkü bu durumda çok olmaları ihtimali de, az olma ihtimali de vardır. Şu kadar var i o kat'i olarak onlarla -yani her bir grup kimse ile- birlikte birer arif göndermiş olduğundan emin idi. "(Abdurrahman) dedi ki: Hepsi de ondan yediler. -(Hadisi ondan rivayet eden (Ebu Osman): Ya da onun gibi, dedi." Hulasa askerlerin tamamı Ebu Bekir'in, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e göndermiş olduğu, o kaptan yemek yediler. Böylelikle sözü geçen yemekte bereketin tamamlanmasının Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in nezdinde bulunması ile gerçekleştiği ortaya çıkmış oldu. Çünkü Ebu Bekir'in evinde görülen bereket sadece bu yemekteki bereketin başlangıçlarının ortaya çıkması idi. Nihai derecesine ulaşması ve bütün askerlere yetecek hale gelmesi ise, ancak Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanında kalmasından sonra tahakkuk etmiştir. Rivayetin zahirinden anlaşılan budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Hadisten Çıkan Sonuçlar Az önce geçen hususların dışında şunlar da anlaşılmaktadır: 1- Fakirler, bakıma muhtaç iseler, mescidlere sığınabilirler. Ancak bu konuda bir ısrarları olmamalı, yüzsüzlük etmemeleri, namaz kılanların da şaşırmasına sebep olmamalıdıriar. 2- Bu şartların bulunması halinde fakirleri görüp gözetmek müstehaptır. 3- Darlık ve kıtlık zamanlarında ek mali yükümlülükler getirilebilir. 4- Misafir için yeteri kadar ikram hazırlanmış olduğu takdirde; hanımın, çocuğun ve misafirin yanında bulunmamak caizdir. 5- Evin hanımı, kocasından özel bir izin olmadan misafirlere yapacağı hazırlıklarda ve sunacağı yemekte (görüşüne göre) tasarruf edebilir. 6- Tedib etmek, hayır işleme alışkanlığı kazandırmak amacıyla babanın ev- ladına ağır sözler söylemesi caizdir. 7 - Yemin edildikten sonra yemini bozmak caizdir. 8- Velilerin ve Salihlerin yemekleri ile teberrük caizdir. 9- Bereketin göründüğü yemeği büyüklere takdim edebilir, onlar da bunu kabul ederler. 10- Şanı yüce Allah'ın velilerine ihsan ettiği lütuftarı da görülmektedir. Çünkü Ebu Bekir'in düşüncesi karışmış olduğu gibi çocuğu, hanımı ve misafirleri de yemeği kabul etmediklerinden ötürü karışmıştır. Bundan dolayı Ebu Bekir üzülmüş ve az önce açıklandığı üzere yemin etmek, sonra yeminini bozmak gibi ve benzeri sıkıntılara maruz kalmıştı. Ancak yüce Allah bu sıkıntılarını ona ihsan ettiği keramet ile kaldırmıştı. Böylelikle sıkıntıları rahatlığa, kederi de sevince dönüşmüş oldu. Hamd Allah'adır, minnet duygularımız O'nadır. 3582- "Binekler helak oldu." Bununla kasıt atlardır. Bazen atların dışındaki hayvanlar hakkında da kullanılabilir. "Cam gibi" Aşırı berraklığından, onda hiç bulut olmadığından cama benzetiImiştir. "Taç (ikliı)" başın etrafını kuşatan ve başa bağlanan şeye denilir

Sahîh-i Buhârî, 3582

Paylaş

XWhatsAppTelegramFacebook
Bu içerikte bir hata mı var? Bize bildirin.

Site deneyimini iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Ayrıntılar için Çerez Politikası.