Sahîh-i Buhârî · 7274
Arapça metin
حَدَّثَنَا عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ سَعِيدٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " مَا مِنَ الأَنْبِيَاءِ نَبِيٌّ إِلاَّ أُعْطِيَ مِنَ الآيَاتِ مَا مِثْلُهُ أُومِنَ ـ أَوْ آمَنَ ـ عَلَيْهِ الْبَشَرُ، وَإِنَّمَا كَانَ الَّذِي أُوتِيتُ وَحْيًا أَوْحَاهُ اللَّهُ إِلَىَّ، فَأَرْجُو أَنِّي أَكْثَرُهُمْ تَابِعًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ ".
Ebu Hureyre'nin nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Hiçbir Nebi yoktur ki ona insanlığın gördüğünde emin olmasına -veya iman etmesine- sebep olacak bir mucize verilmiş olmasın. Bana verilen ise Yüce Allah'ın bana vahyettiği vahiydir. Ben kıyamet günü o Nebilerin içinde mensubu en kalabalık olanı olacağımı umarım." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ben cevamiu'l-kelim ile gönderildim sözü." İmam Buhari bu konuda Ebu Hureyre'den iki hadise yer vermektedir. Bunlardan birisi yukarıdaki başlıkta yer alan ifade ile naklediimiştir. Buhari bu cümleye hadisin devamını şu şekilde eklemiştir: "Bana (bir aylık mesafedeki düşmanın gönüllerine) korku salmak suretiyle yardım edildi. Bir de ben uyuduğum sırada bana yeryüzünün hazinelerinin anahtarları getirildi de benim elime konuldu" Cevamiu'l-kelimin açıklaması Tabir Bölümünde "Rüyada Elde Anahtarlar Görme" başlığı altında geçmişti. Orada bu ifadenin Zührl'den nakledilen tefsiri yer almaktaydı. Kısaca söylemek gerekirse Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem sözcükleri az, ancak ifade ettiği mana çok olan bir ifadeyle konuşurdu. Zührı'den başkası "cevamiu'l-kelim" tabirinden maksadın, '\::.=gönderildim" cümlesinin karinesi ile Kur'an olduğunu ifade etmiştir. Kur'an kısa söz ve geniş mana açısından bir zirvedir. "Düşmanların kalbine korku salmakla yardım olundum" ifadesinin açıklaması Teyemmüm Bölümünde geçmişti. "Şimdi siz bu hazineleri iştahla yiyorsunuz." Bu ifade önceki zikredilen isnada bitişiktir. Burada yer alan "Jj=geçti gitti" yani öldü anlamındadır. "Ebu Hureyre burada 'telğasuneha' veya 'terğasuneha' ya da buna benzer bir fiil kullandı." En uygun olanı bu kelimenin "er-regas" kökünden türemiş olduğudur. Bu refah içinde yaşamanın kinayeli anlatımıdır. Aslı "regase'l-cedyu ümmehu" ifadesinden türemedir ki bunun manası, oğlak anasını emdi demektir veya kelime "ergasethu" fiilinden türemedir ki manası annesi oğlağı emzirdi demektir. İbn Battal şöyle demiştir: "el-legas" köküne gelince, bunu karıştırdığım sözlüklerde bulamadım. Ben onun kitabındaki bir haşiyede bu iki kelimenin sahih birer sözcük olduklarını ve manalarının "bir şeyi iştahla yemek" olduğunu gördüm. Nevevı şöyle der: Yeryüzünün hazineleriyle kastedilen Müslümanların önüne açılacak olan dünyalıklardır. Bu, ganimet ve hazineleri kapsamaktadır. "İnsanlığın gördüğünde emin olmasına -veya iman etmesine- sebep olacak bir mucize verilmiş olmasın." Bu hadisin geniş bir açıklaması -hamdolsun Allah'a- Fedailu'l-Kur'an bölümünün baş taraflarında geçmişti. "Bana verilen ise" ifadesindeki "hasr" şurdan kaynaklanmaktadır. Kur'an, mucizelerin en büyüğü, en faydalısı ve en devamlı alanıdır. Zira bu kitap, zamanın sonuna kadar içinde daveti, hücceti ve devamlı yararı bulundurmaktadır. Ona faziletçe eşit olmak şöyle dursun yakın olan bir şey bile bulunmadığına göre onun dışındaki şeyler yok hükmündedir. Bilginlerin cevamiu'l-kelime örnek olarak verdikleri ayetler arasında şu iki ayet de vardır: "Eyakıl sahipleri kısasta sizin içi,n hayat vardır. "(Bakara 179) "Her kim Allah 'a ve Resulüne itaat eder, Allah'a saygı duyar ve ondan sakmırsa işte asıl bunlar mutluluğa erenlerdir."(Nur 52) Bunun dışında başka ayetleri sıralamak da mümkündür. Hadisten cevamiu'l-kelim örnekleri arasında Aişe r.anha'nın rivayet ettiği "Bizim prensibimiz üzere olmayan her iş (sahibine) reddedilir"(Buhari, İ'tisam; Müslim, Akdiyye) hadisi ile "Allah'm kitabında bulunmayan her şart batıldır"(Buhari, Şurut; Müslim, itk) hadisi ve Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği "Size bir şeyi emrettiğimde onu gücünüz yettiği kadar yapınız" hadisidir. Bu hadisin açıklaması yakında gelecektir. Bir diğer hadis ise Mikdam'ın naklettiği "Ademoğlu karnından daha kötü bir kabı doldurmamıştır" hadisidir.(İbn Mace, et'ime; Tirmizi, Zühd) Bu hadisi Sünen imamları rivayet etmişlerdir. İbn Hibban, Hakim ve hadisleri çokça araştıran daha başka bilginler sahih olduğunu ifade etmişlerdir
Benzer hadisler
وَقَالَ الْمَكِّيُّ حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ سَعِيدٍ،. وَحَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ زِيَادٍ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَعْفَرٍ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ سَعِيدٍ، قَالَ حَدَّثَنِي سَالِمٌ أَبُو النَّضْرِ، مَوْلَى عُمَرَ بْنِ عُبَيْدِ اللَّهِ عَنْ بُسْرِ بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ احْتَجَرَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حُجَيْرَةً مُخَصَّفَةً أَوْ حَصِيرًا، فَخَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يُصَلِّي فِيهَا، فَتَتَبَّعَ إِلَيْهِ رِجَالٌ وَجَاءُوا يُصَلُّونَ بِصَلاَتِهِ، ثُمَّ جَاءُوا لَيْلَةً فَحَضَرُوا وَأَبْطَأَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَنْهُمْ، فَلَمْ يَخْرُجْ إِلَيْهِمْ فَرَفَعُوا أَصْوَاتَهُمْ وَحَصَبُوا الْبَابَ، فَخَرَجَ إِلَيْهِمْ مُغْضَبًا فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " مَا زَالَ بِكُمْ صَنِيعُكُمْ حَتَّى ظَنَنْتُ أَنَّهُ سَيُكْتَبُ عَلَيْكُمْ، فَعَلَيْكُمْ بِالصَّلاَةِ فِي بُيُوتِكُمْ، فَإِنَّ خَيْرَ صَلاَةِ الْمَرْءِ فِي بَيْتِهِ، إِلاَّ الصَّلاَةَ الْمَكْتُوبَةَ ".
Zeyd İbn Sabit r.a.'dan, dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem (mescidde) hurma dallarından kendisi için küçük bir hücre çevirdi -yahut bir hasır edindi.- Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem çıkıp onun içinde namaz kılıyordu. Birtakım adamlar da kendisini takip ederek onun namazına uyup namaz kıldılar. Daha sonra yine bir gece gelip orada hazır bulundular. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ise onlara göre geç kaldı ve yanlarına çıkmadı. Bu sefer seslerini yükselterek kapıya da çakıl taşları atıp kapıyı çalmaya koyuldular. Allah Rasulü kızgınlıkla yanlarına çıktı ve onlara: Siz o yaptığınızı sürdürüp gidince ben de onun üzerinize farz olarak yazılacağını zannettim. Bu sebeple (nafile) namazlarınızı evlerinizde kılmaya bakınız. Çünkü şüphesiz farz namaz dışında kişinin en hayırlı namazı evinde kıldığıdır, buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Yüce Allah'ın emri dolayısıyla gazabın ve şiddet göstermenin caiz oluşu. Nitekim yüce Allah: "Kafirlerle münafıklara karşı cihad et ve onlara sert ol. "(Tevbe, 73) diye buyurmuştur." Buhari, bu başlıkla Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in eziyetlere sabrettiğine dair varid olan hadisin, ancak kendi nefsi ile ilgili olan hususlar ile ilgili olduğuna işaret ediyor gibidir. Eğer yüce Allah'ın bir hakkı sözkonusu ise o, o hususta Allah'ın sertlik gösterme emrine uyardı. Buhari bu başlıkta beş hadis zikretmektedir: Birincisi, Aişe'nin perde ile alakah hadisi olup buna dair açıklamalar daha önce Giyim bölümündEbu geçmiş bulunmaktadır. İkincisi, Ebu Mesud'un imamın sabah namazını uzun kıldırması olayı ile ilgili olan hadisidir. Bunun açıklaması da Namaz bölümünde (702.hadiste) geçmiş bulunmaktadır. Üçüncü hadis ise İbn Ömer'in balgam çıkarmak ile alakah hadisidir. Bunun açıklamaları da Namaz bölümünün baş taraflarında (406.hadiste) geçmiş bulunmaktadır
حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " وَيَقُولُونَ الْكَرْمُ، إِنَّمَا الْكَرْمُ قَلْبُ الْمُؤْمِنِ ".
Ebu Hureyre r.a.'dan, dedi ki: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Bir de el-kerm diyorlar. Oysa el-kerm, ancak mu'minin kalbidir, buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in:' el-Kerm, ancak mu'minin kalbidir buyruğu. Ayrıca Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Müflis kıyamet gününde iflas edendir, buyurmuştur. Bu da: "Rakibin sırtını yere getirmek, ancak öfkelendiği vakit kendi nefsine hakim olanın yaptığıdır." Nebi efendimiz: "Allah'tan başka melik yoktur" buyurarak onu, mülkün nihai olarak ona ulaşacağıyla nitelendirmiştir. Daha sonra hükümdarları sözkonusu ederek: "Şüphesiz hükümdarlar bir şehre girdiklerinde orayı ifsad ederler. "(NemI, 34) buyurmaktadır." Buhari'nin amacı (hadis-i şerifteki) sınırlandırıcı (hasr) ifadenin zahiri üzere olmadığını, "kerm" adını daha çok hak edenin mu'minin kalbi olduğunu anlatmaktır. Ondan başkasına kerm adının verilmeyeceğini kastetmemiş olduğuna işaret etmektir. Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in: "Müflis ancak kıyamet gününde iflas eden kimsedir" buyruğundan maksat da, sözünü ettiği kimsedir. Yoksa dünya hayatında iflas eden kimseye de müflis denilmez, demek istememiştir. Aynı şekilde "rakibinin sırtını yerine getiren kişi ancak. .. " ifadesi de böyledir. "Allah'tan başka melik yoktur" ifadesi de böyledir. Bu sözlerle başkasına me lik (kral, hükümdar) adının verilmeyeceğini kastetmemiştir. Bununla ancak gerçek anlamdaki hükümdarlığı (malik oluşu) kastetmiştir. Başkasına melik adı verilse de böyledir. Bunun için de yüce Allah'ın: "Şüphesiz hükümdarlar. .. (melikler)" buyruğunu delil göstermiştir. İbn Battal şuna da işaret etmiştir: Bu ifadelerden, niteliği sözkonusu edilen kimse o nitelemeleri hak etmiyor ise, nitelendirmede aşırıya gidip ileriye götürmenin terk edilmesi gerektiği de anlaşılmaktadır. el-Hattabi de özetle şunları söylemektedir: Buradaki yasaklamadan maksat, hamrın (sarhoşluk verici içkinin, şarabın) isminin büsbütün silinmesi de dahil olmak üzere, haram kılınışının daha da pekiştirilmesidir. Çünkü onun bu adının bırakılması, yaşatılması, cahiliye dönemi insanlarının vehmettikleri, içki içen kimsenin kerem sahibi olacağı şeklindeki kanaatlerini benimsemek olur. Bundan dolayı üzüme "kerm" adının verilmesini nehyederek: "Kerm ancak mu'minin kalbidir" diye buyurmuştur. Buna sebep ise mu'minin kalbindeki iman nuru ve İslam hidayetidir. Nevevi der ki: Bu hadiste üzüme "kerm" adının verilmesinin, ağacına da aynı şekilde bu ismin verilmesinin nehyedilmesi, mekruhluk ifade etmek içindir. Kurtubi, el-Mazeri'den şunu nakletmektedir: Bu yasağın sebebi şudur: Onlara hamr haram kılınınca, tabiatıarı da onları kerm (cömertlik)e teşvik ettiğinden, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem haram kılınan bu içeceği n adının anılması esnasında kendilerinde arzu ve istek uyandıracak bir isimle adlandırılmasını hoş görmedi. Çünkü böyle bir anış onları tahrik edici olabilirdi. Ancak buna şöyle itiraz edilmiştir: Hadiste nehyedilen şey, üzüme kerm adının verilmesidir. Yoksa üzümün kendisi haram değildir. Hamr'a da üzüm denilmez. Aksine üzüme bazen sonunda olacak şeyin adı ile "hamr" adı verilebilir. Derim ki: el-Mazeri'nin söylediği, uygun bir açıklamadır. Çünkü içkinin esasını teşkil eden meyveye böyle güzel bir isim vermek, terk edilmek suretiyle o içkinin kökünün kazınması isteğine yorumlanır. Şeyh Ebu Muhammed İbn Ebi Cemra da özetle şunları söylemektedir: "Kerem" niteliği "kerm"den türetildiği, kerime diye nitelendirilen arazi türünün arazilerin en güzeli olmasından dolayı, bu niteliğin eşyanın en hayırlısı olan mu'minin kalbinden başkasına verilmesi uygun düşmez. Çünkü mu'min, canlı türlerinin en hayırlısıdır. Ondaki en hayırlı şey de onun kalbidir. Zira onun kalbi düzelirse, bedeninin tamamı düzelir. Onun kalbi iman ağacının yeşerdiği topraktır, arazidir. (Devamla) der ki: Bu hadisten şu da anlaşılır: Lafız, mana yahut her ikisi ya da bundan türetilmiş yahut onunla adlandırılmış hayırlı her bir şey, şeriatteki gerçek anlamına izafe edilir. Çünkü iman ve iman ehli olan mu'minler, eğer bundan başkasına izafe edilecek olursa bu mecazi olur. Kermin mu'minin kalbine benzetilmesi de oldukça incelikli bir anlam taşır. Çünkü şeytan Ademoğlunun içerisinde nasıl kan ın aktığı gibi akıyorsa, şeytanın nitelikleri de üzüm ile bu şekilde cereyan eder. Nasıl ki üzümün suyunu koklamadan gaflete düşen bir kimse o suyun şaraba dönüşüp necis olmasına sebep oluyorsa, mu'min de şeytandan yana gaflete düşecek olursa bu, onu emirlere muhalefete iter. Bu benzetmeyi güçlendiren diğer husus da şudur: Hamr (şarap) ya kendiliğinden yahut onu dönüştürmek suretiyle sirke oluverir ve böylelikle (necisken) tahir olur. mu'min de nasCıh bir şekilde tevbe ederse derhal daha önce onlarla nitelendirildiğinden ötürü kendisini kirletmiş bulunan önceki günahların pisliğinden tertemiz oluverir O, bu tevbeye ya öğüt ve buna benzer başkasının etkisi ile yönelir, -bu da şarabı sirkeleştirmeye benzer- yahut kendiliğinden bu yola gider. Bu da şarabın kendiliğinden sirkeye dönüşmesine benzer. O halde aklı başında olan bir kimsenin, yerilen niteliğe sahip halde ölüp gitmemek için kalbini tedaviye yönelmesi gerekir
حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ بُكَيْرٍ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ عُقَيْلٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " بُعِثْتُ بِجَوَامِعِ الْكَلِمِ، وَنُصِرْتُ بِالرُّعْبِ، فَبَيْنَا أَنَا نَائِمٌ أُتِيتُ بِمَفَاتِيحِ خَزَائِنِ الأَرْضِ، فَوُضِعَتْ فِي يَدِي ". قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ وَقَدْ ذَهَبَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَأَنْتُمْ تَنْتَثِلُونَهَا.
Ebu Hureyre r.a. Resul-i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in: "Ben cevamiul kelim (yani çok derin anlamlar içeren kısa ifadeler) ile gönderildim ve düşmanın kalbine korku salma özelliği ile desteklendim. Ben bir gün uyurken bana yeryüzü hazinelerinin anahtarları verildi ve elime konuldu" buyurduğunu nakletmiş ve ardından şöyle demiştir: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şimdi aramızda yok ve sizler şu anda işte bu hazineleri çıkarıyorsunuz. " Tekrar: 6998, 7013, 7273 Bu hadisin ayrıntılı açıklaması için bkz. Kitabü't-ta'bır, Bab
حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ عُثْمَانَ، حَدَّثَنَا خَالِدُ بْنُ مَخْلَدٍ، حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ بِلاَلٍ، حَدَّثَنِي شَرِيكُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي نَمِرٍ، عَنْ عَطَاءٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " إِنَّ اللَّهَ قَالَ مَنْ عَادَى لِي وَلِيًّا فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ، وَمَا تَقَرَّبَ إِلَىَّ عَبْدِي بِشَىْءٍ أَحَبَّ إِلَىَّ مِمَّا افْتَرَضْتُ عَلَيْهِ، وَمَا يَزَالُ عَبْدِي يَتَقَرَّبُ إِلَىَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى أُحِبَّهُ، فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ، وَبَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ بِهِ، وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطُشُ بِهَا وَرِجْلَهُ الَّتِي يَمْشِي بِهَا، وَإِنْ سَأَلَنِي لأُعْطِيَنَّهُ، وَلَئِنِ اسْتَعَاذَنِي لأُعِيذَنَّهُ، وَمَا تَرَدَّدْتُ عَنْ شَىْءٍ أَنَا فَاعِلُهُ تَرَدُّدِي عَنْ نَفْسِ الْمُؤْمِنِ، يَكْرَهُ الْمَوْتَ وَأَنَا أَكْرَهُ مَسَاءَتَهُ ".
Ebu Hureyre'nin nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir: "Allahu Teala şöyle buyurdu: 'Her kim benim bir dostuma düşmanlık ederse, ben de ona savaş ilan ederim. Kulum bana kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihayet ben onu severim. Ben kulum u sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Diliyle de her ne isterse muhakkak onlarz kendisine ihsan ederim. Bana sığınmak isteyince de muhakkak kulum u sığındzrzr, korurum. Ben yapmasını dilediğim hiçbir şey hakkında, mu'minin ölümü karşısındaki tereddütüm gibi tereddüt etmedim. Bana bunda kulum ölümden hoşlanmıyordu. Ben de kuluma acı gelen şeyi sevmiyordum." Fethu'l-Bari Açıklaması: Başlıkta geçen "tevazu" kendisine tazim edilmesi istenen kişiye karşı insanın mertebesinden aşağıya indiğini ortaya koyması demektir. Bazılarına göre tevazu, bir kimsenin faziletinden dolayı kendinden daha üstün olana tazim etmesidir. İmam Buhari bu başlık altında iki hadise yer verdi. Bunlardan biri kendisi geçilen devenin konu edinildiği Enes hadisidir. Bu hadisin açıklaması Cihad Bölümünde "Hz. Nebi'in (s.av) Devesi" başlığı altında geçmişti. Bazıları bu hadisin yukarıdaki başlıkla herhangi bir ilişkisinin olmadığını ileri sürmüşler ve hadisin Nesailde yer alan rivayet yollarından birisinde geçen ifadeyi gözden kaçırmışlardır. Nesailde şöyle denilmektedir: "Bir şeyin dünyada kendi nefsini yükseltir, yükseltmez onu aşağıya indirmesi Allah üzerinde bir haktır. "(Nesai, Hayl) Çünkü bu hadiste kibirlenmemeye, tevazuya teşvike işaret vardır. Hadis dünyadaki işlerin kamil olmayıp, nakıs olduğunu bildirmektedir. İbn Battal şöyle demiştir: Hadisten dünyanın Allahu Tealalın nezdinde değersiz olduğu anlaşılmakta ve insanların birbirine karşı övünme ve gururlanmamaları gerektiğine uyarı vardır. Hadise göre Allah'ın nazarında değersiz olan her şey düşük bir seviyededir ve aklı olan herkesin bundan kaçınması, onu talep ederken yarışmayı ve rekabeti azaltması uygundur. Taberi şöyle demiştir: Alçak gönüllülükte din ve dünya açısından masıahat vardır. Çünkü insanlar dünyada alçak gönüllü oldukları takdirde aralarındaki kin, nefret ortadan kalkar, birbirlerine karşı övünme ve gururlanmanın yorgunluğundan rahata kavuşurlar. Biz de şunu ekleyelim: Hadis aynı zamanda Hz. Nebi'in (s.av) güzel ahlaklı ve alçak gönüllü olduğunu ifade etmektedir. Çünkü Resulullah s.a.v. bu hadise göre bedevinin kendisiyle yarışmasına razı olmuştur. Bu da müsabakanın caiz olduğunu göstermektedir. 6502"Kim benim dostuma düşmanlık ederse." Burada "Allah dostu"ndan maksat Allah'ı bilen, O'na itaate devam eden ve ibadetinde ihlas içinde olan kimse demektir. Allah dostlarına düşmanlık edecek kimsenin bulunabileceği meselesi bir anlaşılması zor problem olarak ortaya çıkmıştır. Zira düşmanlık ancak iki taraftan gelir. Allah dostu olan kimsenin ise ağır başlı, kendisine bilmeden bir harekette bulunanı bağışlayan bir kişilikte olması esastır. Bu problem e şöyle cevap verilmiştir: Buradaki "muadM" sadece husumetle, dünyevi muameleyle kısıtlı değildir. Tam aksine bazen taassubtan kaynaklanan bir kinden de meydana gelebilir. Rafızı'nin Hz. Ebu Bekir'e kini, bid'atçinin sünniye olan nefreti buna örnektir. Bunun neticesinde her iki taraftan düşmanlık meydana gelir. Allah dostu tarafından olan Allah için ve Allah hakkında olurken karşı taraftan olan, -yukarıda değindiğimiz üzere- taassub kaynaklıdır. Allah hakkında dost olana kinini açıktan ortaya koyan fasık da böyledir. Velinin ona olan kini ise yaptıklarına tepki gösterdiğinden ve Allah'ın, şehvetlerine uyma yasaklığına riayet etmesinden dolayıdır. İbn Hübeyre şöyle demiştir: Bu hadisten mazur olmanın uyarıdan önce geldiği anlaşılmaktadır ki bu gayet açıktır. "Fe kad azentuhu" ona ilan ederim. "Izan", ilan etmek demektir. "Ezan" kelimesi bu kökten alınmadır. "Bi'l-harbi =savaş ilan ederim." Savaşın meydana gelmesi problemli bir durum olarak görülmüştür. "Muharebe", "mufa'ale" kalıbından olup, her iki taraftan kaynaklanan fiiller için kullanılır. Oysa mahluk yaratanın hakimiyeti altındadır. (Nasıl olur da Allah'a savaş açabilir?) Buna' şöyle cevap verilmiştir: Bu ifade, insanlara anladıkları bir şeyle hitap kabilindendir. Çünkü savaş düşmanlıktan, düşmanlık muhalefetten kaynaklanır. Savaşın sonu helaktir. Allahu Teala'ı hiçbir şey yenemez. O zaman mana adeta şöyle olur: Kim benim bir kuluma düşmanlık ederse kendisini benden kaynaklanacak helake maruz bırakmış olur. Böylece hadiste savaş kelimesi kullanılmış, bununla onun lazımı (savaş bulununca bulunacak olan şey yani helak) kastedilmiştir. Bunun manaya yansıması şöyledir: Kim benim kuluma savaş açarsa ben de ona savaşçı bir düşmanın yaptığı muameleyi yaparım. Fakihanı şöyle demiştir: Bu hadiste şiddetli bir tehdit vardır. Çünkü Allah'a savaş açanı Allah helak eder. Bu ifade beliğ bir mecazdır. Zira Allah'ı sevenden hoşlanmayan kimse, Allah'a muhalif olmuş demektir. Allah'a muhalif olan ona inatla karşı çıkıyor demektir. Allah'a inatla karşı çıkanı o helak eder. Bu kural düşmanlık tarafında bu şekilde işlediğine göre, dostluk tarafında da böyle sabittir. Her kim Allah'ın dostlarını severse Allah ona ikramda bulunur demektir. TCıfi şöyle der: Allah'ın dostu itaat ve takva ile Allah'ı dost edindiğine göre Allah da onu koruyarak ve yardımda bulunarak dost edinir. Allahu Teala şöyle bir kanun koymuştur: Düşmanın düşmanı dosttur, düşmanın dostu düşmandır, Allah'ın dostunun düşmanı Allah'ın düşmanıdır. Her kim ona düşmanlık ederse tıpkı kendisine savaş açmış gibi olur. Her kim ona savaş açarsa sanki Allah'a savaş açmış gibidir. "Kulum bana kendisine farz kzldığım şeylerden daha sevgili olan bir şeyle yaklaşamaz." Bütün farz-ı ayn ve kifayeler bu sözcüğün hÜkmüne dahildir. Bu ifadeden farzları eda etmenin Allah'a amellerin en sevimlisi olduğu anlaşılmaktadır. Tufi der ki: Farzların emredildiği kesindir ve bunların terk edilmesine ceza tahakkuk eder. Nafileler ise sevap elde etmede farzlarla aynı olmakla birlikte her iki açıdan bunlardan farklıdır. Dolayısıyla farzlar en mükemmelolmaktadır. Bundan dolayı Allah'a en sevimli ve en yakınlaştıncı ibadet farzlar olmaktadır. Öte yandan farz asıl ve temel, nafile onun uzantısı ve binası gibidir. Farzları emredildiği şekilde ifa etmek emre sarılma, emredene boyun eğmek suretiyle onu ululamak ve hürmet etmek anlamı taşır. Bu harekette rububiyyete tazim gösterme ve ubudiyyetin zilletini ortaya koyma vardır. Netice olarak bunlarla Allah'a yaklaşmak amellerin en büyüğü olmaktadır. Farzı ifa eden kimse bunu bazen ceza korkusuyla yapar. Nafileyi ifa eden ise bunu ancak Rabbine hizmeti tercih ettiği için yapar. Dolayısıyla muhabbetle karşılık görür. Bu muhabbet kendisine hizmetle yaklaşan kimsenin hedeflediği bir gayedir. "Yetekarrabu ileyye = Bana yaklaşıyor" "takarrub" yaklaşmayı talep etmek demektir. Ebü'l-Kasım el-Kuşeyri şöyle demiştir: Kulun Rabbine yaklaşmasıönce ona imanla, sonra ihsanıyla olur. Rabbın kuluna yaklaşması dünyada kendisine irfan vermesiyle olur. Ahirette ise ondan hoşnutluğuyla meydana gelir. Bu ikisi arasında onun lutfunun ve nimetlerinin çeşitli şekilleri bulunmaktadır. "Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihayet ben onu severim." Keşmiheni rivayetinde "ahbabtuhu" yerine "uhibbuhu" kelimesi yer almaktadır. Bu cümle Allah'ın kulunu sevmesinin, kulun nafilelerle ona yaklaşmayı bırakmamasıyla olduğunu açıkça göstermektedir. Ancak daha önce geçtiği üzere farzların kendisiyle Allah'a yaklaşılan ibadetlerin en sevimlisi olması, sonra da muhabbeti doğurmaması problemli bir husus olarak görülmüştür. Buna şöyle cevap verilmiştir: Nafilelerden maksat farzların bitişiğinde olan, onları ihtiva eden ve tamamlayan ibadetler demektir. İbn Ebi Umame İbn Adem'in rivayeti bu anlayışı teyit etmektedir: "Sen benim yanımda olanı ancak sana farz kıldığım şeyleri ifa ederek elde edebilirsin." Fakihani şöyle demiştir: Hadisin manası şudur: Kul farzları ifa edip, namaz, oruç ve başka ibadetler gibi nafileleri yerine getirmeye devam ettiğinde bunlar o kulu Allah'ın sevgisine ve muhabbetine götürür. İbn Hübeyre şöyle demiştir: "Ma tekanabe" fiilinden nafile leri n farzdan önce olamayacağı hükmü anlaşılmıştır. Çünkü nafilenin "nafile" olarak isimlendirilmesi farz üzerine fazladan gelmesinden dolayıdır. Farz ifa edilmediğinde nafile hasıl olmaz. Farzı ifa eden kimse sonra üzerine nafile ilave ettiğinde ve bunu sürekli yaptığında kendisinde Allah'a yaklaşma iradesi tahakkuk eder. Öte yandan örf ve adete göre birine yaklaşma, genellikle hediye ve armağan gibi o kişi üzerine verilmesi vacip olan şeyler dışında bir şey vermekle olur. Böyle bir kimse vermekle yükümlü olduğu haracı ödeyen veya zimmetinde olan bir borcu ifa eden kimsenin aksinedir. Diğer taraftan farzları telafi etmek, nafilelerin getirilme amaçları arasında yer alır. Nitekim Müslim'in naklettiği sahih bir hadise göre Resulullah s.a.v. Allahu Teala'ın "Bakınız! Kulumun tatavvu ibadeti var mıdır? Varsa onunla birlikte farzı tamamlanır" buyurmuştur.(Tirmizi, salat; Ebu Davud, Salat) Buradan anlaşılan nafilelerle Allah'a yaklaşan, farzları ihlal eden değil, onları ifa eden kimselerdir. Nitekim büyüklerden biri şöyle demiştir: Her kim farzları ifa ettiği için nafileleri işleyemezse mazurdur, ama nafilelerle meşgulolup, farzı ihmal eden aldanmıştır. Hattabi şöyle demiştir: Bütün bunlar, temsili anlatımdır. Manası; Allah'ın kulunu bu organlarla yapmaya başladığı amellerinde başarılı kılması ve kendi sevgisini ona kolay kılmasıdır. Allahu Teala bunu kulun organlarını koruyarak ve onu çirkin gördüğü şeylere düşmekten muhafaza ederek yapar. Kulun kulağıyla eğlenceyi dinlemesi, gözü ile Allah'ın yasak ettiği şeye bakması, dokunulmasını haram kıldığı şeyleri eliyle tutması ve ayağıyla batıla yürümesi, korunmanın söz konusu olduğu alanlardır. Davudi de bu görüşe meyletmiştir. Kelabazi'nin yaklaşımı da böyledir. Allahu Teala şunu söylemektedir: O kulumu korurum ve sadece beni sevenlerle birlikte münasebette bulunur. Çünkü kul Allah'ı sevdi mi onun hoş görmediği hususlarda tasarrufta bulunmak hoşuna gitmez. (Allahu Teala'ın nasılolup da kulun işiten kulağı ve gören gözü olduğu meselesinde ileri sürülen görüşlerden) yedincisini açıklarken Hattabi şöyle demiştir: Allahu Teala bununla kulun duasını hızlı bir şekilde kabul ettiğini ve talep ettiği şeyde kendisini başarılı kıldığını ifade etmektedir. Şöyle ki insanın çabalarının tamamı ancak burada sözü geçen organlarla yapılmaktadır. Bazıları şöyle demiştir: Bu anlam daha önce geçen "Hiçbir organı yoktur ki Allah'la Allah için hareket etmiş olmasın" hadisinden alınmadır. Böyle bir kulun bütün organları hakkın sayesinde hak için amel eder. "Bana sığınmak isteyince." Ebu Ümame'nin rivayet ettiği bir hadiste bu ifade "Benden yardım dilediğinde ona yardım ederim" şeklinde geçmektedir. Bu cümleden nafilelerden maksadın mendub olan tüm söz ve fiiller olduğu anlaşılmaktadır. Bazı kulların ve salih kimselerin dua ettikleri ve bunda ısrarlı oldukları ama buna rağmen dualarının kabul edilmediği ileri sürülerek burada anlaşılmaz bir nokta olduğu ifade edilmiştir. Buna verilecek cevap bir değil, bir çoktur. Bazen kulun talep ettiği şeyin bizatihi aynısı derhal gerçekleşir. Bazen talep edilen şey gerçekleşir, fakat bir hikmetten dolayı bu zaman alır. Bazen kulun duası kabul edilir, fakat talep ettiği şeyin bizatihi aynısı verilmeden kabul edilir. Çünkü talep edilen şeyde peşin bir masıahat olmaz, gerçekleşende peşin masıahat olur veya bu diğerine göre daha çok masıahat sağlar. Hadisten Çıkan Sonuçlar 1- Bu hadisten namazın ne kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır. Zira Allah'ın kendisine yaklaşmaya çalışan kula sevgisi namazdan kaynaklanmaktadır. Sebebine gelince; namaz Allah'a yakar ma (münacat) ve yaklaşma mahallidir. Namazda kul ile Rabbi arasında bir vasıta yoktur. Kulun gözünü namazdan daha çok aydınlık kılacak bir şey yoktur. Bundan dolayı Enes'in naklettiği bir hadiste Hz. Nebi (s.av) şöyle demiştir: "Namaz gözümün nuru kılındı" hadisi Nesaı ve başka muhaddisler nakletmişlerdir.(Nesai, işretu'n-Nisa) Kimin gözü ne de aydın oluyorsa kişi ondan ayrılmayı istemez ve ondan dışarı çıkmayı talep etmez. Çünkü onun mutluluğu bu şeydedir ve hayatı bununla amacına ulaşır. Kul bunları ancak çalışıp didinmeye iyi sabretmekle elde eder. Çünkü sülCık ehli, afetlerin ve gevşekliğin hedefidir. 2- Bu hadis üzerine vacip olanları ifa eden ve nafilelerle yaklaşmaya çalışan kimsenin duasının reddedilmeyeceğini ifade etmektedir. Çünkü bu doğru ve yeminle pekiştirilmiş olan vaadin gereğidir. Duanın hemen kabul edilmemesine verilecek cevap az önce geçmişti. 3- Kul en yüksek derecelere ulaşsa ve Allah'ın sevgili bir kulu haline gelse bile ondan talep etmeyi bir kenara bırakmaz. Çünkü talepte Allah'a boyun eğme ve kulluk izharı vardır. Bu konunun açıklaması Deavat Bölümünün baş taraflarında geçmişti. Alçak gönüllülüğe teşvik hususunda birçok sahih hadis gelmiştir. Fakat bunlardan Buhari'nin şartını taşıyan hiçbir hadis yoktur. Bundanolayı İmam Buhari yukarıda zikredilen iki hadise yer vererek diğerlerini zikretmeye ihtiyaç duymamıştır. Sözkonusu hadisIerden bazıIarı şunIardır: [yaz İbn Himar'ın nakline göre ResuIuIlah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Allahu Teala bana alçak gönüllü olunuz, kimse kimseye karşı övülmesin diye vahyetti"(Müslim, Cennet; Ebu Davud, Edeb) demiştir. Bu hadisi Müslim, Ebu Davud ve başkaIarı nakIetmişIerdir. Ebu Hureyre'nin nakIine göre ResuIuIlah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Herhangi bir kimse Allah için mütevazi olursa Allah onu yüceltir" buyurmuştur. (Müslim,Birr; Tirmizi, Birr ve's-Sıla) Bu hadisi de Müslim ve Tirmizi nakIetmişIerdir. Ebu Said'in nakline göre ResuIuIlah s.a.v. "Kim Allah için tevazu gösterirse Allah onu yüceltir ve ruhlar aleminin en yüksek mertebesine koyar" buyurmuştur. Hadisi İbn Mace nakIetmiş, İbn Hibban sahih oIduğunu belirtmiştir.(İbn Mace, Zühd; İbn Hibban, Sahih, XII)
حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ الْعَلاَءِ، حَدَّثَنَا أَبُو أُسَامَةَ، حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ، عَنْ قَيْسٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ لَمَّا قَدِمْتُ عَلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قُلْتُ فِي الطَّرِيقِ: يَا لَيْلَةً مِنْ طُولِهَا وَعَنَائِهَا عَلَى أَنَّهَا مِنْ دَارَةِ الْكُفْرِ نَجَّتِ وَأَبَقَ غُلاَمٌ لِي فِي الطَّرِيقِ، فَلَمَّا قَدِمْتُ عَلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَبَايَعْتُهُ، فَبَيْنَا أَنَا عِنْدَهُ إِذْ طَلَعَ الْغُلاَمُ، فَقَالَ لِي النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " يَا أَبَا هُرَيْرَةَ هَذَا غُلاَمُكَ ". فَقُلْتُ هُوَ لِوَجْهِ اللَّهِ تَعَالَى. فَأَعْتَقْتُهُ.
Ebu Hureyre dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna geldiğim zaman yolda şu beyiti söylemiştim: "Bu uzun gecenin uzunluğundan ve meşakkatinden (Allah'a sığınırım). Bununla birlikte beni küfür diyarından kurtaran odur." Yolda benim bir kölem de kaçtı. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna gelince, ona bey'at ettim. Onun yanında iken birden o köle çıkageldi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana: Ey Ebu Hureyre, işte bu senin kölendir, dedi. Ben de: O Allah için hürdür, diyerek onu hür bıraktım." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Devs ile Devsli et-Tufayl b. Amr'ın kıssası" et-Tufayl b. Amr'a Zunnur da deniliyordu. Çünkü o Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna gelip Müslüman olduktan sonra Allah Resulü onu kavmine gönderdi. et-Tufayl: Benim için (buna dair) bir alamet kıl, diye dilekte bulununca Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Allah'ım sen onun için bir nur takdir buyur diye dua etti. İki gözü arasında bir nur parıldadı. Bunun üzerine: Rabbim ben onların bu bir yaratılış bozukluğudur diyeceklerinden korkuyorum dedi. Bu sefer o nur kamçısının ucuna gitti. Karanlık gecede etrafı aydınlatıyordu .. Bu olayı Hişam b. el-Kelbi uzunca bir kıssayı zikrederken sözkonusu etmiştir. Bu kıssada nakledildiğine göre o kavmini İslama davet etmiş, babası İslamı kabul ettiği halde annsi Müslüman olmamış, sadece Ebu Hureyre onun davetini kabul etmiştir. Derim ki: Bu onun (et-Tufayl'ın) erken dönemde Müslüman olduğunu göstermektedir. Musa b. Ukbe, İbn Şihab'dan zikrettiğine göre et-Tufayl b. Amr, Ebu Bekr'in halifeliği döneminde Ecnadın vakasında şehit düşmüştür
حَدَّثَنَا عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ سَعْدٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " بُعِثْتُ بِجَوَامِعِ الْكَلِمِ، وَنُصِرْتُ بِالرُّعْبِ، وَبَيْنَا أَنَا نَائِمٌ رَأَيْتُنِي أُتِيتُ بِمَفَاتِيحِ خَزَائِنِ الأَرْضِ، فَوُضِعَتْ فِي يَدِي ". قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ فَقَدْ ذَهَبَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَأَنْتُمْ تَلْغَثُونَهَا أَوْ تَرْغَثُونَهَا، أَوْ كَلِمَةً تُشْبِهُهَا.
Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Ben cevamiu'l-kelim (özlü ve kapsamlı sözler) ile gönderildim. Bana (bir aylık mesafedeki düşmanın gönüllerine) korku salmak suretiyle yardım edildi. Bir de ben uyuduğum sırada bana yeryüzünün hazinelerinin anahtarları getirildi de benim elime konuldu." (Sonra) Ebu Hureyre şöyle demiştir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem (bu hazinelerden hiçbirisine nail olmadan bu dünyadan) gitti. Şimdi siz bu hazineleri iştahla yiyorsunuz. Ebu Hureyre burada "telğasuneha" veya "terğasuneha" ya da buna benzer bir fiil kullandı