Sahîh-i Buhârî · 5746
Arapça metin
حَدَّثَنِي صَدَقَةُ بْنُ الْفَضْلِ، أَخْبَرَنَا ابْنُ عُيَيْنَةَ، عَنْ عَبْدِ رَبِّهِ بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ عَمْرَةَ، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ كَانَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ فِي الرُّقْيَةِ " تُرْبَةُ أَرْضِنَا، وَرِيقَةُ بَعْضِنَا، يُشْفَى سَقِيمُنَا، بِإِذْنِ رَبِّنَا ".
Aişe'den, dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem rukye yaparken: Allah'ın adıyla, bu arzımızın toprağıdır, boğazımızın da tükürüğüdür. Rabbimizin izniyle hastamız şifa bulur, derdi." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in rukyesi", yani rukye yaparken okuduğu sözler. "Şifa veren sensin." Bu ibareden şanı yüce Allah'a Kur'an-ı Kerim'de bulunmayan isimleri vermenin şu iki şarta bağlı olarak caiz olduğu anlaşılmaktadır: Bu şartlardan birincisi bu isimlerde bir eksiklik ve kusur vehmi veren bir anlam bulunmamalıdır. İkincisi de bunun Kur'an-ı Kerim'de bir aslının olması gerekir. Burada da (şifa veren: eş-Şafi) böyledir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de: "Hastalandığım zaman bana şifa veren Odur."(Şuara, 80) diye buyurulmuştur. "Senden başka şifa veren yoktur." Bu da ilacın ve tedavinin, yüce Allah'ın takdirine denk düşmemesi halinde herhangi bir faydasının olmayacağırm, ancak ona bağlı olarak fayda verebileceğine işaret etmektedir. "Bu arzımızın toprağıdır.". Nevevi der ki: Hadisin anlamı şudur: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bizzat kendi tükürüğünü şehadet parmağı üzerine koyduktan sonra parmağını toprağın üzerine koydu. Ona az bir şey bulaştı. Sonra da bununla hasta olan yere ya da yaraya sürdü ve sün'ne esnasında sözü geçen sözleri söyledi. Kurtubi dedi ki: Hadisten bütün hastalıklar dolayısıyla rukye yapmanın caiz olduğu ve bunun, aralarında yaygın ve görülen bir şeyolduğu anlaşılmaktadır. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in serçe parmağını yere koyduktan sonra, hasta yerin üzerine koyması da rukye yaparken böyle hareket etmenin müstehap oluşuna delildir
Benzer hadisler
حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا أَبُو مُعَاوِيَةَ، عَنِ الأَعْمَشِ، عَنْ مُسْلِمٍ، عَنْ مَسْرُوقٍ، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ: كَانَ النَّبِيُّ ـ صلى الله عليه وسلم ـ يَتَعَوَّذُ بِهَؤُلاَءِ الْكَلِمَاتِ " أَذْهِبِ الْبَاسَ رَبَّ النَّاسِ . وَاشْفِ أَنْتَ الشَّافِي لاَ شِفَاءَ إِلاَّ شِفَاؤُكَ شِفَاءً لاَ يُغَادِرُ سَقَمًا " . فَلَمَّا ثَقُلَ النَّبِيُّ ـ صلى الله عليه وسلم ـ فِي مَرَضِهِ الَّذِي مَاتَ فِيهِ أَخَذْتُ بِيَدِهِ فَجَعَلْتُ أَمْسَحُهُ وَأَقُولُهَا . فَنَزَعَ يَدَهُ مِنْ يَدِي ثُمَّ قَالَ: " اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي وَأَلْحِقْنِي بِالرَّفِيقِ الأَعْلَى " . قَالَتْ: فَكَانَ هَذَا آخِرَ مَا سَمِعْتُ مِنْ كَلاَمِهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ .
Aişe (r.anha)'dan şöyle demiştir: Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) (şeytanlardan ve hastalıklardan) şu kelimelerle Allah'a sığınırdı أذهب البأس. رب الناس. واشف أنت الشافي. لا شفاء إلا شفاؤك. شفاء لا يغادر سقما «Ey insanların Rabbi şu hastanın hastalığını gider ve şifa buyur. Ancak sen şifa verirsin. Senin şifandan başka hiç bir şifa yoktur. (Bu hastaya) öyle bir şifa ver ki O şifa hiçbir hastalığın izini bırakmayacak. » Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefat ettiği hastalığında onun elini tuttum Ve bu kelimeleri okuyup onun mubarek vücuduna elimi sürmeye başladım. Sonra elini benim elimden çekip çıkardı. Daha sonra: اللهم اغفر لي وألحقني بالرفيق الأعلى «Allahım beni mağfiret eyle ve beni refik-i a'la'ya eriştir. buyurdu.» Aişe (r.amha) demiştirki: Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den işittiğim son sözü bu idi. Diğer tahric: Buhari de bu iki hadisi rivayet etmiştir
حَدَّثَنَا عَمْرُو بْنُ عِيسَى، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ سَوَاءٍ، حَدَّثَنَا رَوْحُ بْنُ الْقَاسِمِ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ الْمُنْكَدِرِ، عَنْ عُرْوَةَ، عَنْ عَائِشَةَ، أَنَّ رَجُلاً، اسْتَأْذَنَ عَلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَلَمَّا رَآهُ قَالَ " بِئْسَ أَخُو الْعَشِيرَةِ، وَبِئْسَ ابْنُ الْعَشِيرَةِ ". فَلَمَّا جَلَسَ تَطَلَّقَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فِي وَجْهِهِ وَانْبَسَطَ إِلَيْهِ، فَلَمَّا انْطَلَقَ الرَّجُلُ قَالَتْ لَهُ عَائِشَةُ يَا رَسُولَ اللَّهِ حِينَ رَأَيْتَ الرَّجُلَ قُلْتَ لَهُ كَذَا وَكَذَا، ثُمَّ تَطَلَّقْتَ فِي وَجْهِهِ وَانْبَسَطْتَ إِلَيْهِ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " يَا عَائِشَةُ مَتَى عَهِدْتِنِي فَحَّاشًا، إِنَّ شَرَّ النَّاسِ عِنْدَ اللَّهِ مَنْزِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ مَنْ تَرَكَهُ النَّاسُ اتِّقَاءَ شَرِّهِ ".
Aişe'den rivayete göre; "Bir adam Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna girmek üzere izin istemişti. Allah Rasulü onu görünce: Bu, aşiretin ne kötü kardeşidir, aşiretin ne kötü oğludur, buyurdu. Adam gelip oturunca, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona güler yüz gösterdi ve ona yumuşak sözler söyleyip rahatlattı. Adam ayrılıp gidince Aişe ona: Ey Allah'ın Rasulü, sen o adamı görünce onun için şunları şunları söyledin. Daha sonra ise onu güler yüzle karşıladın ve yumuşak sözler söyledin, dedi. Buna karşılık Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Ey Aişe, sen benim ne zamandan beri çirkin davrandığımı biliyorsun? Şüphesiz kıyamet gününde, Allah nezdinde konumu insanlar arasında en kötü olan kişi, başkalarının, şerrinden korunmak için kendisini terk ettiği kimsedir, buyurdu." Bu Hadis 6054 ve 6131 numara ile de var. Fethu'l-Bari Açıklaması: "el-Mütefahhiş: Ölçünün dışına çıkmak için kendisini zorlayan kimse." Kötülüğü işlemeye kasteden, bunu çok yapan ve bunun için kendisini zorlayan kimse demektir. "Ne oluyor ona! Alnı toprağa değesice." ed-Davudl dedi ki: "Teribe cebinuhu: Alnı toprağa değesice" sözü, Arapların söyleyegeldikleri bir sözdür. Alnı yere düşsün demektir. Bu da onların "rağime enfuhu: burnu toprağa sürtünsün" sözlerine benzer, fakat "alnı toprağa değesice" ifadesinin anlamı kastedilmemektedir. Aksine bu da daha önce geçen "teribet yeminuke: sağ eli toprağa bulansın" sözü ile ilgili açıklamalara benzer. Yani bu, dilde kullanılmakla birlikte gerçek anlamı kastedilmeyen bir sözdür. "Oturunca ona güler yüz gösterdi." el-Hattabi dedi ki: Bu hadis-i şerif hem ilmi, hem de edebi bir arada ihtiva etmektedir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ümmeti hakkında isim belirterek söylediği ve kendilerine izafe ettiği hoş olmayan hususlarda gıybet sayılacak bir taraf yoktur. Gıybet, ancak ümmetin fertlerinin birbirleri hakkında söyledikleri şeylerde sözkonusu olur. Bundan dolayı Nebiin görevi bu hususu beyan etmek, bunu açıkça ifade edip insanlara o kimsenin gerçek yüzünü tanıtmaktır. Böyle bir tutum ümmetine nasihat ve şefkat göstermek kabilindendir ama onun tabiatında bulunan kerem ve ona verilmiş bulunan güzel ahlak sebebiyle bu kişiye karşı güler yüz göstermiş, bu durumda olan kimselerin şerrinden korunmak ve kotülüklerinden, gailelerinden kurtulmak için onları idare etmek hususunda, ümmetinin de kendisine uyması için, o kimseye hoş olmayan bir şekilde karşılık vermemiştir. Derim ki: el-Hattabi'nin ifadelerinin zahirinden anlaşıldığına göre bu, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in özelliklerinden birisi olmalıdır. Oysa durum böyle değildir. Aksine bir şahsın herhangi bir halini bilip başkasının da onun dışa yansıyan güzel görünüşüne aldanarak, sakıncalı ve tehlikeli herhangi bir hale düşeceğinden korkan herkesin, karşısındakine nasihatta bulunmak maksadı ile o kişiden sakındırarak bildiği hususu bildirmesi gerekir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bir özelliği olarak görülmesi mümkün olan ise, haline bakılarak aldanılması mümkün olan kimsenin gerçek durumu, -daha önce onun haline aldanmış olan bir kimsenin Nebii haberdar etmesine gerek kalmadan- açıklanır, Nebi de aldanması mümkün olan kimseye o şerli kimsenin halini haber verir ve böylece, vaktiyle o kimseden kötülük görmüş olan kimsenin, başkasının o kişinin şerrinden korunmasını sağlamak üzere nasihat etmesine gerek kalmaz. Oysa Nebi olmayan kimseler böyle değildir. Nebi olmayan bir kimsenin bir kişiyi yermesinin caiz olması, kendisine nasihat etmek isteyen kimseden söz ya da fiil ile durumu tahkik etmesine bağlıdır. Kurtubi der ki: Hadiste açıkça fasıklık eden yahut hayasızca işler yapan ve buna benzer hüküm verirken haksızlık yapan, bid'ate davet edip onun propagandasını yapan kimsenin gıybetinin yapılmasının caiz olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte böylelerinin şerlerinden sakınmak için onları idare etmek de caizdir. Elverirki bu, Allah'ın dini hususunda onlara müdahale derecesine götürmesin. Daha sonra Iyad'a uyarak şunları söylemektedir: Müdarat ile müdahene arasındaki farka gelince: Müdarat (idare etmek), dünyanın yahut dinin ya da her ikisinin birlikte hallerinin düzelmesi için dünyalığı feda etmektir. Bu mubahtır, bazen müstehap dahi olabilir. Müdahene ise, dünya halinin düzelmesi için dini olanı terk etmektir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ise böyle bir kimseye dünyalık olarak onunla güzel geçimi, yumuşak konuşmayı feda etmiş, bununla birlikte sözlü olarak da onu övmemiştir. Dolayısıyla onun hakkında söyledikleri ile yaptıkları arasında çelişki bulunmamıştır. Nebiin o kimse hakkında söyledikleri haktır. Ona yaptıkları ise güzel bir şekilde geçinmektir. İşte bu açıklama ile birlikte yüce Allah'a hamdolsun ki açıklanması zor bir taraf kalmamaktadır. İyad der ki: Uyeyne -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır- henüz daha Müslüman olmamıştı. Dolayısıyla onun hakkında söylenen sözler gıybet olmazdı. Yahut Müslüman olmakla birlikte İslam'a girişi henüz samimi ve katıksız değildi. Nebi s.a.v. onun iç dünyasını bilmeyen kimselerin ona aldanmaması için bu hususa açıklık getirmek istemişti. Nitekim Uyeyne, Nebi s.a.v. hayatta iken de, onun vefatından sonra da imanının zayıflığına delilolacak birtakım tutumlar sergilemişti. Bu durumda Nebi s.a.v.'in onu niteleyici ifadeleri nübüvvetin alametleri arasında sayılır. İçeri girdikten sonra onunla yumuşak sözle konuşmaya gelince, b.ı.ı da onun kalbini ısındırmak için idi. Daha sonra, az önce geçen açıklamaların bir benzerini zikretmektedir. İşte bu hadis, karşıdakini idare etmek, kafirlerin, fasıkların ve benzerlerinin gıybetini yapmanın caiz oluşu hakkında asli bir dayanaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır
حَدَّثَنَا أَبُو نُعَيْمٍ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ بْنُ أَيْمَنَ، قَالَ حَدَّثَنِي ابْنُ أَبِي مُلَيْكَةَ، عَنِ الْقَاسِمِ، عَنْ عَائِشَةَ، أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم كَانَ إِذَا خَرَجَ أَقْرَعَ بَيْنَ نِسَائِهِ، فَطَارَتِ الْقُرْعَةُ لِعَائِشَةَ وَحَفْصَةَ، وَكَانَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم إِذَا كَانَ بِاللَّيْلِ سَارَ مَعَ عَائِشَةَ يَتَحَدَّثُ، فَقَالَتْ حَفْصَةُ أَلاَ تَرْكَبِينَ اللَّيْلَةَ بَعِيرِي وَأَرْكَبُ بَعِيرَكِ تَنْظُرِينَ وَأَنْظُرُ، فَقَالَتْ بَلَى فَرَكِبَتْ فَجَاءَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم إِلَى جَمَلِ عَائِشَةَ وَعَلَيْهِ حَفْصَةُ فَسَلَّمَ عَلَيْهَا ثُمَّ سَارَ حَتَّى نَزَلُوا وَافْتَقَدَتْهُ عَائِشَةُ، فَلَمَّا نَزَلُوا جَعَلَتْ رِجْلَيْهَا بَيْنَ الإِذْخِرِ وَتَقُولُ يَا رَبِّ سَلِّطْ عَلَىَّ عَقْرَبًا أَوْ حَيَّةً تَلْدَغُنِي، وَلاَ أَسْتَطِيعُ أَنْ أَقُولَ لَهُ شَيْئًا.
Aişe r.anha'dan rivayete göre "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir sefere çıkmak istediği takdirde hanımları arasında kura çekerdi. (Bir keresinde) kura Aişe ile Hafsa'ya çıktı. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem gece oldu mu Aişe ile birlikte yol alır ve konuşurdu. Hafsa bunun üzerine: Bu gece sen benim deveme binsen, ben de senin devene binsem. Sen ne olacağına baksan, ben de ne olacağına baksam olmaz mı, dedi. Aişe: Olur deyince (onun) devesine bindi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Hafsa'nın üzerine binmiş olduğu Aişe'nin devesinin yanına geldi. Ona selam verdi, daha sonra yola devam etti. Nihayet konakladılar.' Aişe, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i yanında bulmamıştı. Bu sebeple konakladıkları vakit ayaklarını izhir otları arasına uzattı ve bu arada: Rabbim, üzerime beni sokacak bir akrep yahut bir yılan gönder de ona hiçbir şey söyleyemeyeyim diye dua ediyordu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Sefere çıkmak istediği takdirde" Başlıktan anlaşıldığına göre kura çekmek, özelolarak yolculuk hali ile ilgilidir, genel değildir. Kuranın amacı, kendisi ile yolculuk yapılacak olan kadının tayin edilmesidir. Erkek, kurayı hanımları arasında bir paylaştırma yapmayı istediği vakit de uygular. Dolayısıyla o kadınlardan istediğinden başlayamaz. Aksine aralarında kura çeker ve kimin kurası çıkarsa onunla başlar. Herhangi bir suretle razı edilmeleri hali müstesnadır, o vakit, kurasız da caiz olur. "Hanımları arasında kura çekerdi." İbn Sa'd bir başka yoldan, el-Kasım'dan; o da Aişe'den diye naklettiği rivayetinde şu fazlalık da vardır: "Kura benden başkasına çıkacak olursa hoşlanmadığı anlaşılırdı." Bu hadis ortaklar arasında ortak olan malın paylaştırılması ve daha başka hususlarda kura çekilmesinin meşruiyetine delil gösterilmiştir. Daha önce Şehadat (şahadetler) bahsinin sonlarında geçtiği gibi. .. Hanefilerle, Malikilerin meşhur olan görüşü ise kuranın muteber olmadığıdır. Iyad dedi ki: Malik ve onun mezhebine mensup arkadaşlarından meşhur olarak nakledilen görüş budur. Çünkü bu bir çeşit piyango ve kumar türündendir. Hanefilerden ise bunun caiz olduğu nakledilmiştir. Malikilerden kurayı kabul etmeyenler, kimi kadınların yolculukta diğerlerine göre daha faydalı olabileceğini delil göstermişlerdir. Dolayısıyla yolculukta faydası olmayan kimsenin kurası çıkacak olursa bu da erkeğin haline zararlı olur. "Kura Aişe ile Hafsa'ya Çıktı." Maksat çıkılan seferlerden birisidir. "Ona selam verdi." Rivayette onunla konuştuğu sözkonusu edilmemektedir. Olan bitenin ona ilham yoluyla bildirilmiş olması muhtemelolduğu gibi, bunun böyle denk düşmüş olma ihtimali de vardır, onunlevkonuşmuş olmakla birlikte - bunun ayrıca nakledilmemiş olması ihtimali de vardır. "Aişe, Nebii" yolda gittikleri esnada "kaybetmişti." Çünkü alışılmışın yitirilmesi insana zor gelir. "Konakladıkları vakit Aişe ayaklarını izhirin arasına attı." Anlaşıldığı kadarıyla Hafsa'nın teklifini kabul ederek böyle bir cinayeti işleyenin kendisi olduğunu bildiğinden, bunu yaptığı için kendisine sitemde bulunmuştur. İzhir, çölde çoğunlukla zararlı haşeratın bulunduğu, bilinen bir ottur
حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ عُفَيْرٍ، قَالَ حَدَّثَنِي اللَّيْثُ، قَالَ حَدَّثَنِي عُقَيْلٌ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، قَالَ أَخْبَرَنِي عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُتْبَةَ بْنِ مَسْعُودٍ، أَنَّ عَائِشَةَ، زَوْجَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَتْ لَمَّا ثَقُلَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَاشْتَدَّ بِهِ وَجَعُهُ اسْتَأْذَنَ أَزْوَاجَهُ أَنْ يُمَرَّضَ فِي بَيْتِي، فَأَذِنَّ لَهُ، فَخَرَجَ وَهْوَ بَيْنَ الرَّجُلَيْنِ تَخُطُّ رِجْلاَهُ فِي الأَرْضِ، بَيْنَ عَبَّاسِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ وَبَيْنَ رَجُلٍ آخَرَ. قَالَ عُبَيْدُ اللَّهِ فَأَخْبَرْتُ عَبْدَ اللَّهِ بِالَّذِي قَالَتْ عَائِشَةُ، فَقَالَ لِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبَّاسٍ هَلْ تَدْرِي مَنِ الرَّجُلُ الآخَرُ الَّذِي لَمْ تُسَمِّ عَائِشَةُ قَالَ قُلْتُ لاَ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ هُوَ عَلِيٌّ. وَكَانَتْ عَائِشَةُ زَوْجُ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم تُحَدِّثُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لَمَّا دَخَلَ بَيْتِي وَاشْتَدَّ بِهِ وَجَعُهُ قَالَ " هَرِيقُوا عَلَىَّ مِنْ سَبْعِ قِرَبٍ لَمْ تُحْلَلْ أَوْكِيَتُهُنَّ لَعَلِّي أَعْهَدُ إِلَى النَّاسِ ". فَأَجْلَسْنَاهُ فِي مِخْضَبٍ لِحَفْصَةَ زَوْجِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم، ثُمَّ طَفِقْنَا نَصُبُّ عَلَيْهِ مِنْ تِلْكَ الْقِرَبِ، حَتَّى طَفِقَ يُشِيرُ إِلَيْنَا بِيَدِهِ أَنْ قَدْ فَعَلْتُنَّ قَالَتْ ثُمَّ خَرَجَ إِلَى النَّاسِ فَصَلَّى لَهُمْ وَخَطَبَهُمْ.
Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zevcesi Aişe r.anha dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hastalığı ağırlaşıp, ağrıları çoğalınca diğer zevcelerinden hastalığını benim evimde geçirip, bakımının orada yapılması için izin istedi. Onlar da ona izin verdiler. Ayakları yerde sürüklendiği halde iki kişi onun yanlarından tutmuş olarak çıktı. Onu yanlarından tutanlardan birisi Abbas b. Abdulmuttalib idi. Diğeri de bir başka kişi idi. Ubeydullah dedi ki: Ben Abdullah'a Aişe'nin dediklerini söyleyince, Abdullah b. Abbas bana dedi ki: Aişe'nin adını vermediği diğer adamın kim olduğunu biliyor musun? Ubeydullah dedi ki: Ben hayır dedim. İbn Abbas: O Ali'dir dedi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in.zevcesi Aişe radıyallShu anhS şunu anlatırdı: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem benim evime girip, rahatsızlığı ağırlaşınca şöyle buyurdu: Bana ağızları çözülmemiş yedi kırbadan su dökün. Belki insanlara bir tausiyede bulunurum. Bunun üzerine biz de onu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in eşi Hafsa'ya ait büyükçe bir leğene oturttuk. Sonra da o kırbalardan üzerine su dökmeye koyulduk. Nihayet o bize: Yaptığınız bu kadarı yeter, diye işaret etti. Aişe dedi ki: Sonra insanların (ashabın) yanına çıktı, onlara namaz kıldırdı ve hutbe verdi." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Yedi kırbadan" denildiğine göre bu sayıdaki hikmet, zehir ve sihirin zararlarını defetmekte bir özelliği bulunmasından dolayıdır. Bu başlığın baş taraflarında onun: İşte bu o zehirden ötürü kalp damarımın kesildiği zamandır dediği zikrediImiş idi. Köpeğin artığının necis olmadığını söyleyerek bundan dolayı yedi defa kabın yıkanması emrinin sadece onun tükürüğündeki zehirin etkisinin önlenmesi için olduğunu söyleyen bazı kimseler de delil diye buna tutunmuşlardır. Halbuki "kim sabahleyin acve türü yedi hurma yiyecek olursa o gün ona ne zehir, ne de sihir zarar verir" diye buyurduğu da sabittir. Nesai de Fatiha'nın musibete uğramış kimseye yedi defa okunacağına dair rivayet zikretmiş bulunmaktadır. Bunun da senedi sahihtir. Müslim'in Sahih'inde ağrısı bulunan kimseye şöyle denileceği belirtilmektedir: "Yedi defa euzu bi izzetillahi ve kudretihi min şerri ma ecidu ve uhaziru: Bu hissettiğimin ve bundan dolayı da uğramaktan çekindiğim şeylerin şerrinden Allah'ın izzetine ve kudretine sığınırım, denir." Nesai'de de şöyle denilmektedir: "Her kim henüz eceli gelmemiş bir hastaya yedi defa: Eselullahe'l-azim Rabbe'l-arşi'l-azim en yeşfiyek: Azametli olan Allah'tan, azim Arşın Rabbinden sana şifa vermesini diliyorum ... diyecek olursa" denilmektedir. İbn Ebi Şeybe tarafından rivayet edilen, Ebu Cafer yoluyla gelen mürsel rivayete göre de Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Yarın nerede olacağım diye ormuş ve bu sorusunu defalarca tekrarlamıştır. Böylelikle zevceleri Aişe'nin yanında olmak istediğini anladılar ve: Ey Allah'ın Resulü, biz günlerimizi kızkardeşimiz Aişe'ye bağışladık, dediler
حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، حَدَّثَنَا غُنْدَرٌ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ أَبِي بِشْرٍ، عَنْ أَبِي الْمُتَوَكِّلِ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ نَاسًا مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَتَوْا عَلَى حَىٍّ مِنْ أَحْيَاءِ الْعَرَبِ فَلَمْ يَقْرُوهُمْ، فَبَيْنَمَا هُمْ كَذَلِكَ إِذْ لُدِغَ سَيِّدُ أُولَئِكَ فَقَالُوا هَلْ مَعَكُمْ مِنْ دَوَاءٍ أَوْ رَاقٍ فَقَالُوا إِنَّكُمْ لَمْ تَقْرُونَا، وَلاَ نَفْعَلُ حَتَّى تَجْعَلُوا لَنَا جُعْلاً. فَجَعَلُوا لَهُمْ قَطِيعًا مِنَ الشَّاءِ، فَجَعَلَ يَقْرَأُ بِأُمِّ الْقُرْآنِ، وَيَجْمَعُ بُزَاقَهُ، وَيَتْفِلُ، فَبَرَأَ، فَأَتَوْا بِالشَّاءِ، فَقَالُوا لاَ نَأْخُذُهُ حَتَّى نَسْأَلَ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَسَأَلُوهُ فَضَحِكَ وَقَالَ " وَمَا أَدْرَاكَ أَنَّهَا رُقْيَةٌ، خُذُوهَا، وَاضْرِبُوا لِي بِسَهْمٍ ".
Ebu Said el-Hudrl r.a.'dan rivayete göre "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ashabından bazı kimseler, Arap kabilelerinden bir kabilenin bulunduğu yere gitti. Bu kabile onları misafir etmedi. Onlar bu durumda iken efendileri zehirli bir hayvan tarafından sokuldu. O kabile halkı: Sizinle birlikte buna dair bir ilaç ya da rukye yapacak bir kimse var mı, dediler. Nebiin ashabı:Siz bizi misafir etmediniz. Bu iş için bize bir ücret tayin etmedikçe böyle bir şey yapmayız, dediler. Bunun üzerine onlara bir sürü koyun vaat ettiler. Bir sahabi Ummu'I-Kur'an'l (Fatiha'yı) okumaya koyuldu. Tükürüğünü topluyor, sonra da (hastanın üzerine) tükürüyordu. Bunun sonucunda adam iyileşince onlar da koyun sürüsünü alıp geldiler. Ashab: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sormadan onu almayız, dediler. Nebie durumu sorunca, güldü ve: Bunun (Fatiha suresinin) bir rukye olduğunu nereden bildin? O koyunları alınız ve bana da bir pay ayırınız, buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Fatihatu'l-Kitab ile rukye yapmak. Bu İbn Abbas'tan, o Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den diye zikrolunmaktadır." Bu başlıkta Buhari, Ebu Said yoluyla rivayet edilen hadisi zikretmektedir. Buna dair açıklamalar yeterli bir şekilde İcaare bölümünde (2276.hadiste) geçmiş bulunmaktadır. İbnu'l-Kayyim dedi ki: Bazı sözlerin birtakım özellikleri ve faydaları bulunduğu sabit olduğuna göre, alemlerin Rabbinin sözü olduğundan, Kitabın bütün manalarını ihtiva ettiğinden ötürü Kur'an-ı Kerim'de olsun, onun dışındaki diğer kitaplarda olsun, benzeri indirilmemiş bulunan Fatiha hakkında ne düşünülebilir? Bu sure, Allah'ın isimlerinin temelini teşkil eden ve bunları kendilerinde toplayan anaisimleri ihtiva ettiği gibi, ölümden sonra dirilişi, tevhidi, kendisinden yardım ve hidayet istemek hususunda yüce Rabbe ihtiyacı kapsamaktadır. En faziletli duayı da söz konusu etmektedir. Bu en faziletli dua da dosdoğru yola iletilmeyi istemektir. Dosdoğru yol, Allah'ı kemal derecesinde bilmeyi, onu tevhid etmeyi ve kendisine verdiği emirleri işleyip, yasaklarından sakınmak suretiyle ibadet etmeyi, bu yol üzere de dosdoğru yürümeyi ihtiva eder. Diğer taraftan bu sure, yaratılmışların çeşitli türlerini de ihtiva etmiş ve onları hakkı bilip gereğince amel ettiği için nimete mazhar olanlar ile hakkı bildikten sonra ondan saptığı için gazaba uğrayanlar ve hakkı büsbütün bilmediğinden ötürü de dalalete düşenler kısımlarına ayırmaktadır. Bununla birlikte bu sure kaderi, şeriatı, Allah'ın isimlerini, ölümden sonra dirilişi, tevbeyi, nefsin tezkiye edilmesini, kalbin ıslah edilmesini, bütün bid'at ehlinin görüşlerinin reddini de kapsamaktadır. Bazı özellikleri bu olan bir surenin her türlü hastalıktan şifa dilemek için okunması da onun şanındandır, özelliklerindendir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır
حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، قَالَ حَدَّثَنِي عَبْدُ رَبِّهِ بْنُ سَعِيدٍ، عَنْ عَمْرَةَ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم كَانَ يَقُولُ لِلْمَرِيضِ " بِسْمِ اللَّهِ، تُرْبَةُ أَرْضِنَا. بِرِيقَةِ بَعْضِنَا، يُشْفَى سَقِيمُنَا بِإِذْنِ رَبِّنَا ".
Aışe r.anha'dan rivayete göre; "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem hasta olan kimseye: Allah'ın adıyla, bu bizim arzımızın toprağıdır. Boğazımızın tükürüğü ile karışmıştır. Hastamız Rabbimizin izniyle şifa bulsun, derdi." Bu Hadis 5746 numara ile de geçer