İslami Delil
Aramaya dön
Hadis

Sahîh-i Buhârî · 6940

(Statements made under) Coercion

Arapça metin

حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ بُكَيْرٍ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ خَالِدِ بْنِ يَزِيدَ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ أَبِي هِلاَلٍ، عَنْ هِلاَلِ بْنِ أُسَامَةَ، أَنَّ أَبَا سَلَمَةَ بْنَ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، أَخْبَرَهُ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم كَانَ يَدْعُو فِي الصَّلاَةِ ‏ "‏ اللَّهُمَّ أَنْجِ عَيَّاشَ بْنَ أَبِي رَبِيعَةَ، وَسَلَمَةَ بْنَ هِشَامٍ، وَالْوَلِيدَ بْنَ الْوَلِيدِ، اللَّهُمَّ أَنْجِ الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ، اللَّهُمَّ اشْدُدْ وَطْأَتَكَ عَلَى مُضَرَ، وَابْعَثْ عَلَيْهِمْ سِنِينَ كَسِنِي يُوسُفَ ‏"‏‏.‏

Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem namazında şöyle dua ederdi: ''Allah'ım! Ayyaş b. Ebi Rebia, Seleme b. Hişam ve el-Velid b. el-Velid'i kurtar! Allah'ım kafir/erin zulmü altında ezilen, kurtulmaya çare bulamayan diğer mu'minleri (müstaz'afları) kurtar! Allah'ım Mudar kabilesini ezip, iyice perişan et, onları yerle bir eyle, onlara Hz. Yusuf'un zamanındaki kıtlık yıllarını gönder. " Fethu'l-Bari Açıklaması: "Tehdit ve zor kullanma." Zor kullanma (ikrah) başkasını yapmak istemediği bir şeye zorlamak anlamına gelir. İkrahın dört şartı vardır: 1- Zor kullanan kimsenin tehdit ettiği şeyi yapmaya gücü yetmesine karşılık, tehdide maruz kalan kaçarak bile olsa bunu savuşturmaktan aciz olmalıdır. 2- Tehdide maruz kalan kimse kendisinden istenilen fiili yapmadığı takdirde zor kullanan kimsenin söylediğini yapacağına yakın derecesinde zan taşımalıdır. 3- Zor kullanan kimsenin yaptığı tehdit o an için geçerli olmalıdır. Tehdit yönelten kimse "Eğer şöyle yapmazsan seni yarın döverim" dese, bu tehdide maruz kalan kimse tehdit altında kalmış sayılmaz. Ancak tehdit yöneiten kişi çok kısa bir zaman dilimini telaffuz etse veya tehdidinden dönmemek gibi bir adeti bulunsa bu takdirde zorlamaya maruz kalmış sayılır. 4- Tehdide maruz kalan kimse yaptığı fiili gönül rızasıyla yaptığını gösterecek davranışlar sergilememelidir. Çoğunluğu oluşturan bilginlere göre tehdidin söz ve fiille yapılmış olması arasında herhangi bir fark yoktur. Fiill tehdit açısından -bir kimseyi haksız yere öldürmek örneğinde olduğu gibi- ebediyyen haram olan bir fiil istisna tutulmuştur. Bilginler tehdide maruzkalan kimsenin zorlandığı fiili yapI1{amakla .mükellef olup olmadığı noktasında farklı görüşler ortaya atmışlardır. Şi&h Ebu ıshak eşŞirazı şöyle demiştir: Bilginler bir kimseyi öldürmeye zorlanan kimsenin, bundan kaçınmakla ve kendisini savunmakla yükümlü olduğu, o kişiyi öldürdüğü takdirde günaha gireceği noktasında icma etmişlerdir. Bu da bizezorlanan kimsenin o durumda mükellef olduğunu' göstermektedir. Aynı şeyleri İmam Gazzalı ve başkalarının ifadesinde de görmek mümkündür. Bilginlerin açıklamalarının zorunlu sonucu, sözkonusu ihtilafın zorlama faktörüyle şeriatın çağrısının birbiriyle uyumlu olması durumuna mahsus olduğudur. Bir kafiri öldürmeye ve Müslüman olmaya zorlama durumu buna örnektir. Buna karşılık bir kimseyi öldürmeye zorlama örneğinde olduğu gibi zorlama faktörüyle şeriatın çağrısı birbiriyle ters düştüğünde kişinin onu öldürmemekle yükümlü olduğu noktasında ihtilaf yoktur. İhtilaf, ikrah-ı müld durumunda kişinin mükellef olup olmadığı noktasındadır. İkrah-ı müld, kişinin zorlandığı fiili yapmaktan başka çare bulamadığı durumlardır. Bilginler tehdidin niteliği konusunda ihtilaf etmişlerdir. Öldürme, herhangi bir organı kesme, şiddetli bir şekilde dövme, uzun süre hapsetme tehdidi ittifakla geçerli kabul edilirken, hafifçe dövme ve bir ya da iki gün hapsetme tehdidinin geçerli olup olmadığı noktasında ihtilaf edilmiştir. "Kalbi imanla dolu olduğu halde." Bu ifade, kendi rızasıyla dinden dönene çok ağır bir tehdittir. Buna karşılık zorlanarak bunu yapan kişi, ayetin hükmüne göre mazurdur. Zira müspet bir hükümden yapılan istisna olumsuz anlamı ifade eder. Dolayısıyla küfre zorlanan kimsenin ayette ifade edilen tehdide dahil olmaması gerekir. Meşhur olduğu üzere zikredilen ayet Ammar b. Yasir hakkında inmiştir. Nitekim Ebu Ubeyde b. Muhammed b. Ammar b. Yasir şöyle demiştir: "Müşrikler Ammar'ı yakalayıp, ona işkence ettiler. Neticede onların istedikleri bazı şeylerde kendilerine uydu. Ammar Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e yaptığı şeyden yakınınca, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Kalbini nasıl buluyorsun?" diye sordu. Ammar "imanla dopdolu" deyince, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Sana yine böyle yaparlarsa sen de öyle davran" buyurdu. Bu haber mürsel olup, ravileri sikadır. Haberi Taberi rivayet etmiştir. "Ancak kafir/erden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır." Ayette geçen "ölZ","takıyYe" yani onlardan korkarsanız istediklerini yapınız demektir. İmam Buhari bu açıklamayı Ebu Ubeyde'nin ifadesinden almıştır. Ebu Ubeyde, tukat ve takıyye aynı manadadır demiştir. Biz de şunu ekleyelim: Bu kelime Al-i İmran suresinin tefsirinde geçmişti. Ayetin manasına gelince, bir mu'min bir kafiri zahiren ve batınan dost edinmesin. Ancak zahiren ondan sakınması müstesnadır. Bu durumda ondan korktuğunda kendisiyle dost olabilir. Ancak içinden ona düşmanlık besler. "Görüldüğü üzere Allahu Teala, emrettiği şeyi terk etmekten kaçınmayan çaresizleri mazur görmektedir." Yani onlar mağlup olduklarında mazurdurlar. Zorlanan kimse, kendisine emredilen şeyi yapmaktan kaçınamayan zavallı ve aciz bir kimseden başkası değildir. Onu tehdit eden yaptığı tehdidi yerine getirmeye kudreti olan bir kimsedir. Çünkü o kendisinden istenilen fiili yapmamazlık edemez. Tıpkı zorlanan kimsenin istenilen fiilden kaçınamadığı gibi. Netice olarak zayıf ve aciz kimseler (müstazaf) tıpkı zorlanan (mükreh) hükmündedir. "Hasan-ı Basri Ayette geçen "ölZ= sakınma", kıyamete kadar geçerlidir demiştir." Abd b. Humeyd ve İbn Ebi Şeybe'nin nakillerine göre Hasan-ı Basri şöyle demiştir: "Sakınma (takiyye) mu'min için kıyamet gününe kadar caizdir. Ancak adam öldürme de takıyye olamaz. "(İbn Ebi Şeybe, Musannef, VI, 474) Abd b. Humeyd'in rivayeti ise "Ancak Allahu Teala'ın haram kıldığı nefsi öldürmede geçerli değildir" şeklindedir. Yani başkasını öldürmeye zorlanan bir kimse kendi canını başkasının canına tercih ettiği için mazur değildir. Biz de şunu ekleyelim: "Takıyye" kelimesinin manası insanın içindeki inancını ve başka şeyleri başkasına açık etmekten kaçınması demektir. Beyhakl'nin nakline göre İbn Abbas şöyle demiştir: "Takıyye kalp imanla dopdolu iken dille yapılır ve kişi adam öldürmek maksadıyla kimseye el uzatmaz." "İbn Abbas hırsızların zorlaması neticesinde hanımını boşamak zorunda kalan kimse için yaptığına itibar edilmez demiştir. İbn Ömer, İbnü'z-ZUbeyr, Şa'bı ve Hasan-ı Basri bu görüştedirier." Abdurrezzak'ın sahih bir isnadla İkrime'den nakline göre İbn Abbas tehdide maruz kalarak yapılmış boşamayı geçerli saymazdı. İbn Battal, İbnü'l-Münzir'e uyarak şöyle demiştir: Müdehitler, küfre zorlanan ve öldürüleceği korkusuyla kalbi imanla dopdolu olduğu halde kafir olan kimsenin kafirliğine hükmedilemeyeceği ve hanımının kendisinden boş düşmeyeceği noktasında icma etmişlerdir. Ancak Muhammed b. el-Hasen şöyle demiştir: Böyle bir kimse -içten içe Müslüman bile olsa- küfrünü açıktan yaparsa mürted olur ve karısı kendisinden boş düşer. İbn Battal, bu söz naslara muhalif olduğu için cevap vermeye değmez, demiştir. Bazı bilginler ise şöyle derler: Sözkonusu ruhsatın mahalli sözdür. Puta tapma veya bir Müslümanı öldürme ya da domuz eti yeme veya zina etme gibi fiille ilgili şeylerde ruhsat sözkonusu değildir. Evzaı ve Sehnun'un görüşü bu doğrultudadır. İsmail el-Kadl'nin sahih bir senedIe nakline göre Hasan-ı Basri ilişilmesi haram olan bir cana kıymada takıyye olmayacağı kanaatinde idi. Bir grup bilgin ise zorlama altında söylenen sözle, yapılan fiil birbirine eşittir demişlerdir. Bilginler zorlamanın tanımı üerinde ihtilaf, etmişlerdir. Abd b. Humeyd'in sahih bir isnadla nakline göre Hz. Omer şöyle demiştir: "Bir kimse hapse konulduğunda veya bağlandığında ya da işkenceye maruz kaldığında canından emin değilse zorlama altındadır. Kadı Şureyh'ten buna benzer ancak daha uzun bir rivayet nakledilmiştir. Bu rivayette "Dörılşey vardır ki bunlarla zorlama gerçekleşir: Hapse atmak, dövmek, tehdit yöneltmek ve bağlamak." İbn Mesud ise şöyle demiştir: "Herhangi bir söz, benden iki kamçıyı savuşturuyorsa onu söylerim." Çoğunluğu oluşturan bilginlerin görüşü bu doğrultudadır. KOfeli bilginlere göre bu konuda ayrıntı vardır. (Bilginler zorlama altında yapılmış boşama hakkında ihtilaf etmişlerdir. Çoğunluğu oluşturan bilginler böyle bir boşamanın geçerli olmadığı kanaatine varmışlardır. Bu konuda İbn Battal sahabilerin icmaı olduğunu nakleder. KOfeli bilginler ise böyle bir boşamanın geçerli olduğu kanaatindedirler. Zühri, Katade ve Ebu Kılabe' den buna benzer bir görüş '1akledilmiştir. "Nebi s.a.v. 'Ameller niyet/ere göredir' buyurmuştur." Bu hadisin geniş bir çıklaması Sahih'in ilk hadisinde yapılmıştı)

Sahîh-i Buhârî, 6940

Benzer hadisler

HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا عَبْدَانُ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ، أَخْبَرَنَا يُونُسُ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، أَخْبَرَنِي عُرْوَةُ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ مَا انْتَقَمَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لِنَفْسِهِ فِي شَىْءٍ يُؤْتَى إِلَيْهِ حَتَّى تُنْتَهَكَ مِنْ حُرُمَاتِ اللَّهِ فَيَنْتَقِمَ لِلَّهِ‏.‏

Aişe r.anha "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisine arz edilen hiçbir şey hakkında Allah'ın haramlarından biri çiğnenilmediği müddetçe kendi nefsi için intikam almamıştır. Haramlardan biri çiğnendiğinde de Allah için intikam alırdı" demiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: ......Ta'zir ....... azere" kökünden türemedir. Bu kökün anlamı engelleme ve geri çevirme demektir. Ta'zir bir şahsı kaçındırmak demektir. Tıpkı düşmanlarını kendisinden savuşturup, ona zarar vermelerini önlemek gibi. "Ve amentum bi'r-rusuli ve azzertümuhum =Nebilerime inanır, onları desteklerseniz"(Maide 12) ayetinde kelime bu anlamda kullanılmıştır. Bu bir kimsenin çirkin bir fiili işlemesine engelolmak gibidir. '\'r':'\.4.l1 •.Jr" tabiri de buna bir başka örnektir. Bu cümlenin anlamı hakim sanık bir kez daha çirkin fiili işlemesin diye onu te'dib etti demektir. Ta'zir, kişinin durumuna uygun olarak sözle olabildiği gibi, fiille de olur. Buharl'nin attığı başlıktaki "Edeb" kelimesinden maksat, te'dib etmektir. Bu kelimenin ta'zir kelimesine atfedilmesinin sebebi şudur: Ta'zir masiyet sebebiyle yapılırken, te'dib bundan daha geneldir. çocuğu te'dib, öğretmenin te'dibi bu kavrama dahildir. İmam Buhari ta'zir ve te'dibin miktarını soru işaretiyle belirterek -biraz sonra açıklayacağımız üzere- bu konudaki ihtilafa işaret etmektedir. "Allah 'zn tayin ettiği hallerden birinde olmadıkça ... " Bu ifadenin zahirinden anlaşılan "had"den maksadın, şari (Allah) tarafından hakkında belli sayıda sopa veya vurma ya da belli bir ukubet tayin edilen ceza olduğudur. Bunlardan üzerinde ittifak edilenler, zina, hırsızlık, sarhoş verici madde içmek, hirabe (yol kesme, eşkiyalık), zina iftirası, adam öldürme, kısasen öldürme ve organlara kısasen zarar verme, dinden dönme sebebiyle katı cezalarıdır. Bu cezalardan son ikisine "had" denilip, denilmeyeceği konusunda bilginler arasında ihtilaf vardır. İşleyen kimsenin cezayı hak ettiği birçok suça "had" veya başka bir şey denilip denilmeyeceği konusunda ihtilaf edilmiştir. Bunlar bırakılan emaneti inkar, homoseksüel ilişki (livata), hayvanlarla cinsel ilişki, bir kadının erkek bir hayvanla ilişkisi, kadın kadına sevicilik (lezbiyenlik), darda kalmayan bir kimsenin ölmüş bir hayvanın etini yiyip kanını içmesi, domuz eti yeme bu suçlardan bazılarıdır. Sihir yapma, içki içme iftirasında bulunma, tembellik ederek namaz kılmama, Ramazan orucunu yeme ve üstü kapalı sözcüklerle (ta'riz) zina iftirasında bulunma da böyledir. Bazı bilginler yukarıda zikrettiğimiz hadislerde geçen "had" kelimesinden maksadın Allah hakkı olduğu kanaatine varmışlardır. Selef bilginleri bu hadisin anlamı üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Leys, kendisinden nakledilen meşhur rivayete göre Ahmed b. Hanbel, İshak, bazı Şafiı bilginleri bu hadisin zahirini almışlarqır. İmam Malik, Şafii ve İmam Ebu Hanıfe'nin iki öğrencisi, hadiste ifade edilen On sayısının üzerine çıkmak caizdir dedikten sonra ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafii hiçe bir zaman had cezalarının en alt sınırına varılmaz demiştir. Ancak burada itibar edilecek olan hür bir kimseye uygulanacak had midir, yoksa köleye uygulanacak had midir? Bu konuda iki görüş vardır. Bir görüşe veya biryaklaşıma göre her ta'zir cezası kendi cinsinin had cezasından belirlenir ve o miktarı aşmaz. "Bu konuda, had cezasına ulaşılmaz" diyen Evzaı'nin görüşünün zorunlu sonucu da budur. Evzaı bu konuda ayrıntıya gitmemiştir. Diğer fıkıh bilginleri ise şöyle demişlerdir: Ta'zirde cezanın tayini hangi miktara çıkarsa çıksın devlet başkanına (hakime) kalmıştır. Ebu Sevr'in tercihi de bu yöndedir: Hz. Ömer'in, Ebu Musa'ya bir mektup yazarak "ta'zir cezasında yirmiden daha fazla vurulamaz" dediği nakledilmiştir. Hz. Osman'ın otuzdan daha fazla vurulamaz dediği rivayet edilirken, Hz. Ömer yüz kamçıya kadar çıkılabilir demiştir. İbn Mesud'dan da bu doğrultuda bir görüş nakledilmiştir. İmam Malik, Ebu Sevr ve Ata şöyle demişlerdir: Ta'zir cezası ancak bir suçu tekrar tekrar işleyen kimseye verilir. Bir kez günah işleyen kimseye had cezası verilemeyeceği gibi, ta'zir de uygulanmaz. Ebu Hanife'nin ta'zirde kırk sopaya çıkılmaz dediği nakledilmiştir. İbn Ebi Leyla ve Ebu Yusuf ise doksanbeş sopanın üstüne çıkılmaz demişlerdir. İmam Malik ve Ebu Yusuf'tan gelen bir nakle göre seksenin üzerine çıkılmaz. Bu bilginler yukarıdaki hadise birçok cevap vermişlerdir. Bunların içinden bazıları yukarıda geçti. Bu cevaplardan birisi de ta'zir cezasının sadece sopa vurularak uygulanacağıdır. Mesela bastonla veya elle vurmaya gelince, burada hadiste belirtilen rakamın üstüne çıkmak mümkündür. Fakat had cezalarının en düşük miktarının üzerine çıkılamaz. Hadise verilen cevaplardan birisi de onun mensuh olduğudur. Hadisin nesh edildiğini sahabenin icmaı göstermektedir. Buna bu görüşü bazı tabiun alimleri ifade etmişlerdir denilerek itiraz edilmiştir. Leys b. Sa' d' ın görüşü bu doğrultuda olup, İslam beldesinin belli başlı merkezlerinde bulunan fıkıh bilginleri de (fukahau'l-emsar) bu görüşü benimsemişlerdir. Hadise verilen cevaplardan bir diğeri de hadisin kendisinden daha güçlü olan bir delille çeliştiğidir. Bu güçlü delil, ta'zir cezasının had cezalarından farklı olacağına dair yapılmış icmadır. Yukarıda zikrettiğimiz hadis, ta'zirin on veya daha az bir sayıyla belirlenmesini gerektirmektedir. Dolayısıyla bu, had cezası gibi olmaktadır. Hadis bir de ta'zir cezası devlet başkanının (hakimin) görüşüne bırakılmıştır. Ağırlaştırmak ve hafifleştirmek onun görevidir şeklindeki icma ile çelişmektedir. ikinci hadis visal orucunu yasaklama hadisidir. Hadise bu başlık altında yer verilmesinden maksat, "ceza verici bir tavırla onlara visal orucu tutturdu". cümlesidir. ibn Battal'ın nakline göre Mühelleb şöyle demiştir: Bu hadisten anlaşılan ta'zir cezası devlet başkanının (hakimin) takdirine bırakılmıştır. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "eğer ay geri kalsaydı, ben sizlere daha fazla visal orucu tuttururdum" buyurmuştur. Bu ifade devlet başkanının (hakimin) ta'ziri uygun gördüğü kadar arttırmaya yetkisi olduğunu göstermektedir. Durum Mühelleb'in dediği gibidir. Fakat bu, yukarıda zikredilen hadisle çelişmez. Çünkü hadis belli bir sayıda vurma veya sopalama hakkında gelmiştir. Dolayısıyla belli bir şeyle ilgilidir. Bu visal orucu ise terk edilen bir şeyle ilgilidir. O da orucu bozan şeylerden kişinin kendini tutmasıdır. Burada çekilen acı aç ve susuz bırakma sebebi iledir. Açlığın ve susuzluğun şahıslardaki etkisi gerçekten birbirinden çok farklıdır. ifadeden öyle -anlaşılıyor ki Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in visal orucu tutturdu ğu kişiler, genelde bunu başarabilecek güçte olankimselerdi. Nebi s.a.v., visal orucu onların aciz kalmalarıyla sonuçlanmış olsaydı, bunun onları vazgeçirmekte daha etkili olacağına işaret etmektedir. Hadisten anlaşılan ta'zirden maksadın caydırmayı sağlayan bir ceza olduğudur. Bu da değneğin veya vurmanın daha hafif veya daha ağır olması şeklinde çeşitli uygulamalar yapmak suretiyle on sopayla mümkün olur. Doğruyu en iyi Allahu Teala bilir. Bu hadisten aç bırakma veya benzeri manevi şeylerle ta'zir uygulamanın caiz olduğu da anlaşılmaktadır. "Nebi s.a.v.'in zamanında (ölçüp tartmaksızın) göz kararı pazarlıkla yiyecek maddesi satın aldıklarında ... " Bu hadisin açıklaması büyu' bölümünde geniş geniş yapılmıştı. Hadisten şer'! emre muhalif olan ve fasid akidere başvuran kimselere vurma suretiyle te'dib cezası uygulanabileceği, çarşı ve pazarlara muhtesib görevlendirmenin meşru olduğu anlaşılmaktadır. Hadiste zikredilen dövme dördüncü hadisten anlaşıldığı üzere emrekarşı gelen kimse içindir şeklinde açıklanmıştır. Bu hadisin geniş bir açıklaması, Nebi s.a.v.'in Sıfatı Bölümünde ge.çmlşti

Sahîh-i Buhârî, 6853
HadisSünen-i İbn Mâce

حَدَّثَنَا هِشَامُ بْنُ عَمَّارٍ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، عَنِ ابْنِ عَجْلاَنَ، ح وَحَدَّثَنَا أَبُو بِشْرٍ، بَكْرُ بْنُ خَلَفٍ حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ سَعِيدٍ، عَنِ ابْنِ عَجْلاَنَ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ يَحْيَى بْنِ حَبَّانَ، عَنِ ابْنِ مُحَيْرِيزٍ، عَنْ مُعَاوِيَةَ بْنِ أَبِي سُفْيَانَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ ‏ "‏ لاَ تُبَادِرُونِي بِالرُّكُوعِ وَلاَ بِالسُّجُودِ، فَمَهْمَا أَسْبِقْكُمْ بِهِ إِذَا رَكَعْتُ، تُدْرِكُونِي بِهِ إِذَا رَفَعْتُ، وَمَهْمَا أَسْبِقْكُمْ بِهِ إِذَا سَجَدْتُ، تُدْرِكُونِي بِهِ إِذَا رَفَعْتُ، إِنِّي قَدْ بَدَّنْتُ ‏"‏ ‏.‏

Muaviye bin Ebi Süfyan (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre; Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buvurdu demiştir : «Benden önce rüku' ve secde etmeye kalkışmayınız. (Çünkü sizden önce) rüku ettiğimde sizi geçtiğim süre ne ise, rüku'dan kalktığım zaman zarfında siz onun (ikmali) ile bana yetişmiş olursunuz ve (sizden önce) secde ettiğimde sizi geçtiğim süre ne ise secdeden kalktığım zaman zarfında siz onun (ikmali) ile bana yetişmiş olursunuz. Ben hakikatan yaşlandım.» TAHRİC VE AÇIKLAMA (960, 961, 962, 963): Ebu Hureyre (r.a.)'in ilk hadisini Müslim de rivayet etmiştir. Hadis, imam'a uyanların imamdan önce rüku'ya gitmelerinin veya secde etmelerinin yasak olduğuna ve cemaatın davranışlarının imam'ın davranışlarını izlemesinin emredildiğine delalet eder. Ebu Hureyre (r.a.)'in ikinci hadisini Kütüb-i iSitte sahiplerinin hepsi ve Beyhaki rivayet etmişlerdir. Bazı rivayetlerde az lafız farkı vardır. Hadis, imam'a uyan kişinin, imam'dan önce başını kaldırmamasının gerekliliğine ve böyle yapanın başının eşek başına çevrilmesinden korkmasının beklendiğine delalet eder . İmam'dan önce başını kaldıranın başının eşek başına çevirilmesi korkusuna dair hadisteki tehdit, muhtelif şekillerde yorumlanmıştır. Tirmizi, bu hadisi. babımıza benzer bir babta rivayet etmiş olup Şerhi Tuhfe yazarı bu tehdidin yorumlarını şöylece anlatmıştır . ''Hadisteki tehdidin yorumu hakkında ihtilaf vardır: Bir kavle göre tehdit cümlesi, mecazi mana taşır. Çünkü eşek ahmaklıkla meşhurdur. İmama uymanın farz olduğunu bilmiyecek veya bildiği halde küçümsiyecek kadar cahil olan kişi için eşek kelimesi mecazi manada kullanılmıştır., Bir çok kimse bu suç'u işlediği halde bugüne kadar hiç birisinin başının hakikaten eşek başına çevirilmemiş olması bu yorumu teyid eder, denmiştir. Fakat böyle bir olayın bu güne kadar vuku bulmamış olmasının bu yorumu teyid etmesi kesin değildir. Çünkü hadis böyle hareket edenin başının eşek başına çevirileceğine ve bunun hemen olacağına delalet etmez. Hadisin delalet ettiği mana, böyle davranan şahsın bu cezaya hazırlanmış olmasıdır.. Bir şeye hazırlanmak, o işin gerçekleşmesi için yeterli değildir. İbn-i Dakiki'l-İyd'in bildirdiğine göre İbn-i Büreyde Hadisteki ''Çevirilme'' ile gerçekten eşek başına mesholmak veya maddi görünüşün değişmesi yahu,t manevi görünüşün değişmesi veyahut maddi ve manevi görünüşün değişmesi kasdedilmiş olabilir. Bazı alimler. bu tehdidi zahirine göre yorumlamışlardır. Çünkü buna bir engel yoktur. Hatta Ebu Malik El-Eş'ari (r.a.)'ın hadisi bu ümmet içinde mesholmak olayının meydana gelmesinin mümkün olduğuna delalet eder, demiştir. İbn-i Hibban'ın bir rivayetinde: Allah'ın onun başını köpek başına çevirmesinden ... '' buyurulmuştur. Bu rivayet mezkur tehdidin, zahirine göre yorumlanması şeklini kuvvetlendirir. Çünkü başını imam'dan önce kaldıranın ahmaklık bakımından eşeğe benzemesi münasebeti bu rivayette yoktur. Diğer taraftan hadiste adamın başının istikbalde (gelecekte) eşeğin başına çevirilmesi korkusundan söz edilmiştir. Eğer, adam'ın ahmakça hareketi bakımından eşeğe benzetilmesi kasdedilmiş olsaydı istikbal kaydı olmaksızın: "Onun başı eşeğin başına benzer.- gibi bir ifade kullanılacaktı. Zira adam'ın ahmakça davranışı bil-fiil sabit olmuş olur. Artık böyle olmasından korkulur tabiri uygun sayılamaz. ---Bu açıklama Fethü'l-Bari'den alınmıştır. --- Bence kuvvetli ve açık görüş, hadisin zahirine göre manalandırılmasıdır. Tevile (yorum'a) hiç ihtiyaç yoktur. Kaldı ki tevil yorumu hakkında Hafız'ın el-Fetih'te beyan ettiğı itirazlar da vardır. Bazı hadisçilerden nakledilen şu kıssa da hadisin zahirine göre manalandırılmasını teyid eder (destekler); Hadis alimlerinden birisi, meşhur bir hadis şeyhinden hadis almak için Şam'a giderek ondan bir hayli hadis alıyor. Şeyh bu sürece ders verdiği halde yüzünü göstermiyerek perde arkasında hadis okutuyor. Öğretim süresi uzayınca, şeyh bir gün yüzündeki nikabı açıyor. Yüzünün eşek yüzüne dönüştüğünü gören misafir alim, dehşete kapılıyor. Bunun üzerine şeyh: ''Evladım! Sakın namaz kılarken imam'dan önce başını kaldırma. Çünkü ben bu hadisi okuduğumda, imam'dan önce başını kaldıranın başının eşek başına çevirilmesine pek ihtimal vermedim. Ve imam'dan önce başımı kaldırdım da yüzüme bu felaket geldi'', demiştir.'' Hadisin: ''İmam'dan önce başını kaldıran... '' lafzı umumi (genel) dir. Gerek rüku'dan ve gerekse secdeden başını imamdan önce kaldıran kimse bu tehdide maruzdur. Ebu Davud hariç diğer Kütüb-i Sitte sahipIerinin rivayetleri de böyledir. Ebu Davud'un rivayetinde; ''ve imam secdede iken ... '' kaydı vardır. Onun zahirine göre tehdit secdeden kalkışa mahsustur. Ancak hadis alimleri, bu rivayette secde hali ile yetinilmiştir. Rüku da böyledir, demişlerdir. Secde daha önemli olduğu için özellikle dikkatlerin ona çekilmesi istenmiş olabilir. Ebu Musa (r.a.}'ın hadisi notta belirtildiği gibi Zevaid türündendir. Hadisteki: 'بدنت' şeddeli olarak 'Tef'il' babındandır. Manası da ''Yaşlandım.'' demektir. بدنت fiili şeddesiz olamaz. Çünkü şeddesiz olunca bedaret (= şişmanlamak) kökünden türeme olur. Manası da "Şişmanladım. demektir. Halbuki Nebi (s.a.v.) şişman değildi, diyerek fiilin şeddeli olmasının zaruri olduğunu söyleyenler vardır. Sindi ise mezkur fiilin iki şekilde de okunabileceğini söyleyerek şeddesiz okunması halinde gösterilen engelin, mahzur teşkil etmediğini savunarak şöyle demiştir: 'Nebi (s.a.v.)'in mu'tedil bir şişman olduğu rivayet edilmiştir. Aişe (r.anha}'dan: "Vaktaki yaşlandı ve şişmanladı..." mealinde rivayet vardır.' Nebi (s.a.v.) şunu buyurmak istemiş olur: Ben artık yaşlandım. Yani hızlı eğilip kalkmam veya artık şişmanladım. Hızlı eğilip kalkmam. Namaz kıldırdığımda acele etmeyiniz. Benden önce rüku' etmeyiniz. Ben rüku' edince siz o zaman rüku' ediniz. Ben rüku'dan başımı kaldırmadıkça siz başınızı kaldırmayın. Keza ben secde edince siz de secde ediniz. Sakın benden önce rüku' edene veya benden evvel secde edene rastlamıyayım. Hadis namazdaki eğiliş ve kalkışlarda cemaatın imamdan önce davranmasının yasaklığına ve cemaatın hareketlerinin imam'ın hareketinden sonra olmasının emredildiğine delalet eder. Muaviye (r.a.)'ın hadisini Ebu Davud ve İbn-i Hibban da rivayet etmişlerdir. Bu hadiste Nebi (s.a.v.) şunu buyurmak istemiştir: "Benden önce rüku'a gitmeyiniz. Keza benden önce secdeye gitmeyiniz. Bilakis ben rüku'ya gidince, siz de beni takib ediniz. Yani biraz sonra rüku'a varınız. Ve benden sonra rüku'dan kalkınız. Secdede de böyle davranınız. Hareketinizin benim hareketimden biraz sonra oluşundan dolayı; rüku' ve secdedeki kalışlarınızın, benim kalışımdan süre bakımından eksik olmasından endişe etmeyiniz. Çünkü rüku' ve secdeye varışınız, benim varışıından sonra olduğu gibi, kalkışınız da benim kalkışımdan sonradır. Durum böyle olunca sizden biraz önce rüku' ve secdeye varmakla henüz siz varmadan önce kaldığım az miktara karşılık, rüku' ve secdeden kalktığım zaman biraz durmakla o farkı kapatmış olursunuz ve böylece sizin rüku' ve secde miktarı benimki kadar olur.'' Bu babta geçen hadisler imam'dan önce rüku veye. secdeye varmanın veya onlardan önce kalkmanın yasak olduğuna ve imam'a uyan kimsenin iimam'dan biraz sonra davranmasının gerekliliğine delalet eder. TAHARRÜM TEKBİRİ. RUKU - SECDE VE SELAMDA İMAM'A UYMANIN HÜKMÜ : Gerek ruku ve gerek secdede gerekse namaz'a başlarken ve namazdan çıkarken imama uymak hususundaki 4 mezhebin görüşleri hakkında el-Menhel yazarı "imam oturarak namaz kıldırır'' babında şöyle der: "1- İmam'a uyanın imamdan sonra taharrum tekribini alması Maliki, Şafii, Hanbeli alimlerine ve Hanefiler'den Ebu Yusuf ile Muhammed'e göre mecburidir. Bunlara göre imamla beraber veya imam'dan önce taharrum tekbirini alan kimsenin namazı bozulur. İmam taharrum tekbirini alarak namaza başladıktan sonra cemaatın taharrum tekbirini alması gerekir. Ebu Hanife'ye göre cemaat imamla beraber taharrum tekbirini almalıdır. İmam'dan önce tekbir alamaz. İmam'dan geç l<alması da fazileti azaltır. 2- Rüku ve secdeye varış, bunlardan kalkış ve namazdaki benzeri hareketlere gelince Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhebIerine göre bu hareketleri imamla beraber yapmak mekruhtur. Cemaatın hareketi imam'ın hareketinden biraz sonra olmalıdır. Mesela, imam önce rüku'ya varmalı ve henüz rüku'dan kalkmamış iken cemaat rüku'a varmalıdır. Beraber rüku'da kalındıktan sonra önce imam kalkmalı cemaat da imamı takip etmelidir. Bu hareketleri imamdan önce yapmak cumhürun ittifakiyle haramdır. Ama namazı bozmaz. Bu hususta ayrıntılı bilgi için fıkıh kitaplarına başvurmak gerekir. Çünkü bazı hallerde bu nevi hareketler namazı bozar.) İbn-i Ömer (r.a.), bir rivayete göre Ahmed bin Hanbel ve Zahiriye mezhebine mensub alimler: İmamdan önce rüku ve secdeye varanların veya imamdan önce bunlardan kalkanların namazı bozulur, demişlerdir. Onlara göre namazdaki diğer hareketler de böyledir. EI-Mugni'de Ahmed bin Hanbel'den naklen şöyle denilmiştir: 'Namazda imamdan önce davrananın namazı yoktur. Eğer böyle yapan için muteber bir namaz bulunmuş olsaydı, onun azaba müstahak olmasından korkulamayacaktl. Bilakis sevaba kavuşması umulacaktı.' 3- Namazda selam verilmesi konusunda da imama uymak, yani imamdan sonra selam vermek gerekir. Eğer imama uyan şahıs, imamla beraber veya imam'dan önce bile bile selam verirse, Maliki ve Hanbeli alimlerine göre namazı bozulur. Bunlara göre sehven imamdan önce selam veren kişi, imam'ın selamından sonra ,tekrar selam vermek zorundadır. Aksi takdirde namazı bozulur. Şafiiler'e göre imam'dan önce bile bile selam verenin namazı bozulur, İmamla beraber selam verenin hükmü de bir kavle göre böyledir, En sahih olan kavle göre mekruhtur. Selam hususunda Ebu Hanife'den iki rivayet vardır: Bir rivayete göre imamla beraber selam verilmelidir', İkinci rivayete göre imam'dan sonra selam verilmelidir. Ebu Yusuf ve Muhammed'in kavli, Ebu Hanife'den olan ikinci rivayet gibidir. Kuvvetli sayılan kavil budur

Sünen-i İbn Mâce, 963
HadisSahîh-i Müslim

وَحَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ الأَعْلَى، حَدَّثَنَا الْمُعْتَمِرُ، عَنْ أَبِيهِ، حَدَّثَنَا أَبُو عُثْمَانَ، عَنْ زُهَيْرِ بْنِ عَمْرٍو، وَقَبِيصَةَ بْنِ مُخَارِقٍ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم بِنَحْوِهِ ‏.‏

Bize Muhamnıed b. Abdil A'lâ da rivayet etti: Bize Mu'temir, babasından rivayet etti: Bize Ebu Osman, Züheyr b. Amr ile Kabisa b. Muharıkdan, onlarda Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den naklen bunun gibi bir hadis rivayet etti. Yalnız Müslim rivayet etmiştir; T uhfetu'l-Eşraf, 3652 ve 11066 DAVUDOĞLU AÇIKLAMA: Hadisi şerifte Kabisa ile Züheyr şöyle dediler denilerek her ikisinin âyeti okudukları sonra Resulullâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir taş yığınına gittiğini ifade içinde «dedi» tabiri kullanıldığı görülüyorsa da bundan murad yine ikisinin birden söyledikleridir. Rivayette ittifak ettikleri için bir adam gibi kabul edilerek fiil müfred olarak kullanılmıştır. Bu söz ibareden hazf edilse manâya hiçbir zararı olmazdı. Lâkin cümle biraz uzaymca ravi bunu te'kid için tekrarlamıştır, Kur'an-ı Kerim ile Resulullâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 'in hadislerinde bunun emsalleri çoktur. NEVEVİ ŞERHİ: "Kabisa b. el-Muharik ve Zuheyr b. Amr'dan dediler ki. .. " Burada (hadisin rivayetinde) "dedi" fiili tekilolarak kullanılmış ise de kasıt Kabisa ve Zuheyr olduklarından, ikisi dediler demektir. Ancak (3/81) rivayetlerinde ittifak ettikleri için tek bir kişi gibi sayıldıklarında onlar hakkındaki fiili tekil olarak kullanmışbr. Şayet "dedi" lafzını hazfetmiş olsaydı, ifade yine açık ve muntazam olurdu. Ancak anlatımda bir parça uzama olunca pekiştirmek için "dedi" lafzının bir daha tekrar edilmesi güzeldir. Bunun bir benzeri de Kur'an-ı Azimuşşan'daki: ''lkaba siz ölüp toprak ve kemik olduktan sonra muhakkak çıkartılacaksınlZ diye sizi tehdit mi ediyor?" (Mu'minan, 23/35) Burada "siz" anlamındaki lafız tekrar edilmiştir. Kur'an-ı Azimuşşan'da ve hadis-i şerifte bunun benzerleri pek çoktur. Buna dair açıklama bu kitabın çeşitli yerlerinde geçmiş bulunmaktadır. Allah en iyi bilendir. Hadiste geçen "radme" kelimesi "rademe" diye de telaffuz edilebilir, bu iki şekli Metilli' sahibi ve başkaları nakletmiş olmakla birlikte Kitabu'l-Ayn sahibi ile Cevherı, Herevı ve başkaları sadece "radme" söyleyişini zikretmişlerdir. İbn Faris ve bazıları ise yalnızca "rademe" şeklini sözkonusu etmektedirler. Derler ki: Radme'nin tekili "radm" ve "ridam" diye gelir. Üst üste yığılmış büyük taşlara denilir. Kitabu'l-Ayn'in müellifi şöyle der: Radme dağılmış gibi duran, yerde sabit olmayan bir aradaki taş yığınına denilir. "Yerbeu" yakınlarını korumak ve onlar için gözcülük yapmak demektir. Bu işi yapan kişiye "rabie" denilir. Düşmanın ani baskın yapmaması için gözcülük ve öncülük yapan kişidir. Çoğunlukla böyle bir kişi ya bir dağın yahut yüksekçe bir yerin üzerinde bulunur ki, uzağı iyice görebilsin. "Ya sabahah" ise pek büyük işlerin meydana gelmesi halinde kullanmayı alışkanlık haline getirdikleri bir sözdür. Bu sözü toplanıp, bir araya gelmek ve bu büyük iş için gerekli hazırlığı yapmak için söylerler. Allah en iyi bilendir

Sahîh-i Müslim, 507
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مَالِكٌ، عَنْ إِسْحَاقَ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي طَلْحَةَ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏ "‏ اللَّهُمَّ بَارِكْ لَهُمْ فِي مِكْيَالِهِمْ وَصَاعِهِمْ وَمُدِّهِمْ ‏"‏‏.‏

Enes b. Malik r.a.'den nakledilmiştir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Ya Rabbi! Onların ölçeklerini, sa'larını ve müddIerini mübarek kıl" diye dua etmiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buhari bu başlıkla din! hüküm gereğince verilmesi gerekli olan şeylerde Medinelilerin sa'ının esas alınması gerektiğine işaret etmiştir. Zira şer'! hükümler öncelikle bu ölçüler esas alınarak getirilmiştir. İmam Buhari bu görüşünü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bu konuda onlara bereket duası ile teyit etmiştir. "Medinelilerin asırdan asıra kullana geldikleri ağırlık ve hacim birimleri" İmam Buhari bu cümleyle Medine'de müdd ve sa'ının -mütevatir olarak nakledildiği için- kendi zamanına kadar hiç değişmediğine işaret etmektedir. İmam Malik, İmam Ebu Yusuf'la aralarında geçen meşhur olayda bu haberi delil olarak kullanmıştır. Ve Ebu Yusuf sa' ın miktarı konusunda Kufelilerin görüşünden, Me dinelilerin görüşüne dönmüştür. "İmam Malik bana sordu: Herhangi bir emir size gelse ... " İmam Malik, bu ifadesi ile muhalifini susturmak istemiştir. Çünküuygulamaya muhalif olma açısıı:dan arttırmayla eksiltme arasında hiçbir fark yoktur. Fitre, yemin kefareti ve fakirleri doyurma gibi müdd üzerinden verilmesi hükme bağlanan başka yükümlülükleri ifa etmede Şam müddünü esas alan bilgin, müddün daha fazlasını almak daha evladır görüşünü delil olarak ileri sürerse ona şöyle cevap verilir: Şari'in takdir ettiğine uymak bereket olarak yeter. Fazla olan miktarı almak suretiyle meşru kılınana muhalefet caiz olsa, o zaman onu eksilterek muhalefet de caiz olur. Uygulamaya muhalif olan, eksiği almaktan kaçındığında İmam Malik ona şöyle der: Bu konuda Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müddünün esas alınacağı kanaatinde değil misin? Çünkü sözkonusu üç müdd yani birincisi, sonradan icad edilen Şam müddü -ki bu ondan daha fazladır- ve şu an mevcut değilse de ileride birincisinden daha hafif olarak basılacağı farz edilen üçüncüsü birbirinden farklı olunca birincinin esas alınması daha evla olmuştur. Çünkü meşruluğu tahakkuk eden odur. İbn Battal şöyle demiştir: Bu haberin delil değeri Medinelilerin bu uygulamayı asırdan asıra ve nesilden nesile birbirlerinden miras olarak devralmalarıdır. İbn Battal, Ebu Yusuf'un müd d ve sa'ın takdiri konusunda İmam Malik'in görüşüne döndüğünü ve onun görüşünü esas aldığıri.i ifade etmiştir

Sahîh-i Buhârî, 6714
HadisSahîh-i Müslim

وَحَدَّثَنَا إِسْحَاقُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، وَعُثْمَانُ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، جَمِيعًا عَنْ عَبْدَةَ، - قَالَ إِسْحَاقُ أَخْبَرَنَا عَبْدَةُ بْنُ سُلَيْمَانَ، - عَنْ هِشَامِ بْنِ عُرْوَةَ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ عَائِشَةَ، - رضى الله عنها - قَالَتْ نَهَاهُمُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم عَنِ الْوِصَالِ رَحْمَةً لَهُمْ ‏.‏ فَقَالُوا إِنَّكَ تُوَاصِلُ ‏.‏ قَالَ ‏ "‏ إِنِّي لَسْتُ كَهَيْئَتِكُمْ إِنِّي يُطْعِمُنِي رَبِّي وَيَسْقِينِي ‏"‏ ‏.‏

Bize İshâk b. İbrahim ile Osman b. Ebî Şeybe hep birden Abde'den rivayet ettiler, İshâk (Dediki) Bize Abdetü'bnü Süleyman, Hişam b. Urve'den, o da babasından, o da Âişe (Radiyallahu anha)'dan naklen haber verdi. Âişe şöyle demiş: Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmetine acıdığı için kendilerini visal orucundan nehiy buyurdu. Ashâb : — «Ama sen de visal yapıyorsun.» dediler. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): — «Ben, sizin gibi değilim. Çünkü beni Rabbim doyurur sular.» buyurdu. İzah Enes hadîsini Buhâri «Kitâbu't-Temenni» de ve biraz lafız farkıyla «Kitâbu's-Savm» da, Âişe hadîsini «Kitâbu's-Savm» da tahrîc ettiği gibi Âişe hadîsini Nesâi dahi «Kitâbu's-savm» da rivayet etmiştir. İbnü'l-Arabî diyorki: «Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in ashabına visal orucu tutmak için müsaade buyurması, onlara bir cezadır. Ceza tarikiyle verilen müsaade ise şeriattan değildir.» Teammuk: Teklif edilmeyen bir şeyi yapmağa çalışmak, bir şey'in derinliğine dalmaktır. Bu rivayetler dahi mânâ ve hüküm itibârı ile yukarkiler gibidir. Enes (R.A.) hadisinde: «Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ramazanın başında visâl orucu tuttu.» denilmiştir. Müslim'in ekser-i nüshalarında rivayet bu şekildedir. Kaadî İyâz dahi ekser-i nüshalardan bu hadisi aynı şekilde nakletmiş fakat bunun râvi tarafından bir vehim olduğunu söylemiştir. Doğrusu Ramazan ayının sonunda visal yapmış olmasıdır Müslim'in bâzı râvileri onu bu şekilde de rivayet etmişlerdir. Nitekim bundan önceki rivayetlerle sair hadîslerde de hal böyledir. «Zaile» fiili: bir şey'i gündüz yapmak mânâsında kullanılır. Bunun zıddı «Bate» yani «gece yaptı» fiilidir. Fiil bu mânâya alındığı takdirde hadîs-i şerif: «Rabbim bana gündüzün yemiş içmiş gibi kudret ve tâkat verir.» mânâsına te'vil olunur ki Nevevî: «Sahih olan mezheb de budur.» diyor. Ancak bu keilmeden «olmak» mânası da kastedilmiş olabilir. Bu takdirde mâna «Ben Rabbimin beni doyurup suladığı halde olurum:» demektir

Sahîh-i Müslim, 2572
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنِي عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ سَعْدِ بْنِ إِبْرَاهِيمَ، حَدَّثَنَا أَبِي وَعَمِّي، قَالاَ حَدَّثَنَا أَبِي، عَنْ أَبِيهِ، أَخْبَرَنِي مُحَمَّدُ بْنُ جُبَيْرٍ، أَنَّ أَبَاهُ، جُبَيْرَ بْنَ مُطْعِمٍ أَخْبَرَهُ أَنَّ امْرَأَةً أَتَتْ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَكَلَّمَتْهُ فِي شَىْءٍ، فَأَمَرَهَا بِأَمْرٍ فَقَالَتْ أَرَأَيْتَ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنْ لَمْ أَجِدْكَ قَالَ ‏ "‏ إِنْ لَمْ تَجِدِينِي فَأْتِي أَبَا بَكْرٍ ‏"‏‏.‏ زَادَ الْحُمَيْدِيُّ عَنْ إِبْرَاهِيمَ بْنِ سَعْدٍ كَأَنَّهَا تَعْنِي الْمَوْتَ‏.‏

Cübeyr b. Mut'im'in nakline göre ensardan bir kadın Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e geldi ve onunla (vereceği) bir şey hakkında konuştu. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem de ona (dönerken) bir şeyemretmişti. Bunun üzerine kadın "Ya Resulallah! Ben gelir de seni bulamazsam?" dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Şayet benİ bulamazsan EbU Bekir'e git" buyurdu. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Delillerle bilinecek hükümler." İbare çoğu kitaplarda böyledir. Küşmıhenl'nin rivayetinde tekil olarak "bi'd-delili" şeklindedir. Delil insanı matluba götüren ve medhllün varlığı hakkında bilgi doğuran şey demektir. Kelimenindil açısından aslı herhangi bir mekana gitmek isteyen kimseyi oraya ulaştıran yolu gösteren kimse demektir. "Delaletin manasının nasılolduğu ve bunun tefsiri." Şeriat terimi olarak delalet, hakkında özel bir nas gelmeyen, özel bir şeyin hükmünün genelleme yoluyla bir başka delilin hükmü altına girdiğini göstermektir. Delaletin manası budur. Delaletin tefsirine gelince, bundar l11akat onu açıklamaktır. Tefsir, emre muhatap olan kimseye kendisine emredilen şeyin nasılolduğunu öğretmek demektir. Bu başlık' altındaki ikinci hadiste buna işaret edilmektedir. Buharl'nin attığı başlıktan övülen ve güzel görülen reyin ne olduğunun açıklaması anlaşılmaktadır ki bu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den tansis (nas olarak belirtme) ve işaret yoluyla sabit olan söz ve fiillerinden elde edilen şeydir. İstinbat da buna dahildir. Zahir üzerine donup kalmak istisnadır. "Nebi s.a.v. atların ve diğerlerinin durumunu haber vermiştir." İmam Buhari bu ifadeyle bu başlık altındaki birinci hadise işaret etmiştir. Maksadı Yüce Allah'ın "Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür, kim zerre miktarı şer işlemişse Gnu görür" ayetidir. Bu ifade amel eden kimseyle, ameli hakkında genellik ifade etmektedir. Haberde Hz. Nebi s.a.v. at beslemenin hükmünü ve onu besleyenlerin durumlarını açıklamış, kendisine eşeklerin durumu sorulunca onların, atların ve başkalarının hükmünün ayetten çıkarılan genellik hükmüne dahil olduğuna işaret etmiştir. İmam Buhari bu konuda beş hadise yer vermiştir. Bunlardan birincisi "At ırkı üç sınıf insan için olur" şeklindeki Ebu Hureyre hadisidir. Bu hadisin açıklaması Cihad Bölümünde geçmişti. "Bir kadın Nebie adet gördükten sonra nasıl yıkanacağını sordu." İbn Battal şöyle demiştir: Soruyu soran kadın, Nebi s.a.v.'in ne demek istediğini anlamadı. Çünkü o, bir bez parçasıyla kanın takip edilmesine "kan ve rahatsızlık"tan söz edildiği zaman "tevaddu=temizlenme" ismi verileceğini bilmiyordu. Kendisine bu şekilde cevap verilmesi, açıkça anlatılması utanılacak şeylerden olduğu içindir. Hz. fişe radıyalIahu anha, Nebi s.a.v.'in maksadını anlamış ve kadına bilmediği bu konuyu açıklamıştır. "O sahabi de Nebi s.a.v.'in böyle yaptığını görünce onu yemek istemedi." Yemek istemeyen kişi, Ebu Eyyub'tur. İfadede hazf vardır. Takdiri şöyledir: "O kişi Nebi s.a.v.'in onu yemekten kaçındığını ve kendisine verilmesini emrettiğini görünce, onu yemek istemedi." Bu cümleyi şöyle takdir etme ihtimali de vardır: "O sahabi Nebi s.a.v.'in yemediğini görünce kendisi de yemek istemedi." Ebu Eyyub, Yüce Allah'ın "Andolsun ki Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sizin için güzel bir örnektir"(Ahzab 21) ayet-i kerimesinin genelliğini, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bütün fiillerinde ona uymanın meşru olduğuna delilolarak değerlendirmiştir. "Nebi s.a.v. O sebzeleri yemekten kaçınınca" Ebu Eyyub ona uymuştur. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ise neden kendisinin yemek istemediğini açıklayarak "Çünkü ben senin münacat etmediklerinle (meleklerle) münacat ederim (konuşurum)" buyurmuştur. Müslimde Salat Bölümünün sonlarında açıklaması geçtiği üzere Ebu Eyyub'un rivayet ettiği bir hadiste Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem"Arkadaşıma eziyet etmekten korkuyorum" demiştir. İbn Huzeyme rivayetine göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Ben Allah'ın meleklerinden haya ederim yoksa bunlar haram değildir" buyurmuştur. İbn Battal şöyle demiştir: Hadisteki "karribUha.=bunu götürünüz" emri, sözkonusu sebzeleri yemenin caizliğine açık bir ifadedir. "Ben münacat ederim" ifadesi de bu niteliktedir. "Ensardan bir kadın Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e geldi." Bu hadisin açıklaması Menakıbu's-Sıddik başlığı altında geçmişti. "Humeydı, İbrahim b. Sa'd rivayetinde kadın "eğer seni bulamazsam" sözüyle Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in vefatını kasteder gibiydi fıkrasını eklemiştir." İbn Battal şöyle demiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem O kadının "Ben gelir de seni bulamazsam?" cümlesi ile ölümü kastettiği sonucunu çıkarmış ve ona Ebu Bekir' e gitmesini emretmiştir. İbn Battal şöyle devam etmiştir: Sanki kadının sorusuna öyle bir durum eşlik etmiştir ki kadın bunu açıkça ifade etmese bile sözkonusu durum onu kastettiğini ortaya koymuştur. Bu durum, olumsuzluk ifade etme açısından hayat ve ölüm durumundan daha geneldir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in O kadına Ebu Bekir'i göstermesi, sözkonusu genelliğe uygundur. Bazılarının "Bu Hz. Nebiden sonra Ebu Bekir'in halife olması gerektiğini göstermektedir" şeklindeki ifadeleri isabetlidir. Fakat bu açık ve net olarak değil, işaret yoluyla yapılmıştır. Hz. Ömer'in "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem yerine halife bırakmadı" şeklindeki ifadesi bununla çelişmez. Çünkü onun maksadı, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bu konuda açıkça bir isim belirtmemiş olduğudur. Doğruyu en iyi Yüce Allah bilir

Sahîh-i Buhârî, 7360

Paylaş

XWhatsAppTelegramFacebook
Bu içerikte bir hata mı var? Bize bildirin.

Site deneyimini iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Ayrıntılar için Çerez Politikası.