Sahîh-i Buhârî · 6593
Arapça metin
حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ أَبِي مَرْيَمَ، عَنْ نَافِعِ بْنِ عُمَرَ، قَالَ حَدَّثَنِي ابْنُ أَبِي مُلَيْكَةَ، عَنْ أَسْمَاءَ بِنْتِ أَبِي بَكْرٍ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَتْ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " إِنِّي عَلَى الْحَوْضِ حَتَّى أَنْظُرُ مَنْ يَرِدُ عَلَىَّ مِنْكُمْ، وَسَيُؤْخَذُ نَاسٌ دُونِي فَأَقُولُ يَا رَبِّ مِنِّي وَمِنْ أُمَّتِي. فَيُقَالُ هَلْ شَعَرْتَ مَا عَمِلُوا بَعْدَكَ وَاللَّهِ مَا بَرِحُوا يَرْجِعُونَ عَلَى أَعْقَابِهِمْ ". فَكَانَ ابْنُ أَبِي مُلَيْكَةَ يَقُولُ اللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ أَنْ نَرْجِعَ عَلَى أَعْقَابِنَا أَوْ نُفْتَنَ عَنْ دِينِنَا. {أَعْقَابِكُمْ تَنْكِصُونَ} تَرْجِعُونَ عَلَى الْعَقِبِ.
İbn Ebi Müleyke'nin Esma bnt. Ebi Bekir'den nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle anlatmıştır: "Ben hauuz başında olacağım hatta sizden bana gelmekte olanları gözetlerken benim önümde birtakım insanlar yakalanacak. Bunun üzerine ben 'Ya Rab' (Onlar) benden ve benim ümmetimdendir' derim. Bana 'Sen onların senden sonra neler yaptıklarını biliyor musun? VAllahi onlar senden sonra ayak topukları üzerine dönmekten hiç mi hiç ayrılmadılar' denilir." Abdullah b. Ebi Müleyke şöyle derdi: "Ya Rabbi! Biz topuklarımız üzerine dönmemizden yahut dinimizden fitnelere uğratılmamızdan sana sığınırızı" "Ala a'kabikum tenkisune" topuklarınızın üzerine geri dönüyorsunuz demektir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Ahirette Nebi s.a.v.'e Ait Olacak Olan Havuz." Yani Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in havuzu. "el-Havd" kelimesi "hıyad" ve "ahvad" şeklindedir. Havuz, suyun biriktiği alan demektir. Buhari'nin şefaat hadislerinden ve sıratın kurulacağını ifade eden hadislerden sonra havuz hadislerine yer vermesi, havuza gitmenin sıratın kurulmasından ve üzerinden geçilmesinden sonra olacağına işaret etmek içindir. "Allahu Teala'ın (Resulüm!) 'Kuşkusuz biz sana keuseri verdik' sözü" İmam Buhari'nin buna yer vermekle "Kevser" kelimesinden maksadın havza dökülen nehir olduğuna işaret etmektedir. Bu, burada yer verdiğimiz yedinci hadiste açıkça görüldüğü üzere havzın ana unsurudur. Kevser suresinin tefsirinde bu konuda daha fazla açıklamayla birlikte Aişe hadisi geçmişti. Yine İbn Abbas hadisi açıklanırken kevserin "çok hayır" anlamına olduğu ifade edilmiştir. el-Muhtar b. Fülfül'ün Kevser hakkında Enes'ten yaptığı nakle göre hadiste havuza Kevser denilmiştir: "o, ümmetimin üzerine geleceği hauuzdur." (Müslim, Salat)Havuzun bizim Nebiimize ait olduğu meşhurdur. Kurtubi el-Müfhim'de Kadi iyad'a tabi olarak şöyle demiştir: Her mükellefin amel etmesi ve tasdik etmesi gereken şeylerden birisi, Allahu Teala'ın Nebii Muhammed'e havzı vermiş olduğudur. Sözkonusu havzın ismi, sıfatı, içecek maddesi toplamı kesin bilgi oluşturan meşhur ve sahih hadislerde yer almaktadır. Zira bu hadisleri Hz. Nebi'den otuz civarında sahabi rivayet etmiştir. Bu ravilerin yirmi kadarı Buhari ve Müslim'in, kalanı diğer hadis kitaplarının ravileridir. Bu da hadisin naklinin sahih, ravilerinin meşhur olduğunu gösterir. Sonra bu hadisi sözü geçen sahabilerden tabiun ve onların benzerİ, onların ardından da onların kat kat fazlası ravi nakletmiştir Bunun sabit olduğuna selef ve haleften ehl-i sünnet ittifak etmişlerdir "Ve le yurfeanne = Sizlerden birtakım adamlar kaldırılacaklar" yani Allah kendilerini göreyim diye onları bana açık edecektir. "Sümme le yuhtelecunne =benim önümden sürüklenecekler" yani önümden çekilecekler veya benden çekilip alınacaklar. "Kokusu miskten daha hoştur." Müslim'in Ebu Zerr ve Sevban'dan yaptığı nakilde "baldan daha tatlıdır"(Müs!im, Fadail) cümlesi de yer almaktadır. Aynı cümle Ahmed'in, Ubeyy b. Kab'dan yaptığı rivayette de yer almaktadır. Tirmizl'de İbn Ömer'in naklettiği hadiste ise "Suyu kardan daha soğuktur" ifadesi geçmektedir. "Bardakları da gökyüzünün yıldızları gibi çoktur." Bundan sonraki Enes hadisinde "Muhakkak ki o havuzda semanın yıldızları sayısınca ibrikler vardır"• cümlesi yer almaktadır. Bölümün sonlarına doğru gelen el-Müstevrid hadisinde ise "Orada yıldızlar gibi kablar görülür" denilmektedir. "Her kim ondan" bardaklardan "içerse" Küşmıhenı'nin rivayetinde "her kim ondan" havuzdan "içerse" denilmektedir. "Ben suhkan, suhkan derim." Suhkan "bu' den = uzak olsunlar" anlamınadır. Kelimenin "suhkan" şeklinde mansub olması, başında "elzemehu'l-lahu zalike = Allah bunu onların başına getirsin" şeklinde bir gizli WL olmasından dolayıdır. "Bir zümre görürüm. Nihayet onları tanıdığım zaman benimle onlar arasından bir adam ortaya çıktı ve onlara 'geliniz!' dedi." Bu ifadede yer alan "adam" kelimesinden maksat, buna "görevli melek" demektir. "Senden sonra bunlar kıçları üzerine dönüp dinlerine arkalarına çevirerek gerisin geri dinden çıkmışlardır." Yani arkalarına geri dönmüşlerdir. 'Ancak çobansız yolunu şaşıran deve sürüsünden yolunu bulanlar misali bunlardan da" yani havuza yaklaşan ve neredeyse oraya varmak üzere olanlardan da (tek tük) "cehennemden kurtulanlar olabilir!" Ancak onlar havuzdan geri çevrilirler. Hadis metninde geçen "el-hemel" çobansız deve sürüsü demektir. Bu, onların içinden havuza çok az kimsenin geleceği anlamına gelir. Zira deve sürüsü içinde çobansız olanı diğerlerine nispeten azdır
Benzer hadisler
حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ، عَنْ عَاصِمٍ، عَنْ أَبِي عُثْمَانَ، عَنْ أَبِي مُوسَى الأَشْعَرِيِّ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ لَمَّا غَزَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم خَيْبَرَ ـ أَوْ قَالَ لَمَّا تَوَجَّهَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ـ أَشْرَفَ النَّاسُ عَلَى وَادٍ، فَرَفَعُوا أَصْوَاتَهُمْ بِالتَّكْبِيرِ اللَّهُ أَكْبَرُ اللَّهُ أَكْبَرُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " ارْبَعُوا عَلَى أَنْفُسِكُمْ، إِنَّكُمْ لاَ تَدْعُونَ أَصَمَّ وَلاَ غَائِبًا، إِنَّكُمْ تَدْعُونَ سَمِيعًا قَرِيبًا وَهْوَ مَعَكُمْ ". وَأَنَا خَلْفَ دَابَّةِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَسَمِعَنِي وَأَنَا أَقُولُ لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللَّهِ، فَقَالَ لِي " يَا عَبْدَ اللَّهِ بْنَ قَيْسٍ ". قُلْتُ لَبَّيْكَ رَسُولَ اللَّهِ. قَالَ " أَلاَ أَدُلُّكَ عَلَى كَلِمَةٍ مِنْ كَنْزٍ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ ". قُلْتُ بَلَى يَا رَسُولَ اللَّهِ فِدَاكَ أَبِي وَأُمِّي. قَالَ " لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللَّهِ ".
Ebu Musa el-Eş'arı r.a. dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hayber gazasına gidince -ya da: Resulullah Hayber'e yönelince- askerler bir vadinin tepesine çıktıklarında yüksek sesle tekbir getirerek: Allahuekber Allahuekber la ilahe illallcth demeye koyuldular. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem da: Kendinize acıyınız, sizler ne sağır birisine, ne da gaib olan birisine dua ediyorsunuz. Sizler her şeyi çok iyi işiten, pek yakın olan ve sizinle beraber olan birisine dua ediyorsunuz, diye buyurdu. O sırada ben Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bineğinin arkasında idim. Benim: La havle ve la kuwete illa billah dediğimi işitince, bana: Ey Abdullah b. Kays, dedi. Ben: Buyur ey Allah'ın Resulü dedim. Şöyle buyurdu: Ben sana cennet hazinelerinden bir hazine olan bir sözü ağreteyim mi? Ben: Buyur ey Allah'ın Resulü, babam anam sana feda olsun deyince, o: La havle ve kuwete illa billah demektir, diye buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "İnsanlar bir vadinin tepesine çıktı -diye hadisi Ebu Musa'nın sözlerine kadar zikretti.- Benim: La havle ve la kuwete illa billah dediğimi işitti." Hadisin bu anlatımı onların Hayber'e giderken bu olayın meydana geldiği izlenimini vermektedir. Oysa durum böyle değildir. Aksine bu onların Hayber'den dönüşleri sırasında olmuştur .. Çünkü bu başlıkta onun nakledilecek hadisinden açıkça anlaşılacağı gibi o Hayber fethedildikten sonra Cafer ile birlikte (Habeşistan'dan) geri gelmişti. Buna göre zikredilen bu hadiste şu anlamda hazfedilmiş ifadeler bulunmaktadır: "Nebi s.a.v. Hayber'in üzerine gidip, orayı muhasara edip fethettikten sonra fethi bitirip geri döndüğünde askerler bir vadinin tepesine çıktılar ... İleride yüce Allah'ın izniyle Deavat (dualar) bölümünde (6384. hadiste) hadis metninin şerhine dair açıklamalar gelecektir
حَدَّثَنَا مَحْمُودُ بْنُ خَالِدٍ الدِّمَشْقِيُّ، حَدَّثَنَا مَرْوَانُ بْنُ مُحَمَّدٍ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مُهَاجِرٍ، حَدَّثَنِي الْعَبَّاسُ بْنُ سَالِمٍ الدِّمَشْقِيُّ، نُبِّئْتُ عَنْ أَبِي سَلاَّمٍ الْحَبَشِيِّ، قَالَ بَعَثَ إِلَىَّ عُمَرُ بْنُ عَبْدِ الْعَزِيزِ فَأَتَيْتُهُ عَلَى بَرِيدٍ فَلَمَّا قَدِمْتُ عَلَيْهِ قَالَ لَقَدْ شَقَقْنَا عَلَيْكَ يَا أَبَا سَلاَّمٍ فِي مَرْكَبِكَ . قَالَ أَجَلْ وَاللَّهِ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ . قَالَ وَاللَّهِ مَا أَرَدْتُ الْمَشَقَّةَ عَلَيْكَ وَلَكِنْ حَدِيثٌ بَلَغَنِي أَنَّكَ تُحَدِّثُ بِهِ عَنْ ثَوْبَانَ مَوْلَى رَسُولِ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ فِي الْحَوْضِ فَأَحْبَبْتُ أَنْ تُشَافِهَنِي بِهِ . قَالَ فَقُلْتُ حَدَّثَنِي ثَوْبَانُ مَوْلَى رَسُولِ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ قَالَ " إِنَّ حَوْضِي مَا بَيْنَ عَدَنَ إِلَى أَيْلَةَ أَشَدُّ بَيَاضًا مِنَ اللَّبَنِ وَأَحْلَى مِنَ الْعَسَلِ أَوَانِيهِ كَعَدَدِ نُجُومِ السَّمَاءِ مَنْ شَرِبَ مِنْهُ شَرْبَةً لَمْ يَظْمَأْ بَعْدَهَا أَبَدًا وَأَوَّلُ مَنْ يَرِدُهُ عَلَىَّ فُقَرَاءُ الْمُهَاجِرِينَ الدُّنْسُ ثِيَابًا وَالشُّعْثُ رُءُوسًا الَّذِينَ لاَ يَنْكِحُونَ الْمُنَعَّمَاتِ وَلاَ يُفْتَحُ لَهُمُ السُّدَدُ " . قَالَ فَبَكَى عُمَرُ حَتَّى اخْضَلَّتْ لِحْيَتُهُ ثُمَّ قَالَ لَكِنِّي قَدْ نَكَحْتُ الْمُنَعَّمَاتِ وَفُتِحَتْ لِيَ السُّدَدُ لاَ جَرَمَ أَنِّي لاَ أَغْسِلُ ثَوْبِي الَّذِي عَلَى جَسَدِي حَتَّى يَتَّسِخَ وَلاَ أَدْهُنُ رَأْسِي حَتَّى يَشْعَثَ .
Ebu Sellam el-Hubşî (el-Esved) (r.a.)'den; Şöyle demiştir: (Halife) Ömer bin Abdilaziz bana haber göndererek yanına çağırttı. Ben de bir katır sırtında onun yanına gittim. Nihayet yanına vardığım zaman (bana): Ya Eba Sellam! Buraya kadar bindirip getirmek hususunda cidden sana meşakkat verdik, dedi. Ebu Sellam da: Vallahi doğrudur, Ya Emîre'l-Mu'minin, dedi. Ömer bin Abdilaziz: Allah'a yemin ederim ki, sana eziyyet çektirmek istemedim. Ve lakin (kevser) havuzu hakkında Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in mevlası Sevban (r.a.)'den senin rivayet ettiğini haber aldığım bir hadis var. O hadisi kendi ağzınla bana rivayet etmeni sevdim (de bunun için seni çağırttım), dedi. Ebu Sellam el-Hubşî demiştir ki, bunun üzerine ben dedim: Bana Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in mevlası (azadlısı) Sevban (r.a.)'ın rivayet ettiğine göre Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: Şüphesiz, benim havuzum Aden ile Eyle arasındaki mesafe kadar (uzun) dur. Süt'ten daha beyaz ve bal'dan daha tatlıdır. Bardakları gökteki yıldızlar sayısı gibi (çok) dur. Kim ondan bir yudum içerse artık ebediyen susamaz. O havuzun başına yanıma gelenlerin ilki, (dünyada iken) elbiseleri kirli başlarındaki saçlar dağınık, karışık (yani maddî sıkıntıdan üstü başı perişan) olan muhacirlerin fakirleridir ki varlıklı eşraf'tan olan kadınlarla evlenemez ve kapılar onlara açılmaz. Ravi demiştir ki: Ömer (bin Abdilaziz), sakalı ıslanıncaya kadar ağladı. Sonra şöyle söyledi: Lakin ben bol nîmetlenmiş kadınlarla evlendim ve kapılar bana açıldı. Artık çare yok, vücudum Üstündeki elbiseyi yıkamıyacağım ki iyice kirlensin ve başımı yağlamıyacağım ki saçım dağılıp karışsın, dedi. BUHARİ HADİS VE İZAH LİNKLERİ 4306’da
حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، قَالَ سَمِعْتُ ابْنَ الْمُنْكَدِرِ، يَقُولُ سَمِعْتُ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ، يَقُولُ مَرِضْتُ فَجَاءَنِي رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَعُودُنِي وَأَبُو بَكْرٍ وَهُمَا مَاشِيَانِ، فَأَتَانِي وَقَدْ أُغْمِيَ عَلَىَّ فَتَوَضَّأَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ثُمَّ صَبَّ وَضُوءَهُ عَلَىَّ فَأَفَقْتُ فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ ـ وَرُبَّمَا قَالَ سُفْيَانُ فَقُلْتُ أَىْ رَسُولَ اللَّهِ ـ كَيْفَ أَقْضِي فِي مَالِي كَيْفَ أَصْنَعُ فِي مَالِي قَالَ فَمَا أَجَابَنِي بِشَىْءٍ حَتَّى نَزَلَتْ آيَةُ الْمِيرَاثِ.
Cabir b. Abdullah r.a. şöyle anlatmıştır: Hastalandığımda Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile Ebu Bekir yürüyerek beni ziyarete geldiler. Bana geldiklerinde bayılmış halde idim. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem abdest aldı. Sonra abdest aldığı sudan benim üzerime döktü. Ben bunun üzerine ayıldım ve "Ya Resulallah! -Ravi Süfyan, bu hitabı ey 'Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem' şeklinde nakletmiş olabilir- Malım hakkında nasıl hükmedeyim, malım hakkında nasıl davranayım" diye sordum. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana miras ayeti ininceye kadar hiçbir cevap vermedi. Fethu'l-Bari Açıklaması: Başlıktan anlaşılan şudur: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e hakkında vahiy inmeyen bir şey sorulduğunda iki durum sözkonusuydu: Ya bu soruya "bilmiyorum" diye cevap verir ya da kendisine vahiyle açıklaması gelinceye kadar susardı. Burada "vahiy" kelimesinden maksat, okunmasıyla ibadet edilen Kur'an ve bunun dışında başka şeyleri kapsar. "Bilmiyorum" ifadesi için İmam Buhari herhangi bir delil zikretmemiştir. Çünkü mu allak ve mevsul her iki hadis ikinci şık için örnektir. Öyle anlaşılıyor ki İmam Buhari, başlıkta buna benzer şeylerde adeti olduğu üzere bu konuda varid olan habere işaret etmiştir. Fakat -haber delil olmaya elverişli olsa bile- onun gerekli gördüğü şartı taşıyan herhangi bir rivayet sabit değildir. Bu konuda birçok hadis vardır. Bunlardan biri İbn Ömer'in rivayet ettiği şu hadistir: "Adamın biri Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gelip 'dünyanın hangi köşesi daha hayırlıdır?' diye sordu. O da 'bilmiyorum' dedi. Akabinde kendisine Cebrail ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu soruyu ona sordu. Cebrail de 'bilmiyorum' dedi. Bunun üzerine Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem 'Rabbine sor' deyince Cebrail öyle bir sarsıldı ki. .. " Hadisi İbn Hibban rivayet etmiştir. Hakim de CUbeyr b. Mut'im'den buna benzer şekilde nakletmiştir.(Hakim, Müstedrek, I, 167, II, 9) "Rey ve kıyasa göre hüküm vermezdi." Evza! "İlim, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sahabilerinden nakledilen şeylerdir. Onlardan gelmeyenler ilim değildir" demiştir. Ebu Ubeyd ve Yakub b. Şeybe'nin nakline göre İbn Mesud şöyle demiştir: "İnsanlar Muhammed'in sahabilerinden, onların büyüklerinden kendilerine ilim geldiği sürece hayır içinde kalmaya devam edeceklerdir. Onların küçüklerinden kendilerine ilim geldiğinde hevesleri ve arzuları birbirinden farklı olduğunda helak olurlar." Ebu Ubeyde bu sözü şöyle tefsir etmiştir: Sahabe ve onlara iyilikle tabi olan önde gelen büyüklerden nakledilen her şey, miras olarak alınan ilimdir. Onlardan sonra gelenlerin uydurdukları ise kınanmıştır. Selef bilginleri ilimle reyi birbirinden ayırıyorlar, sünnete "ilim" derken, bunun dışındakilere "rey" diyorlardı. Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir: İlim, Nebiden sonra sahabilerden alınır. Sahabi yoksa kişi tabiOndan ilim almakta muhayyerdir. Ahmed b. Hanbel'in şöyle dediği nakledilir: Hulefa-yı Raşidın'den gelen şeyler sünnetten sayılır. Onların dışındaki sahabilerden "Bu sünnettir" diyen kimsenin ifadesini reddetmem. İbnü'l-Mübarek, "Hükme esas alınacak olan haber olmalıdır, reyden de size haberi tefsir edeni alınız" demiştir. Kısacası, rey kitap veya sünnetten bir nakle dayalıysa övülmüştür. İlimden dayanağı yoksa kınanmıştır. Abdullah b. Amr'ın yukarıdaki hadisi, bunu ifade etmektedir. Çünkü o, ilmin yok olmasından sonra cahillerin kendi görüşlerine dayanarak fetva vereceklerini söylemiştir
حَدَّثَنَا عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ عَلِيِّ بْنِ حُسَيْنٍ، أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم أَتَتْهُ صَفِيَّةُ بِنْتُ حُيَىٍّ فَلَمَّا رَجَعَتِ انْطَلَقَ مَعَهَا، فَمَرَّ بِهِ رَجُلاَنِ مِنَ الأَنْصَارِ فَدَعَاهُمَا فَقَالَ " إِنَّمَا هِيَ صَفِيَّةُ ". قَالاَ سُبْحَانَ اللَّهِ. قَالَ " إِنَّ الشَّيْطَانَ يَجْرِي مِنِ ابْنِ آدَمَ مَجْرَى الدَّمِ ". رَوَاهُ شُعَيْبٌ وَابْنُ مُسَافِرٍ وَابْنُ أَبِي عَتِيقٍ وَإِسْحَاقُ بْنُ يَحْيَى عَنِ الزُّهْرِيِّ عَنْ عَلِيٍّ ـ يَعْنِي ابْنَ حُسَيْنٍ ـ عَنْ صَفِيَّةَ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم.
Ali b. Hüseyin'in nakline göre Safiye bnt. Huyey (Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem itikaf yerinde iken onun yanına ziyarete) gelir. Safiye geri döneceği sırada Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem de onunla birlikte kapıya kadar yürür, tam bu sırada ensardan iki kişi oradan geçmektedir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onları çağırır ve "Bu kadın Safiye bnt. Huyey'dir" buyurur. Bu iki ensarlı "Sübhanallah" derler. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Şüphesiz ki şeytan Ademoğlunun vücudunda kanın dolaşması gibi dolaşmaktadırı" buyurur. Fethu'l-Bari Açıklaması: AÇIKLAMA’DAN SONRA BAB VE HADİS VAR "Hakimin görevi esnasında veya daha önce çekişme konusu olan olaya davacı veya davalı lehine şahit olması." Yani Hakim, kendi bilgisine dayanarak o kimsenin lehine ve hasmının aleyhine hüküm verebilir mi ya da bir başka hakimin huzurunda o kişinin lehine şahitlikte bulunabilir mi? İmam Buharl'nin ifadesi her ne kadar hakimin kendi bilgisine dayanarak hüküm veremeyeceği görüşünü tercih ettiğini gerektiriyor ise de bu meseledeki ihtilafın kuvvetli olmasından dolayı başlığını kesin bir ifade kullanmaksızın soru cümlesi şeklinde atmıştır. "Hicaz bilginlerinin kanaati şöyledir: Hakim olaya ister görevdeyken şahit olsun, isterse daha önce kendi bilgisine dayanarak hüküm vermez." İmam Malik'in görüşü bu doğrultudadır. Ebu Ali Kerabısı şöyle demiştir: Hakim töhmete uğrama tehlikesinden dolayı kendi bilgisine dayanarak hüküm vermez. Zira takva ehli bir kimsenin töhmete uğramayacağından emin olunamaz. Kerabısı şöyle devam eder: Zannediyorum İmam Malik, İbn Şihab'ın Zeyd b. Salt'ın naklettiği şu habere meyletmiştir: "Hz. Ebu Bekir bir kimseyi had uygulamak gerektiren bir suçu işlerken görürsem yanımda bir başkası daha olmadıkça ona ceza uygulamam demiştir." Kerabısı bundan sonra sahih bir isnadla İbn Şihab'ın şu sözünü nakletmiştir: İmam Malik'in o hadisi unutmuş olduğunu zannetmiyorum. Böyle olduğu için ümmetin fazilet ve ilimce onu taklit etmiştir. Hakimin kendi bilgisine dayanarak mutlak olarak hüküm vermesinin caiz olduğu görüşü şöyle bir sakınca doğurabilir: Hakim asla zina ettiği bilinmeyen, durumu kapalı (mestur) bir kimseyi zina ederken gördüğünü iddia edip, recm edebilir ya da bir erkeği karısını boşarken duyduğunu iddia edip, onları birbirinden ayırabilir veya bir efendinin cariyesini azat ettiğini duyduğunu ileri sürerek onları ayırabilir. Bu kapı bir açıldı mı her hakim, düşmanını cezalandırmaya, onun fasık olduğunu ileri sürmeye, kişiyle sevdiği arasını ayırmaya yol bulabilir. Buradan hareketle İmam Şafiı şöyle demiştir: Kötü hakimler olmasaydı, hakimin kendi bilgisine dayanarak hüküm verebileceğini söylerdim. O zamanlar böyle bir sakınca gündeme geldiğine göre acaba zamanımızda neler olur bir düşünmek gerekir. Sonuç olarak bu son zamanlarda hakimlik mesleğine güvenilmez kimselerin çok gelmesi nedeniyle hakimlerin kendi bilgilerine dayanarak hüküm vermelerinin caizliğini kökünden ortadan kaldırmak tek çıkar yol haline gelmiştir. Doğruyu ancak Yüce Allah bilir. "Taraflardan biri hakimin huzurunda diğeri lehine yargı meclisinde bir hak itirafında bulunacak olursa, bazı bilginlere göre iki şahit çağırıp, onun ikrarına şahit tutmadıkça hüküm vermez." İbnü't-Tin şöyle demiştir: Hz. Ömer ve Abdurrahman'dan nakledilen görüş İmam Malik ve mezhebindeki çoğu bilginlerin görüşüdür. Maliki mezhebinden bazıları, yargı meclisinde taraflardan birinin huzurunda ikrarda bulunması durumunda hakimin kendi bilgisine dayanarak hüküm verebileceğini söylemişlerdir. İbnü'l-Kasım ve Eşheb şöyle demişlerdir: Hakim yargı meclisinde kendi huzurunda meydana gelen olay hakkında huzurunda şahit tutmadıkça hüküm veremez. İbnü'I-Müneyyir şöyle demiştir: İmam Malik'in görüşüne göre kendi bilgisine dayanarak hüküm veren hakim mezhepte meşhur olan yaklaşıma göre bunu yapabilir. Ancak bilgisi yargılamaya başladıktan sonra oluşmuşsa bu konuda iki görüş sözkonusudur. Yargı meclisinde huzurunda yapılan ikrara gelince karşı taraf bu ikrardan sonra ve aleyhine hüküm verilmeden önce bunu inkar etmediği sürece ona dayanarak hüküm verebilir. İbnü'l-Kasım'ın yaklaşımı ise şöyledir: Hakim karşı tarafın inkarından sonra onun aleyhine hüküm veremez. Artık şahit konumuna düşmüştür. Bundan sonra İbn Müneyyir şöyle der: "Yargı meclisinde iki şahidin mutlaka yapılan ikrara şahitlikte bulunması gerekir" görüşü, sonunda ikrara dayanarak hüküm verme şekline döner. Zira şahitler, a) ya şahitlik ederler ya da etmezler. Şahitlik ettikleri takdirde hakimin (o kişiyi cezalandırmakta) mazur olması gerekir. Mazur olunca ikrara yapılan şahitliğin de başka şahitlerle ispatına ihtiyaç gerektirir. Bu durumda mesele zincirleme uzayıp gider. Şahitliğe ihtiyaç yok denirse hüküm, ikrara dayanılarak hüküm vermeye dönüşür. b) Şahitler, şahitlik etmezlerse o zaman dava yok hükmünde olur. Bir başkası buna şöyle cevap vermiştir: İkrara şahit tutmanın faydası, davalıyı inkar etmekten caydırmaktır. Zira davalı, ikrarına şahitlik edecek birisi bulunduğunu bildiği takdirde -tazir edilmekten emin olma durumunun aksine- bu cezanın korkusuyla inkardan kaçınır. "Iraklı alimlerin dışındakiler ise şöyle demişlerdir: Tam tersine buna dayanarak hükmünü verir. Çünkü o güvenilirdir." Burada "şahitlik" kelimesi ile gerçeğin bilinmesi kastedilmektedir. Hakimin gerçek şeye dair bilgisi şahitlikten çok daha güçlüdür. İmam Ebu Yusuf ve ona uyanların görüşü bu doğrultudadır. İmam Şafii de bu konuda onlar gibi düşünmektedir. Ebu Ali Kerabisi şöyle demiştir: Bana nakledildiğine göre İmam Şafii Mısır' da şu görüşü savunmuştur: Hakim ahlaklı (adil) ise şer' i ceza ve kısas konusunda -huzurunda itiraf edilmemişse- kendi bilgisine dayanarak hüküm vermez. Her türlü hak davalarında ise verir. Bu konudaki bilgiyi ister göreve gelmeden önce elde etmiş olsun, isterse daha sonra elde etsin farketmez. Şafii'nin hakimi ahlaklı (adil) şeklinde kayıtlaması yargı görevine kuwet zoruyla ahlaklı olmayan kimselerin gelebileceklerine işarettir. "Bazı Iraklı bilginler ise şöyle demişlerdir: Hakim dava konusu mal olduğunda kendi bilgisine dayanarak hüküm verirken, bunun dışındaki davalarda veremez." İmam Ebu Hanife ve Ebu Yusuf'un görüşü bu doğrultudadır. KerabısI'nin Ebu Yusuf'tan nakline göre hakim bir kimseyi -mesela zina ederken- görse huzurunda buna şahadet eden bir beyyine olmadığı sürece kendi bilgisine dayanarak hüküm vermez. Ahmed b. Hanbel'den de böyle bir rivayet naklediimiştir. Ebu Hanıfe şöyle demiştir: Dindeki genel kural (kıyas), hakimin bütün bu davalarda kendi bilgisine göre hüküm vermesi doğrultusundadır. Fakat ben genel kuralı bırakıp, istihsan yaparak bu hususta kendi bilgisine göre hüküm vermez diyorum
وَقَالَ الْمَكِّيُّ حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ سَعِيدٍ،. وَحَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ زِيَادٍ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَعْفَرٍ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ سَعِيدٍ، قَالَ حَدَّثَنِي سَالِمٌ أَبُو النَّضْرِ، مَوْلَى عُمَرَ بْنِ عُبَيْدِ اللَّهِ عَنْ بُسْرِ بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ احْتَجَرَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حُجَيْرَةً مُخَصَّفَةً أَوْ حَصِيرًا، فَخَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يُصَلِّي فِيهَا، فَتَتَبَّعَ إِلَيْهِ رِجَالٌ وَجَاءُوا يُصَلُّونَ بِصَلاَتِهِ، ثُمَّ جَاءُوا لَيْلَةً فَحَضَرُوا وَأَبْطَأَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَنْهُمْ، فَلَمْ يَخْرُجْ إِلَيْهِمْ فَرَفَعُوا أَصْوَاتَهُمْ وَحَصَبُوا الْبَابَ، فَخَرَجَ إِلَيْهِمْ مُغْضَبًا فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " مَا زَالَ بِكُمْ صَنِيعُكُمْ حَتَّى ظَنَنْتُ أَنَّهُ سَيُكْتَبُ عَلَيْكُمْ، فَعَلَيْكُمْ بِالصَّلاَةِ فِي بُيُوتِكُمْ، فَإِنَّ خَيْرَ صَلاَةِ الْمَرْءِ فِي بَيْتِهِ، إِلاَّ الصَّلاَةَ الْمَكْتُوبَةَ ".
Zeyd İbn Sabit r.a.'dan, dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem (mescidde) hurma dallarından kendisi için küçük bir hücre çevirdi -yahut bir hasır edindi.- Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem çıkıp onun içinde namaz kılıyordu. Birtakım adamlar da kendisini takip ederek onun namazına uyup namaz kıldılar. Daha sonra yine bir gece gelip orada hazır bulundular. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ise onlara göre geç kaldı ve yanlarına çıkmadı. Bu sefer seslerini yükselterek kapıya da çakıl taşları atıp kapıyı çalmaya koyuldular. Allah Rasulü kızgınlıkla yanlarına çıktı ve onlara: Siz o yaptığınızı sürdürüp gidince ben de onun üzerinize farz olarak yazılacağını zannettim. Bu sebeple (nafile) namazlarınızı evlerinizde kılmaya bakınız. Çünkü şüphesiz farz namaz dışında kişinin en hayırlı namazı evinde kıldığıdır, buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Yüce Allah'ın emri dolayısıyla gazabın ve şiddet göstermenin caiz oluşu. Nitekim yüce Allah: "Kafirlerle münafıklara karşı cihad et ve onlara sert ol. "(Tevbe, 73) diye buyurmuştur." Buhari, bu başlıkla Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in eziyetlere sabrettiğine dair varid olan hadisin, ancak kendi nefsi ile ilgili olan hususlar ile ilgili olduğuna işaret ediyor gibidir. Eğer yüce Allah'ın bir hakkı sözkonusu ise o, o hususta Allah'ın sertlik gösterme emrine uyardı. Buhari bu başlıkta beş hadis zikretmektedir: Birincisi, Aişe'nin perde ile alakah hadisi olup buna dair açıklamalar daha önce Giyim bölümündEbu geçmiş bulunmaktadır. İkincisi, Ebu Mesud'un imamın sabah namazını uzun kıldırması olayı ile ilgili olan hadisidir. Bunun açıklaması da Namaz bölümünde (702.hadiste) geçmiş bulunmaktadır. Üçüncü hadis ise İbn Ömer'in balgam çıkarmak ile alakah hadisidir. Bunun açıklamaları da Namaz bölümünün baş taraflarında (406.hadiste) geçmiş bulunmaktadır
حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا يَحْيَى، عَنْ سُفْيَانَ، حَدَّثَنِي قَيْسُ بْنُ مُسْلِمٍ، عَنْ طَارِقِ بْنِ شِهَابٍ، عَنْ أَبِي بَكْرٍ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ لِوَفْدِ بُزَاخَةَ تَتْبَعُونَ أَذْنَابَ الإِبِلِ حَتَّى يُرِيَ اللَّهُ خَلِيفَةَ نَبِيِّهِ صلى الله عليه وسلم وَالْمُهَاجِرِينَ أَمْرًا يَعْذِرُونَكُمْ بِهِ.
Ebu Bekir (Nebi s.a.v.'in vefatından son irtidad eden) Büzaha heyetine hitaben) "Yüce Allah Nebiinin halifesine ve muhadrlere sizleri mazur kılacak bir durum gösterinceye kadar çöllerde develerin kuyruklarının ardından gidiniz" dedi. Fethu'l-Bari Açıklaması: AÇIKLAMA SONRASI BİR HADİS DAHA VAR Buharl'nin kullandığı başlıktaki "İstihlaf", bir halifenin vefat edeceği sırada kendisinden sonra gelecek halifeyi tayin etmesi veya aralarından birini seçmeleri için bir topluluğa yardımda bulunması demektir. "Fe a'hide" yani benden sonra bu işi görecek kimseye yardım edeyim. İmam Buharl'nin cümleden anladığı budur. Dolayısıyla hadiste geçen "el-ahd" kelimesi bundan daha genelolmakla birlikte Buhari bu başlığı kullanmıştır. Müslim'in naklettiği bir rivayete göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Aişe r.anha'ya "Bana EbU Bekir ve kardeşini çağır da bir mektup yazayım. Çünkü ben (halifeliği) temennf eden birisinin çıkacağından ve (halifeliğe) ben daha layığım diyeceğinden endişe ediyorum. Yüce Allah ve mu'minler ise EbU Bekir'den başkasına halifeliği nasip etmemekten çekinmez. "(Müslim, Fadailu's-Sahabe) Bezzar'ın rivayetine göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Allah korusun! İnsanların Ebu Bekir hakkında ihtilafa düşmelerinden Allah'a sığınırım" buyurmuştur. Mühelleb bu konuda ileri 'giderek şöyle demiştir: Hadis, Ebu Bekir'in halifeliğine kesin bir delildir. İnsanı hayrette bırakanı onun bunu söyledikten sonra Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yerine herhangi bir kimseyi halife olarak bırakmadığının sabit olduğunu ifade etmiş olmasıdır. "Eğer yerime halife tayin ve tavsiye edersem." Bizim bu konudaki görüşümüz şudur: Anlaşılan Hz. Ömer'in tercihi yerine herhangi bir kimseyi halife olarak bırakmamaktır. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yaptığı uygulama, azimetin aksinedir. Bu, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in temettu haccına niyetlenip, ifrad haccı yapmasına benzer. Netice olarak o, ifrad haccını tercih etmiş oldu. "Orada hazır bulunanlar Ömer' i övdüler. Bunun üzerine Ömer 'Ben (hem) isterim ve (hem de) korkarım' dedi." İbn Battal şöyle der: Bu ifade iki manaya muhtemeldir: Birincisi beni övenler ya bu konudaki isabetli düşüncemi ve açıklamamı istemektedirler ya da içlerinde gizledikleri hoşlanmamayı artaya Çlkarmamdan korkmaktadırlar ya da bunlar benim yanımda olanı istemekte ve benden korkmaktadırlar veya insanlar hilafeti istemekte ve ondan korkmaktadırlar. Ben bunu isteyene verirsem kendisine (görevi başında) yardım edilmeyeceğinden endişe ederim. İstemeyene verdiğim takdirde onun da bu görevi yapmayacağından korkarım. Kadi iyad bu manalara bir başkasını katarak şöyle demiştir: Bu iki kelime Hz. Ömer'in niteliğidir. Buna göre Hz. Ömer ben Allah katındakini arzulamakta ve onun vereceği cezadan korkmaktayım. Sizin övgülerinize itibar etmem. Bu beni başınıza birini halife tayin ve tespit etme işiyle i1gilenmekten alıkoyuyar demiş olmaktadır. "Ben bundan" yani hilafetten onun kötülüğünden ve hayrından uzak olarak yakamı sıyırmak istiyorum. Nitekim kendisi bu ifadeyi hadiste "ne karlı, ne de zararlı olmayarak" cümlesiyle tefsir etmektedir. İbn Battal özetle şöyle demiştir: "Hz. Ömer bu konuda fitne korkusuyla orta bir yol tutmuştur." Ve böylece yerine birisini halife tayin etmenin Müslümanların işlerini daha çok sağlama alacağını görmüştür. Bundan dolayı meseleyi Hz. Nebie ve Ebu Bekir' e uymayı terk etmiş olmamak için altı kişiye havale etmiştir. O Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in uygulamasının bir kısmını alarak yerine belli bir kimseyi tayin etmemiş, Ebu Bekır'in uygulamasından bir kısmını alarak -açıkça isim belirtmemekle birlikte- bu görevi altı kişiden birisine bırakmıştır. İbn Battal şöyle devam eder: Bu olay görevdeki halifenin bunu kendisinden sonra başka birisine bırakabileceğine, bu konuda bütün Müslümanlara emir vermesinin caiz olduğuna delildir. Zira sahabiler ve onların ardından gelenler Ebu Bekir'in görevi Ömer'e vermesi konusundaki uygulamada ittifak halindedirler. Aynı şekilde onlar Hz. Ömer'in altı kişiye emir vermesini kabul noktasında da ihtilaf etmemişlerdir. İbn Battal şöyle der: Bu, bir kimsenin bir başkasını kendi çocuğu üzerine -çocuğun menfaatleri konusunda düşünce tarzı bir başkasından daha mükemmelolduğu için- vasi tayin etmesine benzer. Halife de aynen böyledir. Nevevi ve başkalarının bu konudaki ifadelerine göre bilginler tayin ve tavsiye etme yoluyla halife olunabileceği noktasında icma ettikleri gibi bunun ehlü'lhal ve'l-akdin bir kimseyi -bir başkası tavsiye ve tayin edilmediği için- halife tayin edeceği, halifenin bu meseleyi belli sayıda kişiler veya başkaları arasında danışmayla yapılması emri verebileceği noktasında icma etmişlerdir. Yine onlar bir halife tayin etmenin gerekli olduğu, bunun aklen değil, şer'an vacip olduğu noktasında da görüş birliği etmişlerdir. "Enes b. Malik, Hz. Ömer'in minber üzerine oturup da yaptığı ikinci konuşmayı dinlemişti. Bu konuşma Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in vefatı gününün ertesinde olmuştu." Bu konuşma, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in vefatı gününün ertesinde olmuştu. Enes'in gördüm ve işittim diye naklettiği bu olay, -Muhsan Olup Zinadan Gebe Ka1an Kadının Recmedilmesi başlığı altında daha önce açıklandığı üzere- Ebu Bekir'e Saide oğulları sakifesinde bey'at edildikten sonra gerçekleşmiştir. Orada Ebu Bekir'e önce Muhacirlerin, sonra Ensarın bey'at ettiğinden söz edilmişti. Sahabiler orada bu işi sonlandırıp, Ebu Bekir'e bey'at konusunda tam birlik gerçekleşince, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in mescidine geldiler ve Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in cenazesinin kaldırılması işiyle meşgul olmaya başladılar. Sonra Ömer Saide oğulları sakifesinde gerçekleşen bey'at akdinde hazır bulunmayan kimselere orada olup bitenleri haber verdi. Ardından onları Ebu Bekir'e bey'at etmeye davet etti ve orada hazır bulunmayanlar Ebu Bekir'e bey'at ettiler. Bütün bunlar aynı gün içinde gerçekleşti. "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yaşayıp da bizden sonraya kalmasını ümit ederdim." Yani bunu dilerdim. "Tüm insanlar ona bey'at ettiler." Yani ikinci bey'at Saide oğulları sakifesinde gerçekleşen bey'at ten daha genel, daha meşhur ve katılanlar itibarıyla daha kalabalıktı. "Ebu Bekir, (Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in vefatından sonra dinden çıkmış) Büzaha heyetine hitaben şöyle dedi." Büzaha, Esed ve Gatafan kabilelerindendi. Bu kabileler Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in vefatından sonra dinden dönmüşler, Tulayha b. Huveylid el-Esedı'ye tabi olmuşlardı. Tulayha, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in vefatından sonra Nebi olduğunu iddia edince insanlar kendilerinden olduğu için ona itaat ettiler. Bunun üzerine Halid b. Velid, Yemame'de Müseylime'nin işini bitirdikten sonra onlarla çarpıştı. Bu kabileler yenilince heyetlerini Ebu Bekir'e gönderdiler. Tabert ve başka tarihçiler Ridde Olayları Bölümünde onların hikayelerine ve Ebu Bekir'in halifeliği döneminde sahabilerin onlarla yaptıkları çarpışmalara yer verirler. "Develerin kuyruklarının ardından gidiniz." İbn Battal şöyle demiştir: Bu kabileler önce dinden döndüler, sonra tövbe ettiler ve kendilerini mazur görmesi için elçilerini Ebu Bekir' e gönderdiler. Ebu Bekir danışmalarda bulunmadan onlar hakkında hüküm vermek istemedi ve onlara "Şimdi dönün ve çöllerde develerin kuyruklarının ardından gidiniz" dedi. Öyle anlaşılıyor ki Ebu Bekir'in onlara bu mühleti vermekten maksadı tövbe ettiklerinin ve İslamı güzel bir şekilde yaşayarak salih kimseler olduklarının ortaya çıkmasıdır