Sahîh-i Buhârî · 5899
Arapça metin
حَدَّثَنَا الْحُمَيْدِيُّ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، حَدَّثَنَا الزُّهْرِيُّ، عَنْ أَبِي سَلَمَةَ، وَسُلَيْمَانَ بْنِ يَسَارٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " إِنَّ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى لاَ يَصْبُغُونَ فَخَالِفُوهُمْ ".
Ebu Hureyre r.a.'dan, dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Şüphesiz Yahudilerle Hristiyanlar saçlarını boyamazlar. Siz onlara muhalefet ediniz" buyurmuştur. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Kına (ve benzeri şeyler) ile saçları boyamak." Yani baş ve sakaıda ağarmış saçların renklerini değiştirmek. "Şüphesiz Yahudiler ve Hristiyanlar (saçlarını) bayamazlar, onlara muhalefet ediniz." Bu rivayet bu şekilde mutlak olarak zikredilmiştir. İmam Ahmed de• hasen bir sened ile Ebu Ümame'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem saçları ağarmış, ensardan yaşlı birtakım kimselerin yanına çıkıp geldi ve: Ey ensar! Saçlarınızı kırmızıya ve sarıya boyayınız ve kitap ehline muhalefet ediniz" buyurdu. Taberani de buna yakın Eneslin rivayet ettiği bir hadisi el-Evsat'ta, Utbe b. Abd'den el-Kebir'de şu şekilde rivayet etmektedir: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Acemlere (Arap olmayanlara) muhalefet olmak üzere (ağaran) saçın rengini değiştirmeyi emrederdi." Saçı siyaha boyamayı caiz kabul edenler bu hadisi delil almışlardır. Daha önce Enbiya ile ilgili hadisler bölümünde, "İsrailoğuııarının zikredildiği rivayetler" başlığında siyaha boyamanın istisna edildiği meselesi de geçmiş bulunmaktadır. Buna sebep ise Cabir ve İbn Abbas'ın rivayet ettikleri hadislerdir. İlim adamlarından cihadda buna ruhsat veren kimseler vardır. Bunun mutlak olarak bir ruhsat olduğunu söyleyenler de vardır, Ama evla görülen, bunun mekruh olduğudur. Nevevı de bunun tah rime n mekruh olduğu kanaatine meyletmiştir. Aralarında Sa'd b. Ebu Vakkas, Ukbe b. Amir, el-Hasen, el-Hüseyin, Cerir gibi kimselerin ve daha başkalarının bulunduğu seleften bir kesim,• bu hususta ruhsat vermiş, İbn Ebi Asım da "Kitabu'l-Hidab" adlı eserinde bu görüşü tercih etmiştir. Kimi ilim adamları da bu hususta erkek ile kadın arasında fark gözeterek erkeğe değil de, kadına bunun caiz olduğunu söylemişlerdir. el-Halimi de bunu tercih etmiştir. Ellerin ve ayakların kınalanmasına gelince, erkekler için tedavi olması hali dışında caiz değildir. Saçları kına (ve benzeri şeyler) ile boyayıp boyamamak hususunda ihtilaf edilmiştir. Ebu Bekir, Ömer ve başkaları -az önce geçtiği gibi- saçlarını kına (ve benzeri şeyler) ilEbuyamışlardır. Ali, Ubey b. Ka'b, Seleme b. el-Ekva', Enes ve bir topluluk ise kına kullanmamışlardır. Taberi bu farklı tutumları şöyle ce telif etmiştir: Saçlarını boyayan kimselere yakışan o idi. Ağarmış saçları oldukça dikkat çekecek kadar çok olan kimseler gibi. .. Boyamayı terk edenlere de yakışan o idi. Ağaran saçları dikkat çekecek kadar çok olmayan kimseler gibi. .. Ahmed'den saçları boyamanın vacip olduğunu söylediği nakledildiği gibi, yine ondan bir defa dahi olsa boyamak vaciptir görüşü de, ben kimsenin ağaran saçlarını boyamayı terk edip, kitap ehline benzemesini sevmiyorum dediği de nakledilmiştir. Siyaha boyamak hususunda ondan gelen görüş, Şafiilerden geldiği üzere iki ayrı rivayettir. Meşhur olan rivayet mekruh olduğudur, haram olduğu . da söylenmiştir. Bu yolla başkasını kandırma cihetine giden kimsenin saçlarını siyaha boyaması daha kesin bir dil ile men edilir
Benzer hadisler
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْمُثَنَّى، قَالَ حَدَّثَنِي ابْنُ أَبِي عَدِيٍّ، عَنِ ابْنِ عَوْنٍ، عَنْ مُجَاهِدٍ، قَالَ كُنَّا عِنْدَ ابْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ فَذَكَرُوا الدَّجَّالَ فَقَالَ إِنَّهُ مَكْتُوبٌ بَيْنَ عَيْنَيْهِ كَافِرٌ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ لَمْ أَسْمَعْهُ قَالَ ذَاكَ وَلَكِنَّهُ قَالَ " أَمَّا إِبْرَاهِيمُ فَانْظُرُوا إِلَى صَاحِبِكُمْ، وَأَمَّا مُوسَى فَرَجُلٌ آدَمُ جَعْدٌ، عَلَى جَمَلٍ أَحْمَرَ مَخْطُومٍ بِخُلْبَةٍ، كَأَنِّي أَنْظُرُ إِلَيْهِ إِذِ انْحَدَرَ فِي الْوَادِي يُلَبِّي ".
Mücahid'den, dedi ki: "Biz İbn Abbas r.a.lın yanında idik. Deccallden söz açtılar. Bunun üzerine İbn Abbas dedi ki: Şüphesiz onun gözleri arasında kafir diye yazar." Yine İbn Abbas dedi ki: Ben Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den bizzat böyle dediğini duymadım. Ama o şöyle buyurmuştur: "İbrahim'e gelince, (onun gibisini görmek için) arkadaşımza bakınız. Musa ise esmer, saçları kıvırcık, yu ları liften . kızıl bir devenin üzerinde olup, telbiye ederek vadiden aşağı inerkenki halini görüyor gibiyim." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Saçın kıvırcık olması." Kıvırcık oluş saçın bir niteliğidir. Bu başlıkta Buhari yedi hadis zikretmiş bulunmaktadır: Birinci hadis, Enes r.a.lın rivayet ettiği Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in niteliğine dair olan hadis olup, daha önce bu hadisin açıklamaları Menakib bölümünde geçmiş bulunmaktadır. Burada bu hadisin zikredilmesinden maksat: "Saçları kıvırcık ve kısa değildi, düz ve uzun da değildi." ibaresi ile anlatılanlardır. Yani onun saçları kıvırcık ile düz arasında idi. Kıvırcık saç, Sudanlıların (siyahilerin) saçları gibi kıvrım kıvrım olan saça denilir. Düz saç ise dümdüz sarkıp Hintlilerin saçları gibi hiçbir şekilde kıvrımı olmayan saçtır. el-Katat ise kıvırcıklığı, saçları birbirinden ayıracak derecede olana denilir. "Başının saçı. .. " Yani başının saçı sarktığı vakit omuzlarına yakın olurdu. Cerir b. Hazimlin rivayetindeki "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in saçları hafif dalgalı idi" ibaresi, az miktarda dalgaları vardı, demektir. Bir kişi saçınıtarayıp da düz ile dalgalı arasında bir halde olduğu vakit bu kökten gelen tabir kullanılır. "Hişam" b. Yusuf "Malmerlden dedi ki: O Katadeiden, o Enes'ten: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellemlin el ve ayakları iriceydi" dediği rivayet edilmiştir. Buradaki "irice" anlamı verilen "şesn" lafzı parmakları ve avucu kalınca, irice demektir. İbn Batta! dedi ki: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in avucu dolgu n etli idi. Bununla birlikte iriliklerine rağmen daha önce Enes hadisinde geçtiği üzere yumuşaktı. Söz konusu bu Enes hadisi de daha önce Menakib bölümünde şöylece geçmişti: "Ben Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellemlin elinden daha yumuşak bir ipeğe dokunmuş değilim." (İbn Battal devamla) dedi ki: el-Esmaı'nin bu lafzı sertlik ile birlikte elin ayasının iri olması şeklindeki açıklamasına gelince, bunun bu açıklamasındaki "sertlik" tabirine kimse muvafakat etmemiştir. el-Halil ve Ebu Ubeyd'in bu lafza dair açıklamaları daha uygundur. Bu açıklamayı diğer rivayetteki: "Elleri ve ayakları iriceydi" şeklindeki sözleri desteklemektedir . . İbn Battal dedi ki: el-Esmai'nin "şesn" lafzına dair yaptığı açıklamayı kabul. etsek bile Enes'in, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in elinin iki halini nitelendirmiş olmasıihtimali de vardır. Buna göre cihad yahutta aile halkının işlerinde çalıştığı vakit, eli, sözü geçen bu arızi haller dolayısıyla sertleşirdi. Bu işleri bitirdi mi de onun yapısında asılolarak bulunan yumuşaklık avucunda, elinde de görüıürdü. Hadisin delalet ettiği şekilde Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in saçının omuzlarına yakın olması, onun çoğunluk halini ifade eder. Bazen saçı toplanacak kadar ve ondan örükler yapacak kadar uzadığı da olurdu. Nitekim Ebu Davud ve Tirmizi hasen bir sened ile Ümmü Hani'den şu hadisi rivayet etmektedir: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mekke'ye geldiğinde dört tane örüğü vard!." İbn Mace'nin rivayetinde de "onun dört ğadiresi, yani örüğü vardı" denilmektedir . . Gadair (tekili ğaclire), örük haline getirilmiş saç demektir. Bil haberin özü şudur: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in saçı ondan örük örecek kadar uzamış idi. Bu, onun saçı ile ilgilenmesi süresinin uzaması haline hamledilir ki, bu da yolculuk ve benzeri şeylerle meşgulolma halidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. 11.CİLT BİTTİ, KİTABU’L-LİBAS 12. CİLT İLE BİR SONRAKİ SAYFADA DEVAM EDİYOR
وَقَالَ لَنَا أَبُو نُعَيْمٍ حَدَّثَنَا نُصَيْرُ بْنُ أَبِي الأَشْعَثِ، عَنِ ابْنِ مَوْهَبٍ، أَنَّ أُمَّ سَلَمَةَ، أَرَتْهُ شَعَرَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَحْمَرَ.
ibn Mevheb'den rivayete göre "Ümmü Seleme kendisine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kırmızı renkte saçını göstermiştir." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Ağaran saç hakkında", kına yakılır mı, yakılmaz mı hususunda "zikrolunanlar." "Ben Enes'e: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kına (ve bu gibi şeyler ile) saçlarını boyadı mı diye sordum." Aynı şekilde bu rivayette "onun saçı ancak çok az ağarmıştı" ibaresini ikinci rivayette yer alan "saçlarını kına (ve benzeri şeylerle) boyayacak kadar ağarmamıştı" sözü açıklamaktadır. Şöyle ki, adeten az miktardaki beyaz saçlar sakaldan görünecek olursa çoğalmadıkça hemen onları kına (ve benzeri şeylerle) boyama cihetine gidilmez. Bu hususta azlık ve çokluk örfe göre değişir. Başlıktaki ikinci rivayette yer alan "sakalındaki ağarmış telleri saymak isteseydim." Fadeleri, ağarmış saçlar (anlamındaki şemtat) aklığın görüldüğü saçlar demektir. Sanki beyaz bir saç yakınındaki siyah saç teli. ile çizgili bir elbiseyi andım gibi olur. "el-Eşmat" tabiri ise siyah ve beyaz karışımı olana denilir. "isteseydim" sözünde yer alan (şart edatı olan) "lev"in cevabı hazfedilmiştir. Onları sayabilirdim, takdirindedir. işte bu ifade, ağarmış saç tellerinin azlığını anlatmak için kullanılmıştır. "Ona kabını (leğen vesairesini) gönderirdi." Buradaki kap (mihdab) kaplardan bir kaptır. Buna dair açıklama daha önce Taharet bölümünde geçmiş bulunmaktadır. Maksat şudur: Hastalanan herhangi bir kimse Ümmü Seleme'ye bir kap gönderirdi. O da yanında bulunan o saç tellerini o kaba koyar, telleri o kapta yıkar, kabı sahiplerine geri gönderirdi. Kabın sahibi de bununla şifa bulmak ümidiyle o suyu içer ya da onunla yıkanır, o saç tellerinin bereketinden yararlanırdı. "Kına (ve benzeri şeylerle) boyanmış." el-İsmail1 der ki: Bu hadiste kına yakanın Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kendisi olduğu açıklanmış değildir. Aksine ona sarı rengin de karışmış olduğu hoş kokunun karışması neticesi Nebiden sonra kırmızılaşmış ve böylelikle bu sarı rengin onda daha belirgin bir hal almış olma ihtimali vardır. el-İsmail1 dedi ki: Eğer böyleyse mesele yok, aksi takdirde Enes'in rivayet ettiği: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kına ile boyamadı" hadisi daha sahihtir. Evet el-İsmail1 böyle demiştir. Onun bir ihtimalolarak kabul ettiği açıklamanın anlamı Enes'e kadar mevsul bir rivayet olarak "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in nitelikleri" başlığında daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Orada ise Nebi o saç tellerinin hoş kokulardan kırmızıya çalan bir renk aldığını açıkça ifade etmiş bulunmaktadır. Derim ki: Bedenden ayrılan saçların siyah rengi, aradan uzun bir zaman geçtiği takdirde çoğunlukla kırmızıya dönüşür. Meyledip tercihe değer kabul ettiği görüş ise, Taberi'nin bu hususta topladıklarına muhaliftir. Kısacası Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in -Ümmü Seleme'nin hadisinin zahiri ile az önce geçmiş bulunan İbn Ömer'in hadisinde belirtildiği üzere- saçlarını kına ve bu gibi şeylerle boyadığını söyleyenler ,-ki bu rivayetler sarıya boyadığını belirtmektedirler- kendilerinin müşahede ettikleri hali nakletmiş bulunmaktadır. Bazı zamanlarda da o böyle idi. Enes gibi böyle bir şeyin olmadığını söyleyenlerin sözleri de Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in çoğunlukla ve daha çok görülen hali hakkında yorumlanır. Müslim, Ahmed, Tirmizi ve Nesai, Cabir b. Semura'dan şöyle dediğini rivayet etmektedirler: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in başında ve sakalında ancak ağarmış birkaç tane saç vardı. Saçlarını yağladığı takdirde o yağ onları gizlerdi." O halde onun saçlarını boyadığını kabul edenler, önce saçlarıarasındaki beyaz kılları görmüşler, sonra süründüğü yağ o beyaz kılları gizleyince, saçlarını boyadığını zannetmişlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır
حَدَّثَنَا أَبُو الْوَلِيدِ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ، سَمِعَ الْبَرَاءَ ـ رضى الله عنه ـ يَقُولُ كَانَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم مَرْبُوعًا، وَقَدْ رَأَيْتُهُ فِي حُلَّةٍ حَمْرَاءَ مَا رَأَيْتُ شَيْئًا أَحْسَنَ مِنْهُ.
Bera r.a.'dan, dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem orta boylu idi. Ben onu kırmızı bir elbise giyinmişken gördüm. Ondan daha güzelini asla görmedim." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Kırmızı elbise." Kırmızı elbise giymek hususunda selefin görüşlerini yedi ayrı görüş olarak şöylece özetleyebiliriz: 1- Mutlak olarak caizdir. Ali, Talha, Abdullah b. Cafer, el-Bera ve ashab-ı kiram'dan daha başkalarından, tabiinden de Said b. el-Müseyyeb, en-Nehaı, eşŞa'bı, EbQ Kilabe ile EbQ Vail ve kalabalık bir topluluktan rivayet edilmiştir. 2- Mutlak olarak yasaktır. Buna gerekçe ise daha önce kaydedilen Abdullah b. Amr yolu ile gelen hadis ile Beyhaki'nin naklettiği İbn Mace'nin de zikrettiği İbn Ömer'in şu hadisidir: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem el-mufeddem denilen uspur ile iyice doyurulmuş (boyanmış) elbise giyinmeyi nehyetmiştir." Bunun ne demek olduğunu hadiste zaten açıklamış bulunmaktadır. Ömer'den rivayet edildiği ne göre de o bir adam üzerinde uspurlu bir elbise gördü mü onu hızhca çeker ve: Bunu bırakın da kadınlar giyinsin, derdi." Bunu Taberi rivayet etmiş bulunmaktadır. 3- Boyası hafif olanlar değil de kırmızısı iyice doyurulmuş elbise giyinmek mekruhtur. Bu görüş Ata, Taws ve Mücahid'den rivayet edilmiştir. Bu hususta delil de az önce zikrettiğimiz el-müfeddem'i söz konusu eden hadis olabilir. 4- Süslenmek ve gösteriş kastı ile kırmızı elbise giymek, mutlak olarak mekruhtur. Ama evlerde, iş esnasında giyilmesi caizdir. Bu görüş İbn Abbas'tan nakledilmiştir. 5- İpliği boyandıktan sonra dokunmuş olanı giymek caizdir. Ama dokunduktan sonra boyananı giyinmek yasaktır. Bu görüşe el-Hattabı meyletmiş ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kırmızı bir elbise giyindiğine dair varid olmuş haberlerde geçen hullenin Yemen hullelerinden birisi oluşunu delilgöstermiştir. Aynı şekilde kırmızı burdlerin durumu da böyledir. Yemen burdlerinin ipi önce boyanır, sonra dokunurdu. 6- Nehy (yasak) özelolarak uspur ile boyanmış elbiseler hakkındadır. Çünkü nehy ona dair varid olmuştur. Daha başka boyalarla boyanmış olan ise yasak değildir. Ancak daha önce geçmiş olan Muğire hadisi bu iddiayı zayıflatmaktadır. 7 - Yasağın bütünüyle kırmızıya boyanmış olan elbise hakkında has kabul edilmesi. Kırmızı dışında beyaz, siyah ve daha başka renklerin de bulunduğu elbiseler ise yasak değildir. İşte kırmızı hulle hakkında varid olmuş hadisler de buna göre yorumlanır. Çünkü Yemen'den gelen hulleler çoğunlukla kırmızı ve daha başka renkte çizgili yapılırdj. İbnu'l-Kayyim dedi ki: İlim adamlarından kimisi kırmızı boya ile iyice doyurulmuş bir elbise giyer ve onun bununla sünnete uyduğunu iddia ederdi. Ama bu yanlıştır. Çünkü kırmızı hulle Yemen burdlerindendir. Burd ise sadece kırmızı ile boyanmaz. İbnu'l-Kayyim böyle demiştir. et-Taberı ise bu görüşlerin çoğunu zikrettikten sonra şunları söylemektedir: Benim görüşüme göre her renkle boyanmış olan elbiseyi giymek caizdir. Şu kadar var ki ben katıksız kırmızı (kırmızıya doymuş) elbiseyi giymeyi sevmediğim gibi, diğer elbiselerin üzerinde üst elbise olarak kırmızı renkli yi de mutlak olarak giyinmeyi sevmiyarum. Çünkü kırmızı elbise günümüzde mert kimselerin elbise çeşitleri arasında değildir. Şüphesiz ki günah olmadığı sürece zamanın kılık kıyafetine riayet etmek, mertliğin bir gereğidir. Kabul gören kıyafetlere aykırı hareket etmek ise bir tür gösteriştir. Bunun sekizinci bir görüş olarak kabul edilmesi de mümkündür. Bu konuda meselenin tahkikine gelince, kırmızı renkli elbiseyi giymeye dair yasak, kafirlerin giydiği elbise olduğundan ötürü ise bu hususta kabul edilmesi gereken görüş, ileride geleceği üzere kırmızı mısera ile ilgili görüş gibidir. Eğer yasak, onun kadınların kıyafeti olduğundan dolayı ise, o takdirde bu, kadınlara benzemenin yasaklanışı kapsamındadır. Bu durumda onun nehyedilmesi, bizatihı değildir. Eğer gösteriş yahut mertliğe aykırı olmak açısından yasaklanmış ise, böyle bir halalduğu takdirde yasak olur, değilse Malik'in benimsediği görüş olan toplantı yerleri ile evarasında fark gözetmek, daha da pekişir
حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ، حَدَّثَنَا أَبُو عَوَانَةَ، عَنْ عُمَرَ بْنِ أَبِي سَلَمَةَ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " غَيِّرُوا الشَّيْبَ وَلاَ تَشَبَّهُوا بِالْيَهُودِ " . قَالَ وَفِي الْبَابِ عَنِ الزُّبَيْرِ وَابْنِ عَبَّاسٍ وَجَابِرٍ وَأَبِي ذَرٍّ وَأَنَسٍ وَأَبِي رِمْثَةَ وَالْجَهْدَمَةِ وَأَبِي الطُّفَيْلِ وَجَابِرِ بْنِ سَمُرَةَ وَأَبِي جُحَيْفَةَ وَابْنِ عُمَرَ . قَالَ أَبُو عِيسَى حَدِيثُ أَبِي هُرَيْرَةَ حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ وَقَدْ رُوِيَ مِنْ غَيْرِ وَجْهٍ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم .
Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Beyazlaşan saç ve sakalınızı kına ile boyamak suretiyle rengini değiştirin, değiştirmeyip bembeyaz bırakmak suretiyle Yahudilere benzemeyin.” Diğer tahric: Nesâî, Ziyne; Ebû Dâvûd, Teaccül Tirmizî: Bu konuda Zübeyr b. Avvam, İbn Abbâs, Câbir, Ebû Zerr, Enes, Ebû Rimse, Cehdeme, Ebû-t Tufeyl, Câbir b. Semure, Ebû Cuhayfe ve İbn Ömer’den de hadis rivâyet edilmiştir. Tirmizî: Ebû Hüreyre hadisi hasen sahihtir. Ebû Hüreyre’den değişik yollarla da bu hadis rivâyet edilmiştir
وَقَالَ أَبُو عَوَانَةَ عَنْ عَاصِمٍ، عَنْ أَبِي وَائِلٍ، عَنِ الأَشْعَرِيِّ، أَنَّهُ قَالَ لِعَبْدِ اللَّهِ تَعْلَمُ الأَيَّامَ الَّتِي ذَكَرَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم أَيَّامَ الْهَرْجِ. نَحْوَهُ. قَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ سَمِعْتُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ " مِنْ شِرَارِ النَّاسِ مَنْ تُدْرِكُهُمُ السَّاعَةُ وَهُمْ أَحْيَاءٌ ".
Ebu Musa el-Eş'arı r.a.'in Abdullah b. Mesud'a "Sen Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zikretmiş olduğu kıyametten önceki o herc günlerini biliyorsun" deyip, bundan önceki hadis tarzında bir rivayette bulunmuştur. İbn Mesud ben Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in "Kendileri hayatta bulunurken kıyametin koptuğu zamana erişen kimseler insan/ann en şerlilerindendir" buyururken işittim demiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Herc çoğalır." Sahabiler 'Ya Resulallah o herc nedir?' diye sordular." Hadisteki "eyyüma hüve" tabiri "eyyü şey'in hüve=nedir o?"anlamına gelir. Anbese b. Halid'in Ebu Davud'dan, Yunus'tan naklettiği rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e, Ya Resulallah "........" diye sorulmuş. Resulullah saııaııiihu aleyhi ve sellem de "Öldürmedir, öldürmedir" buyurmuştur. (Ebu Davud, fiten) İbn Battal şöyle demiştir: Bu hadiste "zaman yaklaşır" cümlesinden başka açıklamaya muhtaç bir nokta yoktur. Yüce Allah daha iyi bilir ya "zamanın yaklaşması" zamanda yaşayan insanların dindarlıklarının azlığı bakımından birbirlerine yaklaşması demektir. Dindarlık o kadar azalacaktır ki fıskın galebe çalmasından ve fasıkların ortaya çıkmasından dolayı insanların arasında iyiliği emreden ve kötülüğü yasaklayan kimse kalmayacaktır. Bir hadiste "İnsanlar birbirlerinden farklı oldukları sürece hayır içinde olmaya devam edeceklerdir. Birbirlerine eşit hale geldiklerinde helak olacaklardır" buyurulmuştur. Bu şu demektir: İnsanlar sıkıntı esnasında kendilerine sığınılan, görüşlerinden yarar umulan, duaları ile teberrük edilen, irşadları alınıp, izlerinden gidilen fazilet ehli, salih ve Allah'tan korkan kimseler bulunduğu sürece hayır içinde olacaklardır. Tahavı şöyle der: Bu hadisin manası özellikle ilim öğrenmeyi terk edip, cehalete rıza göstermek olabilir. Sebebine gelince, insanlar ilimde birbirlerine eşit olmazlar. Zira ilmin dereceleri birbirinden farklıdır. Nitekim Yüce Allah "Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır" buyurmuştur.(Yusuf 76) İnsanlar ancak cahil olduklarında birbirlerine eşit olurlar. Nebi s.a.v. adeta alimlerin yok olmasıyla ilmin ortadan kalkması açısından cehaletin hakim olup, çoğalacağını haber vermektedir. İbn Battal şöyle der: Bu hadisin ihtiva ettiği kıyamet alametlerinin tümünü ayan beyan görmüş bulunuyoruz. Gerçekten ilim eksilmiş, cehalet baş göstermiş, kalplere cimrilik atılmış, fitneler her yanı sarmış ve adam öldürmeler çoğalmıştır. Biz de şunu ekleyelim: Öyle anlaşılıyor ki İbn Battal'ın gördüğü mukabili var olmakla birlikte çokluktur. Hadisten maksat ise Nebi s.a.v.'in saydığı alametlerin toplumda iyice kök salmasıdır. O derece ki nadir olanları hariç, bunların zıttı olan iyi şeylerden o toplumda eser kalmaz. "İlmin alınması" ifadesiyle buna işaret edilmektedir. Zira ilim alınınca ortada sırf cehalet kalır. İlim ehli bir zümrenin var olması bununla çelişmez. Çünkü onlar o günlerde cahil tabakanın içerisinde kaybolup gideceklerdir. Bu yaklaşımı İbn Mace'nin güçlü bir isnadla Huzeyfe'den naklettiği şu hadis teyid etmektedir: "Kumaşın desenleri yok olduğu gibi İslam silinecektir. Hatta oruç, namaz, hac ibadeti, sadaka nedir bilinmeyecektir. Bir gecede Kur'an yeryüzünden alınacak ve orada Kur'an'dan bir ayet bile kalmayacaktır. "(İbn Mace, Fiten) Fiten bölümünün sonlarında bu konuda daha fazla açıklama yapacağız. Taberani'nin nakline göre Abdullah b. Mesud şöyle demiştir: "Kur'an sizin önünüzden çekilip alınacaktır. Bir gece götürülecektir ve o insanların hafızalarından silinecektir. Yeryüzünde Kur'an'dan hiçbir eser kalmayacaktır."(Taberani, el-Mu'cemü'l-kebir, iX, 141) Bu rivayet in senedi sahihtir, fakat bu İbn Mesud'un sözü olarak mevkuftur. İleride Ahkam bölümünde bu söze açıktan aykırı olan rivayet beyan edilip, ikisi birbiriyle cem ve telif edilecektir. K.ıyametin diğer alametleri hakkında da aynı şeyleri söylemek mümkündür. Bundan sonra İbn Battal, Hattabl' den diğer hadiste zikredilen "zamanın yaklaşması" tabirinin ne manaya geldiğine dair nakilde bulunur. Sözünü ettiğimiz hadis, Tirmizi'nin Enes'ten, Ahmed b.Hanbel'in Ebu Hureyre'den naklettiği şu rivayettir: "Zaman yaklaşmadıkça. kıyamet kopmaz. Zaman yaklaşınca sene ay gibi, ay hafta gibi, hafta bir gün gibi, bir gün bir an gibi, bir an yapraksız hurma dalının yanması gibi olacaktır. "(Tirmizi, Zühd; Ahmed b. Hanbel, II, 537) Hattabı şöyle der: "Zamanın yaklaşması"ndan maksat, hayattan tat almadır. Yüce Allah daha iyi bilir ya Resulallah şunu demek istiyor: Mehdi çıktığında ve yeryüzünde güven oluşup, adalet hakim olduğunda yaşamaktan zevk alınacak ve o süre insanlar tarafından kısa görülecektir. İnsanlar uzun bile olsa rahatlık ve refah içinde geçen günleri kısa görürken, sıkıntı günlerini kısa bile olsa uzun görürler. Nevevı, Kadı lyaz ve başkasına paralelolarak şöyle der: Zamanın kısalığından maksat bereketin olmamasıdır. Mesela bir günden yararlanma, bir saatten yararlanma kadar olur. Bilginler şöyle demişlerdir: Bu yaklaşım daha doğru, daha faydalı ve hadisin kalan kısmıyla daha uyumludur. İbn Ebi Cemre şöyle der: "Zamanın yaklaşması"ndan maksat "Kıyamet, bir yıl, bir ay gibi olmadıkça kopmayacaktır" hadisine uygun olarak zamanın kısalığı olabilir. Buna göre kısalık, manevi olabileceği gibi, maddi de olabilir. Manevi kısalık, henüz zuhur etmemiştir. Her halde bu kıyametin kopmasından hemen önce görülecek alametlerden olsa gerektir. Manevi kısalığa gelince, bunun zuhur ettiği andan itibaren bir süresi vardır. Bunu din alimleri bilirler. Dünyevi sebeplerden anlayan kıvrak zekalı insanlara gelince, onlar kendilerini yararlar. Ancak din alimlerinin bundan önce yaptıklarını yapmayı başaramazlar. Bundan şikayet ederler ve sakatlığın nerede olduğunu bilmezler. Herhalde bunun sebebi birçok açıdan dine muhalif şeylerin ortaya çıkması dolayısıyla imanda meydana gelen zaaftır. Bunun en ağırı yiyecek, içecek maddelerindedir. Bu maddelerin içinde sırf haram olan olduğu gibi, -açıkça görüldüğü üzere- şüpheli olanlar vardır. Hatta birçok kimse bu konuda herhangi bir bilgiye sahip değildir. Eline ne miktarda bir şey geçirirse ona hücum eder ve haramlığına hiç aldırmaz. Gerçek şu ki zamanda, rızıkta ve bitkide bereket, ancak iman kuweti, emirlere uyma ve yasaklardan kaçınma ile meydana gelir. Bunun delili Yüce Allah'ın "O ülkelerin halkı, inansalar ve (günahtan) sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık fakat yalanladılar. Biz de ettikleri yüzünden onları yakalaYlVerdik"(Araf 96) ayetidir. İbn Battal'ın hadisin kalan kısmının açıklamaya ihtiyacı olmadığına dair ifadesi bizce isabetli değildir. Bilginler ayrıca "ilmin eksilmesi" ifadesinin ne anlama geldiği noktasında da ihtilaf etmişlerdir. Bazıları "ilmin eksilmesi"nden maksat, mesela okuduklarını unutan her alimdir derken, başka bazıları bundan maksat, alimlerin ölmesidir demişlerdir. Bunlara göre bir beldede her alim öldükçe, yerine başka biri geçmediği sürece orada ilim azalır. "Amelin eksik olması" fert fert herkes için sözkonusu olabilir. Zira alim birtakım problemler ve tersliklerle karşılaştığında zikirlerini ve ibadetini yerine getirme fırsatı bulamaz. ''Amelin eksilmesi" ile emanetlerde ve yapılan işlerde hıyanetin baş göstermesi de kastedilebilir. İbn Ebi Cemre şöyle demiştir: "Kaıplere cimrilik yerleştirilmesi" farklı insanların kalplerine onun yerleştirilmesi anlamına gelir. Hatta alim ilmiyle cimrilik edip, insanlara öğretmeyi ve fetva vermeyi bırakır. Sanatkar sanatında cimrilik ederek başkalarına o mesleği öğretmez. Zengin malında cimrilik ederek fakirin açlıktan ölüp gitmesine sebep olur. "Cimriliğin kalplere yerleştirilmesi" ise, cimriliğin aslının yerleştirilmesi değildir. Çünkü o zaten mevcuttur. İbn Ebi Cemre şöyle devam eder: "Cimriliğin kalplere yerleştirilmesi" nin bütün kişilerde genelolma ihtimali vardır. Bunun sakındınlan çeşidi, mefsedete yol açanıdır. Dine göre cimri, vermesi vacip olan şeyi vermeyen kimsedir. Malı vermemek onu helak eder, bereketini giderir. "Zekat vermekle mal eksilmez" ifadesi bu anlayışı teyit etmektedir. Çünkü marifet ehli kimseler bundan şer'i hakkı verilen mala afet gelmeyeceği, tam tersine onun artacağı anlamını çıkarmışlardır. Bundan dolayı verilen sadakaya zekat denilmiştir. Zira mal zekat vermekle artar ve mala bereket gelir. Hadis metninde yer alan ''Abdullah'', İbn Mesud'dur. "Sen Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zikretmiş olduğu kıyametten önceki o herc günlerini biliyorsun." Bununla yukarıda zikredilen hadisin benzeri olan "Kıyametin kopmasından önce herc günleri vardır" ifadesini kastetmektedir. Ahmed b. Hanbel'le, İbn Mace'de yer alan rivayete göre adamın biri "Ya Resulallah! Biz bir yılda şu kadar müşrik öldürüyoruz" deyince, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Maksat müşrikleri öldürmeniz değildir, fakat birbirinizi öldürmenizdir" buyurmuştur.(İbn Mace, Fiten; Ahmed b. Hanbel, LV, 414) "Kendileri hayatta bulunurken kıyametin koptuğu zamana erişen kimseler insanların en şerlilerindendir." İbn Battal şöyle der: Bu ifadenin lafzı her ne kadar genellik ise de maksat özel birtakım kimselerdir. Hadisin manası kıyametin çoğunlukla ve ağır basan bir ihtimalle kötülerin başına kopacağıdır. Bunun delili "Ümmetimden bir zümre kıyamet kopuncaya kadar hak üzere olacaktır" hadisidir. Bu haber kıyametin aynı zamanda faziletli kimselerin de başına kopacağına delildir. Biz de şunu ekleyelim: İbn Battal'ın dediği kesin değildir. Sözkonusu genelliği teyit eden ifadeler de vardır. Bunlardan birisi İbn Mesud'un rivayet ettiği şu hadistir: "Kıyamet ancak insanların kötülerinin başına kopacaktır." Hadisi Müslim rivayet etmiştir.(Müslim, fiten) Müslim'in Ebu Hureyre'den de başka bir rivayeti daha vardır: "Yüce Allah Yemen taraflarından ipekten daha yumuşak bir rüzgar gönderecektir. Bu rüzgar, kalbinde zerre kadar iman olan hiç kimseyi canlı bırakmayıp, ruhunu alacaktır."(Müslim, İman) Müslim'in; Deccal, İsa, Ye'cüc ve Me'cüc hakkında en-Nevvas b. Sem'an'dan naklettiği uzunca bir hadiste şu ifade yer almaktadır: "Zira Yüce Allah hoş bir rüzgar gönderecek ve bu bütün mu'min ve Müslümanların ruhlannı alacak, kötü insanlar ise hayatta kalıp, insanlann gözleri önünde tıpkı eşekler gibi kadın erkek cinsel ilişkiye gireceklerdir. İşte kıyamet bunların başına kopacaktır." Yine Müslim' de yer alan bir rivayete göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Kıyamet Allah, Allah diyen insanın başına kopmayacaktır" buyurmuştur.(Müslim, İman) Bu rivayet Ahmed b. Hanbel'de "Lfı ilfıhe il/allah diyen hiç kimsenin başına kopmayacaktır" şeklindedir.(Ahmed b. Hanbel, III, 162) Bu hadisle "Ümmetimden kıyamet kopana kadar hak üzere bir zümre bulunacaktır" şeklindeki hadisi şu şekilde uzlaştırmak mümkündür: Bu hadisteki " ... e kadar" şeklindeki zaman, her mu'min ve Müslümanın ruhunu alacak olan hoş rüzgarın eseceği vakte kadar geçerlidir. O andan itibaren ancak kötüler hayatta kalacaktır ve kıyamet biraz sonra açıklaması geleceği üzere ansızın onların başına kopacaktır
حَدَّثَنَا عَلِيٌّ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، قَالَ الزُّهْرِيُّ حَدَّثَنَا عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، رِوَايَةً " الْفِطْرَةُ خَمْسٌ ـ أَوْ خَمْسٌ مِنَ الْفِطْرَةِ ـ الْخِتَانُ، وَالاِسْتِحْدَادُ، وَنَتْفُ الإِبْطِ، وَتَقْلِيمُ الأَظْفَارِ، وَقَصُّ الشَّارِبِ ".
Ebu Hureyre'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "(Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu): Fıtrat beştir (yahut beş şey fıtrattandır); Sünnet olmak, etek traşı yapmak, koltuk altlarını yolmak, tırnaklarını kesmek ve bıyıkları kesmek. " Bu Hadis 5891 ve 6297 numara ile de var. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Bıyığını kestirirdi." Burada (kestirirdi anlamındaki: Yuhfi fiili) el-ihfa ya da el-hafy kökünden gelmekte olup izale etmek anlamındadır. "Derinin beyazı görününceye kadar." Bu muallak rivayeti mevsul bir rivayet olarak Ebu Bekir el-Esrem, Ömer b. Ebi Seleme yoluyla babasından şöyle dediğini nakledip rivayet etmiş bulunmaktadır: "Ben İbn Ömer'in, bıyığını geriye ondan hiçbir şey bırakmayıneaya kadar kestiğini gördüm." Taberi de Abdullah b. Ebi Osman yoluyla şunu söylediğini nakletmektedir: Ben İbn Ömer'in, bıyığının üstünden ve altından alıp kısalttığını gördüm." İşte bu, İbn Ömer'den gelen bu rivayet ile sadece dudağın kenarında bulunanları izale etmenin kastedildiği şeklinde tevil edenlerin tevilini reddetmektedir. Fıtrattan olduğu belirtilen bu hasletlerin, iyice tetkik edilmesi suretiyle idrak edilebilecek dini ve dünyevi pek çok masıahat ile ilgisi vardır. Bunların bazıları: Görünüşün güzelleştirilmesi, genelolarak ve detaylarıyla bedenin temizlenmesi, her iki temizlik (hadesten ve necasetten taharet) için gerekli ihtiyatın yapılması, hoş olmayan kokular dolayısı ile rahatsızlık verecek şeyleri önlemek suretiyle kendisiyle oturup kalktığı hanımına ve arkadaşına iyilikte bulunması, Mecusi, Yahudi, Hristiyan ve puta tapıcı kafirlerin şiarlarına muhalefet etmesi, şeriat koyucunun emrine uyması, yüce Nlah'ın: "Size suret verip, suretlerinizi güzelleştirmiştir."(Mu'min, 64) buyruğunun işaret ettiği gerçeği koruması -çünkü bu özellikleri korumaya çalışıp devam etmek buna uygun bir iştir-o Yüce Allah: Ben sizin suretlerinizi güzelleştirmiş bulunuyorum. Sizler onu çirkinleştirecek hallerle güzelliğinizi bozmayınız yahut onun güzelliği ni devam ettirecek şeylere dikkat ediniz, demiş gibidir. Çünkü bunları korumak ve bunlara gereken dikkati göstermek aynı zamanda insani özelliklere ve istenen şekilde kaynaşmaya gereken dikkati göstermek demektir. Çünkü insan güzel bir görünüm ile ortaya çıktığı takdirde, diğerlerinin onunla daha güzel bir şekilde geçinip ona açılmalarını sağlar. Söylediği söz kabul edilir, görüşü benimsenir. Aksi olursa aksi sonuçlar ortaya çıkar. Fıtrata dair açıklamaya gelince, el-Hattabi şöyle demektedir: İlim adamlarının çoğunluğunun kanaatine göre burada fıtrattan kasıt, sünnettir. Başkası da böyle söylemiştir. Derler ki: Bu, bunların Nebilerin sünnetlerinden oldukları anlamına gelir. Bir başkakesim şöyle demektedir: Fıtratın anlamı dindir. Ebu Nuaym, el-Mustahrec adlı eserinde de bunu böylece rivayet etmiştir. Nevevi Şerhu'lMühezzeb adlı eserinde şunları söylemektedir: el-Maverdi ile Şeyh Ebu İshak bu hadiste fıtrattan maksadın din olduğunu söylemişlerdir. Şafii ve mezhebine mensup ilim adamlarının çoğunluğu bu başlıkta sözü geçen beş hasletin arasında yalnızca sünnet olmanın vacip olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşü eskilerden Ata da benimsemiştir. Hatta Ata şöyle demiştir: Yaşı büyük bir kişi, Müslüman olduğu takdirde sünnet olmadıkça Müslüman olması eksik kalır. Ahmed ile Maliki alimlerinden bazılarına göre sünnet olmak vaciptir. Ebu Hanife'ye göre ise farz değil, vaciptir. Yine ondan, terki sebebiyle günahkar olmayı gerektiren bir sünnet olduğu görüşü de nakledilmiştir. Şafii alimlerinden gelen bir görüşe göre sünnet, kadınlar için vacip değildir. el-Muğnı müellifinin Ahmed'den naklettiği görüş de budur. İlim adamlarının çoğunluğu ile kimi Şafii alimine göre sünnet vacip değildir. Bunların delilleri arasında Şeddad b. Evs'in, Nebie nispet ederek zikrettiği "sünnet olmak erkekler için bir sünnet, kadınlar için bir ikramdır" hadisidir. Ancak bunda buna dair delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü hadis-i şerifte "sünnet" lafzı varid olduğu takdirde vacibin karşısında yer alan hükmün kastedilmediği kabul edilmiş bir husustur. Sünnet olmayı vacip kabul eden kimseler birtakım deliller göstermişlerdir: 1- Sünnet yapılırken kesilen et parçası, necaseti alıkoyar ve dışarı çıkartmaz. Bundan dolayı namazın sıhhatine engelolur. Ebu't-Tayyib et-Tab eri ise bu kadarının bize göre bağışlanan bir şeyolduğunu açıkça ifade etmiştir. 2- Ebu Davud, Useym b. Kesir'in dedesi olan Kuleyb'den şu hadisi rivayet etmiştir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisine: Üzerinden küfrün kıllarını at ve sünnet ol, demiştir." Bununla birlikte Nebi'in bir kişiye özel olarak hitabının o kişiye ait olduğuna dair delil ortaya konuluncaya kadar başkasını da kapsayacağı kabul edilmiş bir ilkedir. Ancak buna da hadisin senedinin zayıf olduğu belirtilerek itiraz edilmiştir. Çünkü İbnu'l-Münzir: Bu hususta hiçbir rivayet sabit değildir, demiştir. 3- Sünnet olan kimsenin avretini açmasının caiz oluşu 4- Sünnet olmak taabbud maksadıyla vücuttan yerine başkasının gelmediği bir organ parçasını kesmektir. O halde bu, hırsızın elinin kesilmesi gibi vacip olur. 5- Sünnet olmak sebebiyle canın büyük bir acı çekmesi söz konusudur. Böyle bir şey ise ancak ya masıahat ya bir suça karşı ceza ya da vücub hallerinden birisi sebebiyle meşru olabilir. İlk ikisi söz konusu olmadığına göre üçüncüsü sabit olur." 6. el-Hattabı sünnet olmanın vacip oluşuna bunun, dinin şiarı oluşunu da delil göstermiştir. Çünkü bu yolla Müslüman kafirden ayırt edilebilir. Hatta sünnet olmamış, öldürülmüş bir topluluk arasında sünnet olmuş bir kişi buluna cak olursa onun cenaze namazı kılınır ve müslümanların kabristanına defnedilir. Ancak Ebu Şame buna karşı: Dinin şiarlarının tümünün (değil de ancak bir kısmının) vacip olduğunu söyleyerek itiraz etmiştir. 7- Beyhaki der ki: Delillerin en güzeli Buhari ve Müslim'de yer alan Ebu Hureyre'riin rivayet ettiği mertCı' hadistir: "İbrahim seksen yaşında iken el-Kadum denilen yerde sünnet oldu." Yüce Allah da: "Sonra biz sana: 'Hanif olarak İbrahim'in dinine uy. "'(Nahl, 123) diye buyurmuştur. İbn Abbas'tan da İbrahim'in kendisi ile sınanıp eksiksiz olarak tamamladığı kelimelerin fıtrat ın hasletleri olduğu ve sünnet olmanın da bunlardan birisi olduğunu söylediği, sahih olarak rivayet edilmiştir. Sınama da çoğunlukla vacip olan şeylerle gerçekleşir. Sünnet olmanın meşru olduğu vakit hakkında da görüş ayrılığı vardır. elMaverdi der ki: Bunun biri vücub, biri de müstehaplık vakti olmak üzere iki vakti vardır. Vücub vakti, büluğ zamanıdır. Müstehablık zamanı ise ondan önceki süredir. Uygun görülen ise doğumdan sonra yedinci günde sünnet olmaktır. eş-Şeyh Ebu Abdullah b. el-Hac, el-Medhal adlı eserinde şunu nakletmektedir: Erkeğin sünnet olmasını açıklayıp ilan etmek, dişinin de sünnet olmasını gizli saklı yapmak sünnettir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Etek traşı yapmak." İstihdad (etek traşı yapmak) ile kastedilen, vücudun özel bir yerindeki kılları traş etmek için ustura kullanmaktır. Denildiğine göre bu tabirin kullanılması, bir lafızdan anlatılmak istenenin anlaşılabilmesi ve açıkça ifade etmeye ihtiyaç bırakmaması halinde, haya edilen halleri kinayeli lafızlarla ifade etmenin meşru olduğunu göstermektedir. Nesai'nin naklettiği Ebu Hureyre yolu ile gelen rivayette bu tabir, "halku'l-ane (etek traşı yapmak)" olarak zikrediImiştir. Nevevi ve başkaları der ki: Etekteki kıııarı izale etmekte sünnet olan, hem erkek, hem kadın için ustura ile traş etmektir. eabir'den gelen sahih hadiste, saçı başı karışık olan kadın saçlarını taramadan, kocası yanında bulunmayan kadın etek traşı yapmadan geceleyin kadınların yanına baskın yaparcasına gitmenin nehyedildiği de sabittir. Bu hadise dair yeterli açıklamalar Nikah bölümünde geçmiş bulunmaktadır. Ancak bunu giderecek herbir yol ile de sünnet asıl itibariyle gerçekleştirilmiş olur. Yine Nevevi şunları söylemektedir: Erkek için evla olan traş olmak, kadın için de daha uygunu yolmaktır. Ancak bu görüş, kadının acı çekmesi sebebiyle kocasının da yerin gevşekliği sebebiyle zarar goreceği belirtilerek, açıklanması zor bir görüş olarak kabul edilmiştir. Çünkü yolmak, doktorların ittifakıyla yolunan yerin gevşemesine sebep olur. Ama İbnu'l-Arabi şunları söylemektedir: Eğer kadın için daha uygunu mutlak olarak -zırnık gibi- izale edici ilaçlar kullanmaktır, deniimiş olsaydı, bu da doğrudan uzak bir görüş olmazdı. "Koltuk altlarını yolmak." Müstehap olan sağ koltuk altından başlamaktır. Traş olmak yoluyla da özellikle yolmaktan rahatsız olan kimseler için, sünnetin esası eda edilmiş olur. "Tırnakları kesmek." Bundan maksat, tırnağın parmak ucundan itibaren uzayan kısmını kesmektir. Çünkü altında kir toplanır ve bu tiksinti verir. Hatta bu bazen taharet esnasında yıkanması kap eden yere suyun ulaşmasını önleyecek sınıra kadar dahi ulaşabilir. Perşembe günü tırnak kesmenin müstehap oluşuna dair herhangi bir hadis sabit olmuş değildir. Nevevi der ki: Kabule değer görülen görüş, bütün bu hususların yapılacağı süreyi ihtiyacın belirlediği şeklindedir. elMühezzeb Şerhi'nde ise (yine Nevevi) şunları söylemektedir: Bunun duruma ve şahıslara göre değişmesi söz konusudur. Gerek bunda, gerekse sözü edilen diğer bütün hususlarda belirleyici esas, bunlara duyulacak ihtiyaçtır. Derim ki: Ama bu, bu işleri Cuma gününe rast getirmeye çalışmaya da engel değildir. Çünkü Cuma günü temizlenmekte işi ileriye götürmek, meşru olan bir şeydir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Sualat: Sorular"da yer alan hususlardan birisi de şudur: Ben ona (Ahmed'e) sordum: Kestiği saçını ve tırnaklarını toprağın altına mı gömer yoksa onu rastgele mi atar? O, kestiklerini gömer, dedi. Ben: Bu hususta sana bir rivayet ulaştı mı, diye sordum. O: İbn Ömer bunları toprağın altına gömerdi, dedi. Ayrıca Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in de kesilen saçların ve tırnakların gömülmesini emir buyurduğu ve: "Ademoğullarının büyücüleri onu alıp oyuncak edinmesin" dediği de rivayet edilmiştir. Derim ki: Bu hadisi Beyhaki, Vail b. Hucr'dan buna yakın olarak rivayet etmiştir. Bizim mezhebimize mensup ilim adamları, bunlar insan vücudunun birtakım cüzleri olduklarından dolayı gömülmelerini müstehap kabul etmişlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Bıyıkları kesmek." Nevevi der ki: Bıyıkların kesilmesinde uygun görülen, bıyığın kenarı görülünceye kadar kesilmesidir. Fakat kökünden onu büsbütün kesmemesidir. Hadisteki "kesiniz" rivayeti, dudaklardan sonra uzayan kısmı izale ediniz, anlamındadır. İbn Dakiku'l-'Id der ki: Ben bunu mezhebin bir görüşü olarak mı yoksa kendisinin İmam Malik'in mezhebindeki görüşlerden tercih ettiği bir görüş olarak mı naklettiğini bilemiyorum. Derim ki: Nevevi el-Mühezzeb Şerhi'nde açıkça: Bizim mezhebimiz budur, demektedir. Tahavı şöyle demektedir: Ben bu hususta Şafil'den açıkça nakledilen bir ifade görmedim. Ama bizim kendileri ile görüştüğümüz el-Müzeni ve er-Rebi gibi arkadaşları bıyıklarını iyice keserlerdi. Bunu da ondan başkasından almadıklarını zannediyorum. Ebu Hanife ve arkadaşları ise şöyle derlerdi: Bıyıkları kesmek kısaItmaktan daha faziletlidir. İbnu'l-Kasım da Malik'ten şöyle dediğini nakletmektedir: Banagöre bıyığı diptenkesmek bir müsledir. Hadisteki maksat ise dudakların kenarı görülünceye kadar bıyıkları ileri derecede kısaltmaktan ibarettir. Eşheb de şöyle demektedir: Ben Malikle bıyığını dipten kesen kimsenin durumunun ne olacağını sordum. O: Görüşüme göre canı yanacak kadar dövülür, dedi. Bıyığını traş eden kimseye de: Bu daha sonra insanlar arasında ortaya çıkan bir bid'attir, demiştir. --Tahavi'den iktibas burada sona ermektedir-- Kimi ilim adamları bu hususta muhayyerliği benimsemiştir. Derim ki: Bu kişi Taberi'dir. O Malik'in ve KOfelilerin görüşlerini nakledip, dilcilerden de "(hadiste geçen) el-ihfa"nın kökten kesmek• anlamına geldiğini aktardıktan sonra şunları söylemektedir: Sünnet her iki hususa da delildir ve arada bir tearuz (çatışma) yoktur. Çünkü kesmek (kass) bir kısmını almayı, ihfa ise tamamını almayı ifade eder. Her ikisi de sabit olduğuna göre, kişi dilediğini yapmakta muhayyerdir