Sahîh-i Buhârî · 6884
Arapça metin
حَدَّثَنِي إِسْحَاقُ، أَخْبَرَنَا حَبَّانُ، حَدَّثَنَا هَمَّامٌ، حَدَّثَنَا قَتَادَةُ، حَدَّثَنَا أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ، أَنَّ يَهُودِيًّا، رَضَّ رَأْسَ جَارِيَةٍ بَيْنَ حَجَرَيْنِ، فَقِيلَ لَهَا مَنْ فَعَلَ بِكِ هَذَا أَفُلاَنٌ أَفُلاَنٌ حَتَّى سُمِّيَ الْيَهُودِيُّ فَأَوْمَأَتْ بِرَأْسِهَا، فَجِيءَ بِالْيَهُودِيِّ فَاعْتَرَفَ، فَأَمَرَ بِهِ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فَرُضَّ رَأْسُهُ بِالْحِجَارَةِ. وَقَدْ قَالَ هَمَّامٌ بِحَجَرَيْنِ.
Enes b. Malik'in nakline göre yahudinin biri bir cariyenin başını iki taşın arasında ezdi. eariyeye (ölmeden önce) "Bunu sana kim yaptı? Filanca mı, yoksa filanca mı?" diye soruldu. O yahudinin adı geçince cariye başıyla evet diye işaret etti. Ardından adı geçen Yahudi getirildi ve suçunu itiraf etti. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in emri üzerine başı bir taşla ezilerek kısas edildi. Hemmam: "Başı iki taşın arasına konularak kısas edildi" demiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: İbnü'l-Münzir şöyle der: Allahu Teala bir mu'mini yanlışlıkla öldüren mu'min hakkında diyet hükmü vermiştir. İlim ehli kimseler bu konuda icma etmişler ancak "Eğer kendileri ile aranızda anlaşma bulunan bir toplumdan ise ... "(Nisa 92) ayeti hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları burada sözkonusu olan maktulün kafir olduğunu söylemişler ve onun ailesinin, -aradaki anlaşma dolayısıyla- diyeti alacağını belirtmişlerdir. İbn Abbas, Şa'bi, İbrahim en-Nehai ve Zührl'nin görüşleri bu doğrultudadır. Bazıları ise burada sözkonusu olan maktulün mu'min olduğunu belirtmişlerdir. Ebü'ş-Şa'sa'nın görüşü bu yöndedir. İbrahim en-Nehal'den de bu yönde bir görüş nakledilmiştir. Taberi şöyle der: Bu iki yaklaşımdan birincisi, daha uygundur. Zira Allahu Teala "misak= antlaşma" kelimesini, mutlak söylemiş ve maktulün, -bundan önceki ayette olduğu gibi- mu'min olduğunu belirtmemiştir. Birinci yaklaşımın daha ağır basması, bir de şuna dayanmaktadır: mu'min zikredildiğinde diyet ve kefaret birlikte belirtilirken, kafirden söz edildiğinde sadece kefaretten söz edilmiştir. Burada ise hem diyet ve hem de kefaretten bahsedilmektedir
Benzer hadisler
حَدَّثَنَا حَجَّاجُ بْنُ مِنْهَالٍ، حَدَّثَنَا هَمَّامٌ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ يَهُودِيًّا، رَضَّ رَأْسَ جَارِيَةٍ بَيْنَ حَجَرَيْنِ، فَقِيلَ لَهَا مَنْ فَعَلَ بِكِ هَذَا أَفُلاَنٌ أَوْ فُلاَنٌ حَتَّى سُمِّيَ الْيَهُودِيُّ، فَأُتِيَ بِهِ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فَلَمْ يَزَلْ بِهِ حَتَّى أَقَرَّ بِهِ، فَرُضَّ رَأْسُهُ بِالْحِجَارَةِ.
Enes b. Malik'in nakline göre yahudinin biri bir cariyenin başını iki taşın arasında ezdi. O cariyeye "bunu sana kim yaptı? Filanca mı yoksa filanca mı?" diye soruldu. Sonunda yahudinin adı verilince, o kişi Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e getirildi. Orada alıkonuldu. Nihayet suçunu itiraf edince, onun da başı taşla ezildi." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Katili suçunu itiraf ettirmek amacıyla sorgulama ve had cezalarında ikrarın durumu." İbn Abdilberr şöyle demiştir: Fıkıh bilginleri, katil bir kölenin, hür bir kişiye, katil bir kadının erkeğe, katil bir erkeğin de kadına karşılıkkısasen katledileceği noktasında icma etmişlerdir. Ancak Hz. Ali gibi bazı sahabi ve Hasan-ı Basri gibi tabiun alimlerinden nakledilen bir görüşe göre bir erkek bir kadını öldürdüğünde kadının akrabaları, o erkeği öldürmek istediklerinde diyetin yarısını vermekle yükümlüdürler. Katili kısasen öldürmedikleri takdirde tam bir diyet alırlar. İbn Abdilberr şöyle der: Hz. Ali' den böyle bir görüş sahih olarak naklediimiş değildir. Fakat bu görüş, Basra fakihlerinden biri olan Osman eL.-Bettl'ye aittir. Kısas açısından erkekle kadının birbirine eşit olduğunu bilginlerin şu ittifakı göstermektedir: Eli kesik veya bir gözü kör bir kişiyi böyle olmayan sağlam bir kimse teammüden öldürdüğü takdirde ona kısas uygulamak gerekir. Öldürülenin bir gözünün kör veya elinin kesik olması, katilin söz konusu noksanlığın diyetten karşılığını almasını gerektirmez. İmam Buharl'nin "Katili suçunu itiraf ettirmek amacıyla sorgulama" şeklindeki başlığı, adam öldürmekle suçlanan ve aleyhinde bir beyyine bulunmayan kimseyi suçunu itiraf ettirmek amacıyla sorgulama demektir. "Cariyenin başını ezdi." Hadisin metninde geçen "er-rad" ile "er-radh" aynı manadadır. Hadiste geçen "cariye"nin, bildiğimiz cariye olma ihtimali bulunduğu gibi ergenlik yaşına gelmemiş "hür kız çocuğu" olma ihtimali de sözkonusudur. Hişari1 b. Zeyd'in bundan sonraki bölümde yer alan Enes hadisi şöyledir: "Üzerinde gümüş zınet eşyası bulunan bir cariye Medine'de evden dışarı çıktı. Yahudinin biri ona taş attı." Bu hadiste geçen" evdahun", Ebu Ubeyde'ye göre gümüşten yapılmış zınet eşyası demektir. "Orada alıkonuldu. Nihayet suçunu itiraf edince ... " Bu ifadeden anlaşılan hakimin cinayet işleyen kimseler aleyhine sonuçlar çıkarmasınin uygun olduğudur. Hakim sanıklar suçlarını itiraf etmeleri ve ikrarlarına binaen kendilerini tutuklamak için onlara kibar davranır. Suçlularından tövbe etmek üzere gelmeleri bunun aksinedir. Zira hakim cinayeti işlediğini açık ifadelerle söylemeyen kimseden yüz çevirir. Zira suçunu itiraf ettiği takdirde ona had cezası uygulamak gerekir. Yukarıdaki olayın devamı, o Yahudi aleyhine herhangi bir beyyinenin mevcut olmamasını ve onun ikrarına binaen cezalandırılmış olmasını gerekli kılmaktadır. Hadisten sırf şikayetçi olmakla ve işaretle kan talebi yapmak gerektiği anlaşılmaktadır. el-Mazerı şöyle demiştir: Bu hadis, kılıçtan başka bir aletle kısas uygulamasını inkar eden ve katil bir erkeğin öldürdüğü kadından dolayı katledilmesini inkar edenlere reddiyedir. .......... yani onun kafasını taşla ezdi demektir
حَدَّثَنَا مُحَمَّدٌ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ إِدْرِيسَ، عَنْ شُعْبَةَ، عَنْ هِشَامِ بْنِ زَيْدِ بْنِ أَنَسٍ، عَنْ جَدِّهِ، أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ خَرَجَتْ جَارِيَةٌ عَلَيْهَا أَوْضَاحٌ بِالْمَدِينَةِ ـ قَالَ ـ فَرَمَاهَا يَهُودِيٌّ بِحَجَرٍ ـ قَالَ ـ فَجِيءَ بِهَا إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَبِهَا رَمَقٌ فَقَالَ لَهَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " فُلاَنٌ قَتَلَكِ ". فَرَفَعَتْ رَأْسَهَا، فَأَعَادَ عَلَيْهَا قَالَ " فُلاَنٌ قَتَلَكِ ". فَرَفَعَتْ رَأْسَهَا، فَقَالَ لَهَا فِي الثَّالِثَةِ " فُلاَنٌ قَتَلَكِ ". فَخَفَضَتْ رَأْسَهَا، فَدَعَا بِهِ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَتَلَهُ بَيْنَ الْحَجَرَيْنِ.
Hişam b. Zeyd'in nakline göre dedesi Enes b. Malik şöyle anlatmıştır: Medine'de üzerinde gümüş zınet eşyası bulunan bir cariye dışarı çıkar. Yahudinin biri ona bir taş atar. Cariye son nefeslerini verirken Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e getirilir. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona "Seni filanca mı öldürmeye teşebbüs etti?" diye sorunca, cariye başını kaldırarak "hayır" işareti yapar. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem soruyu tekrar ederek "seni öldürmeye teşebbüs eden filanca mıydı?" der. Cariye başını kaldırarak "hayır" işareti yapar. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem üçüncü kez "Seni öldürmeye teşebbüs eden filanca mıydı?" deyince, cariye başını indirerek "evet" işareti yapar. Bunun üzerine Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem O kişiyi çağırtır ve başı iki taş arasında ezilerek (kısasen) öldürür. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Taş veya sapa ile öldürmenin hükmü." imam J3uharl başlıktaki ifadeyi görüldüğü üzere mutlak olarak kullanmış ve bu konuda ihtilaf olduğuna işaret etmek için kesin bir ifade kullanmamıştır. Fakat onun burada yer verdiği hadis, çoğunluğun görüşünü tercih ettiğine işaret etmektedir. imam Buhari, bu konuda bir yahudinin bir cariyenin hayatına kastettiğinden söz eden hadise yer verir. Bu, "Bir katil öldürmede kullandığı aletle (kısasen) katledilir" görüşünde olan çoğunluğu destekleyen bir delildir. Bu bilginler "Eğer ceza verecekseniz, size yapılan işkencenin misliyle ceza verin"(Nahl 126) ayeti ile "Kim size saldınrsa siz de ona misilleme olacak kadar saldınn"(Bakara 194) ayetlerini esas almışlardır. Ancak Kufeli fıkıh bilginleri bunlara muhalif kalmışlardır. Onlar "Kılıçtan başka bir şeyle kısas olmaz" hadisini delilolarak almışlardır. Ancak bu hadis zayıftır. Hadisi Bezzar, İbn Adiy, Ebu Bekre'den rivayet etmişlerdir. İbnü'l-Münzir şöyle demiştir: Fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre bir kimse birisini bir şey kullanarak öldürürse genellikle onun gibi bir şeyle (kısasen) katledilir. Bir alet kullanarak katletme, teammüden öldürmedir. Ata ve Tavus teammüden öldürmenin şartı, silah kullanmaktır demişlerdir. İbnü'l-Arabı içki içmek, homoseksüel ilişki (livata) ve yakmak gibi içinde günah olan yollarla misilleme yapmak bundan müstesnadır. Yakma meselesinde Şafiı mezhebinde ihtilaf sözkonusudur. Ancak ilk ikisi üzerinde bilginlerin ittifakı vardır
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ كَثِيرٍ، أَخْبَرَنَا هَمَّامٌ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ أَنَسٍ، أَنَّ جَارِيَةً، وُجِدَتْ، قَدْ رُضَّ رَأْسُهَا بَيْنَ حَجَرَيْنِ فَقِيلَ لَهَا مَنْ فَعَلَ بِكِ هَذَا أَفُلاَنٌ أَفُلاَنٌ حَتَّى سُمِّيَ الْيَهُودِيُّ فَأَوْمَتْ بِرَأْسِهَا فَأُخِذَ الْيَهُودِيُّ فَاعْتَرَفَ فَأَمَرَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَنْ يُرَضَّ رَأْسُهُ بِالْحِجَارَةِ .
Enes b. Mâlik (r.a) den; şöyle demiştir: Kafası iki taş arasında ezilmiş bir câriye bulundu. Kendisine: "Bunu sana kim yaptı? Falan mı, falan mı?" diye soruldu. (Bu) bir Yahûdinin ismi söyleninceye kadar (sürdü), (yahûdinin ismi anılınca) başı ile (evet diye) işaret etti. Yahudi yakalandı ve suçunu itiraf etti. Rasûlullah (s.a.v) yahûdi'nin başının da taşla ezilmesini emretti. Diğer tahric edenler: Buhâri, vesâyâ, diyât; Müslim, kasâme; Tirmizi, diyât; İbn Mâce, diyât; Nesâî, kasâme; Dârimi, diyât
حَدَّثَنِي زِيَادُ بْنُ أَيُّوبَ، حَدَّثَنَا هُشَيْمٌ، أَخْبَرَنَا أَبُو بِشْرٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَ هُمْ أَهْلُ الْكِتَابِ، جَزَّءُوهُ أَجْزَاءً، فَآمَنُوا بِبَعْضِهِ وَكَفَرُوا بِبَعْضِهِ. {يَعْنِي قَوْلَ اللَّهِ تَعَالَى {الَّذِينَ جَعَلُوا الْقُرْآنَ عِضِينَ }
İbn Abbas r.a. dedi ki: "Onlar kitap ehlidirler. Onu kısımlara ayırdılar. Bir bölümüne iman ettiler, diğer bazısını inkar edip kafir oldular." Bu Hadis 4705 ve 4706 numara ile gelecektir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Medine'ye gelişinden sonra Yahudilerin yanına gelmeleri" Ebu Said "Şerefu'I-Mustafa" adlı eserinde Said b. Cubeyr yoluyla şunu rivayet etmektedir: Yahudilerin başı olan Meymun b. Yamın, Resuluilah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanına gelerek dedi ki: Ey Allah'ın Resulü! Onlara bir haber gönder ve beni de hakem tayin et. Onlar (anlaşmazlık konularında) bana başvururlar. O da onu içeriye yerleştirdi. Sonra Yahudilere haber gönderdi. Onun yanına gelerek onunla konuştular. Allah Resulü onlara: Benimle sizin aranızda hakemlik yapacak bir adam seçiniz, diye buyurdu. Onlar: Biz Meymun b. Yamın'in hakemliğine razıylZ, dediler. Allah Resulü: Yanlarına çık diye buyurdu. Meymun: Şehadet ederim ki o Allah'ın Resulüdür, dedi. Fakat onu tasdik etmeyi kabul etmediler. İbn İshak'ın zikrettiğine göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Medine'ye geldikten sonra Yahudilerle bir barış antlaşması yaptı. Onlar ona tabi olmayı kabul etmediler. Bu sebeple onlarla arasında bir kitap yazdı (bir antlaşma belgesi düzenledi.) Yahudiler Kaynuka, Nadir ve Kureyza olmak üzere üç kabile idiler. Üçü de biri diğerinden sonra ahitlerini bozdular. Kaynuka oğullarını karşılıksız serbest bıraktı, Nadir oğullarını sürgüne gönderdi, Kureyza oğullarını da kökten imha etti. Yüce Allah'ın izniyle biraz sonra bütün bunlara dair etraflı açıklamalar gelecektir. "Yahudilerden on kişi bana iman etse, Yahudilerin hepsi bana iman edecektir." el-İsmaill'nin rivayetinde: "Müslüman olmadık Yahudi kalmaz" şeklindedir. Ebu Said de "Şerefu'I-Mustafa" adlı eserinde bunu böylece rivayet etmiş ve sonunda şunları eklemiştir: "Ka'b dedi ki: Bunlar yüce Allah'ın Maide suresinde sözünü ettiği kimselerdir." Buna göre kastedilen, belirli özel on kişidir. Çünkü ona (Yahudilerden) on kişiden fazla iman etmiş idi. Göründüğükadarıyla bunlar, o dönemde Yahudiler arasında başkanlık konumunda idiler. Onların dışında olanlar da onlara tabi kimseler idi. Fakat bunlar arasından ancak pek az kimse Müslüman olmuştur. Abdullah b. Selam gibi. O da Nebi s.a.v.'in Medine'ye gelişi sırasında Yahudiler arasında başkanlığı ile ünlü kimselerden idi. Nadir oğullarından Ebu Yasir b. Ahtab, onun kardeşi Huyey b. Ahtab, Ka'b b. el-Eşref ile Rafi' b. Ebi'l-Hukayk da bulunmaktadır. Kaynuka oğullarından Abdullah b. Huneyf, Finhas ve Rifaa b. Zeyd'dir. Kureyza oğullarından ise Zubeyr b. Batıya, Ka'b b. Esed ve Şemuvil b. Zeyd'dir. Bunlardan hiçbirisinin Müslüman olduğu sabit değildir. Bunların her birisi Yahudiler arasında bir başkan idi. Eğer bu başkan Müslüman olmuş olsaydı, Yahudilerden bir topluluk onlara uyardı. Muhtemelen kastedilen de budur
حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا أَبُو عَوَانَةَ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ صَفْوَانَ بْنِ مُحْرِزٍ، أَنَّ رَجُلاً، سَأَلَ ابْنَ عُمَرَ كَيْفَ سَمِعْتَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ فِي النَّجْوَى قَالَ " يَدْنُو أَحَدُكُمْ مِنْ رَبِّهِ حَتَّى يَضَعَ كَنَفَهُ عَلَيْهِ فَيَقُولُ أَعَمِلْتَ كَذَا وَكَذَا فَيَقُولُ نَعَمْ. وَيَقُولُ عَمِلْتَ كَذَا وَكَذَا فَيَقُولُ نَعَمْ. فَيُقَرِّرُهُ، ثُمَّ يَقُولُ إِنِّي سَتَرْتُ عَلَيْكَ فِي الدُّنْيَا، وَأَنَا أَغْفِرُهَا لَكَ الْيَوْمَ ". وَقَالَ آدَمُ حَدَّثَنَا شَيْبَانُ، حَدَّثَنَا قَتَادَةُ، حَدَّثَنَا صَفْوَانُ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ، سَمِعْتُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم
Saffan b. Muhlis şöyle anlatmıştır: Bir adam İbn Ömer'e "Allah'ın mu'min kulu ile gizli konuşması hakkında Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den nasıl bir açıklama duydun?" diye sordu. İbn Ömer dedi ki: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Herhangi biriniz Rabbine yaklaşır da Rabbi onun üzerine kenefini (perdesini) kor ve 'Filan ve filan günahları işledin mi?' diye sorar: mu'min de 'Evet Rabbim işledim!' der. Rabbi yine ona 'Filan ve filan günahları da işledin!' buyurur. mu'min de 'Evet' diyerek tasdik eder. Böylece Rabbi ona işlediği günahlarını ikrar ve itiraf ettirir: Sonra Yüce Allah 'Ben senin bu günahlarını dünyada iken (haktan) gizledim. Bugün de onları senin lehine mağfiret ediyorum!' buyurur:" Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buhari bu başlık altında beş hadise yer vermiştir. Enes b. Malik'in rivayet ettiği birinci sıradaki şefaat hadisini önce çok kısa, sonra uzun uzadıya rivayet etmiştir. Hadisin geniş bir açıklaması Rikak Bölümünde geçmişti. "Ve hüve cemI'un." O, hafızasını ve kuwetini toplamış haldeydi. Bu, Enes'in o zamanlar zihnin dağılmasının ve hafızada karışıklık meydana gelmesinin mümkün olduğu ileri yaşa gelmemiş olduğuna işaret etmektedir. "Cennet ehli içinden cennete en son girecek olan kimse." İmam Buhari bu hadisi son derece kısa olarak rivayet etmiştir. Hadis bütünlüğü içinde açıklamasıyla birlikte Rikak Bölümünde geçmişti. "Herhangi biriniz Rabbine yaklaşır." İbnü't-Tın yani Rabbinin rahmetine yaklaşır demektir demiştir. "Rabbi onun üzerine kenefini kor." Burada "el-kenef" kelimesinden maksat perdedir. Abdullah b. el-Mübarek şöyle demiştir: Allah'ın kenefi, onun perdesi demektir. Müellif bu hadise Halku ef'ali'l-ibad Bölümünde yer vermiştir. Manası Rabbi onu tam olan inayetiyle kuşatır, demektir
حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ حَرْبٍ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ عَدِيِّ بْنِ ثَابِتٍ، عَنْ أَبِي حَازِمٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَجُلاً، كَانَ يَأْكُلُ أَكْلاً كَثِيرًا، فَأَسْلَمَ فَكَانَ يَأْكُلُ أَكْلاً قَلِيلاً، فَذُكِرَ ذَلِكَ لِلنَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ " إِنَّ الْمُؤْمِنَ يَأْكُلُ فِي مِعًى وَاحِدٍ، وَالْكَافِرَ يَأْكُلُ فِي سَبْعَةِ أَمْعَاءٍ ".
Ebu Hureyre r.a.'den rivayete göre "Bir adam çokça yemek yerdi. Müslüman olduktan sonra çok az yemek yemeğe başladı. Bu durum Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e aktarılınca o: Mu'min tek bir bağırsak için yer, kafir ise yedi bağırsak için yer, diye buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Ben Allah'a ve Rasulüne iman ediyorum, dedi." Bundan dolayı ilim adamları hadisi ileride açıklaması geleceği üzere zahirinden anlaşılan bir başka anlama yorumlamakta ittifak etmişlerdir. Hadisin ne anlama geldiği hususunda görüş ayrılığı vardır. Zahirinden anlaşılanın kastedilmediği ama asıl maksadın, mu'minin dünyadaki zahidliğini, kafir'in de dünyaya karşı tutkusunu bir örnekle açıklamak olduğu söylenmiştir. mu'min kimsenin dünyadan az nasip almak istemesi dolayısıyla o tek bir bağırsak için yemek yer. Kafir ise dünyaya şiddetli şekilde bağlı ve istekli olduğundan, çokça dünyalığa sahip olmak istediğinden yedi bağu'sak için yer (gibidir). Yoksa maksat gerçek manasıyla bağırsaklar da değildir, özelolarak yemeğin miktarı da değildir. Maksat sadece birisinin dünyadan az bir şeyleralmaya çalıştığını, diğerinin ise olabildiği kadar çok almaya gayret ettiğini anlatmaktır. Sanki dünyayı ele geçirme isteğini yemek ile bunun sebep ve yollarını da bağırsaklar ile ifade etmiş gibidir. Aradaki ilişki de açıkça anlaşılmaktadır. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: mu'min helal yer, kafir ise haram yer. Varlık aleminde helal olan şeyler ise haramlardan daha azdır. Bu açıklamayı da İbnu't-Tin nakletmiştir. Maksadın, mu'minin çok yemek yemenin, kafirin niteliği olduğunu bilmesi halinde az yemek yemeye teşvik edilmesi olduğu da söylenmiştir. Çünkü mu'minin kendisi kafirin niteliğine sahip olmaktan nefret eder. Çok yemek yemenin kafirlerin niteliğinden olduğuna yüce Allah'ın şu buyruğu da•delil teşkil etmektedir: "Kafirler ise, onlar faydalanırlar ve davarların yediği gibi yerler.''(Muhammed, 12) Aksine, hadis zahiri üzeredir de denilmiştir. Daha sonra bu görüşte olanlar farklı açıklamalarda bulunmuşlardır. Birinci açıklamaya göre hadis muayyen bir şahıs hakkında varid olmuştur. "Kafir" lafzının başındaki lam, cins için değil, ahi d içindir. Bu görüşü İbn Abdilben- kesin bir ifade ile dile getirerek şöyle demiştir: Hadisin genelolarak yorumlanmasına imkan yoktur. Çünkü müşahede böyle bir anlamı kabil değildir. Nice kafirler vardır ki mu'minden daha az yemek yer, aksi de söz konusudur. Nice kafir vardır ki Müslüman olduktan sonra yediği yemek miktarında bir değişiklik olmamıştır. İkinci görüşe göre ise hadis, çoğunlukla görülen için variddir. Gerçek sayı da kastediimiş değildir. Bunlar yedi sayısının çokluğu anlatmak için özelolarak kullanılan bir mübalağa kipi olduğunu söylemişlerdir. Yüce Allah'ın: "Deniz de ardından yedi deniz daha ona (mürekkep olup) katılsa ... "(Lukman, 27) buyruğunda olduğu gibi. Yani mu'minin özelliği az yemek ile yetinmektir. Çünkü o ibadetin sebepleri olan şeylerle meşguldür. Diğer taraftan şeriatın yemekten kastı, açlığı gidermek, insanın bünyesini ayakta tutmak, ibadete yardımcı olmak olduğunu bilir. Ayrıca daha fazla yemesi halinde hesaba çekilmekten de korkar. Kafir ise tamamen farklı bir durumdadır. O, şeriatın maksadının durduğu yerde durmaz. Bilakis kafir nefsinin, şehvetinin peşinden gider ve haramın sorumluluklarından korkmaksızın arzu ve isteklerini alabildiğine yerine getirmeye çalışır. Böylelikle mu'minin -sözünü ettiğimiz sebepler dolayısıyla- kafirin yediklerine nispet edilmesi halinde, onun yediği miktarın yedide biri gibi görülür. Fakat bu her mu'min ve kafir hakkında genelolarak böyle olmasını gerektirmez. mu'minler arasında ya adeten yahut dahili bir hastalık sebebiyle ya da bir başka sebep dolayısıyla arızı bir durumdan ötürü çokça yiyebilenler olabilir. Kafirler arasında da ya doktorların görüşlerine uygun sağlığına riay.et yahut rahiplerin görüşlerine uygun riyazet amacı ile az yemek yiyen bulunabilir ya da midenin güçsüzlüğü gibi arızi bir sebeple az yiyebilir. et-TIb! dedi ki: Sözün özü şudur: Zühde yönelmek ve açlığı giderecek kadarına kanaatgöstermek tutkusu, kafirin aksine mu'minin şanındandır. Eğer bu niteliğe uymayan bir mu'min ya da bir kafir bulunacak olursa bundan hareketle hadisin tenkidi cihetine gidilemez. Üçüncü görüşe göre bu hadiste mu'minden kasıt, imanı tam mu'mindir. Çünkü Müslümanlığı güzel, imanı kamilolan bir kimsenin düşüncesi, sonunda karşı karşıya kalacağı ölüm ile ölümün sonrası ile meşgul olur. Bu şekilde ileri derecedeki korkusu, çokça tefekkürü ve nefsine karşı şefkati, arzu ve isteklerinin tamamını yerine getirmesine engel olur. Aç gözlülük ise kafirin şanındandır. Bundan dolayı o, hayvanın yediği gibi saldırırcasına yer. Bünyesini ayakta tutmak için gözettiği bir masıahattan ötürü yemez. Ancak el-Hattabi bu açıklamayı kabul etmeyerek şöyle demiştir: Seleften faziletli birçok kimsenin çok yemek yediği nakledilmiştir. Bu imanlarında bir eksiklik meydana getirmemiştir. Dördüncü görüşe göre ise maksat şudur: mu'min yemek yerken, içerken A1lah'ın adını anar. Bundan dolayı şeytan ona ortak olmaz ve az bir şey ona yeterli gelir. Kafir ise besmele çekmez. Bu sebeple şeytan -önceden de açıklandığı üzere- ona ortak olur