Sahîh-i Buhârî · 7207
Arapça metin
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ أَسْمَاءَ، حَدَّثَنَا جُوَيْرِيَةُ، عَنْ مَالِكٍ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، أَنَّ حُمَيْدَ بْنَ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، أَخْبَرَهُ أَنَّ الْمِسْوَرَ بْنَ مَخْرَمَةَ أَخْبَرَهُ. أَنَّ الرَّهْطَ الَّذِينَ وَلاَّهُمْ عُمَرُ اجْتَمَعُوا فَتَشَاوَرُوا، قَالَ لَهُمْ عَبْدُ الرَّحْمَنِ لَسْتُ بِالَّذِي أُنَافِسُكُمْ عَلَى هَذَا الأَمْرِ، وَلَكِنَّكُمْ إِنْ شِئْتُمُ اخْتَرْتُ لَكُمْ مِنْكُمْ. فَجَعَلُوا ذَلِكَ إِلَى عَبْدِ الرَّحْمَنِ، فَلَمَّا وَلَّوْا عَبْدَ الرَّحْمَنِ أَمْرَهُمْ فَمَالَ النَّاسُ عَلَى عَبْدِ الرَّحْمَنِ، حَتَّى مَا أَرَى أَحَدًا مِنَ النَّاسِ يَتْبَعُ أُولَئِكَ الرَّهْطَ وَلاَ يَطَأُ عَقِبَهُ، وَمَالَ النَّاسُ عَلَى عَبْدِ الرَّحْمَنِ يُشَاوِرُونَهُ تِلْكَ اللَّيَالِيَ حَتَّى إِذَا كَانَتِ اللَّيْلَةُ الَّتِي أَصْبَحْنَا مِنْهَا، فَبَايَعْنَا عُثْمَانَ قَالَ الْمِسْوَرُ طَرَقَنِي عَبْدُ الرَّحْمَنِ بَعْدَ هَجْعٍ مِنَ اللَّيْلِ فَضَرَبَ الْبَابَ حَتَّى اسْتَيْقَظْتُ فَقَالَ أَرَاكَ نَائِمًا، فَوَاللَّهِ مَا اكْتَحَلْتُ هَذِهِ اللَّيْلَةَ بِكَبِيرِ نَوْمٍ، انْطَلِقْ فَادْعُ الزُّبَيْرَ وَسَعْدًا، فَدَعَوْتُهُمَا لَهُ فَشَاوَرَهُمَا ثُمَّ دَعَانِي فَقَالَ ادْعُ لِي عَلِيًّا. فَدَعَوْتُهُ فَنَاجَاهُ حَتَّى ابْهَارَّ اللَّيْلُ، ثُمَّ قَامَ عَلِيٌّ مِنْ عِنْدِهِ، وَهْوَ عَلَى طَمَعٍ، وَقَدْ كَانَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ يَخْشَى مِنْ عَلِيٍّ شَيْئًا، ثُمَّ قَالَ ادْعُ لِي عُثْمَانَ، فَدَعَوْتُهُ فَنَاجَاهُ حَتَّى فَرَّقَ بَيْنَهُمَا الْمُؤَذِّنُ بِالصُّبْحِ، فَلَمَّا صَلَّى لِلنَّاسِ الصُّبْحَ وَاجْتَمَعَ أُولَئِكَ الرَّهْطُ عِنْدَ الْمِنْبَرِ، فَأَرْسَلَ إِلَى مَنْ كَانَ حَاضِرًا مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنْصَارِ، وَأَرْسَلَ إِلَى أُمَرَاءِ الأَجْنَادِ وَكَانُوا وَافَوْا تِلْكَ الْحَجَّةَ مَعَ عُمَرَ، فَلَمَّا اجْتَمَعُوا تَشَهَّدَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ ثُمَّ قَالَ أَمَّا بَعْدُ يَا عَلِيُّ، إِنِّي قَدْ نَظَرْتُ فِي أَمْرِ النَّاسِ فَلَمْ أَرَهُمْ يَعْدِلُونَ بِعُثْمَانَ، فَلاَ تَجْعَلَنَّ عَلَى نَفْسِكَ سَبِيلاً. فَقَالَ أُبَايِعُكَ عَلَى سُنَّةِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالْخَلِيفَتَيْنِ مِنْ بَعْدِهِ. فَبَايَعَهُ عَبْدُ الرَّحْمَنِ، وَبَايَعَهُ النَّاسُ الْمُهَاجِرُونَ وَالأَنْصَارُ وَأُمَرَاءُ الأَجْنَادِ وَالْمُسْلِمُونَ.
Misver b. Mahreme şöyle anlatmıştır: Ömer b. Hattab'ın (kendisinden sonra halifeliği) kendilerine havale ettiği kimseler toplanıp, aralarında istişare ettiler. Abdurrahmanb. Avf onlara şöyle dedi: "Ben bu hilafet işi üzerine çekişecek değilim. Fakat şayet dilerseniz içinizden size birini seçeyim!" (Bu teklif üzerine) o topluluk bu tercihi Abdurrahman b. Avf'a bıraktı. Onlar kendilerinden birini tercih etme işlerini Abdurrahman'a havale edince insanlar Abdurrahman'a meylettiler, hatta ben insanlardan hiçbir kimseyi o topluluğa tabi olur ve onların izlerine basar diye düşünmüyordum. İnsanlar Abdurrahman'a meylettiler. Çünkü bu gecelerde halifelik işi üzerine istişare ediyorlardı. Nihayet sabahlayıp da Osman b. Affan'a bey'at ettiğimiz gece olunca Misver b. Mahreme şöyle dedi: Gecenin bir kısmı geçtikten sonra Abdurrahman b. Avf gelip, benim kapımı çaldı. Bunun üzerine uykudan uyandım. Bana "Seni uyumuş görüyorum. Allah'a yemin ederim ki benim gözüme bu üç geceden beri bir damla uyku girmedi. Hadi git, Zübeyr b. el-Awam ve Sa'd b. EbiVakkas'ı çağır!" dedi. Bunun üzerine ben de onun için bu iki sahabiyi çağırdım. Abdurrahman o ikisiyle istişare etti. Sonra beni tekrar çağırdı ve "Bana Ali b. Ebi Talib'i çağır!" dedi. Ben de Ali'yi çağırdım. Ali geldi. Abdurrahman b. Avf da gece yarısına kadar Ali ile gizli olarak konuştu. Sonra Ali b. Ebi Talib onun yanından kendisine (görev) verilmesi arzusuyla kalkıp gitti. Abdurrahman b. Avf da Ali tarafından fitneye yönelik bir muhalefet gelmesinden endişe ediyordu. Sonra Abdurrahman "Bana Osman'ı çağır!" dedi. Ben de Osman' ı çağırdım. Abdurrahman onunla da müezzin sabah eza nı ile aralarını ayırıncaya kadar gizli gizli konuştu. Nihayet insanlara sabah namazını kıldırdığı zaman bu Şura minberin yanında toplandı. Abdurrahman Muhacirlerden ve Ensardan hazır bulunan kimselere haber gönderip çağırttı. Ordu kumandanıarına da haber gönderip çağırttı. Bunların hepsi o yıl Ömer'le beraber Mekke'ye gelip buluşmuş ve birlikte hac yapmışlardı (ve Medine'ye de birlikte dönmüşlerdi). Bunlar toplandıkları zaman Abdurrahman (minber üzerinde oturup) şehadet kelimelerini söyledi. Bundan sonra "imdi" diyerek şu konuşmayı yaptı ve "Ya Ali! Ben insanların bu işteki tercihlerine iyice bakıp araştırdım. İnsanların Osman'a meylettiklerini gördüm. Onun için sen (benim Osman' i tercih etmemden dolayı) sakın kendin alyehine bir davranışa sebep olma!" dedi. Abdurrahman, Osman'a hitaben de "Ya Osman! Ben sana Allah'ın sünneti, Resulünün sünneti ve Resulünden sonra geçen iki halifesinin sünneti üzere bey'at ediyorum!" dedi ve bu konuşmanın ardından Abdurrahman, Osman'a bey'at etti. Bundan sonra bütün insanlar, Muhacirler, Ensar, ordu kumandanıarı ve bütün Müslümanlar da Osman'a bey'at ettiler. Fethu'l-Bari Açıklaması: "İnsanların devlet başkanına nasıl bey'at edecekleri" Başlıkta yer alan "keyfiyet = nasıllık"tan maksat, burada yer verilen altı hadisin ışiğında fiilen nasıl hareket edileceği değil, bey'atın hangi sözcüklerle yapılacağıdır. Bu da (emir ve yasakları) dinleyip, itaat etmeye, hicrete, cihatta sabrederek ölmek pahasına bile olsa cihad meydanından kaçmamaya, kadınların bey'atını sağlamaya ve İslam'a tabi olmaya bey'at edip, söz vermek şeklindedir. Bütün bunlar onların arasında yapılan bey'at te sözlü olarak ifade edilmiştir. "İnsanlar Abdulmelik'in halifeliği üzerinde birleştikleri zaman." Burada adı geçen Abdulmelik'ten maksat, Abdulmelik b. Mervan b. el-Hakem'dir. "Birleşmek" kelimesinden maksat ise, söz birliği etmektir. İnsanların bundan önceki görüşleri ayrı ayrı idi. Bundan önce ortada iki kişi vardı ve bunlardan her biri halifeliğin kendisine ait olduğunu iddia ediyordu. Bunlar Abdulmelik b. Mervan ve Abdullah b. Zübeyr idi. Abdullah b. Zübeyr, Mekke'de ikamet ediyordu ve Muaviye'nin ölümünden sonra Beytullah'a sığındı. Yezid b. Muaviye'ye bey'at etmekten kaçındı. Yezid ise defalarca onun için ordu hazırladı. Yezid, İbnü'z-Zübeyr'in üzerine gönderdiği orduları Mekke'yi kuşatmışken vefat etti. İbnü'z-Zübeyr, Yezid 61 yılının rebiul ewelinde vefat edinceye kadar halifelik iddiasında bulunmadı. İnsanlar Hicaz'da ona bey'at ettiler. Uzakta bulunan belde halkı ise Muaviye b. Yezid b. Muaviye'ye bey'at ettiler. Bu Muaviye sadece kırk gün kadar yaşadı ve sonra öldü. Etrafta bulunan halkın büyük çoğunluğu Abdullah b. Zübeyr'e bey'at etti. Hicaz, Yemen, Mısır, Irak, bütün doğu bölgesi, Dimeşk'e kadar tüm Şam beldesinin idaresi Abdullah'ın eline geçti. Ümeyye oğullarının tümü ve onların paralelinde olanlar hariç kimse Abdullah'a bey'atten geri durmadı. Muhalifler Filistin'de idiler ve Mervan b. el-Hakem'in başkanlığı altında bir araya gelip, halife olarak ona bey'at ettiler. Mervan kendisine itaat edenlerle birlikte Dimeşk tarafına doğru yola çıktı. ed-Dahhak b. Kays orada İbnü'z-Zübeyr'e bey'at etmişti. Taraflar Mercu'r-Rahit denilen yerde çarpışmaya başladılar. ed-Dahhak orada o yılın zilhicce ayında öldürüldü. Böylece Mervan Şam'a galip geldi. Sonra bütün Şam'ın idaresine hakim oldu. Buradan Mısır'a doğru hareket etti. Orada İbnü'z-Zübeyr'in valisi Abdurrahman b. Cahdar'ı kuşattı. Sonunda 65 senesinin Rebiul ewel ayında Mısır'a da galip geldi. Ardından aynı yıl içinde vefat etti. Onun iktidar süresi altı ay sürdü. Mervan halifeliği kendisinden sonra oğlu Abdulmelik b. Mervan'a verdi. Abdulmelik babasının yerine geçti ve Şam, Mısır ve batı bölgelerinin idaresi eline geçti. İbnü'z-Zübeyr ise Hicaz, Irak ve doğu kesimine hakimdi. Ancak el-Muhtar b. EbI' Ubeyd Kufe'ye hakim oldu. O ehl-i beytten el-Mehdl'ye davet ediyordu. el-Muhtar orada iki yıl kadar kaldı. Sonra Basra emiri Mus'ab b. Zübeyr onun üzerine yürüdü. Kendisini kuşattı ve 67 yılının Ramazan ayında onu katletti. Böylece Irak'ın tüm idaresi İbnü'z-Zübeyr'in eline geçti ve bu, 71 yılına kadar devam etti. Bundan sonra Abdulmelik, Mus'ab'ın üzerine yürüdü, onunla çarpıştı. Nihayet aynı yılın cemaziyelahirinde onu katletti. Böylece bütün Irak'ı ele geçirmiş oldu. İbnü'z-Zübeyr'in elinde sadece Hicazla Yemen kaldı. Abdulmelik ona karşı Haccac'ın emrinde bir birlik techiz etti. Haccac 72 senesinde İbnü'z-Zübeyr'i kuşattı. Sonunda 73 senesinin Cemaziyelewel'inde Abdullah b. Zübeyr şehid edildi. Abdullah b. Ömer bu süre zarfında İbnü'z-Zübeyr'e veya Abdulmelik'e bey'at etmekten kaçındı. Ayrıca o Ali veya Muaviye'ye bey'at etmekten de kaçınmıştı. İbn Ömer daha sonraları Muaviye, el-Hasen b. Ali ile anlaşmaya varıp, insanlar onun hilafeti üzerinde birleşince ona bey'at etti. Oğlu Yezid'e de Muaviye'nin vefatından sonra insanlar etrafında birleştikten sonra bey'at etti. Sonra ihtilaf olduğu sürece hiç kimseye bey'at etmedi. Nihayet İbnü'z-Zübeyr şehid edilip, idare tamamıyla Abdulmelik'in eline geçince ona bey'at etti. "İnsanlar Abdulmelik'in halifeliği üzerinde birleştikleri zaman" cümlesinin manası budur. Yakup b. Süfyan'ın Tarih'inde Said b. Harb el-Abdl"den naklen şöyle bir açıklaması yer almaktadır: "İbnü'z-Zübeyr'e bey'at edilince, İbn Ömer'e haber gönderdiler. İbn Ömer bey'at için elini uzattığında tir tir titriyordu. Şöyle dedi: 'Vallahi hiçbir fırkaya bey'atımı verecek değilim. Hiçbir topluluktan da onu esirgemeyeceğim.' İbn Ömer bey'atten kısa bir süre sonra aynı yıl içinde Mekke'de vefat etti. Daha önce Hac bölümünde geçtiği üzere Abdulmelik, Haccac'a hacda yapılması gereken ibadetler (menasik) konusunda İbn Ömer' e uymasını emretmişti. Iydeyn bölümünde açıklandığı üzere Haccac ona zehirli mızrağını sapladı ve vefatına sebep oldu. "Ömer b. Hattab'ın kendisinden sonra halifelik işini kendilerine havale ettiği kimseler." Yani belirlemiş olduğu kimseler. Hz. Ömer, halifenin onların arasından danışma yoluyla seçilmesini istemişti. Bir başka ifadeyle Hz. Ömer aralarında halife olacak kişi hakkında onları danışmalarda bulunmakla görevlendirmişti. Bu konunun geniş bir açıklaması Osman'ın menkıbeleri başlığı altında geçmişti. Hz. Ömer, Ebu Lü'lü tarafından hançerlenince insanlar kendisine "Yerine halife göster" dediler. Ömer "Bu göreve şu topluluktan daha layık kimse yoktur" dedi ve Ali, Osman, ez-Zübeyr, Talha, Sa'd ve Abdurrahman'ın ismini verdi. Orada "Hz. Ömer'in toprağa verilme işlemi bittikten sonra bu danışma heyeti toplandı" cümlesi de yer almaktadır. "Onun izinebasmaz." Yani onun arkasından yürür. Bu cümle "yüz çevirme" fiilinin kinayeli anlatımıdır. "İnsanlar Abdurrahman'a meylettiler." Abdurrahman b. Avf bu cümleyi insanların neden meylettiğini beyan etmek için tekrarladı. Bu sebep "Çünkü bu gecelerde halifelik işi üzerine istişare ediyorlardı" cümlesidir. ...... İbharra'l-leylu" gece yarısı oldu demektir. "Sonra Ali b. Ebi Talib onun yanından kendisine (görev) verilmesi arzusuyla kalkıp gitti." Yani kendisini göreve getirir arzusuyla kalkıp gitti. "Abdurrahman b. Avf da Ali tarafından fitneye ve karışıklığa nden olacak bir muhalefetin gelmesinden endişe ediyordu." İbn Hubeyre şöyle demiştir: Zannediyorum o Ali hakkındaki propagandaya ve buna benzer faaliyetlere işaret ediyordu. Bu cümleyi Abdurrahman'ın, Ali'den kendisine bir tehlike geleceği endişesi içinde olduğu şeklinde yorumlamak mümkün değildir. Bizim anladığımız kadarıyla Abdurrahman bir başkasına bey'at ederse Ali'nin ona itaat etmeyeceğinden endişe ediyordu. Nitekim "Sakın kendi aleyhinde olabilecek bir davranışa yeltenme!" cümlesi ile buna işaret ediyordu. "Sonra bana Osman' i çağır dedi." Abdurrahman'ın o gece Osman'dan önce Aliyle konuşmuş olduğu noktasında bu cümle gayet açık ve nettir. "Ordu kumandanıarına da haber gönderip çağırttı. Bunların hepsi o yıl Ömer'le beraber Mekke'ye gelip buluşmuş ve birlikte hac yapmışlardı." Yani tümü Mekke'ye gelmişler, Ömer'le birlikte haccetmişler ve Medine'ye de birlikte gitmişlerdi. Bunlar Şam emiri Muaviye, Hıms emiri Umeyr b. Sa' d, Kufe emiri Muğira b. Şube, Basra emiri Ebu Musa el-Eş'arı ve Mısır emiri Amr b. el-As' dı. "Sakın kendi aleyhinde olabilecek bir davranışa yeltenme!" Yani sakın çoğunluğa katılmayarak kendine kınanma yolu açma. Bu ifade, Abdurrahman'ın Osman'a bey'at konusunda tereddüt içinde olmadığını gayet açık olarak ifade etmektedir. Fakat Amr b. Meymun'un rivayetinde daha önce şöyle açık bir ifade geçmişti: "Abdurrahman işe Ali ile başladı. Onun elini tuttu ve 'Bilindiği üzere senin Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e akraba olmak ve İslam' a ilk girenlerden bulunmak gibi bir özelliğin var. Sana yeminle söylüyorum ki seni emir tayin edersem adaletten şaşmayacaksın. Osman'ı emir tayin edersem emirlerini ve yasaklarını dinleyecek, ona itaat edeceksin' dedi. Abdurrahman bundan sonra diğer adayla başbaşa kaldı. Ona da Ali'ye söylediğinin aynısını söyledi. Adaylardan söz alınca 'Kaldır elini ey Osman' dedi ve ona bey'at etti. Ardından da Ali bey'at ettL" Bu iki rivayeti birbiriyle uzlaştırmak şöyle ce mümkün olur: Amr b. Meymun diğer ravinin ezberlemediğini ezberlemiş olabilir ya da diğer ravi de bu haberi ezberlemiştir, fakat bazı raviler bunu zikretmemiş olabilirler. İbnü'l-Müneyyir şöyie demiştir: Bu hadis yetki verilmiş olan vekilin -vekil açıkça belirtmemiş bile olsa- bir başkasını ve kil etmesinin caiz olduğunu göstermektedir. Zira danışma heyetinde bulunan beş kişi halife adayını belirleme işini Abdurrahman'a verdiler ve bu konuda onu tek yetkili kıldılar. Abdurrahman -Ömer danışma heyetine teker teker yetki vermediği halde- tek başına hareket etti. İbnü'l-Müneyyir şöyle devam eder: Bu hadis, İmam Şafil'nin şu görüşünü desteklemektedir: Bir kimse "Bu meselede iki görüş vardır" demişse, bunun anlamı benim nazarımda gerçek bu iki görüştedir. Ben bunlardan birini belirleme konusunda şu anda düşünmekteyım demektir. Hadise göre bir konuda ittifak edilen görüşün dışında bir başka görüş daha ortaya koymak caiz değildir. Danışma heyetine bir yedinci kişiyi katmak söylediğimize örnek teşkil eder. İbnü'lMüneyyir şöyle der: Abdurrahman'ın Osman'ın adaylığını, Ali'nin adaylığından sonraya bırakması güzel bir politikadır ve bu Hz. Yusuf'un kralın kaybolan su kabını arama olayında kardeşinin yükünü aramayı en sona bırakmasından alınmıştır. Abdurrahman'ın maksadı halife seçiminde taraflı davrandığı şeklindeki töhmeti ortadan kaldırmak ve firasetini gizlemekti. Zira o bey'at gerçekleşmeden önce Osman' i tercih ettiğinin ortaya çıkmaması görüşünde idi
Benzer hadisler
حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ، حَدَّثَنَا جَرِيرُ بْنُ عَبْدِ الْحَمِيدِ، حَدَّثَنَا حُصَيْنُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، عَنْ عَمْرِو بْنِ مَيْمُونٍ الأَوْدِيِّ، قَالَ رَأَيْتُ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ يَا عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ، اذْهَبْ إِلَى أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ فَقُلْ يَقْرَأُ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ عَلَيْكِ السَّلاَمَ، ثُمَّ سَلْهَا أَنْ أُدْفَنَ مَعَ صَاحِبَىَّ. قَالَتْ كُنْتُ أُرِيدُهُ لِنَفْسِي، فَلأُوثِرَنَّهُ الْيَوْمَ عَلَى نَفْسِي. فَلَمَّا أَقْبَلَ قَالَ لَهُ مَا لَدَيْكَ قَالَ أَذِنَتْ لَكَ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ. قَالَ مَا كَانَ شَىْءٌ أَهَمَّ إِلَىَّ مِنْ ذَلِكَ الْمَضْجَعِ، فَإِذَا قُبِضْتُ فَاحْمِلُونِي ثُمَّ سَلِّمُوا ثُمَّ قُلْ يَسْتَأْذِنُ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ. فَإِنْ أَذِنَتْ لِي فَادْفِنُونِي، وَإِلاَّ فَرُدُّونِي إِلَى مَقَابِرِ الْمُسْلِمِينَ، إِنِّي لاَ أَعْلَمُ أَحَدًا أَحَقَّ بِهَذَا الأَمْرِ مِنْ هَؤُلاَءِ النَّفَرِ الَّذِينَ تُوُفِّيَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَهُوَ عَنْهُمْ رَاضٍ، فَمَنِ اسْتَخْلَفُوا بَعْدِي فَهُوَ الْخَلِيفَةُ، فَاسْمَعُوا لَهُ وَأَطِيعُوا. فَسَمَّى عُثْمَانَ وَعَلِيًّا وَطَلْحَةَ وَالزُّبَيْرَ وَعَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ عَوْفٍ وَسَعْدَ بْنَ أَبِي وَقَّاصٍ، وَوَلَجَ عَلَيْهِ شَابٌّ مِنَ الأَنْصَارِ فَقَالَ أَبْشِرْ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ بِبُشْرَى اللَّهِ، كَانَ لَكَ مِنَ الْقَدَمِ فِي الإِسْلاَمِ مَا قَدْ عَلِمْتَ، ثُمَّ اسْتُخْلِفْتَ فَعَدَلْتَ، ثُمَّ الشَّهَادَةُ بَعْدَ هَذَا كُلِّهِ. فَقَالَ لَيْتَنِي يَا ابْنَ أَخِي وَذَلِكَ كَفَافًا لاَ عَلَىَّ وَلاَ لِي أُوصِي الْخَلِيفَةَ مِنْ بَعْدِي بِالْمُهَاجِرِينَ الأَوَّلِينَ خَيْرًا، أَنْ يَعْرِفَ لَهُمْ حَقَّهُمْ، وَأَنْ يَحْفَظَ لَهُمْ حُرْمَتَهُمْ، وَأُوصِيهِ بِالأَنْصَارِ خَيْرًا الَّذِينَ تَبَوَّءُوا الدَّارَ وَالإِيمَانَ أَنْ يُقْبَلَ مِنْ مُحْسِنِهِمْ، وَيُعْفَى عَنْ مُسِيئِهِمْ، وَأُوصِيهِ بِذِمَّةِ اللَّهِ وَذِمَّةِ رَسُولِهِ صلى الله عليه وسلم أَنْ يُوفَى لَهُمْ بِعَهْدِهِمْ، وَأَنْ يُقَاتَلَ مِنْ وَرَائِهِمْ، وَأَنْ لاَ يُكَلَّفُوا فَوْقَ طَاقَتِهِمْ.
Amr İbn Meymun el-Evdî şöyle demiştir: Ömer İbnü'l-Hattab r.a. oğluna şöyle dedi: "Ey Ömer'in oğlu Abdullah! Mu'minlerin anası Aişe'ye git ve şöyle de: 'Ömer İbnü'l-Hattab sana selam söylüyor. 'Sonra ondan iki arkadaşım (Hz.Nebi ve Hz. Ebu Bekir) ile birlikte gömülmek istediğimi söyle. Hz. Aişe şöyle dedi: "Ben Hz. Nebi ve Ebu Bekir'in kabirlerinin yanını kendim için istiyordum. Ben bugün onu (Ömer'i) kendime tercih edeceğim." Abdullah, babası Ömer'in yanına dönünce Ömer: "Ne oldu?" diye sordu. Abdullah: "Sana izin verdi ey mu'minlerin emiri!" dedi. Ömer şöyle dedi; "Benim için oraya gömülmekten daha önemli bir şey yoktu. Ben ölünce cenazemi taşıyıp Aişe'nin yanına götürün. Sonra ona: Ömer İbn Hattab buraya gömülmek için izin istiyor deyin. Şayet izin verirse beni oraya gömün. İzin vermezse Müslümanların kabirlerine gömün. Ben bu iş (halifelik) için, Resulullah'ın kendilerinden razı olarak vefat ettiği kişilerden daha layık kimseler bilmiyorum. Şayet onlar birini halife seçerlerse halife odur. Onun emirlerini dinleyip ona itaat edin. (Ömer Halife seçilmek üzere şura'ya katılacak kişiler arasında: Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahman İbn Avf ve Sa'd İbn Ebî Vakkas'ın adını zikretti. Ensardan bir genç Hz. Ömer'in huzuruna girerek: "Allah'ın müjdesi ile sevin ey Mu'minlerin emiri! Senin Müslümanlıkta kendince de malum olan bir öncelik ve hayrın vardır. Sen daha sonra halife tayin edildin ve adaletle hükmettin. Bunların tümünden sonra da sana şehitlik nasip oldu." Dedi. Ömer şöyle dedi: "Ey yeğenim, keşke bu söylediklerin benim için eşit çıksa, ne aleyhime ne lehime olsa (keşke bu söylediğin faziletler ile hilafetteki uygulamalarım birbirini eşitlese, sorumluluğum olmasa). Benden sonra halife olacak kişiye; ilk muhacirlere İyi davranmasını, onların hakkını bilmesini, onların saygınlığını korumasını, daha önceden Medine'yi yurt edinen ve iman etmiş olan ensara da iyi davranmasını, onların İyilerini kabul etmesini, kötülerini affetmesini, Allah'ın ve Resulü'nün zimmeti ile onların ahdine vefa göstermesini, onların ardında savaşılmasın!, onlara güçlerinin yetmeyeceği bir şeyin yüklenilmemesini tavsiye ederim. Tekrar:
حَدَّثَنَا حُسَيْنُ بْنُ حُرَيْثٍ أَبُو عَمَّارٍ، حَدَّثَنَا الْفَضْلُ بْنُ مُوسَى، أَخْبَرَنَا طَلْحَةُ بْنُ، يَحْيَى عَنْ أَبِي بُرْدَةَ، عَنْ أَبِي مُوسَى الأَشْعَرِيِّ، قَالَ جَاءَ أَبُو مُوسَى إِلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ فَقَالَ السَّلاَمُ عَلَيْكُمْ هَذَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ قَيْسٍ . فَلَمْ يَأْذَنْ لَهُ فَقَالَ السَّلاَمُ عَلَيْكُمْ هَذَا أَبُو مُوسَى السَّلاَمُ عَلَيْكُمْ هَذَا الأَشْعَرِيُّ . ثُمَّ انْصَرَفَ فَقَالَ رُدُّوا عَلَىَّ رُدُّوا عَلَىَّ . فَجَاءَ فَقَالَ يَا أَبَا مُوسَى مَا رَدَّكَ كُنَّا فِي شُغْلٍ . قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ " الاِسْتِئْذَانُ ثَلاَثٌ فَإِنْ أُذِنَ لَكَ وَإِلاَّ فَارْجِعْ " . قَالَ لَتَأْتِيَنِّي عَلَى هَذَا بِبَيِّنَةٍ وَإِلاَّ فَعَلْتُ وَفَعَلْتُ . فَذَهَبَ أَبُو مُوسَى قَالَ عُمَرُ إِنْ وَجَدَ بَيِّنَةً تَجِدُوهُ عِنْدَ الْمِنْبَرِ عَشِيَّةً وَإِنْ لَمْ يَجِدْ بَيِّنَةً فَلَمْ تَجِدُوهُ . فَلَمَّا أَنْ جَاءَ بِالْعَشِيِّ وَجَدُوهُ قَالَ يَا أَبَا مُوسَى مَا تَقُولُ أَقَدْ وَجَدْتَ قَالَ نَعَمْ أُبَىَّ بْنَ كَعْبٍ . قَالَ عَدْلٌ . قَالَ يَا أَبَا الطُّفَيْلِ مَا يَقُولُ هَذَا قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ ذَلِكَ يَا ابْنَ الْخَطَّابِ فَلاَ تَكُونَنَّ عَذَابًا عَلَى أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم . قَالَ سُبْحَانَ اللَّهِ إِنَّمَا سَمِعْتُ شَيْئًا فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَتَثَبَّتَ .
(Bize Hüseyin b. Hureys Ebû Ammâr rivâyet etti. ki): Bize Fadl b. Mûsa rivâyet etti. ki): Bize Talha b. Yafaya, Ebû Bürde'den, o da Ebû Musâ'l-Eş'arî'den naklen haber verdi. Şöyle dedi: Ebû Mûsa, Ömer b. Hattâb'a gelerek: Esselâmüaleyküm! Ben Abdullah b. Kays'ım, dedi. Fakat Ömer ona izin vermedi. Yine: Esselâmü aleyküm! Ben Ebû Mûsa'yım. Esselâmü aleyküm! Ben Eş'ari'yim, dedi. Sonra çekildi, gitti. Ve: Bana cevap verin! Bana cevap verin! dedi. Arkacığından Ömer gelerek: Yâ Ebû Mûsa, seni ne reddetti? Biz işteydik, dedi. Ebû Mûsa: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı: istemek üç keredir. Sana İzin verilirse ne âlâ, yoksa dönuver.» buyururken işittim. Ömer: Bunun üzerine bana mutlaka şahit getirmelisin. Yoksa şöyle yaparım, şöyle ederim, dedi. Ebû Mûsa da gitti. ki: Eğer şahit bulursa, onu akşama minberin yanında bulursunuz. Şahit bulamazsa, onu bulamazsınız. Akşam olunca onu bulmuşlar. Ömer: Yâ Ebâ Mûsa ne diyorsun, şahit buldun mu? diye sormuş. Ebû Mûsa: Evet! Übeyy b. Kâ'b'ı! demiş. Ömer: Âdildir diyerek yâ Eba't-Tufeyl! Ne diyor bu? demiş. Übeyy: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’i bunu söylerken işittim. Ey Hattaboğlu! Binâenaleyh sakın Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ashabı üzerine azab olma! demiş. Ömer: Sübhânallah! Ben ancak bir şey işittim. Ve onun aslı olup olmadığın anlamak istedim! cevâbını vermiş
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ الْجُعْفِيُّ، حَدَّثَنَا هِشَامٌ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، حَدَّثَنَا عُرْوَةُ بْنُ الزُّبَيْرِ، أَنَّ عُبَيْدَ اللَّهِ بْنَ عَدِيِّ بْنِ الْخِيَارِ، أَخْبَرَهُ أَنَّ الْمِسْوَرَ بْنَ مَخْرَمَةَ وَعَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ الأَسْوَدِ بْنِ عَبْدِ يَغُوثَ قَالاَ لَهُ مَا يَمْنَعُكَ أَنْ تُكَلِّمَ خَالَكَ عُثْمَانَ فِي أَخِيهِ الْوَلِيدِ بْنِ عُقْبَةَ وَكَانَ أَكْثَرَ النَّاسُ فِيمَا فَعَلَ بِهِ. قَالَ عُبَيْدُ اللَّهِ فَانْتَصَبْتُ لِعُثْمَانَ حِينَ خَرَجَ إِلَى الصَّلاَةِ فَقُلْتُ لَهُ إِنَّ لِي إِلَيْكَ حَاجَةً وَهْىَ نَصِيحَةٌ. فَقَالَ أَيُّهَا الْمَرْءُ، أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنْكَ، فَانْصَرَفْتُ، فَلَمَّا قَضَيْتُ الصَّلاَةَ جَلَسْتُ إِلَى الْمِسْوَرِ وَإِلَى ابْنِ عَبْدِ يَغُوثَ، فَحَدَّثْتُهُمَا بِالَّذِي قُلْتُ لِعُثْمَانَ وَقَالَ لِي. فَقَالاَ قَدْ قَضَيْتَ الَّذِي كَانَ عَلَيْكَ. فَبَيْنَمَا أَنَا جَالِسٌ مَعَهُمَا، إِذْ جَاءَنِي رَسُولُ عُثْمَانَ، فَقَالاَ لِي قَدِ ابْتَلاَكَ اللَّهُ. فَانْطَلَقْتُ حَتَّى دَخَلْتُ عَلَيْهِ، فَقَالَ مَا نَصِيحَتُكَ الَّتِي ذَكَرْتَ آنِفًا قَالَ فَتَشَهَّدْتُ ثُمَّ قُلْتُ إِنَّ اللَّهَ بَعَثَ مُحَمَّدًا صلى الله عليه وسلم وَأَنْزَلَ عَلَيْهِ الْكِتَابَ، وَكُنْتَ مِمَّنِ اسْتَجَابَ لِلَّهِ وَرَسُولِهِ صلى الله عليه وسلم وَآمَنْتَ بِهِ، وَهَاجَرْتَ الْهِجْرَتَيْنِ الأُولَيَيْنِ، وَصَحِبْتَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَرَأَيْتَ هَدْيَهُ، وَقَدْ أَكْثَرَ النَّاسُ فِي شَأْنِ الْوَلِيدِ بْنِ عُقْبَةَ، فَحَقٌّ عَلَيْكَ أَنْ تُقِيمَ عَلَيْهِ الْحَدَّ. فَقَالَ لِي يَا ابْنَ أَخِي أَدْرَكْتَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ قُلْتُ لاَ، وَلَكِنْ قَدْ خَلَصَ إِلَىَّ مِنْ عِلْمِهِ مَا خَلَصَ إِلَى الْعَذْرَاءِ فِي سِتْرِهَا. قَالَ فَتَشَهَّدَ عُثْمَانُ فَقَالَ إِنَّ اللَّهَ قَدْ بَعَثَ مُحَمَّدًا صلى الله عليه وسلم بِالْحَقِّ وَأَنْزَلَ عَلَيْهِ الْكِتَابَ، وَكُنْتُ مِمَّنِ اسْتَجَابَ لِلَّهِ وَرَسُولِهِ صلى الله عليه وسلم وَآمَنْتُ بِمَا بُعِثَ بِهِ مُحَمَّدٌ صلى الله عليه وسلم. وَهَاجَرْتُ الْهِجْرَتَيْنِ الأُولَيَيْنِ كَمَا قُلْتَ، وَصَحِبْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَبَايَعْتُهُ، وَاللَّهِ مَا عَصَيْتُهُ وَلاَ غَشَشْتُهُ حَتَّى تَوَفَّاهُ اللَّهُ، ثُمَّ اسْتَخْلَفَ اللَّهُ أَبَا بَكْرٍ فَوَاللَّهِ مَا عَصَيْتُهُ وَلاَ غَشَشْتُهُ، ثُمَّ اسْتُخْلِفَ عُمَرُ، فَوَاللَّهِ مَا عَصَيْتُهُ وَلاَ غَشَشْتُهُ، ثُمَّ اسْتُخْلِفْتُ، أَفَلَيْسَ لِي عَلَيْكُمْ مِثْلُ الَّذِي كَانَ لَهُمْ عَلَىَّ قَالَ بَلَى. قَالَ فَمَا هَذِهِ الأَحَادِيثُ الَّتِي تَبْلُغُنِي عَنْكُمْ فَأَمَّا مَا ذَكَرْتَ مِنْ شَأْنِ الْوَلِيدِ بْنِ عُقْبَةَ، فَسَنَأْخُذُ فِيهِ إِنْ شَاءَ اللَّهُ بِالْحَقِّ قَالَ فَجَلَدَ الْوَلِيدَ أَرْبَعِينَ جَلْدَةً، وَأَمَرَ عَلِيًّا أَنْ يَجْلِدَهُ، وَكَانَ هُوَ يَجْلِدُهُ. وَقَالَ يُونُسُ وَابْنُ أَخِي الزُّهْرِيِّ عَنِ الزُّهْرِيِّ أَفَلَيْسَ لِي عَلَيْكُمْ مِنَ الْحَقِّ مِثْلُ الَّذِي كَانَ لَهُمْ. قَالَ أَبُو عَبْد اللَّهِ بَلَاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ مَا ابْتُلِيتُمْ بِهِ مِنْ شِدَّةٍ وَفِي مَوْضِعٍ الْبَلَاءُ الِابْتِلَاءُ وَالتَّمْحِيصُ مَنْ بَلَوْتُهُ وَمَحَّصْتُهُ أَيْ اسْتَخْرَجْتُ مَا عِنْدَهُ يَبْلُو يَخْتَبِرُ مُبْتَلِيكُمْ مُخْتَبِرُكُمْ وَأَمَّا قَوْلُهُ بَلَاءٌ عَظِيمٌ النِّعَمُ وَهِيَ مِنْ أَبْلَيْتُهُ وَتِلْكَ مِنْ ابْتَلَيْتُهُ
Urve b. Zubeyr'den rivayete göre; Ubeydullah b. Adiy b. el-Hıyar'ın kendisine Misver b. Mahreme ile Abdurrahman b. el-Esved b. Abdi Yeğus'dan şöyle dediklerini haber vermektedir: Dayın Osman ile (onun anne bir) kardeşi Velid b. Ukbe hakkında konuşmaktan seni alıkoyan nedir? Çünkü herkes Osman'ın ona yaptıkları dolayısı ile çok konuşmaya başlamıştı. Ubeydullah dedi ki: Bunun üzerine ben de Osman namaza çıkıp giderken önüne çıktım ve, seninle görülecek bir işim var. Bu iş bir nasihattir, dedim. Ey adam senden Allah'a sığınınm dedi. Bunun üzerine ben de ayrılıp gittim. Namazı bitirdikten sonra el-Misver ile İbn Abdi Yeğus'un yanına oturdum. Ben de onlara Osman'a söylediğimi, onun da bana verdiği cevabı aktardım. Her ikisi de bana, sen üzerine düşeni yaptın, dediler. Ben onlarla birlikte oturuyorken, Osman'ın elçisi yanıma geldi. Bana: Allah seni sınıyor, dediler. Gittim ve Osman'ın yanına girdim. Bana, az önce sözünü ettiğin nasihatin neydi, dedi. (Ubeydullah) dedi ki: Önce kelime-i şahadet getirdim, sonra şunları söyledim: Şüphesiz Allah Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i Nebi olarak gönderdi. Üzerine Kitabı indirdi. Sen de Allah'ın ve Resulünün davetini kabul edip, ona iman edenlerden oldun. İlk iki hicrette bulundun. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sahabilik ettin, onun hareket ve tutumlarını gördün. İnsanlar ise Velid b. Ukbe hakkında çokça konuşur oldular. Dolayısıyla senin ona had uygulamak senin üzerinde bir hak oldu. Bana dedi ki: Kardeşimin oğlu, sen Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e yetiştinmi? Ben: Hayır dedim fakat örtüsünün arkasındaki bakire kıza kadar ulaşan ilmi bana da ulaştı. (Ubeydullah) dedi ki: Osman da kelime-i şahadet getirdikten sonra dedi ki: Şüphesiz Allah Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i hak ile gönderdi. Üzerine Kitabı indirdi, ben de Allah ve Resulünün davetini kabul edenlerden oldum. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile gönderilenlere iman ettim. Senin de dediğin gibi ilk iki hicrette bulundum. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sahabelik ettim, ona bey'at ettim. Allah'a yemin ederim, Allah onun ruhunu kabzedinceye kadar ona itaatsizlik etmedim, onu aldatmadım. Daha sonra yüce Allah Ebu Bekir'e halifelik verdi. Allah'a yemin ederim, ona da karşı gelmedim ve onu da aldatmadım. Sonra Ömer halife oldu. Allah'a yemin ederim ona da karşı gelmedim, onu da aldatmadım. Arkasından ben halifelik makamına getirildim, onların benim üzerimdeki hakları ne idiyse, benim de sizin üzerinizde öyle hakkım yok mudur? (Ubeydullah), evet dedi. (Osman) dedi ki: O halde sizden bana ulaşan bu sözler (dedikodular) ne oluyor? el-Velid b. Ukbe'nin durumu ile ilgili olarak söylediklerine gelince, inşallah bu hususta biz hak olan ne ise onu yapacağız. (Ubeydullah) dedi ki: Velid'e de kırk celde vurdu. Ali'ye celdeyi vurması için emir verdi, ona celde vuran o oldu." Yunus ile Zühri'nin kardeşinin oğlu, Zühri'den şöyle dediğini nakletmektedirler: "(Osman dedi ki): Onların hakı gibi benim de sizin üzerinizde hakkım yok mu?
حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ حَاتِمِ بْنِ مَيْمُونٍ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ مَهْدِيٍّ، حَدَّثَنَا مُعَاوِيَةُ بْنُ صَالِحٍ، عَنْ رَبِيعَةَ، - يَعْنِي ابْنَ يَزِيدَ - عَنْ أَبِي إِدْرِيسَ الْخَوْلاَنِيِّ، عَنْ عُقْبَةَ بْنِ عَامِرٍ، ح وَحَدَّثَنِي أَبُو عُثْمَانَ، عَنْ جُبَيْرِ بْنِ نُفَيْرٍ، عَنْ عُقْبَةَ بْنِ عَامِرٍ، قَالَ كَانَتْ عَلَيْنَا رِعَايَةُ الإِبِلِ فَجَاءَتْ نَوْبَتِي فَرَوَّحْتُهَا بِعَشِيٍّ فَأَدْرَكْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَائِمًا يُحَدِّثُ النَّاسَ فَأَدْرَكْتُ مِنْ قَوْلِهِ " مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَتَوَضَّأُ فَيُحْسِنُ وُضُوءَهُ ثُمَّ يَقُومُ فَيُصَلِّي رَكْعَتَيْنِ مُقْبِلٌ عَلَيْهِمَا بِقَلْبِهِ وَوَجْهِهِ إِلاَّ وَجَبَتْ لَهُ الْجَنَّةُ " . قَالَ فَقُلْتُ مَا أَجْوَدَ هَذِهِ . فَإِذَا قَائِلٌ بَيْنَ يَدَىَّ يَقُولُ الَّتِي قَبْلَهَا أَجْوَدُ . فَنَظَرْتُ فَإِذَا عُمَرُ قَالَ إِنِّي قَدْ رَأَيْتُكَ جِئْتَ آنِفًا قَالَ " مَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ يَتَوَضَّأُ فَيُبْلِغُ - أَوْ فَيُسْبِغُ - الْوُضُوءَ ثُمَّ يَقُولُ أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُ اللَّهِ وَرَسُولُهُ إِلاَّ فُتِحَتْ لَهُ أَبْوَابُ الْجَنَّةِ الثَّمَانِيَةُ يَدْخُلُ مِنْ أَيِّهَا شَاءَ " .
Bana Muhammed b. Hatim b. Meymun tahdis etti. Bize Abdurrahman b. Mehdi tahdis etti. Bize Muaviye b. Salih, Rabia -yani b. Yezid'den tahdis etti. O Ebu İdris el-Havlanl'den, o Ukbe b. Amir'den (H). Bana Ebu Osman da Cubeyr b. Nufeyr'den tahdis etti. O Ukbe b. Amir'den şöyle dediğini nakletti: Deve çobanlığı (sırası) bizde idi. Benim sıram geldi, akşam vakti onları götürdüm. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e ayakta insanlara konuşma yaparken yetiştim. Onun sözlerinden: "Herhangi bir Müslüman güzel bir şekilde abdest aldıktan sonra kalbiyle ve yüzüyle kendisini onlara vererek iki rekat namaz kılacak olursa, mutlaka ona cennet vacip olur" sözlerini söylerken yetiştim. Ben: Bu ne güzel bir şey, dedim. Bir de baktım ki önümdeki birisi: Bundan önceki daha da güzeldi, dedi. (Kim olduğuna) bakınca Ömer olduğunu gördüm. Şöyle dedi: Ben senin az önce geldiğini gördüm. (Allah Resulü) şöyle buyurdu: "Sizden biriniz abdest alıp da abdestini eksiksiz alır -yahut abdest organlarını tamamen yıkar- sonra da eşhedu en Ia iahe illallah ve enne Muhammeden Abdullahi ve Resuluh: Allah'tan bClşka bir ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın kulu ve Resulü olduğuna şahitlik ederim, diyecek olursa, mutlaka ona cennetin sekiz kapısı açılır, hangisinden dilerse ondan girer. " Diğer tahric: Ebu Davud, 169 -uzunca-, 906; Nesai, 148, 151; İbn Mace, 470; Tuhfetu'l-Eşraf, 9914 ve
وَحَدَّثَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ أَسْمَاءَ الضُّبَعِيُّ، حَدَّثَنَا جُوَيْرِيَةُ، عَنْ مَالِكٍ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، أَنَّ مَالِكَ بْنَ أَوْسٍ، حَدَّثَهُ قَالَ أَرْسَلَ إِلَىَّ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ فَجِئْتُهُ حِينَ تَعَالَى النَّهَارُ - قَالَ - فَوَجَدْتُهُ فِي بَيْتِهِ جَالِسًا عَلَى سَرِيرٍ مُفْضِيًا إِلَى رِمَالِهِ مُتَّكِئًا عَلَى وِسَادَةٍ مِنْ أَدَمٍ . فَقَالَ لِي يَا مَالُ إِنَّهُ قَدْ دَفَّ أَهْلُ أَبْيَاتٍ مِنْ قَوْمِكَ وَقَدْ أَمَرْتُ فِيهِمْ بِرَضْخٍ فَخُذْهُ فَاقْسِمْهُ بَيْنَهُمْ - قَالَ - قُلْتُ لَوْ أَمَرْتَ بِهَذَا غَيْرِي قَالَ خُذْهُ يَا مَالُ . قَالَ فَجَاءَ يَرْفَا فَقَالَ هَلْ لَكَ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ فِي عُثْمَانَ وَعَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ عَوْفٍ وَالزُّبَيْرِ وَسَعْدٍ فَقَالَ عُمَرُ نَعَمْ . فَأَذِنَ لَهُمْ فَدَخَلُوا ثُمَّ جَاءَ . فَقَالَ هَلْ لَكَ فِي عَبَّاسٍ وَعَلِيٍّ قَالَ نَعَمْ . فَأَذِنَ لَهُمَا فَقَالَ عَبَّاسٌ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ اقْضِ بَيْنِي وَبَيْنَ هَذَا الْكَاذِبِ الآثِمِ الْغَادِرِ الْخَائِنِ . فَقَالَ الْقَوْمُ أَجَلْ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ فَاقْضِ بَيْنَهُمْ وَأَرِحْهُمْ . فَقَالَ مَالِكُ بْنُ أَوْسٍ يُخَيَّلُ إِلَىَّ أَنَّهُمْ قَدْ كَانُوا قَدَّمُوهُمْ لِذَلِكَ - فَقَالَ عُمَرُ اتَّئِدَا أَنْشُدُكُمْ بِاللَّهِ الَّذِي بِإِذْنِهِ تَقُومُ السَّمَاءُ وَالأَرْضُ أَتَعْلَمُونَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " لاَ نُورَثُ مَا تَرَكْنَا صَدَقَةٌ " . قَالُوا نَعَمْ . ثُمَّ أَقْبَلَ عَلَى الْعَبَّاسِ وَعَلِيٍّ فَقَالَ أَنْشُدُكُمَا بِاللَّهِ الَّذِي بِإِذْنِهِ تَقُومُ السَّمَاءُ وَالأَرْضُ أَتَعْلَمَانِ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " لاَ نُورَثُ مَا تَرَكْنَاهُ صَدَقَةٌ " . قَالاَ نَعَمْ . فَقَالَ عُمَرُ إِنَّ اللَّهَ جَلَّ وَعَزَّ كَانَ خَصَّ رَسُولَهُ صلى الله عليه وسلم بِخَاصَّةٍ لَمْ يُخَصِّصْ بِهَا أَحَدًا غَيْرَهُ قَالَ { مَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ} مَا أَدْرِي هَلْ قَرَأَ الآيَةَ الَّتِي قَبْلَهَا أَمْ لاَ . قَالَ فَقَسَمَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بَيْنَكُمْ أَمْوَالَ بَنِي النَّضِيرِ فَوَاللَّهِ مَا اسْتَأْثَرَ عَلَيْكُمْ وَلاَ أَخَذَهَا دُونَكُمْ حَتَّى بَقِيَ هَذَا الْمَالُ فَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَأْخُذُ مِنْهُ نَفَقَةَ سَنَةٍ ثُمَّ يَجْعَلُ مَا بَقِيَ أُسْوَةَ الْمَالِ . ثُمَّ قَالَ أَنْشُدُكُمْ بِاللَّهِ الَّذِي بِإِذْنِهِ تَقُومُ السَّمَاءُ وَالأَرْضُ أَتَعْلَمُونَ ذَلِكَ قَالُوا نَعَمْ . ثُمَّ نَشَدَ عَبَّاسًا وَعَلِيًّا بِمِثْلِ مَا نَشَدَ بِهِ الْقَوْمَ أَتَعْلَمَانِ ذَلِكَ قَالاَ نَعَمْ . قَالَ فَلَمَّا تُوُفِّيَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ أَبُو بَكْرٍ أَنَا وَلِيُّ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَجِئْتُمَا تَطْلُبُ مِيرَاثَكَ مِنَ ابْنِ أَخِيكَ وَيَطْلُبُ هَذَا مِيرَاثَ امْرَأَتِهِ مِنْ أَبِيهَا فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " مَا نُورَثُ مَا تَرَكْنَا صَدَقَةٌ " . فَرَأَيْتُمَاهُ كَاذِبًا آثِمًا غَادِرًا خَائِنًا وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّهُ لَصَادِقٌ بَارٌّ رَاشِدٌ تَابِعٌ لِلْحَقِّ ثُمَّ تُوُفِّيَ أَبُو بَكْرٍ وَأَنَا وَلِيُّ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَوَلِيُّ أَبِي بَكْرٍ فَرَأَيْتُمَانِي كَاذِبًا آثِمًا غَادِرًا خَائِنًا وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنِّي لَصَادِقٌ بَارٌّ رَاشِدٌ تَابِعٌ لِلْحَقِّ فَوَلِيتُهَا ثُمَّ جِئْتَنِي أَنْتَ وَهَذَا وَأَنْتُمَا جَمِيعٌ وَأَمْرُكُمَا وَاحِدٌ فَقُلْتُمَا ادْفَعْهَا إِلَيْنَا فَقُلْتُ إِنْ شِئْتُمْ دَفَعْتُهَا إِلَيْكُمَا عَلَى أَنَّ عَلَيْكُمَا عَهْدَ اللَّهِ أَنْ تَعْمَلاَ فِيهَا بِالَّذِي كَانَ يَعْمَلُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَأَخَذْتُمَاهَا بِذَلِكَ قَالَ أَكَذَلِكَ قَالاَ نَعَمْ . قَالَ ثُمَّ جِئْتُمَانِي لأَقْضِيَ بَيْنَكُمَا وَلاَ وَاللَّهِ لاَ أَقْضِي بَيْنَكُمَا بِغَيْرِ ذَلِكَ حَتَّى تَقُومَ السَّاعَةُ فَإِنْ عَجَزْتُمَا عَنْهَا فَرُدَّاهَا إِلَىَّ .
Bana Abdullah b. Muhammet! b. Esma Ed-Dubaî de rivayet etti. (Dediki): Bize Cüveyriye, Mâlik'ten, o da Zührî'den naklen rivayet etti ki, Zührî'ye Mâlik b. Evs rivayet etmiş. (Demişki): Ömer b. Hattâb bana haber gönderdi. Ben de ona gün yükseldiği vakit geldim; ve kendisini evinde bir serîr Üzerine oturmuş; bazılarının üzerine yapışmış; deriden bir yastığa dayanmış olduğu halde buldum. Bana: — Yâ Mâlik! Mesele şu ki, senin kavminden birkaç hâne sahibi koşup geldiler. Ben de kendilerine biraz atıyye ayrılmasını emrettim. Şunu al da aralarında taksim ediver! dedi. Ben: — Bunu benden başkasına emretsen iyi edersin! dedim. — Al onu yâ Mâlik! dedi. Az sonra Yerfe geldi. Ve: — Osman, Abdurrahmân b. Avf, Zübeyr ve Sa'd için (içeri girmelerine) iznin var mı yâ Emfrelmü'minîn? dedi. Ömer: — Evet! dedi. O da kendilerine izin vererek içeri girdiler. Sonra tekrar gelerek: — Abbâsla Alî için iznin var mı? dedi. Ömer (yine) : — Evet! cevâbını verdi. Onlara da izin verdi. Derken Abbâs: — Tâ Emirel-mü'minîn! Benimle şu yalancı, günahkâr, vefasız, hâin arasında hüküm ver! dedi. Cemaat dahi: — Evet, yâ Emirel-mü'minîn, aralarında hüküm ver de kendilerini rahata kavuştur! dediler. (Mâlik b. Evs: Bana öyle geliyor ki, onlar bu cemaati bunun için önceden göndermişler; demiş.) Bunun üzerine Ömer: — ikiniz durun! Size Allah aşkına soruyorum! O Allah'ın ki yerle gök ancak onun izniyle durmaktadır! ResûIullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in: «Bize mirasçı olunmaz! Bıraktığımız sadakadır.» buyurduğunu biliyormusunuz? dedi. Cemâat: — Evet! cevâbını verdiler. Sonra Abbâs'la Âlî'ye dönerek: — Sizin ikinize (de) Allah aşkına soruyorum! O Allah'ın ki, yerle gök ancak onun izniyle durmaktadır! Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in: «Bize mirasçı olunmaz! Bıraktığımız sadakadır.» buyurduğunu biliyor musunuz? diye sordu. — Evet! dediler. Bunun üzerine Ömer şunları söyledi: — «Hakîkaten Allah (Azze ve Cell), Resulü (Sallallahu Alâyhi ve Sellem)'e öyle bir hâssa bahsetmiştir ki, bunu ondan başka hiç bir kimseye tahsis etmemişti. Teâlâ Hazretleri: Allah Resulüne beldeler halkından ne ganimet verdi ise bu sadece Allah ve Resulüne aittir! buyurdu. (Râvi: Bundan önceki âyeti okudu mu, okumadı mı bilmiyorum! diyor.) Resûlullah (Sallallahu Alâyhi ve Sellem)'se Benî Nadîr'in mallarını sizin aranızda taksîm etti. Vallahi kendini size tercîh etmedi. Sizi bırakıp da onlan kendisi almadı. Ta ki şu mal kaldı! Resûlullah (Sallallahu Alâyhi ve Sellem) bundan senelik nafaka alır; bilâhare kalanı Beytü'l-mal'e yardım olarak koyardı.» Sonra şöyle dedi: «Sîze Allah aşkına soruyorum! O Allah'ın ki, yerle gök ancak onun izniyle durmaktadır! Bunu biliyor musunuz?» Cemâat: — Evet! dediler. Sonra Abbas'la Alî'ye de cemaata sorduğu gibi: «Bunu biliyor musunuz?» diye sordu. — Evet! dediler. Ömer (sözüne devamla) şunları söyledi: — Resûlullah (Sallallahu Alâyhi ve Sellem) vefat edince Ebû Bekir: Ben Resulullah (Sallallahu Alâyhi ve Sellem)'in velî-i ahdiyim, dedi. Siz geldiniz! Sen kardeşin oğlundan mirasını istiyordun; o da karısının mirasını babasından istiyordu. Ebû Bekir şöyle dedi: Resûlullah (Sallallahu Alâyhi ve Sellem), «Bize mirasçı olunmaz:Bıraktığımız sadakadır.» buyurdu. Siz ikiniz onu da yalancı, günahkâr, vefasız, hâin saydınız! Halbuki Allah onun doğrucu, iyi, aklı başında, hakka tâbi' bir zât olduğunu biliyor! Sonra Ebû Bekir vefat etti. Ben de Resûlullah (Sallallahu Alâyhi ve Sellem) ile Ebû Bekr'in velî-i ahidleri oldum. Siz beni de yalancı, günahkâr, vefasız, hâin gördünüz! Halbuki Allah benim doğrucu, iyi, aklı başında, hakka tâbi* bir kimse olduğumu biliyor. Ben de bu (hükümet) işi (ni) üzerime aldım. Sonra bana sen ve şu geldiniz. ikiniz birliksiniz; matbumuz bir! Onu bize ver, dediniz. Ben de derim ki: Dilerseniz onu size, vereyim! Şu şartla ki: Onu Resûlullah (Sallallahu Alâyhi ve Sellem) ne yapardı ise siz de öyle yapacağınıza Allah'a söz verin! Onu bu şartla alırsınız! Öyle mi? — Evet! dediler. (Ömer devamla) şunu söyledi: — Sonra bana, aranızda hüküm vereyim diye geldiniz! Hayır, vallahi! Sizin aranızda bundan başka bir şeyle kıyamet kopuncaya kadar hüküm veremem! Eğer ondan âciz kalırsanız bana iade ediverin
حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا أَبُو عَوَانَةَ، عَنْ حُصَيْنٍ، عَنْ عَمْرِو بْنِ مَيْمُونٍ، قَالَ رَأَيْتُ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ ـ رضى الله عنه ـ قَبْلَ أَنْ يُصَابَ بِأَيَّامٍ بِالْمَدِينَةِ وَقَفَ عَلَى حُذَيْفَةَ بْنِ الْيَمَانِ وَعُثْمَانَ بْنِ حُنَيْفٍ، قَالَ كَيْفَ فَعَلْتُمَا أَتَخَافَانِ أَنْ تَكُونَا قَدْ حَمَّلْتُمَا الأَرْضَ مَا لاَ تُطِيقُ قَالاَ حَمَّلْنَاهَا أَمْرًا هِيَ لَهُ مُطِيقَةٌ، مَا فِيهَا كَبِيرُ فَضْلٍ. قَالَ انْظُرَا أَنْ تَكُونَا حَمَّلْتُمَا الأَرْضَ مَا لاَ تُطِيقُ، قَالَ قَالاَ لاَ. فَقَالَ عُمَرُ لَئِنْ سَلَّمَنِي اللَّهُ لأَدَعَنَّ أَرَامِلَ أَهْلِ الْعِرَاقِ لاَ يَحْتَجْنَ إِلَى رَجُلٍ بَعْدِي أَبَدًا. قَالَ فَمَا أَتَتْ عَلَيْهِ إِلاَّ رَابِعَةٌ حَتَّى أُصِيبَ. قَالَ إِنِّي لَقَائِمٌ مَا بَيْنِي وَبَيْنَهُ إِلاَّ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبَّاسٍ غَدَاةَ أُصِيبَ، وَكَانَ إِذَا مَرَّ بَيْنَ الصَّفَّيْنِ قَالَ اسْتَوُوا. حَتَّى إِذَا لَمْ يَرَ فِيهِنَّ خَلَلاً تَقَدَّمَ فَكَبَّرَ، وَرُبَّمَا قَرَأَ سُورَةَ يُوسُفَ، أَوِ النَّحْلَ، أَوْ نَحْوَ ذَلِكَ، فِي الرَّكْعَةِ الأُولَى حَتَّى يَجْتَمِعَ النَّاسُ، فَمَا هُوَ إِلاَّ أَنْ كَبَّرَ فَسَمِعْتُهُ يَقُولُ قَتَلَنِي ـ أَوْ أَكَلَنِي ـ الْكَلْبُ. حِينَ طَعَنَهُ، فَطَارَ الْعِلْجُ بِسِكِّينٍ ذَاتِ طَرَفَيْنِ لاَ يَمُرُّ عَلَى أَحَدٍ يَمِينًا وَلاَ شِمَالاً إِلاَّ طَعَنَهُ حَتَّى طَعَنَ ثَلاَثَةَ عَشَرَ رَجُلاً، مَاتَ مِنْهُمْ سَبْعَةٌ، فَلَمَّا رَأَى ذَلِكَ رَجُلٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ، طَرَحَ عَلَيْهِ بُرْنُسًا، فَلَمَّا ظَنَّ الْعِلْجُ أَنَّهُ مَأْخُوذٌ نَحَرَ نَفْسَهُ، وَتَنَاوَلَ عُمَرُ يَدَ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ عَوْفٍ فَقَدَّمَهُ، فَمَنْ يَلِي عُمَرَ فَقَدْ رَأَى الَّذِي أَرَى، وَأَمَّا نَوَاحِي الْمَسْجِدِ فَإِنَّهُمْ لاَ يَدْرُونَ غَيْرَ أَنَّهُمْ قَدْ فَقَدُوا صَوْتَ عُمَرَ وَهُمْ يَقُولُونَ سُبْحَانَ اللَّهِ سُبْحَانَ اللَّهِ. فَصَلَّى بِهِمْ عَبْدُ الرَّحْمَنِ صَلاَةً خَفِيفَةً، فَلَمَّا انْصَرَفُوا. قَالَ يَا ابْنَ عَبَّاسٍ، انْظُرْ مَنْ قَتَلَنِي. فَجَالَ سَاعَةً، ثُمَّ جَاءَ، فَقَالَ غُلاَمُ الْمُغِيرَةِ. قَالَ الصَّنَعُ قَالَ نَعَمْ. قَالَ قَاتَلَهُ اللَّهُ لَقَدْ أَمَرْتُ بِهِ مَعْرُوفًا، الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَمْ يَجْعَلْ مَنِيَّتِي بِيَدِ رَجُلٍ يَدَّعِي الإِسْلاَمَ، قَدْ كُنْتَ أَنْتَ وَأَبُوكَ تُحِبَّانِ أَنْ تَكْثُرَ الْعُلُوجُ بِالْمَدِينَةِ وَكَانَ {الْعَبَّاسُ} أَكْثَرَهُمْ رَقِيقًا. فَقَالَ إِنْ شِئْتَ فَعَلْتُ. أَىْ إِنْ شِئْتَ قَتَلْنَا. قَالَ كَذَبْتَ، بَعْدَ مَا تَكَلَّمُوا بِلِسَانِكُمْ، وَصَلَّوْا قِبْلَتَكُمْ وَحَجُّوا حَجَّكُمْ فَاحْتُمِلَ إِلَى بَيْتِهِ فَانْطَلَقْنَا مَعَهُ، وَكَأَنَّ النَّاسَ لَمْ تُصِبْهُمْ مُصِيبَةٌ قَبْلَ يَوْمَئِذٍ، فَقَائِلٌ يَقُولُ لاَ بَأْسَ. وَقَائِلٌ يَقُولُ أَخَافُ عَلَيْهِ، فَأُتِيَ بِنَبِيذٍ فَشَرِبَهُ فَخَرَجَ مِنْ جَوْفِهِ، ثُمَّ أُتِيَ بِلَبَنٍ فَشَرِبَهُ فَخَرَجَ مِنْ جُرْحِهِ، فَعَلِمُوا أَنَّهُ مَيِّتٌ، فَدَخَلْنَا عَلَيْهِ، وَجَاءَ النَّاسُ يُثْنُونَ عَلَيْهِ، وَجَاءَ رَجُلٌ شَابٌّ، فَقَالَ أَبْشِرْ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ بِبُشْرَى اللَّهِ لَكَ مِنْ صُحْبَةِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَقَدَمٍ فِي الإِسْلاَمِ مَا قَدْ عَلِمْتَ، ثُمَّ وَلِيتَ فَعَدَلْتَ، ثُمَّ شَهَادَةٌ. قَالَ وَدِدْتُ أَنَّ ذَلِكَ كَفَافٌ لاَ عَلَىَّ وَلاَ لِي. فَلَمَّا أَدْبَرَ، إِذَا إِزَارُهُ يَمَسُّ الأَرْضَ. قَالَ رُدُّوا عَلَىَّ الْغُلاَمَ قَالَ ابْنَ أَخِي ارْفَعْ ثَوْبَكَ، فَإِنَّهُ أَبْقَى لِثَوْبِكَ وَأَتْقَى لِرَبِّكَ، يَا عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ انْظُرْ مَا عَلَىَّ مِنَ الدَّيْنِ. فَحَسَبُوهُ فَوَجَدُوهُ سِتَّةً وَثَمَانِينَ أَلْفًا أَوْ نَحْوَهُ، قَالَ إِنْ وَفَى لَهُ مَالُ آلِ عُمَرَ، فَأَدِّهِ مِنْ أَمْوَالِهِمْ، وَإِلاَّ فَسَلْ فِي بَنِي عَدِيِّ بْنِ كَعْبٍ، فَإِنْ لَمْ تَفِ أَمْوَالُهُمْ فَسَلْ فِي قُرَيْشٍ، وَلاَ تَعْدُهُمْ إِلَى غَيْرِهِمْ، فَأَدِّ عَنِّي هَذَا الْمَالَ، انْطَلِقْ إِلَى عَائِشَةَ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ فَقُلْ يَقْرَأُ عَلَيْكِ عُمَرُ السَّلاَمَ. وَلاَ تَقُلْ أَمِيرُ الْمُؤْمِنِينَ. فَإِنِّي لَسْتُ الْيَوْمَ لِلْمُؤْمِنِينَ أَمِيرًا، وَقُلْ يَسْتَأْذِنُ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ أَنْ يُدْفَنَ مَعَ صَاحِبَيْهِ. فَسَلَّمَ وَاسْتَأْذَنَ، ثُمَّ دَخَلَ عَلَيْهَا، فَوَجَدَهَا قَاعِدَةً تَبْكِي فَقَالَ يَقْرَأُ عَلَيْكِ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ السَّلاَمَ وَيَسْتَأْذِنُ أَنْ يُدْفَنَ مَعَ صَاحِبَيْهِ. فَقَالَتْ كُنْتُ أُرِيدُهُ لِنَفْسِي، وَلأُوثِرَنَّ بِهِ الْيَوْمَ عَلَى نَفْسِي. فَلَمَّا أَقْبَلَ قِيلَ هَذَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ قَدْ جَاءَ. قَالَ ارْفَعُونِي، فَأَسْنَدَهُ رَجُلٌ إِلَيْهِ، فَقَالَ مَا لَدَيْكَ قَالَ الَّذِي تُحِبُّ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ أَذِنَتْ. قَالَ الْحَمْدُ لِلَّهِ، مَا كَانَ مِنْ شَىْءٍ أَهَمُّ إِلَىَّ مِنْ ذَلِكَ، فَإِذَا أَنَا قَضَيْتُ فَاحْمِلُونِي ثُمَّ سَلِّمْ فَقُلْ يَسْتَأْذِنُ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ، فَإِنْ أَذِنَتْ لِي فَأَدْخِلُونِي، وَإِنْ رَدَّتْنِي رُدُّونِي إِلَى مَقَابِرِ الْمُسْلِمِينَ. وَجَاءَتْ أُمُّ الْمُؤْمِنِينَ حَفْصَةُ وَالنِّسَاءُ تَسِيرُ مَعَهَا، فَلَمَّا رَأَيْنَاهَا قُمْنَا، فَوَلَجَتْ عَلَيْهِ فَبَكَتْ عِنْدَهُ سَاعَةً، وَاسْتَأْذَنَ الرِّجَالُ، فَوَلَجَتْ دَاخِلاً لَهُمْ، فَسَمِعْنَا بُكَاءَهَا مِنَ الدَّاخِلِ. فَقَالُوا أَوْصِ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ اسْتَخْلِفْ. قَالَ مَا أَجِدُ أَحَقَّ بِهَذَا الأَمْرِ مِنْ هَؤُلاَءِ النَّفَرِ أَوِ الرَّهْطِ الَّذِينَ تُوُفِّيَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَهْوَ عَنْهُمْ رَاضٍ. فَسَمَّى عَلِيًّا وَعُثْمَانَ وَالزُّبَيْرَ وَطَلْحَةَ وَسَعْدًا وَعَبْدَ الرَّحْمَنِ وَقَالَ يَشْهَدُكُمْ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ وَلَيْسَ لَهُ مِنَ الأَمْرِ شَىْءٌ ـ كَهَيْئَةِ التَّعْزِيَةِ لَهُ ـ فَإِنْ أَصَابَتِ الإِمْرَةُ سَعْدًا فَهْوَ ذَاكَ، وَإِلاَّ فَلْيَسْتَعِنْ بِهِ أَيُّكُمْ مَا أُمِّرَ، فَإِنِّي لَمْ أَعْزِلْهُ عَنْ عَجْزٍ وَلاَ خِيَانَةٍ وَقَالَ أُوصِي الْخَلِيفَةَ مِنْ بَعْدِي بِالْمُهَاجِرِينَ الأَوَّلِينَ أَنْ يَعْرِفَ لَهُمْ حَقَّهُمْ، وَيَحْفَظَ لَهُمْ حُرْمَتَهُمْ، وَأُوصِيهِ بِالأَنْصَارِ خَيْرًا، الَّذِينَ تَبَوَّءُوا الدَّارَ وَالإِيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ، أَنْ يُقْبَلَ مِنْ مُحْسِنِهِمْ، وَأَنْ يُعْفَى عَنْ مُسِيئِهِمْ، وَأُوصِيهِ بِأَهْلِ الأَمْصَارِ خَيْرًا فَإِنَّهُمْ رِدْءُ الإِسْلاَمِ، وَجُبَاةُ الْمَالِ، وَغَيْظُ الْعَدُوِّ، وَأَنْ لاَ يُؤْخَذَ مِنْهُمْ إِلاَّ فَضْلُهُمْ عَنْ رِضَاهُمْ، وَأُوصِيهِ بِالأَعْرَابِ خَيْرًا، فَإِنَّهُمْ أَصْلُ الْعَرَبِ وَمَادَّةُ الإِسْلاَمِ أَنْ يُؤْخَذَ مِنْ حَوَاشِي أَمْوَالِهِمْ وَتُرَدَّ عَلَى فُقَرَائِهِمْ، وَأُوصِيهِ بِذِمَّةِ اللَّهِ وَذِمَّةِ رَسُولِهِ صلى الله عليه وسلم أَنْ يُوفَى لَهُمْ بِعَهْدِهِمْ، وَأَنْ يُقَاتَلَ مِنْ وَرَائِهِمْ، وَلاَ يُكَلَّفُوا إِلاَّ طَاقَتَهُمْ. فَلَمَّا قُبِضَ خَرَجْنَا بِهِ فَانْطَلَقْنَا نَمْشِي فَسَلَّمَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ قَالَ يَسْتَأْذِنُ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ. قَالَتْ أَدْخِلُوهُ. فَأُدْخِلَ، فَوُضِعَ هُنَالِكَ مَعَ صَاحِبَيْهِ، فَلَمَّا فُرِغَ مِنْ دَفْنِهِ اجْتَمَعَ هَؤُلاَءِ الرَّهْطُ، فَقَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ اجْعَلُوا أَمْرَكُمْ إِلَى ثَلاَثَةٍ مِنْكُمْ. فَقَالَ الزُّبَيْرُ قَدْ جَعَلْتُ أَمْرِي إِلَى عَلِيٍّ. فَقَالَ طَلْحَةُ قَدْ جَعَلْتُ أَمْرِي إِلَى عُثْمَانَ. وَقَالَ سَعْدٌ قَدْ جَعَلْتُ أَمْرِي إِلَى عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ عَوْفٍ. فَقَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ أَيُّكُمَا تَبَرَّأَ مِنْ هَذَا الأَمْرِ فَنَجْعَلُهُ إِلَيْهِ، وَاللَّهُ عَلَيْهِ وَالإِسْلاَمُ لَيَنْظُرَنَّ أَفْضَلَهُمْ فِي نَفْسِهِ. فَأُسْكِتَ الشَّيْخَانِ، فَقَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ أَفَتَجْعَلُونَهُ إِلَىَّ، وَاللَّهُ عَلَىَّ أَنْ لاَ آلُوَ عَنْ أَفْضَلِكُمْ قَالاَ نَعَمْ، فَأَخَذَ بِيَدِ أَحَدِهِمَا فَقَالَ لَكَ قَرَابَةٌ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَالْقَدَمُ فِي الإِسْلاَمِ مَا قَدْ عَلِمْتَ، فَاللَّهُ عَلَيْكَ لَئِنْ أَمَّرْتُكَ لَتَعْدِلَنَّ، وَلَئِنْ أَمَّرْتُ عُثْمَانَ لَتَسْمَعَنَّ وَلَتُطِيعَنَّ. ثُمَّ خَلاَ بِالآخَرِ فَقَالَ لَهُ مِثْلَ ذَلِكَ، فَلَمَّا أَخَذَ الْمِيثَاقَ قَالَ ارْفَعْ يَدَكَ يَا عُثْمَانُ. فَبَايَعَهُ، فَبَايَعَ لَهُ عَلِيٌّ، وَوَلَجَ أَهْلُ الدَّارِ فَبَايَعُوهُ.
Amr b. Meymun dedi ki: Ömer r.a.'i öldürülmeden birkaç gün önce Medine'de gördüm. Huzeyfe b. el-Yeman ile Osman b. Huneyf ile birlikte ayakta durmuş şöyle diyordu: Ne yaptınız, araziye kaldıramayacağı kadar yük yüklemiş olmaktan korkuyor musunuz yoksa? Onlar: Biz ona kaldırabileceği kadar yük yükledik. Ona yüklediğimizde fazla büyük bir şey yok, dediler. Onlara dedi ki: İyi düşünün, sizler o araziye gücünün yetmeyeceği şeyi yüklemiş olmayasınız. Onlar yine: Hayır dediler .. Bunun üzerine Ömer dedi ki: Eğer Allah bana esenlik verecek olursa Irklıların dul kadınlarını benden sonra birisine ebediyen muhtaç bırakmayacağım. (Amr) dedi ki: Üzerinden tam dört gün geçti ki, isabet aldı. (Devamla) dedi ki: Ona suikast yapıldığı sabah ben ayakta iken benimle onun arasında sadece Abdullah b. Abbas vardı. -O iki saf arasından geçti mi, saflarınızı düzgün tutunuz, derdi. Nihayet onların safları arasında bir boşluk görmeyince öne geçer ve tekbir alırdı. Bazen Yusuf ya da Nahl suresini yahut da ona yakın bir sureyi birinci rekatte okurdu, ki (geç kalan) cemaat toplanabilsin (namaza yetişebilsin).- Ancak tekbir alır almaz onun: O köpek beni Öldürdü -yahut beni yedi" dediğini işittim. Ona hançeri sapladığı zaman bunu söylemişti. O kefere iki tarafı kesen bir bıçak ile kaçıp gitti. Sağında ve solunda kimin yanından geçtiyse mutlaka hançeri ona saplıyordu ve nihayet hançerini onüç kişiye sapladı. Bunların yedisi öldü. Müslümanlardan bir adam onun bu halini görünce üzerine başlığı bulunan bir cübbesini (bornoz) bıraktı. Kafir yakalanacağını anlayınca intihar etti. Ömer, Abdurrahman b. Avfın elinden tutarak onu öne geçirdi. Ömer'in arkasında duranlar da onları gördüler. Mescidin kenarındakiler ise Ömer'in sesini işitmemenin dışında hiçbir şeyin farkına varmamışlardı. Bu arada: Subhanallah deyip duruyorlardı. Abdurrahman onlara kısa bir namaz kıldırdı. Namazı bitirdiklerinde (Ömer): Ey İbn Abbas bir bak beni kim öldürdü, dedi. Bir süre dolaştıktan sonra geri geldi ve: Muğire'nin kölesi, dedi. O: O eli iş tutan, sanatkar köIesi mi, diye sordu, İbn Abbas: Evet deyince, Ömer: Allah kahretsin onu, ben onun hakkında iyilik emretmiş idim. Ölümümü MüsIümanlığı iddia eden bir adam eliyIe kılmayan AlIah'a hamdoIsun. Sen ve baban Medine'de bu gavurların çoğaImasını çok seviyordunuz. --Abbas da araIarında köleIeri en çok olan bir kişi idi.-- Bunun üzerine İbn Abbas: Arzu edersen yaparım --yani (onIarı) öIdürürüz-- dedi. Ömer: Doğru söylemiyorsun. OnIar sizin dininizi konuşmaya başladıktan, sizin kıbIenize yöneIerek namaz kıIdıktan, sizin gibi haccettikten sonra mı (bu işi yapmaya kaIkacaksınız)? Daha sonra Ömer evine götürüIdü. Biz de onunIa birlikte gittik. İnsanIar bugünden önce adeta hiçbir musibetIe karşlIaşmamış gibi idiler. Kimisi: Bir zararı oImaz diyordu, kimisi öleceğinden korkuyorum diyordu. Ona bir nebiz getirildi, onu içti. Fakat karnından çıktı. Sonra ona süt getirildi, onu da içti, yine yarısından dışarı çıktı. Artık öIeceğini anIadıIar. Yanına girdik. İnsanIar da yanına girip ondan övgüyIe söz etmeye koyulduIar. Genç bir adam geIerek dedi ki: Müjdeler oIsun ey mu'minIerin emiri, AlIah'ın sana müjdesi var. Çünkü sen Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sohbetinde buIundun ve bildiğin şekilde erken bir zamanda MüsIüman oIdun. Sonra halifeliğe getirildin ve adaIet yaptın, sonra da şehid oIdun. Ömer dedi ki: Bunun ne Iehime, ne aIeyhime çıkmayarak başa baş çıkmasını çok arzu ederim. Geri dönüp gittiğinde eIbisesi yere değiyordu. Ömer: Bu delikanlıyı bana geri çağırınız, dedi. Kardeşimin oğIu dedi. EIbiseni yukarı kaIdır. Çünkü böylesi eIbisenin ömrünü uzatır, Rabbine karşı da senin daha takvalı oImana sebep oIur. Ey Abdullah b. Ömer üzerimdeki borçIara bir bak! BorçIarını hesap ettiler, seksen aItıbin ya da ona yakın oIduğunu gördüIer. Dedi ki: Şayet Ömer'in ailesinin malı bu borcu karşıIarsa sen de bu borcumu onIarın malından karşlIa. Aksi takdirde Adiy b. Ka'b oğullarından iste, onIarın malları buna yetmezse Kureyş'ten iste, fakat Kureyş'ten sonra başkalarından kimse bir şey isteme ve benim adıma bu borcu öde. mu'minIerin annesi Aişe'ye git ve: Ömer'in sana selamı var, de -fakat mu'minlerin emiri deme, çünkü artık ben bugün mu'minIerin bir emiri değilim- ve şunIarı ekle: Ömer b. eI-Hattab, iki kardeşinin yanında defnedilmek için izin istiyor. İbn Ömer (gitti) selam verdi ve içeri girmek için izin istedi. Sonra Aişe'nin huzuruna girdi. Oturmuş ağladığını gördü. Ona dedi ki: Ömer b. el-Hattab'ın sana selamı var. İki arkadaşı ile birlikte defnedilmek için izin istiyor. Aişe dedi ki: Ben orayı kendim için arzu ediyordum. Fakat bugün burasının Ömer'e ayrılmasını kabul ederek onu kendime tercih edeceğim. İbn Ömer geri dönünce, işte Abdullah b. Ömer de geldi, dediler. Beni kaldırınız dedi. Bir adam ona destek vererek kaldırdı. Ne haber getirdin, diye sordu. İbn Ömer: Sevdiğin haber, ey mu'minlerin emiri dedi, izin verdi. Ömer: Allah'a hamdolsun. Benim için bundan önemli bir şey yoktu. Nihayet benim işim bittikten sonra beni taşıyın. Sonra selam ver ve Ömer b. el-Hattab izin istiyor, de. Eğer bana izin verirse beni içeriye sokunuz. Eğer beni geri çevirecek olursa siz de beni Müslümanların kabristanına geri götürünüz, dedi. Mu'minlerin annesi Hafsa ile başka kadınlar onunla birlikte geldiler. Biz onu görünce ayağa kalktık. Yanına girdi ve bir süre onun için ağladı. Erkekler izin istedi, Hafsa da onlar dolayısıyla içerideki bir yere girdi. İçerden onun ağlamasını duyduk. Yanındakiler: Ey mu'minlerin emiri vasiyet et, halife tayin et, dediler. Ömer dedi ki: Ben bu işe Resuluilah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kendilerinden razı olarak vefat etmiş olduğu şu kimselerden daha bir hak sahibi olanı bulamıyorum deyip Ali, Osman, Zubeyr, Talha, Sa'd ve Abdurrahman'ın adını verdi ve şunları ekledi: Abdullah b. Ömer de yanınızda hazır bulunacak, fakat bu işte onun hiçbir dahli olmayacaktır. -Ömer bu sözlerini ona bir çeşit taziyede bulunmak (teselli etmek) için söylemişti.- Eğer emirlik Sa'd'a isabet ederse o bu işe ehildir. Aksi takdirde kim emir olarak görevlendirilirse ondan yardım istesin. Ben onu acizliğinden dolayı da, hainliğinden dolayı da azletmiş değilim. Şunları da ekledi: Benden sonraki halifeye ilk muhacirlerin haklarını bilip vermesini, onların saygıdeğer hallerini korumasını tavsiye ederim. Muhacirler! den önce Medine'yi yurt edinen ve imana bağlanan Ensa-r hakkında da ona hayır tavsiyede bulunurum. Onların iyilik yapanlarının iyiliklerini kabul etsin, kötülük yapanlarının kötülüklerini affetsin. Diğer ülkelerdeki insanlar hakkında da ona hayır tavsiye ederim. Çünkü onlar İslamın destekleyicisidiL Malın (ve, servetin) toplayıcıları, düşmanların kalbine öfke salanlardL Onlardan ancak ihtiyaçlarından arta kalanı ve razı oldukları şeyleri alsın. Ona bedevi Araplara da hayırla davranmasını tavsiye ederim. Çünkü onlar Araplar'ın aslı, İslam'ın temel unsurlarıdır. Onların mallarından orta yollu olanlarını alsın ve bu aldığını araları.ndaki fakirlere geri.versin. Ayrıca ona Allah'ın zimmeti ile Resulüonün sallallahu aleyhi ves•ellem zimmetini de tavsiye ederim. Onlara karşı akitlerini ekiksiz yerine getirsin ve onları korumak için savaşsın. Güç yetirdiklerinden fazlası onlara yükletilmesin. Ömer ruhunu teslim ettikten sonra onu dışarı çıkarttık ve yürümeye koyulduk. Abdullah b. Ömer selam vererek dedi ki: Ömer b. el-Hattab izin istiyor. Aişe: Onu içeri alınız, dedi. Ömer içeri alındı ve orada iki arkadaşı ile birlikte konuldu. Defn işi bitirilince bu kişiler bir araya gelip toplandı. Abdurrahman (b. Avf) dedi ki: Sizler işlerinizi aranızdan üç kişiye havale edin. (Herkes kendi hakkından başkasılehine feragat etsin.) Zubeyr: Ben kendi işimi (hakkımı) Ali'ye verdim, dedi. Talha: Ben de işimi (hakkımı) Osman'a verdim dedi. Sa'd: Ben de işimi (hakkımı) Abdurrahman b. Avf'a devrettim, dedi. Abdurrahman (Ali ile Osman'a): İkinizden bu işten kim vazgeçerse o işi (haIifeyi seçme işini) ona bırakalım. Allah da, Müslümanlar da kendisine göre en faziletlilerini seçeceği hususunda ona şahitlik ederler dedi. Her ikisi de susunca Abdurrahman: Peki bu işi bana havale eder misiniz, dedi. Allah'a yemin ederim, aranızdan en faziletli olanı seçmek hususunda elimden geleni yapacağım. İkisi de: Evet dedi. Onlardan birisinin elini tutarak şunları söyledi: Senin Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile akrabalığın vardır. Bildiğin üzere de İslamda belli bir geçmişin vardır. Allah'a yemin ederim ki, eğer seni emir tayin edersem şüphesiz adaletle davranacaksın ve eğer Osman'ı emir tayin edersem şüphesiz onu dinleyip ona itaat edeceksin. Sonra diğeriyle baş başa kalarak aynı şeyi ona da söyledi. Bu ahdi aldıktan sonra: Ey Osman elini kaldır dedi, ona bey'at etti, Ali de ona bey'at etti. Sonra o evde bulunan diğerleri de ona bey'at ettiler." Fethu'l-Bari Açıklaması: Ömer'den sonra "(Osman'a) bey'at "olayı" "Ömer b. el-Hattab r.a.'ı isabet almadan" yani öldürülmeden "birkaç gün" ileride geleceği üzere dört gün "önce gördüm." "Medine'de" yani hacdan döndükten sonra Medine'de gördüm. Bu da ittifakla 23 h. yılında olmuştur. "Huzeyfe b. el-Yeman ile Osman b. Huneyf'in başında durup onlara: Ne yaptınız? Araziye kaldıramayacağı bir yük yüklemiş olmayasınız. dedi." Sözkonusu arazi, Sevad arazisidir. Ömer onları arazinin haracını ve oradaki ahali için de cizye vergisini tespit etmek üzere göndermişti. Bu açıklamayı Ebu Ubeyd, Kitabu'I-Emval adlı eserinde yapmıştır. "Ben" safta durup cemaat1e birlikte sabah namazını "bekliyorken." "Benimle onun" yani Ömer'in "arasında Abdullah b. Abbas'tan başkası yok- tu." "Ömer iki saf arasından geçti mi, saflarınızı düzeltiniz, der, nihayet onlar da" yani saflarda bulunan şahıslarda "bir boşluk görmeyince öne geçer ve tekbir getirirdi." Ebu'l-İshak'ın, Amr b. Meymun'dan naklettiği rivayette şöyle denilmektedir: "Hançerlendiği gün Ömer'i görmüştüm. Birinci safta namaza durmaktan beni alıkoyan tek sebep onun heybeti idi. Heybetli bir adamdı. Ben onun arkasındaki safta idim. Ömer öndeki safa yüzünü dönmedikçe tekbir getirmezdi. Eğer safta bir kişinin öne çıktığını ya da bir diğerinin arkada durduğunu görürse elindeki kamçı ile onu (hafifçe vurur) düzeltirdi. İşte beni hemen arkasında durmaktan alıkoyan da bu olmuştu." "Onu hançerleyince, o köpek beni öldürdü -ya da yedi- dedi." Cerir'in naklettiği rivayette şöyle denilmektedir: "Öne geçti. Henüz tekbir alır almaz Ebu Lu'lue onu hançerleyince, o köpek beni öldürdü dedi." Sözü geçen Ebu İshak yoluyla gelen rivayette de şöyle denilmektedir: "elMuğire b. Şu'be'nin kölesi olan Ebu Lu'lue karşısına çıktı. Ömer onu henüz fazla geride bırakmamışken hançeriyle ona üç darbe indirdi. Ömer'in eliyle şöyle yaparak şunları söylediğini gördüm: "O köpeği yakalayınız, beni öldürdü." Ebu Lu'lue'nin adı ileride geleceği üzere Feyruz'dur. İbn Sa'd, Zühri'ye kadar ulaşan sahih bir sened ile şöyle dediğini nakletmektedir: "Ömer ergenlik yaşına gelmiş bir esirin Medine'ye girmesine izin vermezdi. Nihayet el-Muğire b. Şu 'be Kufe valisi iken ona bir mektup yazdı. Ona yanında sanatkar bir köle olduğundan sözediyor, Medine'ye onu sokmak için izin istiyor ve şunları söylüyordu: Bunun diğer insanlara faydalı olacak işleri de vardır. O demirei, nakkaş ve marangoz birisidir. Bunun üzerine Ömer ona izin verdi. Muğire her ay onu yüz (dirhem) getirmekle yükümlü tutmuştu. Köle, Ömer'e üzerindeki ödeme yükünün ağır olduğundan şikayet etti. Ömer kendisine: Yaptığın işlere göre ödemek zorunda olduğun bu miktar fazla değildir. Ancak köle öfkelenerek geri dönmüştü. Ömer birkaç gün geçtikten sonra yine köle onun yanından geçti. Ömer ona: Bana ulaşan haberlere göre sen: İstersen rüzgar ile buğday öğütecek bir değirmen yapabilirim demişsin doğru mu? Köle yüzünü ekşiterek ona döndü ve dedi ki: Sana insanların dillerinden düşürmeyecekleri bir değirmen yapacağım. Ömer yanındakilere yönelerek: Bu köle beni tehdit etti, dedi. Birkaç gün geçtikten sonra iki uçlu, kabzası ortada bir hançeri elbisesinin arasına sakladı. Sabah karanlığında mescidin köşelerinden bir köşede gizlendi. Nihayet Ömer çıkıp insanları, 'namaza namaza!' diyerek uyandırdı. Ömer'in bu işi yapmak adet i idi. Ömer ona yaklaşınca köle üzerine atılarak ona birisi göbeğin altında olmak üzere üç hançer darbesi indirdi. Göbeğin altındaki darbe aynı zamanda bağırsakları tutan iç deriyi (peritoneumu) de delmişti. Onun için asıl öldürücü darbe de o olmuştu." Müslim de Ma'dan b. Ebi Talha yoluyla gelen rivayette de şöyle denilmektedir: "Ömer verdiği bir hutbede dedi ki: Bir horozun beni üç defa gagaladığını gördüm. Gördüğüm kadarıyla bunun tek anlamı, ecelimin çok yaklaşmış olduğudur." "Onlardan yedisi öldü." Yani diğerleri de yaşadı. Ömer, Abdurrahman b. Avfın elini tutarak "insanlara namaz kıldırmak üzere öne geçirdi." "Abdurrahman onlara kısa bir namaz kıldırdı." Sözü geçen İbn Şihab rivayetinde şu fazlalık vardır: "Daha sonra Ömer'in kanaması arttı ve nihayet baygın düştü. Birkaç kişi ile birlikte onu taşıdık ve evine koyduk. Sabah aydınlanıncaya kadar hala baygınlığı devam ediyordu. Yüzlerimize bakıp: İnsanlar namaz kıldı mı, diye sordu. Ben, evet dedim. O da: Namazı terk eden kimsenin İslam'ı yoktur, dedi. Daha sonra abdest alıp namaz kıldL" "Etrafındakiler dağılınca: Ey İbn Abbas bir bak, beni kim öldürdü, dedi." Ebu İshak yoluyla gelen rivayette şöyle denilmektedir: Ömer: Ey Abdullah b. Abbas çık da insanlar arasında bu iş sizin bilginiz altında mı oldu diye seslen. Herkes bundan Allah'a sığınırız. Biz böyle bir şeyi bilmedik, haberimiz olmadı dedi." Mübarek b. Fedale de şu fazlalığı zikretmektedir: "Ömer insanlara bilmeden bir kötülük yapmış olduğunu zannetti. Bu sebeple İbn Abbas'ı çağırdı. -Onu sever ve kendisine yakın tutardı.- Ben bu işin insanların bilgisi ile olup olmadığını öğrenmek istiyorum, dedi. İbn Abbas dışarı çıkınca yanlarından geçtiği her topluluğun ağladıklarını gördü. Sanki ilk evlatlarını kaybetmiş gibi idiler. İbn Abbas dedi ki: Bundan dolayı sevindiğini yüzünden anladım. "Müslümanlık iddiasında bulunan ... " İbn Şihab yoluyla gelen rivayette şöyle denilmektedir: "Benim katilimi, Allah'ın nezdinde bana karşı delilolarak getireceği tek bir secdesi dahi bulunmayan bir kişi kılan Allah'a hamd olsun, dedi." Mubarek b. Fedale'nin rivayetinde de: 'La ilah e illailah diyen ve bana karşı delil getiren" şeklindecrrr:--Bundan anlaşıldığına göre, Müslüman bir kimse kasten birisini öldürecek olursa ebediyen ona mağfiret olunmaz diyenlerin kanaatlerinin aksine mağfirete nail olması ümit edilir. İleride buna dair geniş açıklamalar Nisa suresinin tefsirinde gelecektir.(4590 numaralı hadis) "Dilersem yaparım." İbnu't-Tin der ki: Onun bunu söylemesinin sebebi Ömer'in onların öldürülmesini emretmeyeceğini bilmiş olmasıdır. "Yalan söyledin." Bu Ömer'in dini hususlardaki alışılagelmiş salabetinin gereği olan bir üslupdur. Çünkü o İbn Abbas'ın: "Dilersen bunu yaparız" şeklindeki sözlerinden, dilersen onları öldüreceğiz demek istediğini anlamıştı. O da bundan dolayı bu şekilde ona cevap verdi. Hicazlılar da: Yanılıyorsun diyecek yerde "yalan söylüyorsun" derler. Ona "onlar namaz kıldıktan sonra mı" demesinin sebebi müslümanın öldürülmesinin helal olmadığını bilmesidir. Muhtemelen İbn Abbas aralarından Müslüman olmamış kimselerin öldürülmesini de kastetmiş olabilir. "Ona bir nebiz getirildi. O da onu içti." Ebu Rafi' yoluyla nakledilen hadiste: "Yarasının miktarını görmek için" fazlalığı vardır. Ebu İshak rivayetinde de şöyle denilmektedir: "Sabah olunca doktor yanına geldi. En sevdiğin içecek hangisidir, diye sordu. O da: Nebiz dedi. Bir nebiz getirilmesini istedi, içti yarasından dışarıya çıktı. Bu irindir, siz bana süt getirin dedi. Ona süt getirildi, onu da içti. O süt de yarasından dışarıya çıkınca, doktor: Vasiyetini yap, dedi. Zannederim bugün ya da yarın ömrün nihayete erer." Bir Uyarı Burada sözü geçen "nebiz"den kasıt, suda bir miktar ıslatılmış birkaç hurma demektir. O dönemde suyu tatlandırmak için böyle yapıyorlardı. İleride geniş açıklamalar Eşribe (içecekler) bölümünde gelecektir. "Erken dönemde Müslüman oldun" (anlamını verdiğimiz) kelimesi "kaf, dal ve mim" harflerinden olup, kaf harfi üstün okunursa fazilet, kesreli okunursa erken Müslüman olmak anlamlarına gelir. "Ey Abdullah b. Ömer, üzerimde ne borç olduğuna bir bak. Borcunu hesap ettiler. Seksen altı bin yahut ona yakın olarak buldular." Cabir yoluyla gelen hadiste şöyle denilmektedir: "Sonra: Ey Abdullah dedi. Allah'ın hakkı ve Ömer'in senin üzerindeki hakkı için sana ant veriyorum. Öldüğüm takdirde beni gömdükten sonra Ömer'in ailesine ait mallardan seksenbin değerindeki bir şeyleri satacak ve o miktarı Müslümanların Beytu'l-Mal'ine koyacaksın. Abdurrahman b. Avf ona (sebebini) sorunca: Ben bu parayı yaptığım bir hac ve zaman zaman karşılaştığım bir takım zorluklar sebebiyle harcamıştım diye cevap verdi." Böylelikle Ömer'in borç sebebi de bilinmiş oldu. İbnu't-Tin der ki: Ömer böyle biriazminat ödemekle yükümlü olmadığını biliyordu. Ancak o herhangi bir amelinin karşılığını dünyada peşinen almak istemedi. "Çünkü ben bugün mu'minlerin emiri değilim." İbnu't-TIn der ki: O bu sözlerini kesin olarak öleceğini anlayınca söylemişti. Böylelikle mu'minlerin emiridir, diye Aişe'nin ona bu hususta bir iltimas göstermemesi gerektiğine de işaret etmiş oldu. İleride Ahkam bölümünde bunun zahirine muhalif ifadeler gelecektir. Bu olumsuz ifade İbnu't-Tin'in işaret ettiği ihtimale göre yorumlanır, Abdullah'a söylediği bu sözleriyle de Aişe r.a.a'dan bu isteğinin bir emir değil, bir talep olduğunu anlatmak istemişti. "Ali, Osman ... 'ın isimlerini verdi." Ömer'in cennetIe müjdelenen on kişiden altı kişiyi sözkonusu etmekle yetinmesinde, kendisi de onlardan olduğu için anlaşılmayacak bir durum yoktur. Ebu Bekir ve Ebu Ubeyde de onlar arasındadır. Ebu Ubeyde de bundan önce ölmüştü. Said b. Zeyd ise Ömer'in amcasının oğludur. Onun adını aralarında zikretmemesi bu işten uzak kalmak hususundaki aşırı hassasiyetinden dolayıdır. el-Medinı rivayetinde kaydettiği senedler ile Ömer'in Said b. Zeyd'i Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kendilerinden razı olarak vefat ettiği kimseler arasında saydığını açıkça ifade etmiş bulunmaktadır. Ancak onu şura ehlinden (halifeyi seçecek olan danışma kurulundan) istisna edip dışarıda tutması ona olan akrabalığından dolayıdır. "Onlardan ancak kendi rızalarıyla ve ihtiyaçlarından fazlasını almasını. .. " Onlardan ihtiyaçlarından artanın dışında bir şeyalmamasını söyledi, demektir. "Mallarının orta hallilerinden" iyilerinden olmayan mallarından. Allah'ın zimmeti"nden kasıt, zimmet ehlidir. "Onların arkasından savaşmak" kasıt ise düşmanın onlara saldırmasına karşı savaşmaktır. Ömer r.a., vasiyetinde bütün kesimleri zikretmiş bulunmaktadır. Çünkü insanlar ya Müslüman ya da kafirdir. Kafir ise ya hakkında tavsiyede bulunulmayan bir harbidir ya da bir zımmıdir, onları da zikretmiş bulunmaktadır. Müslüman kimse ise ya Muhacirdir, ya Ensardandır ya da onların dışında birisidir. Hepsi hakkında sözkonusu olmak üzere ya bedevidir ya da yerleşik bir hayat sürmektedir. Bütün bunlara dair açıklamada bulunmuş old!l. "Onlara" cizye olarak "takatierinden fazlası yükletilmesin." "Abdurrahman dedi ki: ... " Kasıt Abdurrahman b. Avf'dır. "İşinizi" yani anlaşmazlığın azalması için seçmek ile ilgili işinizi "üç kişiye havale ediniz." "İki yaşlı sustu." Kasıt Ali ve Osman'dır. "Onlardan birisinin elinden tuttu." Bu kişi Ali r.a.'dır. Sözün geri kalan bölümleri zaten buna delil teşkil etmektedir. el-Medayinı ek olarak şunları da ona söylediğini zikretmektedir: "Ne dersin, eğer bu görev sana verilmeyecek olursa buradaki kimseler arasında senin görüşüne göre bu işi en çok hak eden kişi kimdir? O, Osman'dır dedi." "Daha sonra diğeriyle başbaşa kaldı ve ona da bunun gibi söyledi." el-Medıinı şunları ilave etmektedir: "Ona da Ali'ye söyledikleri gibi söyledi. Ali dedi ki -deyip şunları da eklemektedir-: Sa'd kendisine Ömer'i işaret etti. Osman bütün o geceler boyunca ashab-ı kiram'ı, insanların eşrafından Medine'ye gelenleri hep dolaştı. Bunlardan kiminle başbaşa kaldıysa mutlaka ona Osman'ın seçilmesini söylemişti. Ömer r.a.'ın Bu Kıssasından Çıkarılan Sonuçlar 1-Müslümanlara karşı şefkati ve onların iyiliğini samimi olarak istemesi, 2-Ailesinde sünneti dosdoğru uygulaması, 3-Rabbinden ileri derecede korkması, 4-Din işine bizzat kendi nefsini önemsediğinden daha çok önem vermesi. 5-Bir kimseyi yüzüne karşı övmenin oldukça aşırıya gidilmesi ya da açıkça bir yalan ihtiva etmesi hallerinde özelolarak sözkonusu olabileceği. İşte bundan dolayı Ömer elbisesini çekmesini emretmiş olmakla birlikte, o gencin kendisini övmesine de karşı çıkmamıştır. 6-Borcun ödenmesini vasiyet etmek, 7 -Hayırlı kimselere yakın defnedilmeye önem vermek, B-İmam (halife) tayini hususunda istişare etmek ve daha faziletli olanı öne geçirmek (öngörülmüştür). 9-İmamet akdi, bey'at ile gerçekleşir. Ayrıca üzerinde biraz düşünülerek açıkça görülecek daha başka birtakım hususlar da vardır. Başarıyı veren Allah'tır