Sahîh-i Buhârî · 6574
Arapça metin
قَالَ عَطَاءٌ وَأَبُو سَعِيدٍ الْخُدْرِيُّ جَالِسٌ مَعَ أَبِي هُرَيْرَةَ، لاَ يُغَيِّرُ عَلَيْهِ شَيْئًا مِنْ حَدِيثِهِ حَتَّى انْتَهَى إِلَى قَوْلِهِ " هَذَا لَكَ وَمِثْلُهُ مَعَهُ ". قَالَ أَبُو سَعِيدٍ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ " هَذَا لَكَ وَعَشَرَةُ أَمْثَالِهِ ". قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ حَفِظْتُ " مِثْلُهُ مَعَهُ ".
Ata dedi ki: Ebu Hureyre bunu rivayet ederken Ebu Said el-Hudrl'de Ebu Hureyre'nin beraberinde oturuyor ve Ebu Hureyre'nin dediklerinden hiçbir şey değiştirmeye lüzum görmüyordu ta "Bunların hepsi senin ve bir o kadar dahası da hep senindir" sözüne gelince Ebu Said, Ebu Hureyre'ye: Ben Resulullah Sallallahu Aleyhi ve SellemIden "Bunların hepsi ve daha on misli de senindir buyuracaktır" derken işittim dedi. Ebu Hureyre de ben Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den yalnız "Bunlar ve beraberinde bir misli daha senindir" buyurduğunu ezberledim, dedi. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Sıratın cehennem köprüsü olduğu." Yani sıratın Müslümanlar üzerinden geçip cennete gitsinler diye cehennem üzerine kurulan köprü olduğu. "Hel tudarrCıne" yani çekişerek, mücadele ederek ve birbirinizi sıkıştırarak kimseye zarar veriyor musunuz ve kimse de size zarar veriyor mu? Bu kelime "ra" harfi şeddelenmeden de rivayet edilmiştir. Bu takdirde fiil zarar anlamına gelen "ed-dayr" kökünden türemiş olur. Buna göre mana, kimse kimseye muhalif olup da onu yalanlıyor, onunla çekişiyor ve böylece ona zarar veriyor mu demektir. Fiilin kullanımı "darahCı, yadiruhCı" şeklindedir. Bazılarına göre bu fiilin manası bir diğer rivayette olduğu gibi sıkıştırıyor musunuz demektir. "TeravnehCı kezalike =onu böyle apaçık göreceksiniz." Vurgulanmak istenen "görme"nin net, kuşkunun olmadığı, meşakkatin ve birbirine düşmnin bulunmadığı görmeye benzetilmesidir. Nevevi şöyle demiştir: Ehl-i sünnet mezhebine göre müminlerin Rablerini görmeleri mümkündür. Mutezile ve Hariei bid'atçiler ise bunun mümkün olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bu, onların cehaletlerini gösterir. Kitap, sünnet, sahabelerle Ümmetin selefinin ahirette müminlerin Rablerini görecekleri yolundaki iemalarında birçok delil vardır. "Tağutlara tapmakta olanlar onların ardına takılıp gidecektir." Hadiste geçen "tevağit" "tağut" kelimesinin çoğuludur. Tağut, şeytan, put demektir. Kelimenin çoğulu, tekili, müzekkeri ve müennesi aynıdır. Nisa suresinin tefsirinde tağuta bir parça işaret edilmişti. Taberi şöyle der: Bence isabetli olanı şudur: TağCıt, Allah'tan başkasına ibadet olunan ve Allah'a karşı azgınlık edip, haddi aşan her şeydir. Bu da ya onun kendisine ibadet edene galebe çalmasıyla ya da ibadet edenin itaatiyiedir. Bu tapılan varlık insan olabileceği gibi şeytan veya hayvan ya da cansız bir varlık olabilir. Taberi şöyle devam eder: Onların kıyamet günü bu tağCıtların ardına düşmeleri, onlara inanmaya devam etmelerinin cezasıdır. TağCıta tapanların onların peşinden gitmeleri, istemeseler bile zorla cehenneme sürüklenmeleri için de olabilir. Ebu Said el-Hudrl'nin Tevhid Bölümünde nakledilen hadisinde Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle demektedir: "Haç ehli haçlarıyla, putperestler putlarıyla, her ilaha tapanlar ilahlanyla birlikte gideceklerdir." Burada şeytan ve benzeri tapılmaktan hoşnut olan bir varlığa veya cansız bir nesneye ya da hayvana tapanların bu hükme dahilolduklarına işaret edilmektedir. Melekler ve Mesih İsa gibi tapılmaktan hoşnut olmayanlar ise böyle değillerdir. "Yalnız bu ümmet kalacaktır." İbn Ebi Cemre şöyle demiştir: "Ümmet" kelimesinden maksat Muhammed ümmeti olabileceği gibi, bundan daha geniş olarak yorumlama imkanı da vardır. Bu takdirde cinler dahil bütün tevhid ehli, ümmet kavramına girer. Hadisin devamındaki itaatkar veya günahkar olup, Allah'a ibadet eden herkesin yerinde kalacağını ifade eden cümle de bunu göstermektedir. Bizce söz konusu hüküm, hadisin devamındaki "Ümmetini onun üstünden en evvel geçirecek ben olacağım" cümlesinden de anlaşılmaktadır. Çünkü bu cümlede, diğer Nebilerin Hz. Nebilden sonra kendi ümmetierini sırattan geçireceklerine işaret edilmektedir. "Onlara 'Yalan söylediniz' denilir." İbn Battal şöyle demiştir: Bu hadisten münafıkların dünyada yaptıkları gibi -kendilerine fayda verir umuduyla- müminlerle birlikte geri kalacakları ifade edilmektedir. Münafıklar bunun kendileri için devam edeceğini zannetmektedirler. Oysa Allahu Teala müminleri alınlarındaki beyazlık (ğırra) ve ayaklarındaki akseki (tahdı) ile ayıracaktır.' Zira münafıkta ne ğırra, ne de tahdl olacaktır. Biz de şunu ekleyelim: Gırra ve tahdlin Muhammed ümmetine mahsus olduğu sabittir. Bu münafıkların ayrılma meselesine daha yakından bakacak olursak, onlar ğırra ve tahdie sahip olduktan sonra secdeye muafık olamayarak ve nuriarı söndürülmek suretiyle müminlerden ayrılacaklardır. Bir ihtimale göre ise ğırra ve tahdie sahip olacaklar, sonra nurun söndürülmesi esnasında bunlar kendilerinden alınacaktır. "Allah onlara evvelce tanıdıklanndan başka bir surette gelecektir." İbnü'lArabi şöyle demiştir: Onların bu esnada (Allah'a) sığınmaları bunun istidrac olduğuna inanmalarındandır. Çünkü Allah kötü bir şeyi emretmez. Batıla ve batıl taraftarlarına uymak çirkin şeylerdendir. Bundan dolayı Sahih'te şöyle bir ifade yer alır: "Allah onlara tanımadıkları bir surette gelir. Bu, batıla tabi olanlara uyma emridir. Bundan dolayı 'Rabbimiz geldiğinde biz onu tanırIZ' derler." Bunun manası Rabbimiz bize bildiğimiz hak sözü söyleyerek geldiğinde biz onu tanırız demektir. İbnü'l-Cevzl'ye göre hadisin manası şudur: Allah onlara kıyamet gününün korkunçluğuyla ve dünyada mislini tanımadıkları şekliyle meleklerin suretinde gelir. Onlar da bu durumdan (Allah'a) sığınırlar ve şöyle derler: Rabbimiz gelseydi biz onu tanırdık yani Rabbimiz bize tanıdığımız lütfuyla gelseydi biz onu tanırdık. Bu Allahu Teala'ın "İncikten açılır"(Kalem 42) ifadesiyle anlattığı durumdur ki "incikten açılmak" işlerin güçleşmesi demektir. Kurtubi şöyle demiştir: Bu, kullarından murdar olanları temizlerden ayırması için Allahu Teala'ın onları imtihan ettiği korkunç bir durumdur. Şöyle ki münafıklar dünyada iken olduğu gibi, orada da mümkün olduğu zannıyla kendilerinin de müminlerden olduğunu iddia ederek onlarla birlikte karışık olarak geri kaldıklarında Allah onlara korkunç bir şekilde gelmek suretiyle kendilerini imtihan eder ve onların tümüne "Ben sizin Rabbinizim" der. Müminler Rablerine inkarla cevap verirler. Çünkü onlar Allahu Teala'ı daha önceden tanımaktadırlar ve onun bu suretteki niteliklerden uzak olduğunu bilmektedirler. Bundan dolayı "Senden Allah'a sığınırız. Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayız" derler. Hatta bazıları az kalsın dönecek hale gelir yani ayağı kayıp da münafıkların düşündüğü gibi düşünecek duruma gelir. Kurtubi şöyle der: Bunlar alimler arasında kökü ve kökeni olmayan bir zümredir. Herhalde bunlar hakka inanıp, basiretsizce onun etrafında dönenlerdir. Hattabi'nin düşüncesi ise şöyledir: Allah'ın bu görülmesi, onlara onurlandırma ölsun diye cennetteki görülmesinden farklı olacaktır. Çünkü bu imtihan içindir. Diğeri onların onurunu arttırmak içindir. Nitekim "el-hüsna ve ziyade = güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır"(Yunus 26) ayetindeki "bir de fazlası" bu şekilde tefsir edilmiştir. Hatta.bi şöyle devam eder: Mahşer yerinde imtihanın yapılmasında herhangi bir problem yoktur. Çünkü mükellefiyetierin izleri, ancak cennete veya cehenneme yerleştikten sonra kesilir. Kurtubi sözüne devamla der ki: Burada şöyle denebilır: Allahu Teala'ın ilk başta kendisini onlardan gizlemesi, aralarında kendisini görmeye layık olmayan münafıkların bulunmasındandır. Onlar müminlerden ayrılınca aradaki perde kaldırılır ve müminler o zaman "Sen bizim Rabbimizsin" derler. Bizim kanaatimiz ise şu yöndedir: "Bize kendisini tanıtınca onu tanırız" ifadesi ve onun teviliyle ilgili söylediklerimiz göz önüne alındığında problem ortadan kalkmaktadır. "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu ki: 'Ümmetini onun üstünden en evvel geçirecek ben olacağım'" Şuayb'ın rivayetinde "men yüCızu" cümlesi "yucevvizu bi ümmetihi" şeklindedir. Asmai şöyle demiştir: "Caze'l-vadiye" vadide yürüdü, "ecazehCı" vadiyi yürüyüp kat etti demektir. Nevevi şöyle demiştir: Hadisin manası şudur: Sıratın üzerinden ilk geçecek ve onu kat edecek ben ve ümmetim oluruz. Arapçada "d'ize'l-vadiye ve ecazehu" vadiyi yürüyüp kat etti ve arkasında bıraktı demektir. "O gün Nebilerin duaları :4l/ahümme sel/im sel/im' şeklinde olacaktır." Bu cümle Şuayb'ın rivayetinde "ve la yetekellemu yevmeizin ahadun iIIe'rrusül =0 gün Nebilerden başka hiç kimse konuşmayacaktır" şeklindedir. İbrahim b. Sa'd'ın rivayetinde ise "Onunla ancak Nebiler konuşabilir. Nebilerin o günkü duaları :4l/ahumme! Sel/im, seiUm' şeklinde olur." Tirmizl'de yer alan el-Muğire hadisine göre Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Müminin sırattaki şiarı 'Rabbi sel/im, sel/im = Allah'ım selamet ver, selam et ver' şeklindedir. "(Tirmizi, Kıyame) Bu ifadeden müminlerin şiarının bunu konuşacakları şeklinde olduğu sonucu çıkmaz. Tam tersine bunu müminlere selamet duası yapan Nebiler söylerler ve buna onların şiarı ismi verilir. Bu açıklamayla bu konudaki haberlerin tümü cem ve telif olmaktadır. Ebu Said hadisinde şöyle bir farklı ifade vardır: "Mümin (sırattan) göz açıp kapama hızında, şimşek gibi, rüzgar gibi, cins atlar ve develer gibi geçer." Huzeyfe ve Ebu Hureyre'nin birlikte rivayet ettikleri hadiste ise şöyle denmektedir: "Onların ilk zümresi şimşek gibi geçer, sonra rüzgar, sonra kuş ve hızlı koşan erkekler gibi geçerler. Onları sırattan amel/eri geçirir. "(Müslim, İman) . "Ve bihf kela/fb= Onun çengel/eri vardır." "Bihi''' kelimesindeki zamir, "slrat" yerine kullanılmıştır. Huzeyfe ve Ebu Hureyre'nin birlikte yaptıkları rivayete göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Sıratın iki yanında asılı ve işaret edilen kimseleri yakalaması emredilen çengel/er vardır" diye haber vermiştir. Kadı Ebu Bekir el-Arabi' şöyle demiştir: Buradaki "çengeller" "Cehennem şehvetlerle kuşatılmıştır" şeklinde daha önce geçen hadiste işaret edilen şehevi şeylerdir. İbnü'I-Arabi' şöyle der: Şehvetler sıratın iki tarafına konmuştur. Her kim bunlara dalacak olursa cehenneme düşer. Çünkü şehvetler sırat köprüsünün insanı kapan çengelleridir. Huzeyfe hadisinde ise "Emanet ve sı la-i rahim gönderilir ve sıratın sağlı sol/u iki tarafında durur" (Müslim, İman) yani sıratın iki yakasında dururlar. Bu hadisin manası şudur: Emanet ve sıla-i rahim, şanları yüce, kullara riayeti gerekli olan hakkının büyüklüğü sebebiyle emanete riayet eden, etmeyen, akrabalarıyla ilişkisini koparan ve koparmayan herkes orada durdurulur. Bunlar, hak üzere olan adına mücadele ederken batıla sapanların aleyhine şehadet ederler. "Emanet" kelimesi ile "inna aradna'l-emanete ale's-semavati ve'l-ardi = Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik''(Ahzab 72) ayetinde geçen "emanet", "sıla-i rahim" den de "vetteku'l-lahellezi: tesaelune bihi: ve'l-erham = adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten sakının"(Nisa 1) ayetinde yer alan "sıla-i rahim" kastedilmiş olabilir. Allah'ın emrine tazimde ve yarattıklarına şefkatte bulunmak da buna dahilolur. Sanki emanet ve sıla-i rahim, sırat-i müstakim, imanın ve dosdoğru dinin iki fıtratı olan İslamın iki yanına gizlenmişlerdir. "İşte bu çengeller insanları (kötü) amellerinden dolayı kapıp alırlar." ez-Zeyn b. el-Müni:r şöyle demiştir: Sözkonusu çengellerin Sa'dan dikenine benzetilmesi, insanları kapmaktaki hızı, kaçınma ve korunmaya rağmen ona taktlmanın çokluğu açısından benzetilmiştir. Böylece insanlara dünyada bildikleri ve doğrudan alıştıkları bir şeyle örnek verilerek temsili bir anlatım yapılmıştır. Sonra Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem sözkonusu benzetmenin bunların miktarları konusunda olmadığına işaret etmek üzere istisnada bulunmuştur. "Minhum el-muhardelu." Bunun manası sırat onları kurtuluşa erenlere katılmaktan alıkoyar demektir. Bazılarına göre "el-muhardel" yere çarpılmış demektir. İbnü't-Tıyn' u manayı tercih etmiş ve haberin ifade akışına bu daha uygundur demiştir. "Summe yencu = sonra kurtulur." İbn Ebi: Cemre şöyle demiştir: Bu cümleden sırattan geçecek olanların üç sınıf oldukları anlaşılmaktadır. Bunlar herhangi bir sıyırık, tırmalama olmaksızın kurtuluşa erenler, ilk etapta helak olanlar ve bunların ortası olanlardır ki bunlar önce yara alırlar, sonra kurtuluşa ererler. Bu kısımlardan her biri de kendi aralarında tekrar kısımlara ayrılır. Böyle olduğu "bi kadri a'm6/ihim = amellerine göre" ifadesinden anlaşılmaktadır. "Mekdus" kelimesinin telaffuzu hakkında ihtilaf edilmiştir. Kelime Müslim'de yer alan bir rivayette (Müslim, İman) "mekdus" şeklinde yer alırken bazıları "mekduş" şeklinde rivayet etmişlerdir. "Mekduş", şiddetli bir şekilde sevk etmek demektir. "Mekdus" ise bir kısmı diğerine binen demektir. "Allah kulları arasında hüküm ve adaletini tamamladığında." İbn Ebi: Cemre bu cümleyi Allah'ın ilminde onlara merhamet edeceği vakit geldiğinde şeklinde tefsir etmiştir. Nevevi: şöyle der: Hadisin zahirine göre cehennem ateşi yedi secde organlarının tamamını yemeyecektir. Bunlar alın, iki el, iki diz, iki ayaktır. Ba,:ı alimler bunu kesin bir dille ifade etmişlerdir. İbn Ebi Cemre bu hadisten Müslüman olup namaz kılmayan bir kimsenin cehennemden çıkmayacağını, çünkü onun alnında ve ayaklarında alamet olmayacağını söylemiştir. Fakat bu hadis "Iem ya'melu hayran kattu = hiç amel işlememiş" ifadesinin genelliği dolayısıyla Allah'ın kabzasında çıkacak şeklinde yorumlanmıştır. "Yabani reyhan tohumları nasıl çabuk biterlerse (yeniden) öylece biteceklerdir. " İman bölümünde bu kelimenin yabani reyhan olduğu geçmişti. Kelimenin çoğulu "hibeb"dir. "Ff hamili's-seyl = sel uğrağında" yani selin getirdiği ince toprak üzerinde. İbn Ebi Cemre şöyle demiştir: Bu ifade onların yerden bitme hızlarına işaret etmektedir. Zira yabani reyhan tohumu, bitkilerin içerisinde en hızlı bitendir. Bir de sel artığında oldıı mu daha da hızlı biter. Zira sel artığında yumuşak çamurla birlikte selle birlikte gelen çerçöpün harareti bir araya gelir. "Bir kimse kalır." Bundan önceki başlık altında yer alan 22. hadisin açıklamasında cehennemden en son çıkacak kişiden söz edilmiş ve bu kişinin kefen soyucu olduğu belirtilmişti. Huzeyfe'nin naklettiği İsrailoğulları ile ilgili hadiste şu ifade yer almaktaydı: "Adamın biri kendi ameli hakkında iyi düşünmüyordu. Allesine '(Ölünce) Beni yakın' dedi." Bu hadisin son kısmında o kişinin "Kefen soyucu olduğu" yer almaktaydı Ahmed b. Hanbel, Ebu Avane ve başka kaynaklarda zikredilen Huzeyfe'nin Ebu Bekir'den naklettiği hadiste şu ifade yer almaktadır: "Sonra Allah 'Cehennemde herhangi bir am el yaptığı halde kalan var mı bakın?' diye emreder ve orada bir kişiyi bulurlar. Ona 'Hiç hayır işledin mi?' diye sorulur. O da 'Hayır! Ancak alışverişlerimde insanlara müsamaha ederdim' der." (Ahmed b. Hanbel, 1,4) "Şu ateşin kokusu beni zehirleyip duruyor." Hattabi şöyle demiştir: "Kaşabehu'd-duhan" duman boğazına doldu ve kişi onu yutmaya başladı demektir. "el-Kaşb" kelimesinin aslı yemeğe zehir katmak demektir. Kullanımı "kaşabehu" şeklindedir. Manası onu zehirledi demektir. Daha sonra bu fiil dumanla hoş kokunun zirveye çıkması anlamında kullanılmıştır. Nevevi şöyle der: "Kaşebeni" beni zehirledi, bana eziyet etti ve beni helak etti anlamınadır. Bu anlam dilbilimcilerin çoğunluğunun görüşünü yansıtmaktadır. Bizce Hattabi'nin görüşünün güzelliğini herkes fark edebilir. "Yalını beni yakıp duruyor." Hadis metninde geçen "zekauha" alevi çoktur, tutuşması ve yakıcılığı şiddetlidir anlamınadır. "Ya Rab' Ben İ mahlukatının en bedbahtı kılma!" Hadis metninde geçen "elhalk" kelimesinden burada maksat cennete girenlerdir. "Bunların hepsi ve bir o kadar dahası da hep senindir!" Ebu Said Ebu Hureyre'ye 'Ben Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den duydum ... ' demiştir.' Hadisten Çıkan Sonuçlar 1- İbn Ebi Cemre şöyle demiştir: Hadise göre bir şahsa hakikatı kavranamayan bir şeyle hitap etmek caizdir ve gerçeği kavranılmayan bu şeyi o kişinin anladığı simgelerle ifade etmek mümkündür. Ahirette olacak şeyler isimlendirme hariç dünyadakilere benzemez. 2- Mükellefiyet, kişi cennette veya cehennemde yerini almadıkça kesilmez. Mahşer yerinde emri yerine getirme ister istemez zorunlu olarak gerçekleşir. 3- Hadisten imanın fazileti anlaşılmaktadır. Zira münafık zahiren imanlı göründüğü için yüzündeki nur ve başka şeyler söndürülüp, müminlerden ayrılıncaya kadar dokunulmazlığı kendisinde kalmıştır. Sırat köprüsü olanca inceliğine ve keskinliğine rağmen Adem'den kıyamete kadar gelip geçmiş bütün mahlukatı içine alır. 4- Cehennem ateşi büyüklüğüne ve şiddetine rağmen yakılması emredilen sınırı aşmayacaktır. 5- Şefaat dilemek ancak günahkar için sözkonusudur gerekçesi ile bunu kabul etmeyenlerin aksine onu dilemek caizdir. Kadi İyad şöyle demiştir: Bu görüşü savunanlar daha önce açıklandığı üzere hesapsız bir şekilde ve bunun dışında cennete girme esnasında şefaatin olacağını gözden kaçırmışlardır. Bunun yanında aklı başında olan herkes, kendisinin kusurlu olduğunu itiraf ettiğine göre kusurundan dolayı af talebine ihtiyaç duyacaktır. Amel eden herkes de aynı şekilde amelinin kabul edilmeyeceğinden korku duyacak ve onun kabulü için şefaate ihtiyaç duyacaktır. Kadı Iyaz şöyle devam eder: Karşı görüşü ileri süren kimsenin bağışlanma ve rahmet duasında bulunmaması gerekir. Bu da selefin dualarında izledikleri yola aykırıdır. 6- Hadisten Allahu Teala'ı ahirette görmenin mümkün olduğu anlaşılmaktadır. 7 - Bu ümmete mensup günahkar bir zümre ateşle azaba uğrayacak, sonra şefaat ve rahmetle oradan çıkacaktır. Ancak bazıları bu ümmet için böyle bir şeyin sözkonusu olmadığını söylemiş ve bu konuda gelen haberleri zorlama birtakım şeylerle tevil etmeye kalkışmışlardır. Oysa sarih naslar bunun sabit olacağı noktasında birbirini desteklemekte ve güçlendirmektedir
Benzer hadisler
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ سِنَانٍ، حَدَّثَنَا فُلَيْحٌ، حَدَّثَنَا هِلاَلٌ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ يَسَارٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم كَانَ يَوْمًا يُحَدِّثُ وَعِنْدَهُ رَجُلٌ مِنْ أَهْلِ الْبَادِيَةِ " أَنَّ رَجُلاً مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ اسْتَأْذَنَ رَبَّهُ فِي الزَّرْعِ فَقَالَ أَوَ لَسْتَ فِيمَا شِئْتَ. قَالَ بَلَى وَلَكِنِّي أُحِبُّ أَنْ أَزْرَعَ. فَأَسْرَعَ وَبَذَرَ فَتَبَادَرَ الطَّرْفَ نَبَاتُهُ وَاسْتِوَاؤُهُ وَاسْتِحْصَادُهُ وَتَكْوِيرُهُ أَمْثَالَ الْجِبَالِ فَيَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى دُونَكَ يَا ابْنَ آدَمَ فَإِنَّهُ لاَ يُشْبِعُكَ شَىْءٌ ". فَقَالَ الأَعْرَابِيُّ يَا رَسُولَ اللَّهِ لاَ تَجِدُ هَذَا إِلاَّ قُرَشِيًّا أَوْ أَنْصَارِيًّا فَإِنَّهُمْ أَصْحَابُ زَرْعٍ، فَأَمَّا نَحْنُ فَلَسْنَا بِأَصْحَابِ زَرْعٍ. فَضَحِكَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم.
Ebu Hureyre r.a. şöyle anlatmıştır: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir gün huzurunda çöl halkından bir kimse bulunduğu halde sahabilerine şöyle anlatıyordu: "Cennet ehlinden bir kimse (cennette) ekin ekmek üzere Rabbinden izin ister ve Rabbi ona '(Ey kulum!) sen arzu ettiğin durumda değil misin?' diye sorar. O kimse 'Evet, Rabbim! Fakat ben ekin ekmeyi seviyorum!' der. (Allah ona izin verir.) O kul çabuk davranır, tohum eker, tohumu hemen meydana çıkmaya, bitkisi gözünü kırpıncaya kadar kısa zamanda büyümeye, doğrulmaya, biçilmek dönemine erişmeye ve toplanmaya ulaşır. Dağlar misali mahsulolur. Bunun üzerine Yüce Allah ona 'Ey Ademoğlu! AI işte! Muhakkak ki seni hiçbir şey doyurmaz!' buyurur." Bunun üzerine huzurunda bulunan bedevi Arap "Ya Resulallah! Bu ziraatçi ya Kureyşlidir ya da ensarlıdır der. Çünkü Kureyş ile ensar ekin sahipleridirler. Bizlere gelince biz (çöl halkı) ekin sahipleri değiliz" dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem (bu bedevinin sözüne) güldü. Fethu'l-Bari Açıklaması: Şeyh Ebu Muhammed b. Ebu Cemre şöyle demiştir: Bu hadisten bir evin içinde oturan esasen sahibi olmasa bile o evi o kişiye nispet etmenin caiz olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü cennet esasen Allah'ın mülküdür. Fakat Yüce Allah burayı "Ey cennet ehli" diyerek içinde oturanlara izafe etmiştir. Ebu Muhammed şöyle devam eder: İnsanların cennete yerleşmelerinin ardından Allah'ın rızasının devamından söz edilmesindeki hikmet şudur: Yüce Allah bunu oraya yerleşmeden önce haber verseydi, bu ilmü'l-yakin kabilinden bir haber olacaktı. Yerleştikten sonra haber verdi ki bu ayne'l-yakin kabilinden bir haber olsun. Yüce Allah'ın "Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez"(Secde 17) ifadesi buna işaret etmektedir. Şeyh Ebu Muhammed şöyle der: Bu hadisten şu sonuçlar çıkar: 1- Bir kimseye yanında var olduğuna dair bir belirti olmadıkça herhangi bir şeyden söz etmek uygun değildir. Aynı şekilde bir kimsenin herhangi bir şeyi ancak kaldırabileceği kadarı ile yüklenmesi uygundur. 2- Hadiste nasıl soru sorulacağının adabı yer almaktadır. Çünkü onlar Yüce Allah'a "Bu nimetlerden daha kıymetli nasıl bir nimet olabilir ki?" diye sormuşlardır. Sebebine gelince; onlar içinde bulundukları nimetten daha iyi bir şey olduğunu bilmiyorlardı. Bundan dolayıbilmedikleri şeyi anlamak istediler. 3- Hayrın tümü, lütuf ve mutluluk ancak Allah'ın rızasındadır. Onun dışındaki her şey, türleri çok bile olsa onun eseridir. 4- Hadise göre cennet ehli dereceleri birbirinden farklı, bulundukları yerler apayrı olmakla birlikte kendi halinden memnun olacaktır. Çünkü herkes aynı cümleyle cevap vermişti: "Sen bize yaratıklarından hiçbir kimseye vermediğin bunca nimetleri ihsan buyurdun." Başarı ancak Allah'tandır. Bedevi dedi ki: "Ya Resulallah! Bu ziraat çi ya Kureyşlidir ya da ensarlıdır. Çünkü Kureyş ile ensar ekin sahipleridirler." Bu hadisin açıklaması Yüce Allah'ın yardımı ile Müzara'a Bölümünün sonlarında geçmişti
حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، أَخْبَرَنِي سَعِيدٌ، وَعَطَاءُ بْنُ يَزِيدَ، أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ، أَخْبَرَهُمَا عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم. وَحَدَّثَنِي مَحْمُودٌ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ يَزِيدَ اللَّيْثِيِّ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ أُنَاسٌ يَا رَسُولَ اللَّهِ هَلْ نَرَى رَبَّنَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَقَالَ " هَلْ تُضَارُّونَ فِي الشَّمْسِ، لَيْسَ دُونَهَا سَحَابٌ ". قَالُوا لاَ يَا رَسُولَ اللَّهِ. قَالَ " هَلْ تُضَارُّونَ فِي الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ، لَيْسَ دُونَهُ سَحَابٌ ". قَالُوا لاَ يَا رَسُولَ اللَّهِ. قَالَ " فَإِنَّكُمْ تَرَوْنَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَذَلِكَ، يَجْمَعُ اللَّهُ النَّاسَ فَيَقُولُ مَنْ كَانَ يَعْبُدُ شَيْئًا فَلْيَتَّبِعْهُ، فَيَتْبَعُ مَنْ كَانَ يَعْبُدُ الشَّمْسَ، وَيَتْبَعُ مَنْ كَانَ يَعْبُدُ الْقَمَرَ، وَيَتْبَعُ مَنْ كَانَ يَعْبُدُ الطَّوَاغِيتَ، وَتَبْقَى هَذِهِ الأُمَّةُ فِيهَا مُنَافِقُوهَا، فَيَأْتِيهِمُ اللَّهُ فِي غَيْرِ الصُّورَةِ الَّتِي يَعْرِفُونَ فَيَقُولُ أَنَا رَبُّكُمْ. فَيَقُولُونَ نَعُوذُ بِاللَّهِ مِنْكَ، هَذَا مَكَانُنَا حَتَّى يَأْتِيَنَا رَبُّنَا، فَإِذَا أَتَانَا رَبُّنَا عَرَفْنَاهُ فَيَأْتِيهِمُ اللَّهُ فِي الصُّورَةِ الَّتِي يَعْرِفُونَ فَيَقُولُ أَنَا رَبُّكُمْ. فَيَقُولُونَ أَنْتَ رَبُّنَا، فَيَتْبَعُونَهُ وَيُضْرَبُ جِسْرُ جَهَنَّمَ ". قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " فَأَكُونُ أَوَّلَ مَنْ يُجِيزُ، وَدُعَاءُ الرُّسُلِ يَوْمَئِذٍ اللَّهُمَّ سَلِّمْ سَلِّمْ، وَبِهِ كَلاَلِيبُ مِثْلُ شَوْكِ السَّعْدَانِ، أَمَا رَأَيْتُمْ شَوْكَ السَّعْدَانِ ". قَالُوا بَلَى يَا رَسُولَ اللَّهِ. قَالَ " فَإِنَّهَا مِثْلُ شَوْكِ السَّعْدَانِ، غَيْرَ أَنَّهَا لاَ يَعْلَمُ قَدْرَ عِظَمِهَا إِلاَّ اللَّهُ، فَتَخْطَفُ النَّاسَ بِأَعْمَالِهِمْ، مِنْهُمُ الْمُوبَقُ، بِعَمَلِهِ وَمِنْهُمُ الْمُخَرْدَلُ، ثُمَّ يَنْجُو، حَتَّى إِذَا فَرَغَ اللَّهُ مِنَ الْقَضَاءِ بَيْنَ عِبَادِهِ، وَأَرَادَ أَنْ يُخْرِجَ مِنَ النَّارِ مَنْ أَرَادَ أَنْ يُخْرِجَ، مِمَّنْ كَانَ يَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ، أَمَرَ الْمَلاَئِكَةَ أَنْ يُخْرِجُوهُمْ، فَيَعْرِفُونَهُمْ بِعَلاَمَةِ آثَارِ السُّجُودِ، وَحَرَّمَ اللَّهُ عَلَى النَّارِ أَنْ تَأْكُلَ مِنِ ابْنِ آدَمَ أَثَرَ السُّجُودِ، فَيُخْرِجُونَهُمْ قَدِ امْتُحِشُوا، فَيُصَبُّ عَلَيْهِمْ مَاءٌ يُقَالُ لَهُ مَاءُ الْحَيَاةِ، فَيَنْبُتُونَ نَبَاتَ الْحِبَّةِ فِي حَمِيلِ السَّيْلِ، وَيَبْقَى رَجُلٌ مُقْبِلٌ بِوَجْهِهِ عَلَى النَّارِ فَيَقُولُ يَا رَبِّ قَدْ قَشَبَنِي رِيحُهَا وَأَحْرَقَنِي ذَكَاؤُهَا، فَاصْرِفْ وَجْهِي عَنِ النَّارِ فَلاَ يَزَالُ يَدْعُو اللَّهَ. فَيَقُولُ لَعَلَّكَ إِنْ أَعْطَيْتُكَ أَنْ تَسْأَلَنِي غَيْرَهُ. فَيَقُولُ لاَ وَعِزَّتِكَ لاَ أَسْأَلُكَ غَيْرَهُ. فَيَصْرِفُ وَجْهَهُ عَنِ النَّارِ، ثُمَّ يَقُولُ بَعْدَ ذَلِكَ يَا رَبِّ قَرِّبْنِي إِلَى باب الْجَنَّةِ. فَيَقُولُ أَلَيْسَ قَدْ زَعَمْتَ أَنْ لاَ تَسْأَلْنِي غَيْرَهُ، وَيْلَكَ ابْنَ آدَمَ مَا أَغْدَرَكَ. فَلاَ يَزَالُ يَدْعُو. فَيَقُولُ لَعَلِّي إِنْ أَعْطَيْتُكَ ذَلِكَ تَسْأَلَنِي غَيْرَهُ. فَيَقُولُ لاَ وَعِزَّتِكَ لاَ أَسْأَلُكَ غَيْرَهُ. فَيُعْطِي اللَّهَ مِنْ عُهُودٍ وَمَوَاثِيقَ أَنْ لاَ يَسْأَلَهُ غَيْرَهُ، فَيُقَرِّبُهُ إِلَى باب الْجَنَّةِ، فَإِذَا رَأَى مَا فِيهَا سَكَتَ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَسْكُتَ، ثُمَّ يَقُولُ رَبِّ أَدْخِلْنِي الْجَنَّةَ. ثُمَّ يَقُولُ أَوَلَيْسَ قَدْ زَعَمْتَ أَنْ لاَ تَسْأَلَنِي غَيْرَهُ، وَيْلَكَ يَا ابْنَ آدَمَ مَا أَغْدَرَكَ فَيَقُولُ يَا رَبِّ لاَ تَجْعَلْنِي أَشْقَى خَلْقِكَ. فَلاَ يَزَالُ يَدْعُو حَتَّى يَضْحَكَ، فَإِذَا ضَحِكَ مِنْهُ أَذِنَ لَهُ بِالدُّخُولِ فِيهَا، فَإِذَا دَخَلَ فِيهَا قِيلَ تَمَنَّ مِنْ كَذَا. فَيَتَمَنَّى، ثُمَّ يُقَالُ لَهُ تَمَنَّ مِنْ كَذَا. فَيَتَمَنَّى حَتَّى تَنْقَطِعَ بِهِ الأَمَانِيُّ فَيَقُولُ لَهُ هَذَا لَكَ وَمِثْلُهُ مَعَهُ ". قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ وَذَلِكَ الرَّجُلُ آخِرُ أَهْلِ الْجَنَّةِ دُخُولاً.
Ebu Hureyre r.a. şöyle anlatmıştır: Bir defasında birtakım insanlar: "Ya Resulallah' Kıyamet gününde biz Rabbimizi görecek miyiz?" diye sordular. Resuluilah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Önünde görmeye engel hiçbir bulut yokken güneşi görmeniz hususunda itişip kakışma suretiyle herhangi bir sıkışıklığa düşer misiniz?" diye sordu. Sahabiler "Hayır ya Resulallahı" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem tekrar: "Önünde engel hiçbir bulut yok iken ayın ondördüncü gecesi onu görme hususunda itişip kakışma suretiyle herhangi bir sıkışıklığa uğrar mısınız?" diye sordu. Sahabiler "Hayır ya Resulallah!" deyince, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: "İşte sizler onu kıyamet gününde muhakkak böyle apaçık, sıkışmaksızın göreceksiniz. Allah bütün insanlan bir araya toplayacak ve: 'Her kim her neye tapıyar idiyse onun ardına düşsün!' buyuracak. Artık güneşe tapmakta olan güneşin ardına düşer, ay'a tapmakta olan ay'ın ardına düşer, tağutlara tapmakta olanlar onların ardına takılıp gider. Yalnız bu ümmet, içlerinde münafıkları da olduğu halde yerinde durup kalacaktır. Allah onlara önce tanıdıklarından başka surette gelip 'Ben sizin Rabbinizimi' buyuracak. Onlar 'Biz senden Allah'a sığınırız. Rabbimiz bize gelinceye kadar bizim yerimiz burasıdır, Rabbimiz bize geldiğinde biz onu tanırız!' diyecekler. Allah onlara bu defa da tanıdıkları surette gelip 'Ben sizin Rabbinizim!' buyuracak. Onlar da 'Sen bizim Rabbimizsin' diyecekler ve ona tabi olacaklar ve cehennem köprüsü kurulur." Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu ki: "(Ümmetini onun üstünden) en önce geçirecek ben olacağım. O gün resullerin duaları 'Allahumme! Sellim sellim (= ya Allah selamet ver, selamet ver) , den ibaret olacaktır. Sırat köprüsünde Sa'dan dikenlerine benzer birçok çengeller vardır. Siz Sa'dan dikenlerini gördünüz mü?" Sahabiler "Evet görmüşüzdür ya Resulallah!" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem devamla dedi ki: "İşte bu çengeller Sa'dan dikenlerine benzerler. Ancak şu var ki ne kadar büyük olduklarını yalnız Allah bilir. İşte bu çengeller insanları (kötü) amellerinden dolayı kapıp alırlar. Kimi kötü ameli sebebiyle helak olur, kimi yere çalındıktan sonra kurtulur. Nihayet Allah Teala kulları arasında hüküm ve adaletini tamamlayıp sırf ilahi rahmeti olarak cehennem ehlinden dilediklerini cehennemden çıkarmayı irade ettiğinde meleklerine, ilahi rahmete nailiyetleri murad olunanlardan Allah'a bir şey ortak edinmemişleri 'La ilahe illallah' diye şehadet etmişleri cehennemden çıkarsınlar diye emir buyuracaktır. Melekler bunları cehennemde üzerlerindeki secde izleri, alametleriyle tanıyıp çıkaracaklardır. Allah Adem oğlundan secde eserini yemeyi ateşe haram kılmıştır. Melekler onları ateşten kavrulup kapkara olarak çıkaracaklardır. Sonra üzerlerine hayat suyu denilen bir su dökülecek ve sel uğrağında biten yabani reyhan tohumları nasıl çabuk biter/erse (yeniden) öyle biteceklerdir ve onlardan yüzü ateşe dönük bir kimse kalır ki o 'Ya Rab! Beni şu ateşin kokusu zehirleyip duruyor, yalını beni yakıp duruyor, benim yüzümü bu ateşten döndür!' diyecek. O kimse mütemadiyen yüzünü ateşten çevirmesi için Allah'a dua edip duracak. Sonunda Allah ona 'Senin istemekte olduğun şeyi sana verirsem ondan başka bir şey daha istemen olacak mı?' buyuracak. O kul 'İzzetine yemin ederim ki, senden ondan başkasını istemem!' diyecek. Allah onun yüzünü ateşten döndürecek. Sonra bunun ardından o kul 'Ya Rab! Beni cennetin kapısına yanaştır!' diyecek. Allah 'Sen ondan başka bir şey istemeyeceğine azmedip, kesin söz vermiş değil miydin? Yazık sana ey Ademoğlu! Sen ne kadar sözünde durmaz, ahdine vefa etmez kişisin!' buyurocak. O kul Allah'a devamlı dua edip durocak. Allah 'Bu isteğini sana verirsem, ondan .. başkasını ister misin?' buyuracak. O kul 'Hayır! İzzetine yemin ederim ki ondan başka bir şey istemem!' deyip, ondan başka hiçbir şey istemeyeceğine dair Allah'a birçok ahidler ve misaklar verecek. Bunun üzerine Allah onu cennetin kapısına yaklaştıracak. O kimse cennet kapısından yanaşıp da ondaki güzellik/eri görünce Allah'ın dilediği kadar bir müddet sükut edecek. Sonra 'Ya Rab! Beni cennetin içine girdir!' diyecek. Sonra Allah da 'Sen ondan başka hiçbirşey istemeyeceğine kesin söz vermiş değil miydin? Yazık sana ey Ademoğlu! Sen ne sözünde durmaz kimsesin!' buyuracak. O da 'Ya Rab beni mahlukatının en bedbahtı kılma' diyecek ve bu söz üzerine dua ve niyazını tekrar ede ede nihayet Allah Teala ona gülecek. Allah ona gülünce de o kimseye cennete girmesine izin vermiş olacaktır. Cennete girdiği zaman da o kul'a 'Filan şeyden temenni etI' denilir. O da temenni eder, sonra ona 'Filan şeyden de temenni et' denilecek. O da uzun uzun temennilerde bulunacak. Nihayet bütün temennileri kesilince Allah Teala ona 'Bunların hepsi ve bir o kadar dahası da hep senindir!' buyurocaktır." Ebu Hureyre dedi ki: Bu kimse, cennet ehlinin cennete en son girecek ferdidir
حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، حَدَّثَنَا أَبُو الزِّنَادِ، عَنِ الأَعْرَجِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " يُقَالُ لأَهْلِ الْجَنَّةِ خُلُودٌ لاَ مَوْتَ. وَلأَهْلِ النَّارِ يَا أَهْلَ النَّارِ خُلُودٌ لاَ مَوْتَ ".
Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Cennet ehline hitaben 'Ey cennet ehfil Artık ebedilik vardır, ölüm yoktur!' Cehennem ehline hitaben de 'Ey ateş ehli! Artık ebedilik vardır, ölüm yoktur!' denilir." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Yetmiş Bin Kişinin Cennete Sorgusuz Sualsiz Gireceği." Bu hadiste bundan önceki bölümde işaret edilen ayetin ihtiva ettiği taksimin gerisinde başka bir durum olduğuna ve mükelleflerin içinde hiç hesaba. çekilmeyecekler, kolay bir hesapla hesaba çekilecekler ve inceden inceye hesaba çekilecekler olduğuna işaret vardır. "Bir Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanına bir ümmet" yani birçok sayıda insan "alıp geçiyordu." "Ben uzakta büyük bir karaltı gördüm." Husayn b. Nemir'in rivayetine göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Ufku kaplamış büyük bir kalabalık gördüm" demiştir. Bu hadisin metninde geçen "sevad", "beyad" kelimesinin zıttıdır. Sevad, uzaktan görülen şahıs demektir. 'Ya Cibril! Bunlar benim ümmetim mi'? diye sordum. O da 'Hayır değildir' dedi." Husayn b. Nemir'in rivayetine göre ise Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Bunların benim ümmetim olma/arını umdum, bana 'Bu kavmi içinde Musa'dır' denildi" demiştir. '''Onlar ateşle dağlanma tedavisi yapmazlar, rukye yapmazlar, (eşya ve kuşları) uğursuz saymazlar, onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirlerdi' dedi." Said b. Mansur'un Müslim'de yer alan rivayetine göre .Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "la yektev6.n = dağlama tedavisi yapmazlar" yerine "ve la yerkun = rukye yapmazlar" demiştir.(Müslim, İman) Şeyh Takıyuddin İbn Teymiye bu rivayeti yadırgamış ve bunun ravisi tarafından bir hata olduğunu ileri sürmüştür. Buna sebep olarak da şöyle demiştir: Rukye yapan yaptığı kişiye iyilik etmektedir. Şu halde nasılolur da bunu terk etmesi talep edilir? Öte yandan Cebrail Nebie, Nebi'e sahabelerine rukye yapmış ve onların da rukye yapmalarına izin vermiş ve şöyle demiştir: "Kardeşine fayda vermeye gücü yeten bunu yapsın.'' (Müslim, Selam)Faydalı olmak talep edilen bir şeydir. İbn Teymiye şöyle devam etmiştir: Rukye yapılmasını isteyen ise başkasından bir şey istemekte ve onun faydasını ummaktadır. Allah'a tam tevekkül, bu harekete manidir. İbn Teymiye şöyle demiştir: Hadiste söylenmek istenen, yetmiş bin kişinin Allah'a tam bir tevekkülle nitelenmesidir. Bunun neticesi olarak onlar başkasından kendilerine rukye yapmasını istemezler, dağlamakla tedavi yapmazlar ve hiçbir şeyde uğursuzluk kabul etmezler. Bir başkası buna şöyle cevap vermiştir: Sika olan bir raviden gelen fazlalık makbuldür. Said b. Mansur hadis hafızıdır. Buhari, Müslim ona itimat etmişlerdir. Müslim şu rivayetinde ona dayanmıştır. Bir ravinin ziyadeliği, sahih kılma imkanı varken hatalı olduğu söylenmez. İbn Teymiye'nin hatalı kabul ettiği mana başkasından rukye isteyen kimsede mevcuttur. Çünkü o, bunun sebebini şöyle açıklamıştır: Başkasından kendisine rukye yapmasını talep etmeyen kimse, tam bir tevekkül içindedir. Ancak aynı şeyleri ona da söylemek mümkündür. Çünkü başkasına rukye yapan kimsenin tevekkülün tam olması için bunu yapmaması uygundur. Rukyenin Cebrail tarafından yapılmış olması, ortaya attığı iddiayı desteklemediği gibi, Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in uygulamasında da bunu gösteren bir husus yoktur. Çünkü o teşri ve ahkamı açıklama makamındadır. Burada şöyle denilebilir: Adı geçenlerin rukyeyi ve rukye istemeyi terk etmeleri, bu mesleği kökünden kazımak içindir. Zira bunu yapan kimsenin bu konuda kendi nefsiyle başbaşa bırakılmayacağından emin olunamaz. Aksi takdirde rukye haddi zatında yasak bir iş değildir. Bunun yasak olanı, şirk olanı veya şirke muhtemel alanıdır. Bundan dolayı Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Rukyelerinizi bana gösterin, rukyede şirk olmadığı sürece herhangi bir sakınca yoktur!! buyurmuştur. Bu ifade açıklaması Tıb Bölümünde net olarak geçtiği üzere yasaklığın sebebini teşkil etmektedir. "Onlar uğursuz saymazlar.!! Uğursuzluk saymanın ne demek olduğu Tıb Bölümünde geçmişti. Söylenmek istenen onların cahiliye döneminde Arapların yaptığı üzere herhangi bir şeyi uğursuz saymadıklarıdır. "Onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler.!! Tevekkül hakkında kısa bir süre önce "Kim Allah'a güvenirse o, ona yeter''(Talak 3 ) başlığı altında açıklama geçmişti. Kurtubı ve başkaları şöyle der: Sufilerden bir zümre şöyle demiştir: Kalbine Allah'tan başkasının korkusu karışmayan kimseden başkası, "tevekkül eden" ismini almaya layık değildir. Gerçek bir tevekkül içinde olan kimseye bir aslan hücum etse bundan çekinmez, hatta Allah kendisine rızkı garanti ettiği için onun peşinde de koşmaz. Ancak çoğunluk bu görüşü kabul etmemiş ve şöyle demişlerdir: Tevekkül, Allah'ın vaadine güvenmek, kazasının mutlaka olacağına kesin olarak inanmak, rızık peşinde koşarak sünnete uymayı terk etmemekle olur. Çünkü yiyecek ve içecek bulmak şarttır. Silah hazırlayarak, kapıyı kapatarak ve benzeri önlemlerle düşmandan kaçınmak gerekir. Bununla birlikte kişi kalben sebeplere bağlanmaz. Aksine sebeplerin bizatihi fayda getirmeyeceğine ve zararı gidermeyeceğine inanır. Tam tersine sebep ve sebebin sonucunun Allah'ın fiili ve her şeyin onun dilemesiyle olduğuna inanır. Kişi sebebe meylettiği va ki olduğunda bu onun tevekkülünü zedeler. Ebü'l-Kasım el-Kuşeyrı şöyle demiştir: Tevekkülün yeri kalbtir. Dışa yansıyan harekete gelince, bu tevekküle mani değildir. Yeter ki kul her şeyin Allah tarafından olduğuna kesin olarak inansın, bir şeyi kolaylıkla ele geçirdiğinde bunun Allah'ın sayesinde olduğuna, herhangi bir şeyi zorlukla ve sıkıntıyla sağladığında bunun da onun tkdiri ile olduğuna inansın. Çalışıp kazanmanın meşruluğuna delillerden birisi BüyÜ Bölümünde geçen Ebu Hureyre had}sidir. Buna göre Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Kişinin yediği şeyin en üstu-nü kendi kazancındandır. Davud a.s." kendi kazancını yerdi" demiştir. Allahu Teala da "Ona savaş sıkıntılarımzdan sizi koruması için zırh yapmayı öğrettik"(Enbiya 80) buyururken bir başka ayette "Ey iman edenler! Tedbirinizi alın"(Nisa 71) buyurmaktadır. "Ukkaşe b. Mıhsan kendisine doğru ayağa kalktı." Ukkaşe İslama ilk girenlerdendi. Künyesi Ebu Mıhsan' dır. O Bedir savaşına katılmış ve orada çarpışınıştır. Tarihçi İbn İshak şöyle der: Bana ulaşan habere göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ''l\rapların içinde en hayırlı süvari Ukkaşe' dir" demiştir. İbn İshak bir de şu tespiti yapar: Ukkaşe, Bedir günü çok şiddetli bir şekilde• çarpıştı. Sonunda elindeki kılıcı kırıldı. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona kalın bir sopa verdi ve "Bununla çarpış" dedi. Ukkaşe onunla çarpışmaya başladı. Nihayet o odun parçası elinde uzun, sert, beyaz bir kılıca dönüştü. Ukkaşe bu kılıçla Allahu Teala fethi nasip edene kadar çarplŞtı. Bu kılıç hicretin 12. yılı Halid b. Velid'le birlikte mürtetlerle çarpışırken şehit düşünceye kadar elinde kaldı. "Bu konuda Ukkaşe seni geçti." "Ukkaşe seni geçti." cümlesindeki hikmet hakkında alimlerin farklı görüşleri sözkonusudur. İbnü'l-Cevzı, Keşfü'l-Müşkil isimli eserde yaptığı nakle göre Ebu Ömer ez-Zahid, Sa'leb diye bilinen Ebü'lAbbas Ahmed b. Yahya'ya bunun sebebini sorunca Sa'leb "O, münafıktı" demiştir. İbnü'l-Battal şöyle der: "Seni geçti" cümlesinin manası, bu sıfatları elde etmekte seni geçti demektir. Sözkonusu sıfat, tevekküı, herhangi bir şeyi uğursuz saymama ve onunla birlikte sayılan diğer niteliklerdir. Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem sahabilerine lütufkar ve kendilerine güzel bir edeble muamele ettiği için kendisinden dua isteyen ikinci kişiye "Sen onlardan değilsin" veya "Sen onların ahlakı üzere değilsin" dememiştir. İbnü'l-Cevzi şöyle der: "Bana öyle geliyor ki Hz. Nebi'den bunu isteyen birinci kişi sadıkane bir kalple istemiş ve talebi kabul edilmiştir. İkinciye gelince, ona verilen cevapla bu çeşit talebe son verilmek istenmiş olma ihtimali vardır. Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ikinci şahsa "evet" deseydi, ardından bir üçüncü, bir dördüncü kişi ayağa kalkacak ve bunun sonu gelmeyecekti. Herkes de böyle bir duaya layık değildir." Kurtubi şöyle demiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den ikinci olarak talepte bulunan şahısta Ukkaşe'de bulunan durumlardal! yoktu. Bundan dolayı Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onun talebini kabul etmedi. Zira kabul etseydi orada bulunan herkes böyle bir taleb e kalkışacak ve bu da zincirleme uzayıp gidecekti. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem O kişiye verdiği cevapla bu kapıyı kapatmış oldu. Bu, "O, kişi münafıktı" diyenin görüşünden iki açıdan daha uygundur: Birincisi, sahabilerde aslolan münafık olmamaktır. Sahih bir nakil olmadıkça bunun aksi sabit olamaz. İkincisi sahih bir niyet ve Nebie kesin bir inançla tasdik olmaksızın böylesi bir talebin bir insandan çıkması nadir görülen hususlardandır. Dolayısıyla bir münafıktan böyle bir talep nasıl sad ır olabilir? İbn Teymiye de bu anlayışa meyletmiştir. Nevevi, Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Ukkaşe hakkındaki duasının kabul edileceğini, diğeri hakkındakinin ise edilmeyeceğini vahiy yoluyla öğrendiği iddiasını sahih kabul etmiştir. "Ümmetimden bir zümre" yani cemaatin bir kısmı diğerinin izi üzere yürüdüğü takdirde "(cennete) girer." "Onlarıri yüzleri ayın ondördüncü gecesindeki parlaması gibi parlar." Müslim'in rivayetinde bu cümle "ayın sureti gibi parlar" şeklindedir (Müslim, İman) Kurtubi şöyle demiştir: Müslim'in rivayetinde geçen "ala surati'l-kamer" ifadesindeki "es. sura" vasıf, niteliktir demiştir. Yani onların yüzleri ayın ondördüncügecesindeki olduğu gibi parlar. Buradan cennetliklerin nuriarının derecelerine göre farklı olduğu anlaşılmaktadır. Biz de şunu ekleyelim: Aynı şekilde derecelerine göre güzellikteki vasıfları da farklılık gösterir. "Bunun üzerine Ukkaşe b. Mıhsan el-Esedı üstünde bulunan siyah-beyaz çizgi li elbiseyi kaldırarak ayağa kalktı." Hadis metninde geçen "nemire", bedevilerin giydiği siyah beyaz çizgili,yünden yapılmış bir elbisedir
حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا بِشْرٌ، حَدَّثَنَا الْجُرَيْرِيُّ، ح وَحَدَّثَنَا مُؤَمَّلٌ، حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ، ح وَحَدَّثَنَا مُوسَى، حَدَّثَنَا حَمَّادٌ، كُلُّهُمْ عَنِ الْجُرَيْرِيِّ، عَنْ أَبِي نَضْرَةَ، حَدَّثَنِي شَيْخٌ، مِنْ طُفَاوَةَ قَالَ تَثَوَّيْتُ أَبَا هُرَيْرَةَ بِالْمَدِينَةِ فَلَمْ أَرَ رَجُلاً مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَشَدَّ تَشْمِيرًا وَلاَ أَقْوَمَ عَلَى ضَيْفٍ مِنْهُ فَبَيْنَمَا أَنَا عِنْدَهُ يَوْمًا وَهُوَ عَلَى سَرِيرٍ لَهُ وَمَعَهُ كِيسٌ فِيهِ حَصًى أَوْ نَوًى - وَأَسْفَلُ مِنْهُ جَارِيَةٌ لَهُ سَوْدَاءُ - وَهُوَ يُسَبِّحُ بِهَا حَتَّى إِذَا أَنْفَدَ مَا فِي الْكِيسِ أَلْقَاهُ إِلَيْهَا فَجَمَعَتْهُ فَأَعَادَتْهُ فِي الْكِيسِ فَدَفَعَتْهُ إِلَيْهِ فَقَالَ أَلاَ أُحَدِّثُكَ عَنِّي وَعَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ قُلْتُ بَلَى . قَالَ بَيْنَا أَنَا أُوعَكُ فِي الْمَسْجِدِ إِذْ جَاءَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حَتَّى دَخَلَ الْمَسْجِدَ . فَقَالَ " مَنْ أَحَسَّ الْفَتَى الدَّوْسِيَّ " . ثَلاَثَ مَرَّاتٍ . فَقَالَ رَجُلٌ يَا رَسُولَ اللَّهِ هُوَ ذَا يُوعَكُ فِي جَانِبِ الْمَسْجِدِ فَأَقْبَلَ يَمْشِي حَتَّى انْتَهَى إِلَىَّ فَوَضَعَ يَدَهُ عَلَىَّ فَقَالَ لِي مَعْرُوفًا فَنَهَضْتُ فَانْطَلَقَ يَمْشِي حَتَّى أَتَى مَقَامَهُ الَّذِي يُصَلِّي فِيهِ فَأَقْبَلَ عَلَيْهِمْ وَمَعَهُ صَفَّانِ مِنْ رِجَالٍ وَصَفٌّ مِنْ نِسَاءٍ أَوْ صَفَّانِ مِنْ نِسَاءٍ وَصَفٌّ مِنْ رِجَالٍ فَقَالَ " إِنْ أَنْسَانِي الشَّيْطَانُ شَيْئًا مِنْ صَلاَتِي فَلْيُسَبِّحِ الْقَوْمُ وَلْيُصَفِّقِ النِّسَاءُ " . قَالَ فَصَلَّى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَلَمْ يَنْسَ مِنْ صَلاَتِهِ شَيْئًا . فَقَالَ " مَجَالِسَكُمْ مَجَالِسَكُمْ " . زَادَ مُوسَى " هَا هُنَا " . ثُمَّ حَمِدَ اللَّهَ تَعَالَى وَأَثْنَى عَلَيْهِ ثُمَّ قَالَ " أَمَّا بَعْدُ " . ثُمَّ اتَّفَقُوا ثُمَّ أَقْبَلَ عَلَى الرِّجَالِ فَقَالَ " هَلْ مِنْكُمُ الرَّجُلُ إِذَا أَتَى أَهْلَهُ فَأَغْلَقَ عَلَيْهِ بَابَهُ وَأَلْقَى عَلَيْهِ سِتْرَهُ وَاسْتَتَرَ بِسِتْرِ اللَّهِ " . قَالُوا نَعَمْ . قَالَ " ثُمَّ يَجْلِسُ بَعْدَ ذَلِكَ فَيَقُولُ فَعَلْتُ كَذَا فَعَلْتُ كَذَا " . قَالَ فَسَكَتُوا قَالَ فَأَقْبَلَ عَلَى النِّسَاءِ فَقَالَ " هَلْ مِنْكُنَّ مَنْ تُحَدِّثُ " . فَسَكَتْنَ فَجَثَتْ فَتَاةٌ - قَالَ مُؤَمَّلٌ فِي حَدِيثِهِ فَتَاةٌ كَعَابٌ - عَلَى إِحْدَى رُكْبَتَيْهَا وَتَطَاوَلَتْ لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لِيَرَاهَا وَيَسْمَعَ كَلاَمَهَا فَقَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّهُمْ لَيَتَحَدَّثُونَ وَإِنَّهُنَّ لَيَتَحَدَّثْنَهْ فَقَالَ " هَلْ تَدْرُونَ مَا مَثَلُ ذَلِكَ " . فَقَالَ " إِنَّمَا ذَلِكَ مَثَلُ شَيْطَانَةٍ لَقِيَتْ شَيْطَانًا فِي السِّكَّةِ فَقَضَى مِنْهَا حَاجَتَهُ وَالنَّاسُ يَنْظُرُونَ إِلَيْهِ أَلاَ وَإِنَّ طِيبَ الرِّجَالِ مَا ظَهَرَ رِيحُهُ وَلَمْ يَظْهَرْ لَوْنُهُ أَلاَ إِنَّ طِيبَ النِّسَاءِ مَا ظَهَرَ لَوْنُهُ وَلَمْ يَظْهَرْ رِيحُهُ " . قَالَ أَبُو دَاوُدَ مِنْ هَا هُنَا حَفِظْتُهُ عَنْ مُؤَمَّلٍ وَمُوسَى " أَلاَ لاَ يُفْضِيَنَّ رَجُلٌ إِلَى رَجُلٍ وَلاَ امْرَأَةٌ إِلَى امْرَأَةٍ إِلاَّ إِلَى وَلَدٍ أَوْ وَالِدٍ " . وَذَكَرَ ثَالِثَةً فَأُنْسِيتُهَا وَهُوَ فِي حَدِيثِ مُسَدَّدٍ وَلَكِنِّي لَمْ أُتْقِنْهُ كَمَا أُحِبُّ وَقَالَ مُوسَى حَدَّثَنَا حَمَّادٌ عَنِ الْجُرَيْرِيِّ عَنْ أَبِي نَضْرَةَ عَنِ الطُّفَاوِيِّ .
Ebu Nadre'nin naklettiğine göre, Tufâve'li bir râvi demiş ki; Ben Medine'de Ebû Hureyre'ye misafir olmuştum. Nebi (s.a.v.)'in sahabeleri içerisinde ondan daha çalışkan ve ondan daha misafirperver bir kimse görmedim. Ben bir gün onun yanında iken kendisi bir sedirin üzerinde bulunuyordu. Yanında, içinde çakıl yahut da çekirdek bulunan bir kese ve sedirin aşağısında da kendisine ait siyah bir câriye vardı. Ebu Hüreyre onlarla tesbih çekiyordu. Nihayet kesedeki (çakıl veya çekirdekler bitince o keseyi cariyeye atıyor, câriye de o (keseden çıkan) şey(ler)i toplayıp keseye koyarak keseyi kendisine veriyordu. (Bir ara Ebu Hureyre bana hitaben); Sana kendimden ve Rasûlullah (s.a.v.)'den bahsedeyim mi? dedi. Ben de; Evet bahset dedim. (Bunun üzerine bana şunları) anlattı; Ben (bir gün) mescidde ağrı içinde kıvranıyordum. Bir de ne göreyim Rasûlullah (s.a.v.) gelip mescide girdi ve; "Devs'li genci (içinizden) kim gördü?" diye üç defa sordu. (Orada bulunan) bir adam da; Ya Rasûlallah! O kimse mescidin bir köşesinde acı çekiyor, dedi. Bu sefer (bana doğru) yürümeye başladı, nihayet yanıma geldi ve elini üzerime koydu ve bana birtakım güzel sözler söyledi. Bunun üzerine ben de (iyileşip) ayağa kalktım. Kendisi de yürüyüp gitti. Ve (her zamanki) namaz kıldığı yerine varıp ashabına doğru döndü. Karşısında erkek ve kadınlardan (oluşan) iki saf vardı. Yahut da kadınlardan iki, erkeklerden de bir saf vardı. Hemen sonra (onlara hitaben); "Eğer namazımda şeytan bana bir şey unutturacak olursa, (arkamdaki erkeklerden oluşan) cemaat sübhanellah desin, kadınlar da el çırpsın!” buyurdu. Ve Rasûlullah (s.a.v.) namazında hiç birşey unutmadan (onlara) namazı kıl(dır)dı. Ve, "Yerinizde (durun) yerinizde" buyurdu." (Bu hadisi musannif Ebû Davud'a nakl eden) Musa (B. İsmail bu hadise "yerlerinizde durun" cümlesinden sonra şu sözleri) ilâve etti; sonra (Rasûlullah) Allah'a hamd'ü senada bulundu. Ve, (Emma ba'd) gelelim sadede" dedi. (Musa b. îsmailin yaptığı ilave burada sona erdi.) Bundan sonra (bu hadisi musannif Ebu Davud'a nakl eden ravilerin üçüde şu sözlerde) birleştiler; Sonra Rasûlullah (s.a.v.) erkeklere yönelerek (şöyle) dedi. "Sizden bir kimse karısıyla cima'da bulunmak istediği zaman kapıyı üstüne kapayıp üzerine (bir örtüyle) örtüp, Allah'ın örtüsüyle örtünür mü?" dedi. Onlar da; Evet dediler. (Rasûl-i Ekrem sözlerine devam ederek); "Sonra (o kimse) bu işten sonra (bir meclise) oturup ben (bugün hanımımla) şöyle şöyle, yaptım diye anlatır mı?" dedi. Onlar da (suçlanarak) sükût ettiler. (Rasûl-i Ekrem) biraz sonra da kadınlara yönelerek; "Sizin içinizde de (bu gibi sırları başkalarına) anlatan kimse var mı?" dedi. Onlar da sükût ettiler. Bunun üzerine bir genç kız dizlerinin biri üzerine çöktü ve sözünü (iyi) işitmesi ve kendisini görmesi için boynunu Rasûlullah'a (doğru) uzatarak; Ey Allah'ın Rasûlü bu erkekler bunu anlatıyorlar ve bu kadınlarda anlatıyorlar" dedi. Rasûlullah da; "Bu neye benzer bilir misiniz? Bu bir şeytan'ın bir şeytanla yolda karşılaşıp halk kendilerine bakarken onunla cinsi münâsebette bulunmasına benzer. Dikkat ediniz! Erkek için (en uygun olan koku) kokusu belli olan rengi ise belli olmayandır. Kadın için (en uygun olan koku ise) rengi belli olan, kokusu belli olmayandır." buyurdu. Ebu Dâvûd dedi ki; Buradan itibaren (nakl edeceğim şu sözü) Müemmil ile Musa'dan aldım. "Dikkat ediniz! Bir erkek; diğer bir erkeğin tenine dokunmasın. Bir kadın da diğer bir kadın(ın tenin)e dokunmasın! Oğul ile veya baba ile olması hali bundan müstesnâ'dır. "Müemmil ile Musa üçüncü (bir söz daha) söyle(mişler)di. Amma ben onu unuttum. Müsedded'in (metinde geçen) hadisinde vardır. Fakat ben onu arzu ettiğim gibi sağlam bir şekilde tesbit edemedim. Ve (Müsedded'in hadisinden farklı olarak) Musa (bu hadisin senedinde şunları da) rivayet etti. "Bize Hammad, cerir'den (naklen) haber verdi. (Cerir de) Ebu Nadre'dan (nakletti Ebu Nadre'de) et-Tefâvî'den
حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ مُحَمَّدٍ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ الْمُحَارِبِيُّ، عَنْ إِسْمَاعِيلَ بْنِ رَافِعٍ أَبِي رَافِعٍ، عَنْ أَبِي زُرْعَةَ السَّيْبَانِيِّ، يَحْيَى بْنِ أَبِي عَمْرٍو عَنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ، قَالَ خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ فَكَانَ أَكْثَرُ خُطْبَتِهِ حَدِيثًا حَدَّثَنَاهُ عَنِ الدَّجَّالِ وَحَذَّرَنَاهُ فَكَانَ مِنْ قَوْلِهِ أَنْ قَالَ " إِنَّهُ لَمْ تَكُنْ فِتْنَةٌ فِي الأَرْضِ مُنْذُ ذَرَأَ اللَّهُ ذُرِّيَّةَ آدَمَ أَعْظَمَ مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ وَإِنَّ اللَّهَ لَمْ يَبْعَثْ نَبِيًّا إِلاَّ حَذَّرَ أُمَّتَهُ الدَّجَّالَ وَأَنَا آخِرُ الأَنْبِيَاءِ وَأَنْتُمْ آخِرُ الأُمَمِ وَهُوَ خَارِجٌ فِيكُمْ لاَ مَحَالَةَ وَإِنْ يَخْرُجْ وَأَنَا بَيْنَ ظَهْرَانَيْكُمْ فَأَنَا حَجِيجٌ لِكُلِّ مُسْلِمٍ وَإِنْ يَخْرُجْ مِنْ بَعْدِي فَكُلُّ امْرِئٍ حَجِيجُ نَفْسِهِ وَاللَّهُ خَلِيفَتِي عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ وَإِنَّهُ يَخْرُجُ مِنْ خَلَّةٍ بَيْنَ الشَّامِ وَالْعِرَاقِ فَيَعِيثُ يَمِينًا وَيَعِيثُ شِمَالاً . يَا عِبَادَ اللَّهِ أَيُّهَا النَّاسُ فَاثْبُتُوا فَإِنِّي سَأَصِفُهُ لَكُمْ صِفَةً لَمْ يَصِفْهَا إِيَّاهُ نَبِيٌّ قَبْلِي إِنَّهُ يَبْدَأُ فَيَقُولُ أَنَا نَبِيٌّ وَلاَ نَبِيَّ بَعْدِي ثُمَّ يُثَنِّي فَيَقُولُ أَنَا رَبُّكُمْ . وَلاَ تَرَوْنَ رَبَّكُمْ حَتَّى تَمُوتُوا وَإِنَّهُ أَعْوَرُ وَإِنَّ رَبَّكُمْ لَيْسَ بِأَعْوَرَ وَإِنَّهُ مَكْتُوبٌ بَيْنَ عَيْنَيْهِ كَافِرٌ يَقْرَؤُهُ كُلُّ مُؤْمِنٍ كَاتِبٍ أَوْ غَيْرِ كَاتِبٍ وَإِنَّ مِنْ فِتْنَتِهِ أَنَّ مَعَهُ جَنَّةً وَنَارًا فَنَارُهُ جَنَّةٌ وَجَنَّتُهُ نَارٌ فَمَنِ ابْتُلِيَ بِنَارِهِ فَلْيَسْتَغِثْ بِاللَّهِ وَلْيَقْرَأْ فَوَاتِحَ الْكَهْفِ فَتَكُونَ عَلَيْهِ بَرْدًا وَسَلاَمًا كَمَا كَانَتِ النَّارُ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِنَّ مِنْ فِتْنَتِهِ أَنْ يَقُولَ لأَعْرَابِيٍّ أَرَأَيْتَ إِنْ بَعَثْتُ لَكَ أَبَاكَ وَأُمَّكَ أَتَشْهَدُ أَنِّي رَبُّكَ فَيَقُولُ نَعَمْ . فَيَتَمَثَّلُ لَهُ شَيْطَانَانِ فِي صُورَةِ أَبِيهِ وَأُمِّهِ فَيَقُولاَنِ يَا بُنَىَّ اتَّبِعْهُ فَإِنَّهُ رَبُّكَ . وَإِنَّ مِنْ فِتْنَتِهِ أَنْ يُسَلَّطَ عَلَى نَفْسٍ وَاحِدَةٍ فَيَقْتُلَهَا وَيَنْشُرَهَا بِالْمِنْشَارِ حَتَّى يُلْقَى شِقَّتَيْنِ ثُمَّ يَقُولُ انْظُرُوا إِلَى عَبْدِي هَذَا فَإِنِّي أَبْعَثُهُ الآنَ ثُمَّ يَزْعُمُ أَنَّ لَهُ رَبًّا غَيْرِي . فَيَبْعَثُهُ اللَّهُ وَيَقُولُ لَهُ الْخَبِيثُ مَنْ رَبُّكَ فَيَقُولُ رَبِّيَ اللَّهُ وَأَنْتَ عَدُوُّ اللَّهِ أَنْتَ الدَّجَّالُ وَاللَّهِ مَا كُنْتُ بَعْدُ أَشَدَّ بَصِيرَةً بِكَ مِنِّي الْيَوْمَ " . قَالَ أَبُو الْحَسَنِ الطَّنَافِسِيُّ فَحَدَّثَنَا الْمُحَارِبِيُّ حَدَّثَنَا عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ الْوَلِيدِ الْوَصَّافِيُّ عَنْ عَطِيَّةَ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ " ذَلِكَ الرَّجُلُ أَرْفَعُ أُمَّتِي دَرَجَةً فِي الْجَنَّةِ " . قَالَ قَالَ أَبُو سَعِيدٍ وَاللَّهِ مَا كُنَّا نُرَى ذَلِكَ الرَّجُلَ إِلاَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ حَتَّى مَضَى لِسَبِيلِهِ . قَالَ الْمُحَارِبِيُّ ثُمَّ رَجَعْنَا إِلَى حَدِيثِ أَبِي رَافِعٍ قَالَ " وَإِنَّ مِنْ فِتْنَتِهِ أَنْ يَأْمُرَ السَّمَاءَ أَنْ تُمْطِرَ فَتُمْطِرَ وَيَأْمُرَ الأَرْضَ أَنْ تُنْبِتَ فَتُنْبِتَ وَإِنَّ مِنْ فِتْنَتِهِ أَنْ يَمُرَّ بِالْحَىِّ فَيُكَذِّبُونَهُ فَلاَ تَبْقَى لَهُمْ سَائِمَةٌ إِلاَّ هَلَكَتْ وَإِنَّ مِنْ فِتْنَتِهِ أَنْ يَمُرَّ بِالْحَىِّ فَيُصَدِّقُونَهُ فَيَأْمُرَ السَّمَاءَ أَنْ تُمْطِرَ فَتُمْطِرَ وَيَأْمُرَ الأَرْضَ أَنْ تُنْبِتَ فَتُنْبِتَ حَتَّى تَرُوحَ مَوَاشِيهِمْ مِنْ يَوْمِهِمْ ذَلِكَ أَسْمَنَ مَا كَانَتْ وَأَعْظَمَهُ وَأَمَدَّهُ خَوَاصِرَ وَأَدَرَّهُ ضُرُوعًا وَإِنَّهُ لاَ يَبْقَى شَىْءٌ مِنَ الأَرْضِ إِلاَّ وَطِئَهُ وَظَهَرَ عَلَيْهِ إِلاَّ مَكَّةَ وَالْمَدِينَةَ لاَ يَأْتِيهِمَا مِنْ نَقْبٍ مِنْ نِقَابِهِمَا إِلاَّ لَقِيَتْهُ الْمَلاَئِكَةُ بِالسُّيُوفِ صَلْتَةً حَتَّى يَنْزِلَ عِنْدَ الظُّرَيْبِ الأَحْمَرِ عِنْدَ مُنْقَطَعِ السَّبَخَةِ فَتَرْجُفُ الْمَدِينَةُ بِأَهْلِهَا ثَلاَثَ رَجَفَاتٍ فَلاَ يَبْقَى مُنَافِقٌ وَلاَ مُنَافِقَةٌ إِلاَّ خَرَجَ إِلَيْهِ فَتَنْفِي الْخَبَثَ مِنْهَا كَمَا يَنْفِي الْكِيرُ خَبَثَ الْحَدِيدِ وَيُدْعَى ذَلِكَ الْيَوْمُ يَوْمَ الْخَلاَصِ " . فَقَالَتْ أُمُّ شَرِيكٍ بِنْتُ أَبِي الْعُكَرِ يَا رَسُولَ اللَّهِ فَأَيْنَ الْعَرَبُ يَوْمَئِذٍ قَالَ " هُمْ يَوْمَئِذٍ قَلِيلٌ وَجُلُّهُمْ بِبَيْتِ الْمَقْدِسِ وَإِمَامُهُمْ رَجُلٌ صَالِحٌ فَبَيْنَمَا إِمَامُهُمْ قَدْ تَقَدَّمَ يُصَلِّي بِهِمُ الصُّبْحَ إِذْ نَزَلَ عَلَيْهِمْ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ الصُّبْحَ فَرَجَعَ ذَلِكَ الإِمَامُ يَنْكُصُ يَمْشِي الْقَهْقَرَى لِيَتَقَدَّمَ عِيسَى يُصَلِّي بِالنَّاسِ فَيَضَعُ عِيسَى يَدَهُ بَيْنَ كَتِفَيْهِ ثُمَّ يَقُولُ لَهُ تَقَدَّمْ فَصَلِّ فَإِنَّهَا لَكَ أُقِيمَتْ . فَيُصَلِّي بِهِمْ إِمَامُهُمْ فَإِذَا انْصَرَفَ قَالَ عِيسَى عَلَيْهِ السَّلاَمُ افْتَحُوا الْبَابَ . فَيُفْتَحُ وَوَرَاءَهُ الدَّجَّالُ مَعَهُ سَبْعُونَ أَلْفِ يَهُودِيٍّ كُلُّهُمْ ذُو سَيْفٍ مُحَلًّى وَسَاجٍ فَإِذَا نَظَرَ إِلَيْهِ الدَّجَّالُ ذَابَ كَمَا يَذُوبُ الْمِلْحُ فِي الْمَاءِ وَيَنْطَلِقُ هَارِبًا وَيَقُولُ عِيسَى عَلَيْهِ السَّلاَمُ إِنَّ لِي فِيكَ ضَرْبَةً لَنْ تَسْبِقَنِي بِهَا . فَيُدْرِكُهُ عِنْدَ بَابِ اللُّدِّ الشَّرْقِيِّ فَيَقْتُلُهُ فَيَهْزِمُ اللَّهُ الْيَهُودَ فَلاَ يَبْقَى شَىْءٌ مِمَّا خَلَقَ اللَّهُ يَتَوَارَى بِهِ يَهُودِيٌّ إِلاَّ أَنْطَقَ اللَّهُ ذَلِكَ الشَّىْءَ لاَ حَجَرَ وَلاَ شَجَرَ وَلاَ حَائِطَ وَلاَ دَابَّةَ - إِلاَّ الْغَرْقَدَةَ فَإِنَّهَا مِنْ شَجَرِهِمْ لاَ تَنْطِقُ - إِلاَّ قَالَ يَا عَبْدَ اللَّهِ الْمُسْلِمَ هَذَا يَهُودِيٌّ فَتَعَالَ اقْتُلْهُ " . قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ " وَإِنَّ أَيَّامَهُ أَرْبَعُونَ سَنَةً السَّنَةُ كَنِصْفِ السَّنَةِ وَالسَّنَةُ كَالشَّهْرِ وَالشَّهْرُ كَالْجُمُعَةِ وَآخِرُ أَيَّامِهِ كَالشَّرَرَةِ يُصْبِحُ أَحَدُكُمْ عَلَى بَابِ الْمَدِينَةِ فَلاَ يَبْلُغُ بَابَهَا الآخَرَ حَتَّى يُمْسِيَ " . فَقِيلَ لَهُ يَا رَسُولَ اللَّهِ كَيْفَ نُصَلِّي فِي تِلْكَ الأَيَّامِ الْقِصَارِ قَالَ " تَقْدُرُونَ فِيهَا الصَّلاَةَ كَمَا تَقْدُرُونَهَا فِي هَذِهِ الأَيَّامِ الطِّوَالِ ثُمَّ صَلُّوا " . قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ " فَيَكُونُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ عَلَيْهِ السَّلاَمُ فِي أُمَّتِي حَكَمًا عَدْلاً وَإِمَامًا مُقْسِطًا يَدُقُّ الصَّلِيبَ وَيَذْبَحُ الْخِنْزِيرَ وَيَضَعُ الْجِزْيَةَ وَيَتْرُكُ الصَّدَقَةَ فَلاَ يُسْعَى عَلَى شَاةٍ وَلاَ بَعِيرٍ وَتُرْفَعُ الشَّحْنَاءُ وَالتَّبَاغُضُ وَتُنْزَعُ حُمَةُ كُلِّ ذَاتِ حُمَةٍ حَتَّى يُدْخِلَ الْوَلِيدُ يَدَهُ فِي فِي الْحَيَّةِ فَلاَ تَضُرَّهُ وَتُفِرُّ الْوَلِيدَةُ الأَسَدَ فَلاَ يَضُرُّهَا وَيَكُونُ الذِّئْبُ فِي الْغَنَمِ كَأَنَّهُ كَلْبُهَا وَتُمْلأُ الأَرْضُ مِنَ السِّلْمِ كَمَا يُمْلأُ الإِنَاءُ مِنَ الْمَاءِ وَتَكُونُ الْكَلِمَةُ وَاحِدَةً فَلاَ يُعْبَدُ إِلاَّ اللَّهُ وَتَضَعُ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا وَتُسْلَبُ قُرَيْشٌ مُلْكَهَا وَتَكُونُ الأَرْضُ كَفَاثُورِ الْفِضَّةِ تُنْبِتُ نَبَاتَهَا بِعَهْدِ آدَمَ حَتَّى يَجْتَمِعَ النَّفَرُ عَلَى الْقِطْفِ مِنَ الْعِنَبِ فَيُشْبِعَهُمْ وَيَجْتَمِعَ النَّفَرُ عَلَى الرُّمَّانَةِ فَتُشْبِعَهُمْ وَيَكُونَ الثَّوْرُ بِكَذَا وَكَذَا مِنَ الْمَالِ وَتَكُونَ الْفَرَسُ بِالدُّرَيْهِمَاتِ " . قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا يُرْخِصُ الْفَرَسَ قَالَ " لاَ تُرْكَبُ لِحَرْبٍ أَبَدًا " . قِيلَ لَهُ فَمَا يُغْلِي الثَّوْرَ قَالَ " تُحْرَثُ الأَرْضُ كُلُّهَا وَإِنَّ قَبْلَ خُرُوجِ الدَّجَّالِ ثَلاَثَ سَنَوَاتٍ شِدَادٍ يُصِيبُ النَّاسَ فِيهَا جُوعٌ شَدِيدٌ يَأْمُرُ اللَّهُ السَّمَاءَ فِي السَّنَةِ الأُولَى أَنْ تَحْبِسَ ثُلُثَ مَطَرِهَا وَيَأْمُرُ الأَرْضَ فَتَحْبِسُ ثُلُثَ نَبَاتِهَا ثُمَّ يَأْمُرُ السَّمَاءَ فِي السَّنَةِ الثَّانِيَةِ فَتَحْبِسُ ثُلُثَىْ مَطَرِهَا وَيَأْمُرُ الأَرْضَ فَتَحْبِسُ ثُلُثَىْ نَبَاتِهَا ثُمَّ يَأْمُرُ اللَّهُ السَّمَاءَ فِي السَّنَةِ الثَّالِثَةِ فَتَحْبِسُ مَطَرَهَا كُلَّهُ فَلاَ تَقْطُرُ قَطْرَةٌ وَيَأْمُرُ الأَرْضَ فَتَحْبِسُ نَبَاتَهَا كُلَّهُ فَلاَ تُنْبِتُ خَضْرَاءَ فَلاَ تَبْقَى ذَاتُ ظِلْفٍ إِلاَّ هَلَكَتْ إِلاَّ مَا شَاءَ اللَّهُ " . قِيلَ فَمَا يُعِيشُ النَّاسَ فِي ذَلِكَ الزَّمَانِ قَالَ " التَّهْلِيلُ وَالتَّكْبِيرُ وَالتَّسْبِيحُ وَالتَّحْمِيدُ وَيُجْرَى ذَلِكَ عَلَيْهِمْ مَجْرَى الطَّعَامِ " . قَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ سَمِعْتُ أَبَا الْحَسَنِ الطَّنَافِسِيَّ يَقُولُ سَمِعْتُ عَبْدَ الرَّحْمَنِ الْمُحَارِبِيَّ يَقُولُ يَنْبَغِي أَنْ يُدْفَعَ هَذَا الْحَدِيثُ إِلَى الْمُؤَدِّبِ حَتَّى يُعَلِّمَهُ الصِّبْيَانَ فِي الْكُتَّابِ .
Ebu Ümame el-BahiIi (r.a.)'den; Şöyle demiştir: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir kere bize bir konuşma yaptı. Konuşmasının çoğu bize Deccal'ı anlatan ve bizi ondan sakındıran buyruk teşkil etti idi. Buyruğunun bir bölümü şu idi: Allah'ın Adem (Aleyhisselam)'ın zürriyetini yarattığı andan beri yeryüzünde Deccal'ın fitnesinden daha büyük bir fitne olmadı ve Allah'ın gönderdiği her Nebi ümmetini behemehal Deccal (ın fitnesin) den sakındırdı. Ben Nebilerin sonuncusuyum. Siz de ümmetlerin sonuncususunuz ve o (Deccal) çare yok siz (in döneminiz) de çıkacaktır. Eğer ben aranızda iken çıkarsa her müslüman için onu ben yenip defederim. Şayet benden sonra çıkarsa herkes kendi nefsini savunarak onu yenmeye çalışır. Allah da her müslüman hakkında benim halifemdir (koruyucu ve yardımcıdır). Şüphesiz o, Şam ile Irak arasında bir yoldan çıkacak ve sağa sola fesad saçacaktır. Ey Allah'ın kulları! Artık (dinde) sebat ediniz. Şimdi ben onu size öyle vasıflandıracağım ki, hiç bir Nebi onu o biçimde vasıflandırmamıştır: O önce: Ben bir Nebiyim, diyecektir. Halbuki ben'den sonra hiç bir Nebi yoktur. Sonra ikinci bir iddiada bulunarak: Ben Rabbinizim, diyecektir. Halbuki siz ölünceye kadar Rabbinizi göremezsiniz ve o a'ver (yani gözü sakattır. Halbuki Rabbiniz a'ver değildir. Deccal'ın iki gözü arasında "Kafir" yazılıdır. Onu yazma bilenıveya yazma bilmeyen her mu'min okur. Şüphesiz, beraberinde bir cennet ve bir cehennemin bulunması da onun fitnesindendir. Aslında cehennemi bir cemnet olup cenneti de bir cehennemdir. Artık kim onun cehenneminin belasına uğrarsa Allah'tan yardım dilesin ve Kehf suresinin ilk ayetlerini okusun ki (Nemrud'un yaktığı) ateş İbrahim (Aleyhisselam)'a olduğu gibi bu ateş de o kimseye soğuk ve selamet olsun. Fitnesinden birisi de şudur: O, bir bedeviye: Söyle bakayım! Eğer ben senin için babanı ve ananı diriltirsem benim senin Rabbin olduğuma şehadet eder misin? diyecek. Bedevi de: Evet, diyecek. Bunun üzerine iki şeytan onun babası ve anası suretlerinde ona görünecekler ve (ona): Ey oğulcuğum! Ona tabi ol. Çünkü o muhakkak senin Rabbindir, diyecekler. Onun bir fitnesi de şudur: O, tek bir kişiye musallat kılınarak o kişiyi öldürüp testere ile biçecek. Hatta o kişinin cesedi iki parçaya bölünmüş olarak (ayrı ayrı yerlere) atılacaktır. Sonra Deccal (orada bulunanlara): Şu kuluma bakınız. Şimdi ben onu dirilteceğim, sonra benden başka bir Rabbinin olduğunu söyleyecek, diyecektir. Sonra Allah o kişiyi diriltecek. Habis (Deccal) da o kişiye: Senin Rabbin kimdir? diyecek. Adam da: Rabbim Allah'tır. Sen de Allah'ın düşmanı Deccal'sın. Allah'a yemin ederim ki hiç bir zaman bu günkü kadar senin hakkında güçlü basiret (şuur) sahibi olmadım, diyecektir. (Deccal da bir daha ona dokunamayacaktır) . Ebü'l-Hasan et-Tanafisi dedi ki: EI-Muharibi bize ... senediyle olan rivayetine göre Ebu Said-i Hudri (r.a.) demiştir ki : Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): (Deccal'ın öldürdüğü) o adam, ümmetim içinde cennette derecesi en yüksek olanıdır, buyurdu. Ravi demştir ki: Ebu Said (-i Hudri): ValIahi Ömer bin el-Hattab vefat edinceye kadar biz kendisinin o adam olacağını sanıyorduk, demiştir. EI-Muharibi demiştir ki: Biz (Ebu Said-i Hudri'nin hadisinden) sonra Ebu Rafi'in hadisine döndük. (Ebu Rafi'in rivayet ettiği Ebu Ümanıe'nin hadisine göre Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) konuşmasına devamla) buyurdu ki: Deccal'ın bulut'a yağmur yağdırmasını emretmesi, bulut'un da bu emir üzerine yağmur yağdırması ve onun yere bitki bitirmesini emredip yerin de bitki bitirmesi onun fitnesinden (bir kısım) dır. Deccal'ın bir fitnesi de bir kabileye uğraması, o kabilenin kendisini yalanlaması ve bunun sonucu olarak o kavmin otlayan tüm hayvan sürülerinin helak olmasıdır. Fitnesinden birisi de şudur: O bir kavme uğrayacak da bunlar onu tasdik edecekler (Rab kabul edecekler). Sonra o, buluta yağmur yağdırmasını emredecek, bulut da bu emir üzerine yağmur yagdıracaktır. O, yere bitki bitirmesini emredecek, yer de bu emir üzerine bitki bitirecektir. Nihayet o kavmin küçük-baş ve büyük-baş hayvanları o gün her zamankinden fazla semiz, muazzam, bögürleri en şişkin ve memeleri sütle en dolgun olarak akşamleyin meradan dönecektir. Mekke ve Medine hariç, yer yüzünde Deccal'ın ayak basmadığı ve hükümran olmadığı hiç bir yer kalmayacak'tır. O, Mekke'ye ve Medine'ye yollarının hangisinclen varmak istediğinde mutlaka melekler çıplak kılıçlarla karşısına çıkacak (geri çevirecekler) dir. Nihayet o, zurayb-i ahmer (kırmızı dağcık) yanına, bitek olmayan tuzlu, çorak arazinin bitim noktasının yanına inecektir, Sonra Medine şehri sakinleriyle beraber üç defa sallanacak, bunun üzerine Medine'de bulunan) munafık erkek ve kadınlardan hiç kixnse kalmayıp hepsi onun yanına gidecekler ve böylece demirci körüğünün demirin kirini, pasını giderip attığı gibi Medine de pisliği (yani habis insanları) dışına atacak ve o güne kurtuluş gdnü denecektir. Bunun üzerine Ümmü Şerik bint-i Ebi'l-Aker: Ya ResuIallah! Peki o gün Araplar nerde olacak? diye sordu. O: ArapIar o gün azdır ve büyük çoğunluğu Beytü'l-Makdis te bulunacaktır. İmamları da salih bir adam (olacak) dır. Sonra imamları (Mescid-i Aksa'da) öne geçip onlara sabah namazını kıldıracağı sırada sabahleyin onların üzerine İsa bin Meryem (Aleyhisselam) inecektir. Bunun üzerine İsa (Aleyhisselam)'ın öne geçip cemaate namaz kıldırması için imam geri geri yürümeye başlayacak. Fakat İsa (Aleyhisselam) elini onun omuzları arasına koyarak: Öne geç de namaz kıldır. Çünkü kamet senin için getirildi, diyecektir. Bunun üzerine imamları onlara namaz kıldıracak, sonra imam namaz'ı bitirince İsa (a.s.): Kapıyı açınız, diyecek ve kapı açılacaktır. Kapının önünde Deccal, beraberinde yetmiş bin yahudi olduğu halde bulunacaktır. Hepsi süslü kıIıç kuşanmış, yeşil şallı olacaktır. Deccal, İsa (Aleyhisselam)'a bakınca tuz'un suda eridigi gibi eriyecek ve kaçmaya başlayacaktır. İsa (Aleyhisselam) da (ona) : Sana öyle bir darbem vardır ki sen ondan kurtulamıyacaksın, diyecek ve Ludd'un doğu kapısı yanında yetişip onu öldürecektir. Allah yahudileri de hezimete uğratacaktır. Artık Allah'ın yarattığı yaratıklardan arkasında bir yahudi'nin saklanıp da Allah'ın konuşturmayacağı hiç bir şey kalmayacaktır. "Ey Allah'ın miislüman kulu! işte bu, bir yahudidir. Gel de onu öldür" demeyen ne bir taş, ne bir ağaç, ne bir duvar ne de bir hayvan olacaktır. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) (konuşmasına devamla) buyurdu ki: Ve Deccal'ın günleri kırk yıldır. Bir yılı yarım. yıl gibi ve bir yılı ay gibidir. Ayı da bir hafta gibidir ve kalan günleri kıvılcım gibi (hızlı gidici) dir. Biriniz (o günlerde) sabahleyin Medine'nin kapısı yanında olur da Medine'nin diğer kapısına akşama kadar varamaz. Bunun üzerine O'na: Ya Resulaııah! O kısa günlerde nasıl namaz kılacağız? diye soruldu. O: Siz namazı şu uzun günlerde nasıl takdir (hesap) ettiğiniz gibi o kısa günlerde de öylece takdir edersiniz. Sonra namaz kılınız, buyurdu. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) (konuşmasına devamla) buyurdu ki: İsa bin Meryem benim ümmetim içinde (Muhammed), adaletli bir hakim ve (yönetimde) adil bir imam olacak, haç'ı kırıp ezecek ve domuzu öldürecektir. Cizyeyi kaldıracak ve zekatı terkedecektir. Artık ne koyun, keçi, sığır sürüsü ne de deve sürüsü üzerine zekat memuru çalıştırılmayacaktır.. Düşmanlık ve kin de kaldırıılacaktır. Zehirli olan her hayvanın zehri de sökülüp alınacaktır. Hatta küçük oğlan çocuğu, elini yılanın ağzına sokacak da yılan ona zarar vermeyecektir. Küçük kız çocuğu da arslanı kaçmaya zorlayacak da arslan ona zarar vermeyecektir. Kurt. koyun - keçi sürüsü içinde sürünün köpeği gibi olacaktır. Kap su ile dolduğu gibi yeryüzü barışla dolacaktır. Din birliği de olacak, artık Allah'tan başkasına tapılmayacaktır. Savaş da ağırlıklarını (silah ve malzemelerini) bırakacak. Kureyşten hükümdarlığı alınacaktır. Yer yüzü gümüş sofrası gibi olup Adem (Aleyhisselam)'ın abdi ile bitkisini bitirecektir. Hatta bir üzüm salkımı üzerinde bir nefer (sayısı üçten ona kadar olan insan topluluğu) toplanır da o salkım hepsini doyuracak ve bir nal üzerinde bir nefer toplanır da o nar hepsini doyuracaktır. Öküz şu kadar (üstün değerdeki) mal'a tekabul edecek. at da birkaç (önemsiz) dirhemciğe tekabül edecektir. Sahabiler: Ya Resulallah! Atı ucuzlatan nedir? diye sordular. O: Savaş için at'a ebedi olarak (yani hiç) binilmiyecektir (çünkü hiç savaş olmayacaktır). buyurdu. O'na: Öküzün fiatını (bu kadar) pahalılaştıran nedir? diye soruldu. O: Toprağın tamamı sürülecektir. Deccal'ın çıkmasından evvel (kıtlığı) şiddetli üç yıl bulunur, o yıllarda insanların başına büyük bir açlık (felaketi) gelecektir. Allah birinci yıl buluta, yağmurunun üçte birisini tutmasını emredecek ve yere bitkisinin üçte birisini tutmasını (vermemesini) emredecektir. Sonra Allah ikinci yıl buluta emredecek, bulut da yağmurunun üçte ikisini hapsedecektir ve Allah yer'e emredecek, yer de bitkisinin üçte ikisini hapsedecektir. Sonra Allah üçüncü yıl bulut'a emredecek, bulut da yağmurunun tamamını hapsedecektir. Artık bir damla yağmur yağmıyacaktır. Allah yere de emredecek ve yer bitkisinin tamamını hapsedecektir. Artık yer yeşillik diye hiç bir şey bitirmiyecektir. Artık çift tırnaklı (geviş getiren) hiçbir hayvan kalmayıp hepsi helak olacak, Allah'ın (yaşamasını) dilediği hayvan hariç, buyurdu. (Ona) : O zamanda insanları yaşatan (azık) nedir? diye soruldu. O: Tehlil (Yani "La iIahe iIIallah"), tekbir ("Allahu ekber"), tesbih ("Sübhanallah") ve tahmid ("el-Hamdu lillah"). Bu zikirler, insanlara yemek yerine geçirilecektir, buyurdu. (Müellifimiz) Ebu Abdillah dedi ki: Ebu'l-Hasan et-Tanafisi'den işittim dedi ki : Ben Abdurrahman el-Muharibi'den şunu işittim: Bu hadis, okullarda çocuklara öğretmesi için öğretmene verilmelidir
حَدَّثَنَا عَلِيٌّ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، حَدَّثَنِي الزُّهْرِيُّ، أَنَّهُ سَمِعَهُ مِنَ الأَعْرَجِ، يَقُولُ أَخْبَرَنِي أَبُو هُرَيْرَةَ، قَالَ إِنَّكُمْ تَزْعُمُونَ أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ، يُكْثِرُ الْحَدِيثَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَاللَّهُ الْمَوْعِدُ، إِنِّي كُنْتُ امْرَأً مِسْكِينًا أَلْزَمُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَلَى مِلْءِ بَطْنِي، وَكَانَ الْمُهَاجِرُونَ يَشْغَلُهُمُ الصَّفْقُ بِالأَسْوَاقِ، وَكَانَتِ الأَنْصَارُ يَشْغَلُهُمُ الْقِيَامُ عَلَى أَمْوَالِهِمْ، فَشَهِدْتُ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ذَاتَ يَوْمٍ وَقَالَ " مَنْ يَبْسُطْ رِدَاءَهُ حَتَّى أَقْضِيَ مَقَالَتِي ثُمَّ يَقْبِضْهُ، فَلَنْ يَنْسَى شَيْئًا سَمِعَهُ مِنِّي ". فَبَسَطْتُ بُرْدَةً كَانَتْ عَلَىَّ، فَوَالَّذِي بَعَثَهُ بِالْحَقِّ مَا نَسِيتُ شَيْئًا سَمِعْتُهُ مِنْهُ.
Ebu Hureyre şöyle demiştir: Sizler "Ebu Hureyre, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den çok hadis rivayet ediyor" diye iddia ediyorsunuz. Allah vadedendir. (Yani yalan söylersem kıyamet günü beni hesaba çekecektir.) Ben miskin, fakir bir kimse idim. Karın tokluğuna Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den hiç ayrılmazdım. Muhacirler çarşı ve pazarlarda alışveriş etmekle, ensar da malları, toprakları üzerindeki işlerinde çalışmakla meşgul bulunurlardı. Ben bir gün Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den şuna şahit oldum: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Her kim ben sözümü bitirinceye kadar ridasım yayar, sonra onu yumarsa benden işitmiş olduğu hiçbir şeyi asla unutmayacaktır" buyurdu. Bunun üzerine ben üzerimde bulunan bir burdeyi yaydım. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellemi hak ile gönderen Allah adına yemin olsun ki bundan sonra kendisinden işittiğim hiçbir sözü unutmadım." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Nebi s.a.v.'in hükmü insanlar için gizli değildi diyen kimseye karşı deliL." Yani Nebi s.a.v.'in hükmü, -nadir olanlar hariç- insanlara açıktı ve gizli değildi. Bu başlık, sahabilerin büyüklerinden birçoklarının Nebi s.a.v.'in teklifi fiillere dair bazı şeyleri söylerken veya yaparken yanında bulunmadıklarını açıklamak için getirilmiştir. Dolayısıyla o sahabi kendi muttali olduğu duruma göre hareket ederdi. Ya neshedici hükmü bilmediği için mensuha göre amele devam eder ya da beraet-i asliye ye göre hareket ederdi. Bu prensip yerleşince o büyük sahabinin fiilini -özellikle de idari görevlerde bulunmuşsa- başkasının rivayetine tercih eden kişiye karşı delil meydana gelmiş oldu. Büyük sahabinin uygulamasını tercih eden kişi onun yanında bulunan rivayet, bu rivayetten daha güçlü olmasaydı o buna muhalefet etmezdi anlayışı ile bu tercihi yapmaktadır. Ancak bu prensibi esas almak, zanni bir delil dolayısıyla kesin olanı terk etmeye yol açar diye reddedilmiştir. İbn Battal şöyle der: Müellif " Nebi s.a.v.'in hükümleri ve sünnetleri kendisinden mütevatir olarak nakledilmiştir ve ondan mütevatir olarak nakledilmeyen habere göre amel etmek caiz değildir" diyen Rafızi ve Haricilere cevap vermek istemiştir. Müellif şöyle der: Onların bu görüşleri sahabilerin birbirlerinden delil aldıkları ve bir kısmının diğerinin rivayetine döndükleri şeklindeki sahih rivayetle reddedilmiştir. Haber-i vahidle amel edileceğine dair icma oluşmuştur. Biz de şunu ekleyelim: Beyhaki giriş kısmında sahabiliği eskiye dayanan ve ilmi geniş olup, başkasına öğreten birisinin hafızasından bazı şeylerin silineceğine delil şeklinde bir başlık açmış ve akabinde şu hadisleri örnek vermiştir: Ebu Bekir'in Muvatta'da yer alan ninenin mirastan payını konu alan hadisi, bu bölümde zikredilen Hz. Ömer'in izin almayla ilgili hadisi, İbn Mesud'un bir kadınla nikah akdi yapıp, sonra onu boşadıktan sonra annesi ile evlenmek isteyen erkeği konu alan hadisi. İbn Mesud "Bunda herhangi bir sakınca yoktur" demiştir. Bir başka örnek ise onun küçük küçük parçalara ayrılmış gümüşü külçe halindeki gümüşle fazlalıklı olarak mübadele etmeye cevaz vermesi, sonra bu iki hükümden başka sahabilerden duyduğu yasaklıktan dolayı vazgeçmesi. Beyhaki bunun dışında başka örnekler de vermiştir. "Karın tokluğuna" yani karnımı doyurmam için. Bir başka ifadeyle Ebu Hureyre'nin Nebi s.a.v.'den çok hadis duymasının asıl sebebi, yiyecek bir şeyler bulabilmek için Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellemtan hiç ayrılmamasıdır. Zira onun alıp satacağı bir şeyi olmadığı gibi, ekin ekeceği toprağı ve üzerinde çalışacağı tarlası da yoktu. O yiyecek bulamam korkusuyla Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den hiç ayrılmıyordu. İşte bu birliktelikten Resulullah s.a.v. ile onun kadar bir arada bulunmayan kimsenin duyamayacağı kadar söz duyma, uygulama görme ve rivayette bulunma fırsatı doğmuştur. Onun bunları sürekli hafızasında tutmasına -kendisinin işaret ettiği üzere- Nebi s.a.v.'in duası da yardımcı olmuştur