İslami Delil
Aramaya dön
Hadis

Sahîh-i Buhârî · 7162

Judgments (Ahkaam)

Arapça metin

حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، حَدَّثَنَا غُنْدَرٌ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، قَالَ سَمِعْتُ قَتَادَةَ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، قَالَ لَمَّا أَرَادَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم أَنْ يَكْتُبَ إِلَى الرُّومِ قَالُوا إِنَّهُمْ لاَ يَقْرَءُونَ كِتَابًا إِلاَّ مَخْتُومًا‏.‏ فَاتَّخَذَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم خَاتَمًا مِنْ فِضَّةٍ، كَأَنِّي أَنْظُرُ إِلَى وَبِيصِهِ، وَنَقْشُهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ‏.‏

Enes b. Malik şöyle demiştir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem RumIara mektup yazmak istediği zaman sahabiler: "Rumlar ancak üzeri mühürlenmiş bulunan mektubu okurlar" dediler. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem gümüşten bir yüzük yaptırdı. Onun Nebi s.a.v.'in parmağındaki parlaması hala gözümün önündedir. Bu yüzüğün nakşı "Muhammed Resulallah" şeklinde idi. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Bunun caiz olanı ve olmayanı." İmam Buharl'nin demek istediği şudur: Bir hakimin diğerine mektup yazması konusundaki hüküm, caizdir veya değildir şeklinde genellenemez. Çünkü mutlak olarak yasak edilirse, bu takdirde haklar zayi olur. Mutlak olarak amel edilirse, bu durumda sahtecilikten emin olunamaz. Dolayısıyla bir hakimin diğerine mektubu, bazı şartlarla caizdir denir. "Hakimin memuruna ve bir hakimin bir başka hakime mektup yazması." İmam Buhari bu başlıkla yazı üzerine şahadete cevaz verirken "Hakimin hakime mektubu" ve "Hakimin memuruna mektubu" konusunda cevaz vermeyen kimselere verilecek cevaba işaret etmektedir. Bunu söyleyenin kim olduğu ve bu konudaki araştırma ileride gelecektir. "Birileri (Ebu Hanife ve taraftarları) şöyle demiştir: Bir hakimin şer'! cezalar (hudud) konusu hariç (bir diğer hakime) mektup yazması caizdir." İbn Battal şöyle demiştir: Buharl'nin Hanefllerden bu görüşü savunanlara karşı ileri sürdüğü delil açıktır. Zira adam öldürme konusunda mekhip caiz olmadığına göre yanlışlıkla yapılanla, kasten yapılan arasında ilk başta hiçbir fark yoktur. Yanlışlık1a yapılan öldürmede para, suçun hakim nezdinde sabit olmasından sonra gündeme gelmektedir. Kasten öldürme durumunda da ceza belki sonunda paraya dönüşebilir. Bu açıdan ikisine eşit bakmak gerekir. "Ömer b. el-Hattab, valisine hadler konusunda mektup yazmıştır." Ebu Zerr'in el-Müstemli ve el-Kuşmihenl'den Carı1d hakkında şöyle bir rivayeti vardır: Sözü geçen Carı1d Müslüman olmuş ve sahabe olma şeretine ermişti. Sonra Bahreyn' e dönüp, orada kaldı. Onun Bahreyn valisi Kadame b. Maz'un ile yaşadığı bir olay vardır. Abdurrezzak'ın Abdullah b. Amir b. Rebl'a'dan nakline göre Hz. Ömer, Kadame b. Maz'un'u valilik görevine tayin edince, Abdulkays kabilesinin efendisi Hz. Ömer' e geldi ve "Kadame içki içip sarhoş oldu" dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer bu konu ile ilgili olarak Kadame'ye bir mektup yazdı. Abdurrezzak, Kudame'nin gelişi, Carud ve Ebu Hureyre'nin şahitliği, Kadame'nin Maide suresindeki ayeti delilolarak getirmesi, Hz. Ömer'in onacevap vermesi ve kendisine içki içme cezası olarak sopa vurması dahil olmak üzere bu olayı uzun uzun aktarır.(Abdurrezzak, Musannef, iX, 240) Hudud Bölümünün son kısımlarında bu olaya değinilmişti. Carı1d'un Basra'ya inişi bundan sonra olmuştur. O Hz. Ömer'in halifeliği döneminde hicrı 20 yılında şehit edilmişti. "Git, bundan bir çıkış yolu ara." Yani bu sorumluluktan bir çıkış yolu ara. Bu ya beyyineye geçerli bir tenkit ileri sürmek suretiyle olur ki bu durumda şahitlik geçerliliğini kaybeder ya da şahitliğe konu olan suçtan berı olduğunu gösteren bir delille olabilir. "........ O da bunu geçerli saydı" yani onu geçerli saydı ve gereğine göre amel etti. Bir Uyarı : İbn Kadame'nin el-Muğnf'sinde bu konuyla ilgili olarak şu açıklama yer almaktadır: Fetva imamlarının ifadelerine göre bir hakimin diğer hakime yazdığı mektup konusunda adil iki kişinin şahadette bulunması şarttır. Hakimin yazısının ve mührünün tanınması yeterli değildir. Hasan-ı Basrı, Sevvar, Hasen el-Anberı şöyle demişlerdir: Hakim, mektubu gönderen hakimin yazısını ve mührünü tanıyorsa mektubu kabul eder. Ebu Sevr'in görüşü de bu doğrultudadır. Biz de şunu ekleyelim: Bu yaklaşım Buharl'nin mektup konusunda delil soran ilk kişinin Sevvar olduğu yolundaki Sevvar'dan yaptığı nakl e muhalifti İbn Kadame'nin sözünü ettiği kimselere Buhari'nin zikrettiği tabiun ve onlardan sonra gelen nesilden. büyük beldelerin hakimleri olarak diğer sözünü ettiği kimseler eklenir. Buharl'nin attığı bu başlık diğer rivayetlerle birlikte üç hüküm içermektedir: 1 - Yazıya şehadet, 2- Hakimin hakime mektubu, 3- Mektupta olan şeyleri ikrara şehadet. İmam Buhari'nin ifadesinin zahirinden anlaşılan bu üç unsurun caiz olduğudur. Birinciden başlayacak olursak; İbn Battal şöyle demiştir: Bilginler, şahidin şehadet olayını hatırı ama d ıkça hakimin yazısını gördüğünde şahitlik yapmasının caiz olmadığı noktasında ittifak etmişlerdir. Şahit sözkonusu şehadeti hatırlamıyorsa, şahitlik edemez. Zira dileyen mühür kazıtır, dileyen mektup yazar. Bunun bir benzeri Hz. Osman'ın halifelik günlerinde vefat sebebi konusunda ifade edilen olayda geçmişti. Yüce Allah "Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır" buyurmaktadır.(Zuhruf, 86) İmam Malik yazı üzerine şahadeti geçerli saymıştır. İbn Şa'ban'ın nakline göre İbn Vehb şöyle demiştir: Ben bu konuda İmam Malik'in görüşünü almıyorum. Tahavı'nin görüşü ise şöyledir: Bu konuda fıkıh bilginlerinin tümü İmam Malik' e muhalefet etmişler ve onun bu konudaki görüşünü şaz kabul etmişlerdir. Çünkü yazı, yazıya benzer. Yapılan iş ne hakimin bir sözüne şehadettir, ne de gözle görmektir. İkinci hükme gelecek olursak, İbn Battal şöyle der: Bilginler hakimlerin hakimlere mektupları konusunda ihtilaf etmişlerdir. Çoğunluk bunun caiz olduğu kanaatine varmıştır. Ancak Hanefller şer'ı cezaları (hudo.d) bundan istisna etmişlerdir. İmam Şafii'nin görüşü de bu doğrultudadır. İmam Buharl'nin Hanefllere karşı ileri sürdüğü delil güçlüdür. Çünkü yanlışlıkla yapılan katı, ancak katlin sabit olmasından sonra mala dönüşmektedir. İbn Battal şöyle devam eder: İmam Buharl'nin hakimin hakime yazdığı mektuba cevaz verdiğini zikrettiği tabiundan olan kadıların delili, hadisten alınma olup açıktır. Zira Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem civardaki hükümdarlara mektup yazmış ve onun yazdığı mektuba herhangi bir kimseyi şahit tuttuğu nakledilmemiştir. İbn Battal şöyle der: Öte yandan belli başlı beldelerdeki fıkıh bilginleri (fukahau'l-emsar) Sewar ve İbn Ebi Leyla'nın buna şahit gerektiği yolundaki görüşleri üzerine icma etmişlerdir. Gerekçe olarak insanların artık bozulduklarını ileri sürmüşler ve kan ve mal konusunda ihtiyatlı davranılmıştır demişlerdir. Abdullah b. Nafi'in nakline göre İmam Malik şöyle demiştir: Eski alimler mühür kullanılmasına cevaz verirlerdi. Bundan dolayı hakim birisine mektup yazar, mühürlemekten başka bir şey yapmazdı ve buna göre amel edilirdi. Nihayet hakimler töhmete uğrayınca yazdıkları mektup ancak iki kişinin şahitliğiyle kabul edilir oldu. Mektubun içindekini ikrara şehadet şklinde olan üçüncü hüküm hakkında İbn Battal şöyle .demiştir: Bilginler, bir hakim yazdığına iki kişiyi şahit tutup da onlara bunu okumaz ve içinde olanlar hakkında bilgi vermezse, o mektubun kabul edilip edilmeyeceği konusunda farklı görüşler sergilemişlerdir. İmam Malik bu caizdir derken, Ebu Hanife ve imam Şafii "caiz değildir" derler ve görüşlerine Allah Tealanın "Biz bildiğimizden başkasına şahit/ik etmedik"(Yusuf 81) ayet-i kerimesini delil göstermişlerdir. İbn Battal şöyle devam eder: İmam Malik'in delili şudur: Hakim bunun kendi mektubu olduğunu ikrar ettiği takdirde buna şahimkten maksat, mektubu alan hakimin bunun diğer hakimin yazdığı mektup olduğunu öğrenmesidir. Bazen hakimin nezdinde insanların öyle davaları olabilir ki, onu herkesin bilmesini istemez. Sözgelimi vasiyet eden vasiyetinde ileri gittiğinde bunu herkesin bilmesini istemez. İbn Battal şöyle devam eder: İmam Malik ayrıca şahitlerin üzeri mühürlü olan vasiyetle kapalı olan mektuba şahitlik etmelerine ce vaz vermiştir. Bu durumda iki şahit hakime "Biz hakimin bu mektubun içinde olanları ikrar ettiğine şahidiz" derler. Bu konudaki delil, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in valilerine yazdığı mektubu götürecek kimselere okumaksızın yazmasıdır. Bu mektuplar da birtakım hükümler ve sünnetler içermekteydi

Sahîh-i Buhârî, 7162

Benzer hadisler

HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا آدَمُ بْنُ أَبِي إِيَاسٍ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ لَمَّا أَرَادَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم أَنْ يَكْتُبَ إِلَى الرُّومِ قِيلَ لَهُ إِنَّهُمْ لَنْ يَقْرَءُوا كِتَابَكَ إِذَا لَمْ يَكُنْ مَخْتُومًا‏.‏ فَاتَّخَذَ خَاتَمًا مِنْ فِضَّةٍ، وَنَقْشُهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ‏.‏ فَكَأَنَّمَا أَنْظُرُ إِلَى بَيَاضِهِ فِي يَدِهِ‏.‏

Enes b. Malik r.a.'dan, dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Bizanslılara mektup yazmak isteyince ona: Eğer yazdığın mektup mühürlü olmazsa onlar senin mektubunu okumayacaklardır, denilmesi üzerine gümüşten bir mühür yüzük edindi. Onun nakşı: "Muhammedu'r-Rasulullah" idi. Onun elinde o mührün beyazlığını hala görüyor gibiyim." Fethu'l-Bari Açıklaması: Ahmed, Ebu Davud ve Nesai'nin, Ebu Reyhane'nin: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir idari makam sahibi kimse dışında mühür yüzük giymeyi nehyetti" dediğine dair rivayet ettikleri hadisi Tahavi de naklpttikten sonra şunları söylemektedir: Bazı kimseler idari bir makam sahibi kimse dışında mühür yüzük giymenin mekruh olduğu kanaatindedir. Diğer bazıları ise onlara muhalefet ederek bunu mubah kabul ederler. Bunların delillerinden birisi de daha önce geçen Enes'in rivayet ettiği "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem mühür yüzüğünü atın ca sair insanlar da yüzüklerini attılar" hadisidir. Bu hadis şuna delildir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem döneminde idari makam sahibi olmayan kimseler de yüzük kullanıyorlardı. Eğer: O neshedilmiştir denilecek olursa, biz de: Yüzüktakmak hususunda neshedilen bölüm, altın yüzük takmaktan ibarettir, deriz. Derim ki: Ya da üzerinde daha önce açıklandığı üzere Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in mühür yüzüğündeki nakış gibi nakış bulunan yüzük takmaktır. Bundan sonra Tahavı idari makam sahibi olmayıp, yüzük giyen ashab ve tabiınden bir topluluğun isimlerini zikretmektedir.(Tahavi'den alıntı burada bitti. ) Ancak Ebu Reyhane yolu ile nakledilen hadise dair herhangi bir cevap vermemektedir. Görüldüğü kadarıyla idari makam sahibi olmayan kimselerin mühür yüzük giyinmeleri evla olanın hilafınadır. Çünkü bu bir tür süslenmektir. Erkeklere yakışan ise bunun aksidir. Bu durumda bunun caiz oluşuna delalet eden deliller aynı zamanda bu husustaki nehyi, haramlık ifadesinden uzaklaştıran deliller olur. Hadisin bazı rivayet yollarında süslenmeyi ve yüzük takın mayı nehyeden lafızlar gelmiştir. Burada sultan (idari görevlden maksat en büyük sultan (halife ve bu gibi) değil de bir şeyleri mühürlemesi gereken otorite sahibi kimseler olur. Özellikle de hatem (denilen mühür yüzük) ile kastedilen, kendisi ile mühür vurulan şeydir. Böyle bir görevi olmayan kimsenin bu durumda yüzük giymesinin bir anlamı olmaz. Kendisi ile mühür vurulmayan hatemi (yüzüğü) gümüşten olmakla bir:likte zınet (süslenmek) için giyinen kimse ise nehyin kapsamına girmez. İşte böyle bir yüzüğü takınan kimselerin hali buna göre açıklanır

Sahîh-i Buhârî, 5875
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، حَدَّثَنِي عُرْوَةُ، أَنَّ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ جَاءَتْ هِنْدٌ بِنْتُ عُتْبَةَ بْنِ رَبِيعَةَ فَقَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ، وَاللَّهِ مَا كَانَ عَلَى ظَهْرِ الأَرْضِ أَهْلُ خِبَاءٍ أَحَبَّ إِلَىَّ أَنْ يَذِلُّوا مِنْ أَهْلِ خِبَائِكَ، وَمَا أَصْبَحَ الْيَوْمَ عَلَى ظَهْرِ الأَرْضِ أَهْلُ خِبَاءٍ أَحَبَّ إِلَىَّ أَنْ يَعِزُّوا مِنْ أَهْلِ خِبَائِكَ‏.‏ ثُمَّ قَالَتْ إِنَّ أَبَا سُفْيَانَ رَجُلٌ مِسِّيكٌ، فَهَلْ عَلَىَّ مِنْ حَرَجٍ أَنْ أُطْعِمَ الَّذِي لَهُ عِيَالَنَا قَالَ لَهَا ‏ "‏ لاَ حَرَجَ عَلَيْكِ أَنْ تُطْعِمِيهِمْ مِنْ مَعْرُوفٍ ‏"‏‏.‏

Aişe r.anha şöyle demiştir: Utbe b. Rebla'nın kızı Hind geldi ve şöyle dedi: "Ya Resulallah! Allah'a yemin ederim ki vaktiyle yeryüzünde ev bark sahibi ailelerden hiçbir ailenin zeJil olması, bana senin aile halkının zelil olmaları kadar sevimli olmazdı. Bugün ise yeryüzünde hiçbir aile halkının aziz olması, bana senin aile halkının aziz olmasından daha sevimli değildir." Hind sonra şöyle devam etti: "Biliyorsunuz ki Ebu Süfyan eli çok sıkı bir adamdır. Acaba onun aile fertlerini kendi malından doyurmamda üzerime herhangi bir günah var mıdır?" Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona "Onun aile fertlerini kendi malından örfe göre yedirmende sana hiçbir günah yoktur" buyurdu. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Hakimin şaibe ve töhmetten korkmadığı takdirde insanlar hakkında kendi bilgisi ile hükmedebileceği." İmam Buhari kullandığı bu başlıkla Ebu Hanıfe ve onun gibi düşünenlerin görüşlerine işaret etmektedir. Buna göre hakim kendi bilgisine dayanarak insanların hakları konusunda hüküm verebilir. Ancak şer'ı cezalar gibi Allah hakkı olan konularda ise kendi bildiğine göre hüküm veremez. Çünkü şer'ı cezalarda (hadler) prensip, genişliktir. Ebu Hanife insan hakları sözkonusu olduğunda meseleyi ayrıntılı olarak ele alır ve şöyle der: Hakimin bilgisi bu göreve gelmeden önceye dayanıyorsa buna dayanarak hüküm veremez. Çünkü bunlar, şahitlerden duyduğu şeyler mesabesindedir ve kendisi o sırada hakim değildir. Göreve geldikten sonra öğrendikleri ise böyle değildir. "Şaibe ve töhmetten korkmadığı takdirde." İmam Buhari hakimin kendi bilgisine dayanarak hüküm vermesine cevaz verenlerin görüşlerini bu şartla kayıtlamaktadır. Zira hakimin kendi bilgisi ile hüküm vermesinin mutlak olarak caiz olmadığı kanaatini taşıyanlar, gerekçe olarak hakimin masum olmadığını, dolayısıyla bilgisine göre hüküm verirse dostunun lehine, hasmının aleyhine hüküm verdi şeklinde bir töhmetin altında kalabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bundan dolayı sözkonusu sakınca giderilmiştir. Müellif, caizliği hakim şaibe ve töhmetlerden korkmadığı durumlar olarak belirlemiştir. Buhari sakıncanın ortadan kaldırılması maksadıyla hakimin bilgisine göre hüküm vermemesi durumunda doğabilecek sakıncaya şöyle işaret etmiştir: Mesela hakim bir erkeğin hanımını bain talakla boşadığını duysa, sonra kadın kocasını hakime şikayet etse, kocası da onu boşadığını inkar etse hakim kocaya yemin verir. Koca yemin ettiği takdirde hakimin o erkeği kendisine artık haram olan bir kadınla yaşamaya devam etmesi hükmünü vermesi gerekir. Böylece hakim fasık bir kişiye döner. Netice olarak hakimin erkeğin sözünü kabul etmemesi ve kendi bilgisine dayanarak aleyhinde hüküm vermesi gerekir. Şayet töhmetten korkacak olursa bunu da savuşturabilir, o erkek hakkındaki şahitliğini başka bir hakimin huzurunda ifa eder. Bu konuda daha fazla bilgi Hakimin Huzurundaki Şehadet bölümünde gelecektir. Kerabısı şöyle demiştir: Benim kanaatime göre hakimin kendi bilgisine dayanarak hüküm vermesinin caizliğinde şart olan, kendisinin salih olmakla, iffetle ve doğrulukla meşhur olmasıdır. Ayrıca büyük hata işlemekle bilinmemeli ve herhangi bir rezaletten sorumlu olmamalıdır. Takva vesileleri mevcut, töhmet vesileleri yok olacak şekilde şahsiyetli bir kimse olmalıdır. Böyle bir kişinin mutlak olarak kendi bilgisine dayanmak suretiyle hüküm vermesi caizdir. Kanaatimizce İmam Buhari bu şartı Kerabısl' den almıştır. Çünkü o kendisinin hocalarından biri idi. "Yeryüzünde hiçbir aile halkının aziz olması, bana senin aile halkının aziz olmasından daha sevimli değildir." Menakıb Bölümünde Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Sıreti başlığı altında bu ifade ve açıklaması geçmişti. Bu hadisin manası Nafakat Bölümünde açıklanmıştı. Orada hakimin kendi bilgisine dayanarak hüküm vermesinin caizliği sonucunu çıkaran kimsenin akıı yürütmesi ve onun gaibin aleyhine hüküm vermeye verdiği cevabın beyanı geçmişti. İbn Battal şöyle demiştir: Hakimin kendi bilgisine dayanarak hüküm vermesinin caiz olduğu sonucunu çıkaran bilginler bu bölümde yer verilen hadise dayanmışlardır. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem O kadının Ebu Süfyan'ın karısı olduğunu bildiği için kendisinin çocuğunun lehine nafakanın gerekli olduğu şeklinde hüküm vermiş ve buna delil aramamıştır. Akli açıdan düşündüğümüzde hakimin bilgisi şahitlikten elde edeceği bilgiden daha güçlüdür. Zira kendi bildiğine kesin olarak inanır. Şahitlik bazen yalan olabilir. Hakimin kendi bilgisine dayanarak hüküm veremeyeceğini söyleyen kimselerin delili onun Üm mü Seleme hadisindeki şu ifadesidir: "Ben onun lehine işittiklerimle hüküm veririm." Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu hadiste "işittiğim" yerine "bildiğim" dememiştir. Nebi s.a.v. Hadraml'ye "Ya iki şahit getirirsin ya da davalın sana yemin eder" buyurmuştur. Bu hadiste "Bundan başka hakkın yoktur" ifadesi de yer almaktadır. Kötü hakimlerin keyfi hüküm vermelerinden veya meseleyi kendi bilgilerine dayandırmalarından korkulduğu gerekçesi ile hakimin bilgisine göre hüküm vermesini mutlak olarak caiz görmeyenler, töhmeti delil olarak gösterirken bu konuda ayrıntıya gidenler şöyle demişlerdir: Hakimin bu göreve gelmeden önce elde ettiği bilgi şahitlik kabilindendir. Hakim buna göre hüküm verecek olursa kendi şahitliği ile hükmetmiş olur. Dolayısıyla kendi iddiasıyla bir başkası aleyhine hüküm vermiş mesabesine düşer ve bir şahitle hüküm vermiş gibi olur. Bunun için bir başka gerekçe daha önce geçmişti. Yargı görevini yürütürken elde ettiği bilgilere gelecek olursak, Ümmü Seleme hadisinde "Ben işittiğim tarzda onun lehinde hüküm veriyorum" şeklinde bir cümle geçmişti. Burada duyumunun şahit veya davacı niteliğinde olduğu şeklinde bir ayırım gözetmemiştir

Sahîh-i Buhârî, 7161
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ عَلِيِّ بْنِ حُسَيْنٍ، أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم أَتَتْهُ صَفِيَّةُ بِنْتُ حُيَىٍّ فَلَمَّا رَجَعَتِ انْطَلَقَ مَعَهَا، فَمَرَّ بِهِ رَجُلاَنِ مِنَ الأَنْصَارِ فَدَعَاهُمَا فَقَالَ ‏"‏ إِنَّمَا هِيَ صَفِيَّةُ ‏"‏‏.‏ قَالاَ سُبْحَانَ اللَّهِ‏.‏ قَالَ ‏"‏ إِنَّ الشَّيْطَانَ يَجْرِي مِنِ ابْنِ آدَمَ مَجْرَى الدَّمِ ‏"‏‏.‏ رَوَاهُ شُعَيْبٌ وَابْنُ مُسَافِرٍ وَابْنُ أَبِي عَتِيقٍ وَإِسْحَاقُ بْنُ يَحْيَى عَنِ الزُّهْرِيِّ عَنْ عَلِيٍّ ـ يَعْنِي ابْنَ حُسَيْنٍ ـ عَنْ صَفِيَّةَ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم‏.‏

Ali b. Hüseyin'in nakline göre Safiye bnt. Huyey (Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem itikaf yerinde iken onun yanına ziyarete) gelir. Safiye geri döneceği sırada Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem de onunla birlikte kapıya kadar yürür, tam bu sırada ensardan iki kişi oradan geçmektedir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onları çağırır ve "Bu kadın Safiye bnt. Huyey'dir" buyurur. Bu iki ensarlı "Sübhanallah" derler. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Şüphesiz ki şeytan Ademoğlunun vücudunda kanın dolaşması gibi dolaşmaktadırı" buyurur. Fethu'l-Bari Açıklaması: AÇIKLAMA’DAN SONRA BAB VE HADİS VAR "Hakimin görevi esnasında veya daha önce çekişme konusu olan olaya davacı veya davalı lehine şahit olması." Yani Hakim, kendi bilgisine dayanarak o kimsenin lehine ve hasmının aleyhine hüküm verebilir mi ya da bir başka hakimin huzurunda o kişinin lehine şahitlikte bulunabilir mi? İmam Buharl'nin ifadesi her ne kadar hakimin kendi bilgisine dayanarak hüküm veremeyeceği görüşünü tercih ettiğini gerektiriyor ise de bu meseledeki ihtilafın kuvvetli olmasından dolayı başlığını kesin bir ifade kullanmaksızın soru cümlesi şeklinde atmıştır. "Hicaz bilginlerinin kanaati şöyledir: Hakim olaya ister görevdeyken şahit olsun, isterse daha önce kendi bilgisine dayanarak hüküm vermez." İmam Malik'in görüşü bu doğrultudadır. Ebu Ali Kerabısı şöyle demiştir: Hakim töhmete uğrama tehlikesinden dolayı kendi bilgisine dayanarak hüküm vermez. Zira takva ehli bir kimsenin töhmete uğramayacağından emin olunamaz. Kerabısı şöyle devam eder: Zannediyorum İmam Malik, İbn Şihab'ın Zeyd b. Salt'ın naklettiği şu habere meyletmiştir: "Hz. Ebu Bekir bir kimseyi had uygulamak gerektiren bir suçu işlerken görürsem yanımda bir başkası daha olmadıkça ona ceza uygulamam demiştir." Kerabısı bundan sonra sahih bir isnadla İbn Şihab'ın şu sözünü nakletmiştir: İmam Malik'in o hadisi unutmuş olduğunu zannetmiyorum. Böyle olduğu için ümmetin fazilet ve ilimce onu taklit etmiştir. Hakimin kendi bilgisine dayanarak mutlak olarak hüküm vermesinin caiz olduğu görüşü şöyle bir sakınca doğurabilir: Hakim asla zina ettiği bilinmeyen, durumu kapalı (mestur) bir kimseyi zina ederken gördüğünü iddia edip, recm edebilir ya da bir erkeği karısını boşarken duyduğunu iddia edip, onları birbirinden ayırabilir veya bir efendinin cariyesini azat ettiğini duyduğunu ileri sürerek onları ayırabilir. Bu kapı bir açıldı mı her hakim, düşmanını cezalandırmaya, onun fasık olduğunu ileri sürmeye, kişiyle sevdiği arasını ayırmaya yol bulabilir. Buradan hareketle İmam Şafiı şöyle demiştir: Kötü hakimler olmasaydı, hakimin kendi bilgisine dayanarak hüküm verebileceğini söylerdim. O zamanlar böyle bir sakınca gündeme geldiğine göre acaba zamanımızda neler olur bir düşünmek gerekir. Sonuç olarak bu son zamanlarda hakimlik mesleğine güvenilmez kimselerin çok gelmesi nedeniyle hakimlerin kendi bilgilerine dayanarak hüküm vermelerinin caizliğini kökünden ortadan kaldırmak tek çıkar yol haline gelmiştir. Doğruyu ancak Yüce Allah bilir. "Taraflardan biri hakimin huzurunda diğeri lehine yargı meclisinde bir hak itirafında bulunacak olursa, bazı bilginlere göre iki şahit çağırıp, onun ikrarına şahit tutmadıkça hüküm vermez." İbnü't-Tin şöyle demiştir: Hz. Ömer ve Abdurrahman'dan nakledilen görüş İmam Malik ve mezhebindeki çoğu bilginlerin görüşüdür. Maliki mezhebinden bazıları, yargı meclisinde taraflardan birinin huzurunda ikrarda bulunması durumunda hakimin kendi bilgisine dayanarak hüküm verebileceğini söylemişlerdir. İbnü'l-Kasım ve Eşheb şöyle demişlerdir: Hakim yargı meclisinde kendi huzurunda meydana gelen olay hakkında huzurunda şahit tutmadıkça hüküm veremez. İbnü'I-Müneyyir şöyle demiştir: İmam Malik'in görüşüne göre kendi bilgisine dayanarak hüküm veren hakim mezhepte meşhur olan yaklaşıma göre bunu yapabilir. Ancak bilgisi yargılamaya başladıktan sonra oluşmuşsa bu konuda iki görüş sözkonusudur. Yargı meclisinde huzurunda yapılan ikrara gelince karşı taraf bu ikrardan sonra ve aleyhine hüküm verilmeden önce bunu inkar etmediği sürece ona dayanarak hüküm verebilir. İbnü'l-Kasım'ın yaklaşımı ise şöyledir: Hakim karşı tarafın inkarından sonra onun aleyhine hüküm veremez. Artık şahit konumuna düşmüştür. Bundan sonra İbn Müneyyir şöyle der: "Yargı meclisinde iki şahidin mutlaka yapılan ikrara şahitlikte bulunması gerekir" görüşü, sonunda ikrara dayanarak hüküm verme şekline döner. Zira şahitler, a) ya şahitlik ederler ya da etmezler. Şahitlik ettikleri takdirde hakimin (o kişiyi cezalandırmakta) mazur olması gerekir. Mazur olunca ikrara yapılan şahitliğin de başka şahitlerle ispatına ihtiyaç gerektirir. Bu durumda mesele zincirleme uzayıp gider. Şahitliğe ihtiyaç yok denirse hüküm, ikrara dayanılarak hüküm vermeye dönüşür. b) Şahitler, şahitlik etmezlerse o zaman dava yok hükmünde olur. Bir başkası buna şöyle cevap vermiştir: İkrara şahit tutmanın faydası, davalıyı inkar etmekten caydırmaktır. Zira davalı, ikrarına şahitlik edecek birisi bulunduğunu bildiği takdirde -tazir edilmekten emin olma durumunun aksine- bu cezanın korkusuyla inkardan kaçınır. "Iraklı alimlerin dışındakiler ise şöyle demişlerdir: Tam tersine buna dayanarak hükmünü verir. Çünkü o güvenilirdir." Burada "şahitlik" kelimesi ile gerçeğin bilinmesi kastedilmektedir. Hakimin gerçek şeye dair bilgisi şahitlikten çok daha güçlüdür. İmam Ebu Yusuf ve ona uyanların görüşü bu doğrultudadır. İmam Şafii de bu konuda onlar gibi düşünmektedir. Ebu Ali Kerabisi şöyle demiştir: Bana nakledildiğine göre İmam Şafii Mısır' da şu görüşü savunmuştur: Hakim ahlaklı (adil) ise şer' i ceza ve kısas konusunda -huzurunda itiraf edilmemişse- kendi bilgisine dayanarak hüküm vermez. Her türlü hak davalarında ise verir. Bu konudaki bilgiyi ister göreve gelmeden önce elde etmiş olsun, isterse daha sonra elde etsin farketmez. Şafii'nin hakimi ahlaklı (adil) şeklinde kayıtlaması yargı görevine kuwet zoruyla ahlaklı olmayan kimselerin gelebileceklerine işarettir. "Bazı Iraklı bilginler ise şöyle demişlerdir: Hakim dava konusu mal olduğunda kendi bilgisine dayanarak hüküm verirken, bunun dışındaki davalarda veremez." İmam Ebu Hanife ve Ebu Yusuf'un görüşü bu doğrultudadır. KerabısI'nin Ebu Yusuf'tan nakline göre hakim bir kimseyi -mesela zina ederken- görse huzurunda buna şahadet eden bir beyyine olmadığı sürece kendi bilgisine dayanarak hüküm vermez. Ahmed b. Hanbel'den de böyle bir rivayet naklediimiştir. Ebu Hanıfe şöyle demiştir: Dindeki genel kural (kıyas), hakimin bütün bu davalarda kendi bilgisine göre hüküm vermesi doğrultusundadır. Fakat ben genel kuralı bırakıp, istihsan yaparak bu hususta kendi bilgisine göre hüküm vermez diyorum

Sahîh-i Buhârî, 7171
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الصَّبَّاحِ، حَدَّثَنَا مَحْبُوبُ بْنُ الْحَسَنِ، حَدَّثَنَا خَالِدٌ، عَنْ حُمَيْدِ بْنِ هِلاَلٍ، عَنْ أَبِي بُرْدَةَ، عَنْ أَبِي مُوسَى، أَنَّ رَجُلاً، أَسْلَمَ ثُمَّ تَهَوَّدَ، فَأَتَى مُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ وَهْوَ عِنْدَ أَبِي مُوسَى فَقَالَ مَا هَذَا قَالَ أَسْلَمَ ثُمَّ تَهَوَّدَ‏.‏ قَالَ لاَ أَجْلِسُ حَتَّى أَقْتُلَهُ، قَضَاءُ اللَّهِ وَرَسُولِهِ صلى الله عليه وسلم‏.‏

Ebu Musa'nın nakline göre adamın biri Müslüman olmuş, sonra da Yahudiliğe dönmüştü. Derken Muaz b. Cebel geldi ve "Bu adamın nesi var?" diye sordu. Ebu Musa ona "Bu kişi İslam'a girmiş, sonra da Yahudi olmuş!" diye cevap verdi. Muaz b. Cebel "Ben bu dininden dönen adamı Allah'ın ve Resulunün hükmü olarak öldürmedikçe yere oturmam!" demiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: ':Ölüm cezasını hak eden kimseye bunu halifenin değil, hakimin vereceği." Yani ölüm cezasını hak etmiş bir kimseye bu cezayı kendisini bu göreve tayin etmiş olan devlet başkanından izin almaksızın hakimin uygulaması gerektiği demektir. "Ebu Bürde'nin nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ebu Musa'yı Yemen'e kadı olarak göndermiş, onun ardından da Muaz b. Cebel'i yollamıştır." Bu, uzunca bir hadisten alınmış paragraftır. Hadis MürtedIere Tevbe Verme Bölümünde geçmişti. Bu hadiste Müslüman olup, sonra Yahudiliğe dönen o yahudinin olayı anlatılmaktadır. İmam Buhari'nin ondan sonra burada kısaca aktardığı, bu olaydır. "Adamın biri Müslüman olmuş, sonra da Yahudiliğe dönmüştü." Bu hadisin açıklaması orada geniş biçimde geçmişti. "Bu dininden dönen adamı Allah'ın ve Resulunün hükmü olarak öldürmedikçe yere oturmam." Orada "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem emretti de adam öldürüldü" ifadesi geçmişti. Böylece Buharl'nin yukarıda attığı başlıktan ne demek istediği ortaya çıkmış oldu. Bu başlık, şer'i cezaları beldelerde bulunan valiler, kendilerini göreve getiren halifeye danışmadıkça uygulayamazlar diyen kimseye cevap teşkil etmektedir. İbn Battal şöyle demiştir: Bilginler bu konuda ihtilaf etmişlerdir. KCıfe alimleri hakimin hükmü vekilin hükmü gibidir. Onun eli ancak kendisine izin verilen konularda serbesttir demişlerdir. Hakimin verdiği hüküm, başka alimlere göre vasinin hükmü gibidir. Onun her şeyde tasarruf yetkisi vardır. O, istisna edilenler hariç her şeye bakmakta serbesttir. Tahavl'nin onlardan nakline göre şer'i cezaları ancak beldelerde bulunan emirler yerine getirebilirler, belli bölgelerdeki valiler ve benzerleri ise uygulayamazlar. İbnü'I-Kasım'ın nakline göre şer'i cezalar denizlerde uygulanmaz. Aksine suçlular büyük beldelere getirilir. Katı dolayısıyla kısas Mısır'ın her tarafında değil, sadece Fustat'ta uygulanır. Zira Fustat, Mısır emirinin evidir ya da bu konuda Fustat valisine yazı yazılır. Yani onun izni alınır. Eşheb şöyle demiştir: Tam tersine valinin sulara bakan kimselere yetki verdiği kişinin bunu yapması caizdir. İmam Şafii'den de buna benzer bir görüş nakledilmiştir. İbn Battal şöyle demiştir: Caizlik konusundaki delil Muaz hadisidir. Zira o bir mürteddin durumunu Nebi s.a.v.'e arz etmeksizin öldürmüştür

Sahîh-i Buhârî, 7157
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا يَحْيَى، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، أَخْبَرَنَا ابْنُ جُرَيْجٍ، أَخْبَرَنِي ابْنُ شِهَابٍ، عَنْ سَهْلٍ، أَخِي بَنِي سَاعِدَةَ أَنَّ رَجُلاً، مِنَ الأَنْصَارِ جَاءَ إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ أَرَأَيْتَ رَجُلاً وَجَدَ مَعَ امْرَأَتِهِ رَجُلاً، أَيَقْتُلُهُ فَتَلاَعَنَا فِي الْمَسْجِدِ وَأَنَا شَاهِدٌ‏.‏

Saide oğullarının kardeşi olan Sehl b. Sa'd şöyle anlatmıştır: Ensardan birisi Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gelerek "Karısıyla birlikte bir adamı yakalayan kimse hakkında ne dersiniz? Bu adam onu öldürebilir mi?" diye sordu. Bunun akabinde karı koca lian yaptılar, ben de o esnada orada hazır bulundum." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Hz. Ömer, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in minberi yanında lian yaptırmıştır. " Bu, mescidde lian yapmanın caizliği konusunda esas alınacak en net ifadedir. Hz. Ömer'in Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in minberini seçmesi, onun minberinin yanında yapılacak yeminin daha ağır olduğunu düşünmesindendir. Minberin yanında yemin verme konusunda "Minberimin yanında yemin edilmez" şeklinde Cabir hadisi vardır. Bu hadisten yeminlerin belli mekanlarda icra edilmek suretiyle ağırlaştırılabileceği hükmü anlaşılmaktadır. Üzerine yemin edilen varlığın büyük olmasına rağmen yemin, muayyen zaman ve mekanda icra edilmek suretiyle ağırlaşmaktadır. Zira yemin eden kimsenin bizzat müşahede ettiği o büyük nesnenin yalan yere yeminden kaçınmada etkisi vardır. İbn Battal şöyle der: Bir grup bilgin mescidde hÜküm vermeyi müstehap görmüşlerdir. İmam Malik'in bu konudaki görüşü şöyledir: Bu eski bir uygulamadır. Zira hakimin huzuruna kadınlar ve zayıflar (rahatlıkla) girebilir. Yargılama hakimin evinde olduğu takdirde görülmemesi muhtemelolduğu için insanlar kendisine ulaşamazlar. İbn Battal şöyle der: Ahmed b. Hanbel ve İshak'ın görüşü de bu doğrultudadır. Bir grup bilgin ise yargılamanın mescidde yapılmasını mekruh görmüştür. Ömer b. Abdulaziz, el-Kasım b. Abdurrahman'a e yargılama yapma diye mektup yazmıştır. Gerekçe olarak "Çünkü huzuruna adet halindeki kadınlar gelebileceği gibi müşrikler de gelebilir" demiştir. İmam Şafiı ise şöyle der: Bence en uygunu, bu gerekçelerden dolayı hakimin mescid dışında hüküm vermesidir. Kerabısı şöyle demiştir: Bazıları yargılama bir müslüman la müşrik arasında geçebilir ve müşrik mescide girer gerekçesiyle mescidde hüküm vermeyi mekruh görmüşlerdir. Kerabısı şöyle der: Müşrikin mescide girmesi mekruhtur. Fakat onların arasında hüküm vermek, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in mescidiyle başka mescidlerde seleften bu yana devam eden bir uygulamadır. Kerabısı daha sonra bu konuda birçok rivayete yer verir. İbn Battal şöyle demiştir: Sehl b. Sa'd hadisi mescidde hüküm vermenin -evla olanı mescidi korumak olsa bile- caizliğine delildir. İmam Malik şöyle demiştir: Eskiler mescidin dışındaki geniş sahada otururlardı. Burası ya cenazenin konduğu yer olurdu ya da Mervan'ın evinin geniş sahası olurdu. İmam Malik şöyle devam eder: Ben Yahudiler, Hıristiyanlar, adet halindeki kadınlar ve zayıflar kolayca ulaşabilecekleri için büyük şehirlerde bunu hakime müstehap görürüm. Hakimin bu durumu, tevazuya daha uygundur

Sahîh-i Buhârî, 7166
HadisSahîh-i Buhârî

وَحَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، أَخْبَرَنِي عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُتْبَةَ بْنِ مَسْعُودٍ، أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ، قَالَ بَيْنَمَا نَحْنُ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِذْ قَامَ رَجُلٌ مِنَ الأَعْرَابِ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ اقْضِ لِي بِكِتَابِ اللَّهِ‏.‏ فَقَامَ خَصْمُهُ فَقَالَ صَدَقَ يَا رَسُولَ اللَّهِ، اقْضِ لَهُ بِكِتَابِ اللَّهِ، وَأْذَنْ لِي‏.‏ فَقَالَ لَهُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ قُلْ ‏"‏‏.‏ فَقَالَ إِنَّ ابْنِي كَانَ عَسِيفًا عَلَى هَذَا ـ وَالْعَسِيفُ الأَجِيرُ ـ فَزَنَى بِامْرَأَتِهِ فَأَخْبَرُونِي أَنَّ عَلَى ابْنِي الرَّجْمَ، فَافْتَدَيْتُ مِنْهُ بِمِائَةٍ مِنَ الْغَنَمِ وَوَلِيدَةٍ، ثُمَّ سَأَلْتُ أَهْلَ الْعِلْمِ فَأَخْبَرُونِي أَنَّ عَلَى امْرَأَتِهِ الرَّجْمَ، وَأَنَّمَا عَلَى ابْنِي جَلْدُ مِائَةٍ وَتَغْرِيبُ عَامٍ‏.‏ فَقَالَ ‏"‏ وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لأَقْضِيَنَّ بَيْنَكُمَا بِكِتَابِ اللَّهِ، أَمَّا الْوَلِيدَةُ وَالْغَنَمُ فَرُدُّوهَا، وَأَمَّا ابْنُكَ فَعَلَيْهِ جَلْدُ مِائَةٍ وَتَغْرِيبُ عَامٍ، وَأَمَّا أَنْتَ يَا أُنَيْسُ ـ لِرَجُلٍ مِنْ أَسْلَمَ ـ فَاغْدُ عَلَى امْرَأَةِ هَذَا، فَإِنِ اعْتَرَفَتْ فَارْجُمْهَا ‏"‏‏.‏ فَغَدَا عَلَيْهَا أُنَيْسٌ فَاعْتَرَفَتْ فَرَجَمَهَا‏.‏

Ebu Hureyre şöyle demiştir: Bizler Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzurunda bulunduğumuz bir sırada birden bedevilerden bir adam ayağa kalktı ve "Ya Resulallah! Benim için Allah'ın kitabı ile hükmet!" dedi. Akabinde davalısı olan kişi de ayağa kalktı ve "Ya Resulallah! Hasmım doğru söyledi. Sen onun için Allah'ın kitabıyla hükmet ve (konuşmak üzere) bana izin ver!" dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem de ona "Söyle!" buyurdu. O da şöyle dedi: Benim oğlum bu kişinin yanında ücretle çalışan bir kimse idi. Oğlum bunun karısıyla zina etmiş. İnsanlar bana oğlumun recm edilmesi gerektiğini haber verdiler. Ben de bu adama (oğlum adına) yüz koyun ve bir de cariyeyi fidye vererek oğlumu bu cezadan kurtardım. Bundan sonra meseleyi bilenlere sordum. Onlar bana. onun karısına recm cezası gerektiğini, benim oğluma da ancak yüz değnek vurulma ile bir yıl sürgüne gönderme cezası gerektiğini haber verdiler" dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Canım kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki ben sizin aranızda elbette Allah'ın kitabıyla hükmedeceğim: Cariye ile koyunları kendi sahibine geri veriniz. Senin oğluna gelince; Onun cezası yüz sopa ve bir yıl gurbete sürgün edilmedir" buyurdu. Bundan sonra -Esrem kabilesinden birisi olan- Uneys'e "Bu adamın karısına git! (Tahkikatını yap) eğer kadın suçunu itiraf ederse onu recm et!" buyurdu. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Haber-i vahidin caizliği" Başlıkta geçen "el-idıze" kelimesinden maksat haber-i vahidle amel etmenin ve onun delil değeri taşıdığını söylemenin caizliğidir. Burada yer alan "el-vahid" kelimesi gerçek manasında yani birlik anlamında kullanılmıştır. Hadis usulcülerinin terimi olarak manası ise, tevatür derecesine ulaşmamış haber demektir. İmam Buharl'nin bu başlığı atmaktan maksadı "Bir haber birden çok ravi tarafından rivayet edilmedikçe delil değeri taşımaz. Haberin şahitlik gibi olması için bu gereklidir" diyenlere cevap vermektir. Bu başlıktan haberin geçerli olabilmesi için dört veya daha fazla kişinin bulunmasını şart koşanlara da cevap verilmiş olmaktadır. Üstat Ebu Mansur el-Bağdadl'nin nakline göre bazıları haber-i vahidin kabulü için onun ilk tabakadan son tabakaya kadar üç ravinin üç raviden rivayeti şeklinde olması şarttır demişlerdir. Bazıları ise dört ravinin dört raviden rivayeti şarttır derken, başka bazıları bunu beşe, bazıları ise yediye çıkarmışlardır. Bu sayıları veren bilginlerin görüşü sözkonusu sayının tevatür değeri taşıdığı kanaatinde olmalarıdır veya onlara göre haber, mütevatir, ahad ve bu ikisi arasında orta şeklinde üçe ayrılır. "Nebi s.a.v., görevlilerini (emır) birbiri arkasına nasıl göndermiştir? Gönderilen görevlilerden (emır) biri unutursa o sünnetin hükmüne döndürüıür." Haber-i vahidle ilgili açıklamaların sonlarına doğru "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in birbiri ardından birçok valiler, kumandanlar ve elçiler göndermesi" şeklinde bir başlık gelecektir. İmam Buhari orada "elçiler gönderilmesi" şeklinde bir ifade kullanmaktadır: "Birbiri ardından" ifadesinden maksat, gönderilenierin birden çok olmasıyla birlikte gönderildikleri cihetlerin de birden çok olmasıdır. Kirmanı bu ifadeyi zahirine göre yorumlamış ve birinciden sonra ikinci bir kişinin gönderilmesinin faydası, unuttuğu takdirde ikincinin onu gerçeğe döndürmesidir demiştir. Böylece o haber, haber-i vahid olmaktan çıkmaz. Bu, haber-i vahidin Nebi s.a.v.'in uygulamasından olduğunun sabitliği için güçlü bir delildir. Çünkü haber-i vahid yeterli olmasaydı Nebi s.a.v.'in onları göndermesinde herhangi bir mana olmazdı. İmam Şafiı de -ileride değineceğimiz üzere- bu duruma dikkat çekmektedir. Bu görüşü Nebi s.a.v.'in "Burada bulunan bulunmayana tebliğ etsin" şeklindeki hadisi teyit etmektedir. Bu hadis, Buhari ve Müslim'de yer almaktadır.(Buhari, İlim; Müs!im, Hac) Bunun bir diğer delili de "Benden bir hadis duyup, bunu nakledenin Yüce Allah yüzünü ak etsin!" hadisidir. Bu hadis Sünen kitaplarında yer almaktadır.(Ebu Davud, İlim; Tirmizi, İlim; İbn Mace, Mukaddime) Bazı muhalifler "Onlar sadece zekat toplamak, fetva vermek ve benzeri şeyler için gönderilmişlerdi" diyerek buna itiraz etmişlerdir. Bu görüş bir inada dayanan sabit bir fikirdir. Çünkü görevli (emır) göndermek suretiyle bilgi hasıl olmaktadır ve bu zekat toplamaktan, ahkamı tebliğ etmekten ve başka şeylerden daha geneldir. Bu konuda sadece Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Muaz b. Cebel'i emır tayin etmesi, ona emir verip "Sen ehl-i kitap olan bir kavme gidiyorsun. Onlara Allah'ın kendilerine farz kıldığın! bildir" demesi meşhur olsaydı bu bile yeterli olurdu. Onlardan her bir belde halkının Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in başlarına yönetici (emır) tayin ettiği kimsenin hükmüne başvurduklarına ve verdiği haberi kabul edip, karinesine bakmaksızın ona itimat ettiklerine dair haberler çoktur. Burada zikrettiğimiz hadislerde buna dair örnekler birden fazladır. Bazı bilginler delil olarak "Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et"(Maide 67) ayetini ileri sürmektedirler. Halbuki o bütün insanlığa gönderilmiş ve onlara tebliğde bulunması üzerine vacip olan bir Nebidi. Haber-i vahid makbulolmasaydı, bütün insanlara şifahen hitapta bulunmak imkanı olmadığı için herkese şeriatı tebliğ etmek imkansız hale gelirdi. Aynı şekilde insanlara haberi mütevatir derecesine çıkaracak sayısında elçi göndermek de imkansızdır. Dolayısıyla bu, ispat için uygun bir yoldur. Buna İmam Şafil'nin sonra Buharl'nin ileri sürdüğü deliller de eklenir. Haber-i vahidi reddedenler Nebi s.a.v.ı'in Zülyedeyn'in haberini kabul etmekte duraksadığını delil göstermişlerdir. Oysa bu olayın delil değeri yoktur. Çünkü onun verdiği haber bilgisi ile çelişikti. "İlimle çelişen tüm haber-i vahidler kabul edilmez." Haber-i vahidi reddedenlerin bir diğer delili ise Ebu Bekir ve Ömer'in, Mugıra'nin nine ve ceninin mirası konusunda naklettiği iki hadisi Muhammed b. Mesleme şehadet etmedikçe kabul etmeyip duraksamalarıdır. Diğer delilleri ise Hz. Ömer'in, Ebu Musa'nın izin istemeyle ilgili haberini Ebu Said ona şehadet etmedikçe kabul etmemesi ve İbn Ömer'in "dirilerin ağlamasıyla ölünün azap göreceği" şeklindeki haberini Aişe r.anha'nın kabul etmeyip duraksamasıdır. Buna şöyle cevap verilmiştir: Sözü geçen kişilerin duraksamaları, ya Ebu Musa olayında olduğu gibi şüphe duymaktan kaynaklanmaktadır. Çünkü o söz konusu haberi, Ömer' den üç kez izin isteyip sonra geri dönmesine tepki gösterffiısi ve kendisini tehdit etmesi üzerine nakletmiştir. Bunun üzerine Ömer sözkonuw tenkitten kendisini korumak endişesi ile nakletmiş olabileceği için ondan bu hadisi ispat etmesini istemiştir. Bu konuyu İstizan Bölümünde delilleriyle birlikte açıklamıştık. Haber-i vahidin Aişe r.anha'nın tepkisinde olduğu üzere kesin delille çatışması meselesine gelince, Hz. Aişe r.anha görüşünü "Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez"(En'am 164) ayet-i kerimesine dayandırmıştır. Bütün bunlara haber-i vahidin kabulü için iki ravinin iki raviden nakletmesi şarttır diyenler bu delillere dayanabilirler. Aksi takdirde bundan daha fazla raviyi şart koşanlaraHz. Aişe radıyalliihu anhii tarafından rivayet edilenlerin tümü karşı delildir. Çünkü onlar haberi sadece iki kişiden kabul etmektedirler. Bu da tevatür derecesine ulaşmamaktadır. Aslolan karinenin bulunmamasıdır. Zira karine mevcut olsa, ikinciye ihtiyaç kalmaz. Ebu Bekir, Hz. Aişe radıyalliihu anhii'nın "Nebi s.a.v.'in pazartesi günü vefat ettiği"ne dair verdiği haberi kabul etmiştir. Ömer, Amr b. Hazm'ın "Parmakların diyetinin birbirine eşit olduğu" haberini, ed-Dahhak b. Süfyan'ın "Kadının kocasının diyetine mirasçı olabileceği" haberini, Abdurrahman b. Avf'ın "Veba hastalığı ve Mecusilerden cizye almanın caiz olduğu" haberini, Sa' d b. Ebi' Vakkas'ın "Mest üzerine mesh verme" haberini kabul etmiştir. Osman, Ebi' Said'in kızkardeşi el-Furey'a bnt. Sinan'ın "Kocası ölüp, iddet bekleyen kadının evinde kalması" yolundaki haberini kabul etmiştir. Meseleye akli yönden yaklaşacak olursak Nebi s.a.v. ahkamı tebliğ etmek için insanlar göndermiştir. Haber-i vahidi doğrulamak mümkündür ve ihtiyaten buna göre amel etmek gerekir. Doğru sözlü bir kimsenin haberi ile zannın isabetli çıkması ağır basan bir husustur. Bundan hata olması nadirdir. Dolayısıyla ağır basan masıahat, nadiren görülen mefsedet endişesiyle terk edilemez. Çünkü ahkamın dayanağı şehadete göre ameldir. Bu da kendi başına kesinlik ifade etmez. "Nebie geldik." Yani heyetlerin geldiği sene heyet halinde Nebie geldik. İbn Sa'd adı geçen Malik b. Huveyris topluluğu olan Leys oğullarının varışının Tebuk savaşından önce olduğunu gösteren ifadeler kullanmıştır. Tebuk savaşı hicretin dokuzuncu yılı Receb ayında yapılmıştı. "Biz gençler" ifadede yer alan "şebebe", "şabb" kelimesinin çoğuludur. Şabb orta yaşın altındaki kişi demektir. Orta yaşın başlangıcının açıklaması Ahkam Bölümünde geçmişti. "Yakın" yani yaşça yakın demektir. Hatta bu yakınlık yaştan daha da geneldir. Ebu Davud'da "Bizler o günbilgice birbirimize yakındık"(Ebu Davud, Salat) ifadesi yer alırken Müslim'de "Bizler kıraat açısından birbirimize yakındık" ifadesine yer verilmektedir. (Müslim, Mesacid) "Raki'kan" Bu kelime refikan şeklinde de okunmuştur. Her ikisi buradaki anlam açısından birbirine yakındır. "Ailemizi özledik." Burada "aile" kelimesinden maksat, her bir kişinin eşidir veya bundan daha geneldir. "Bize sordu" yani Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem hadiste adı geçenlere sordu. "Ailelerinizin yanına dönünüz." Nebi s.a.v.'in onlara geri dönmeye izin vermesi şundandır. Hicret Mekke'nin fethinden sonra son bulmuştu. Medine'de ikamet, artık gelen kişinin tercihine kalmıştı. Bunların içerisinde Medine'de ikamet edenler olduğu gibi, ihtiyaç duyduğu şeyi öğrendikten sonra geri dönenler de olmuştur. "Ben onların bir kısmını ezberimde tutuyor, bir kısmını da tutamıyorum." Bir başka rivayette "veya tutamıyorum" ifadesi yer almaktadır. Bu kuşku ifade etmek için değil, çeşitlilik bildirmek içindir. "Namaz vakti gelince" yani vakti girince "Biriniz size ezan okusun" bu hadisin açıklaması Ezan bölümünde geçmişti. "Başlarına birisini kumandan tayin ettL" Bu kişi Abdullah b. Huzafe'dir. Bu hadisin geniş bir açıklaması Meğazl Bölümünün sonlarında geçmişti. Ahkam Bölümünün baş taraflarında bir emire -masiyet konusu olan şeylerde değil de- itaat niteliği olan hususlarda itaat etmenin vacip olduğu ile alakalı olarak geçmişti. İbnü'l-Kayyim, Kur'an'a ilaveten bir hüküm getirdiğinde haber-i vahidi reddedenlere cevap mahiyetinde özetle şöyle demektir: Sünnetin Kur'an karşısındaki durumu üçtür. Birincisi sünnet her açıdan Kur'an'la uyumludur. Bu durumda delillerin ardarda gelmesinden söz edilir. İkinci olarak sünnet Kur'an'la kastedileni beyan etmek üzere gelir. Üçüncüsü ise sünnet Kur'an'ın değinmediği bir hükmü ifade eder. Bu üçüncüsü Nebi s.a.v. tarafından verilmiş başlı başına bir hükümdür. Bu konuda ona itaat etmek gerekir. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sadece Kur'an'a uygun düşen hususlarda itaat edilecek olsaydı, bu durumda ona özel bir itaat bulunmamış olurdu. Oysa Yüce Allah; "Kim Resule itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur"(Nisa 80) buyurmaktadır. "Mütevatir veya meşhur olmadıkça Kur'an'üzerine zaid hükmü kabul etmem" diyen kimse çelişkiye düşer. Bilginler şu hükümleri haber-i vahide dayanarak vermişlerdir: Bir kadının halası veya teyzesi üzerine nikahlanması haramdır, neseb itibariyle haram olanlar süt emme itibariyle de haramdır. Şart muhayyerliği, şuf'a, seferı değilken rehin bırakma, ninenin mirastan payalması caizdir. Bir cariye azad edildiğinde kocasını kabul edip etmemekte muhayyerdir. Adet halindeki kadın, oruç tutamaz, namaıkılamaz. Ramazan günü eşiyle ilişkiy. giren kimseye kefaret gerekir. Kocası ölmüş olan kadının yas tutması gerekir. Hurma şırasıyla (nEbiz) abdest almak caizdir. Vitr namazı vaciptir. Mehrin en az miktarı on dirhemdir. Bir kimsenin oğlunun kızı, kızıyla birlikte mirasçı olduğunda mirasın altıda birini alır. Esir düşen kadın rahminde çocuk olup olmadığının anlaşılması için bir adet süresi bekler (istibra). Ana bir kardeşler birbirlerine mirasçı olurlar. çocuğunu öldüren baba kısas edilmez. Mecusilerden cizye alınır. Bir hırsız ikinci kez suç işlediğinde ayağı kesilir. Bir yara iyileşmeden önce karşılığında kısas uygulanmaz. Veresiye malın veresiye fiyatla satılması yasaktır ve bunun dışında açıklaması uzun olan daha bir sürü hükümler sıralamak mümkündür. Bu hadislerin tamamı haber-i vahiddir. Bunların bir kısmı sabitken, bir kısmı böyle değildir. Fakat bilginjer haber-i vahidi üçe ayırmışlardır. Onların bu konuda açıklaması uzun sürecek ayrıntılı görüşleri vardır. Bu görüşlerin ayrıntısıyla ele alınacağı yer usul-i fıkıhtır. Başarı yalnız Allah'tandır

Sahîh-i Buhârî, 7260

Paylaş

XWhatsAppTelegramFacebook
Bu içerikte bir hata mı var? Bize bildirin.

Site deneyimini iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Ayrıntılar için Çerez Politikası.