Sahîh-i Müslim · 4
Arapça metin
وَحَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عُبَيْدٍ الْغُبَرِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو عَوَانَةَ، عَنْ أَبِي حَصِينٍ، عَنْ أَبِي صَالِحٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " مَنْ كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ " .
Bize Muhammed b. Ubeyd el-Guberi rivayet etti. (Dedi ki:) Bize Ebu Avane, Ebu Hasîn'den o da Ebu Salih'den o da Ebu Hureyre'den naklen rivayet etti.Ebu Hureyre şöyle demiş: Resulllah (Sallallahu aleyhi ve sellem): *Her kim benim üzerimden kasden yalan söylerse Cehennemdeki yerine hazır olsun.* buyurdular. Diğer tahric: Buhari, had. no: 6197 -uzunca-; Tuhfetu'l-Eşraf, 12852 NEVEVİ ŞERHİ: (HADİS’İN SENED’İ) Senetteki "Muhammed b. Ubeydullah el-Gubari" deki" el-Gubari", Bekr b. Vail oğulları arasında bilinen bir kabilenin atası olan "Guber"e nispettir. Sözünü ettiğimiz Muhammed Basralıdır. Ebu Avane'nin adı, Vaddah b. Abdullah el-Vasıti'dir. Ebu Hasin isminin ha harfi fethalı, sad kesreli okunacağı daha önceki fasılıarda geçmiş bulunmaktadır. Orada belirttiğimiz üzere Buhari ve Müslim'in Sahihlerinde benzeri isim de başka bir ravi yoktur. Onun dışında aynı harflerle isimleri yazılanların ismi ise ha ötreli, sad fethalı olmak üzere Husayn şeklindedir. Bundan tek istisna ise dat harfi ile yazılan "Hudayn b. el-Münzir"dir. Ebu Hasin'in adı Osman b. Asım el-Esedi el-Kufı'dir, tabiindendir. Ebu Salih ise es-Semman diye bilinir. ez-Zeyyat da denilir. Adı Zekvan'dır. Kendisi Kufe'ye zeytinyağı ve yağ getirirdi. Aslen Medineli'dir. 101 yılında vefat etmiştir. Her birisi "Ebu Salih" diye anılan onun derecesinde ve ona yakın birkaç kişi daha vardır. Ebu Hureyre, bu künyeyi alan ilk kişidir. Onun ve babasının adı hakkında yaklaşık otuz farklı görüş vardır. Bunların en sahih olanları ise Abdurrahman b. Sahr olduğudur. Ebu Ömer b. Abdilberr dedi ki: Bu hususta çokça ihtilaf edildiğinden ötürü bana göre kendisine itimat edilecek sahih bir rivayet yoktur. Bundan Abdullah ve Abdurrahman müstesnadır. Müslüman olduktan sonraki ismi hususunda kalbin daha çok yattığı bu isimlerdir. (İbn Abdilberr devamla) dedi ki: Muhammed b. İshak dedi ki: Adı Abdurrahman b. Sahr'dır. (İbn Abdilberr) dedi ki: İşte isimlere ve künyelere dair eser tasnif etmiş bir kısım ilim adamı buna itimat etmiştir. Hakim Ebu Ahmed de böyle demiştir: Onun ismi hususunda bize göre en sahih kanaat Abdurrahman b. Sahr olduğudur. Ona "Ebu Hureyre" künyesinin veriliş sebebine gelince, küçükken kendisiyle oynadığı küçük bir kedisi varmış. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) pek büyük bir menkıbesi bulunmaktadır. O da Raslilullah {sallallahu aleyhi ve sellem)'den en çok rivayeti bulunan sahabinin kendisi olmasıdır. İmam, hafız Bakiy b. Mahled el-Endelusi Müsned'inde Ebu Hureyre'nin 5374 hadisini rivayet etmektedir. Ashab-ı Kiram (radıyallahu anh) arasında bu kadar hadis rivayeti bulunanı da, buna yaklaşanı da yoktur. İmam Şafii -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- dedi ki: Ebu Hureyre kendi zamanında hadis rivayet edenlerin en hafızıdır. Ebu Hureyre'nin Medine'nin Zu'l-huleyfe mıntıkasında kaldığı bir evi vardı. 59 yılında 78 yaşında Medine' de vefat etti. Baki'de defnedildi. Aişe (radıyallahu anha) da ondan kısa bir süre önce vefat etmişti. Ebu Hureyre de onun cenaze namazını kıldırmıştı. Ebu Hureyre'nin 57 yılında vefat ettiği söylendiği gibi 58 yılında vefat ettiği de söylenmiştir. Doğrusu 59 yılında vefat ettiğidir. Kendisi Suffe'de yaşayan ve oranın müdavimlerinden idi. Ebu Nuaym, Hilyetu'l-Evliya adlı eserinde: Ebu Hureyre Suffa'da yaşayanların arifi (onların temsilcisi) ve orada kalanların en ünlüsüdür. Allah en iyi bilendir. (METNİN MEŞHURLUĞU) Hadisin metnine gelince, son derece sahih, pek muazzam bir hadistir, mütevatir olduğu dahi söylenmiştir. Ebu Bekr el-Bezzar Müsnedinde bu hadisi Nebi (s.a.v.)'den ashab-ı kiram da (r.a.) kırk'a yakın kişinin rivayet ettiğini belirtmektedir. İmam Ebu Bekr es-Sayrafi de Şafii' nin Risalesini şerhinde -Allah ikisine de rahmet buyursun- bu hadisin merfu olarak altmış sahabiden daha fazla kişiden rivayet edildiğini nakletmektedir. Ebu'l-Kasım Abdurrahman b. Mende ise bu hadisi rivayet edenlerin isimlerini zikretmiş ve onların yetmiş sekiz kişiye kadar vardıklarını tespit etmiş, sonra da: Ve daha başkaları da bunu rivayet etmiştir, demiştir. Kimi hadis hafızı bunun altmış iki sahabiden rivayet edildiğini belirtmektedir. Bunların arasında cennetlik olduklarına tanıklık edilmiş aşere-i mübeşşere de vardır. Ayrıca şunu eklemektedir: Aşere-i mübeşşere'nin tamamının bundan başka ittifakla rivayet ettikleri bir hadis bilinmemektedir. Yine altmıştan daha fazla sahabi tarafından rivayet edilen bunun dışında bir hadis de bilinmemektedir. Hatta kimisi bunu ashabtan iki yüz kişi rivayet etmiştir demiş ve bunun daha fazlasını söyleyenler de olmuştur. Buhari ve Müslim bu hadisi Sahihlerinde ittifakla Ali, Zubeyr, Enes, Ebu Hureyre ve başkalarından tahric etmişlerdir. el-Cem'u beyne's-Sahihayn adlı eserin müellifi Ebu Abdullah el-Humeydi'nin Enes'in rivayet ettiği hadisi Müslim'in tek başına naklettiği münferid rivayetler arasında zikretmesi ise doğru değildir çünkü her ikisi de bunu ittifakla rivayet etmişlerdir. Allah en iyi bilendir. (LAFZI VE AÇIKLAMASI) Nebi (sallallahu aleyhi ve selleml'in: "Cehennemdeki yerine hazırlansın" buyruğu hakkında ilim adamları oraya yerleşsin, konaklasın anlamında olduğunu söylemişlerdir. Cehennemdeki yerini edinsin diye de açıklanmıştır. Hattabi dedi ki: Bunun asıl anlamı develerin çöktüğü yer ile alakalıdır. Diğer taraftan bunun emir lafzı ile yapılmış bir (bed)dua olduğu da söylenmiştir. Yani Allah onu böyle bir yere koysun, yerleştirsin demektir. "Cehenneme girsin" ifadesi de böyledir. Bunun emir lafzında haber olduğu da söylenmiştir. Yani: Böyle bir kişiye cehennemde kalacağı yere gitmesi vacip olmuştur. O halde kendisini buna alıştırsın. Bu manaya "cehenneme girsini boylasın" şeklindeki diğer rivayet de delildir. Bir başka rivayette ise: "Onun için cehennemde bir ev bina edilir" denilmektedir. Hadisin manasına gelince, işte böyle birisinin cezası budur, bu ceza ile cezalandırılabilir, kerim olan Allah onu af da edebilir. Kesin olarak cehenneme gireceği söylenmez. İşte küfrün dışındaki bütün büyük günah sahipleri hakkında yapılmış cehennem tehdidine dair bütün rivayetlerin durumu budur. (1/68) Bütün bu gibi günahlar ile ilgili yapılmış tehditler hakkında bu kişinin cezası budur, bu cezayı görebilir de, affedilebilir de. Ayrıca cezalandırılıp da cehenneme konulacak olursa ebediyen orada bırakılmaz. Yüce Allah'ın lütuf ve rahmeti ile oradan çıkması kaçınılmazdır. Tevhid üzere ölmüş hiçbir kimse cehennem ateşinde ebedi kalmaz. Bu ehl-i sünnet tarafından ittifakla kabul edilmiş temel bir kuraldır, Allah Teala'nın izniyle biraz sonra iman bölümünde bunun delilleri gelecektir. Yalan: Mezhebimize mensup kelam alimlerine göre bir şey hakkında gerçek durumunun hilafına -kasten ya da yanılarak- haber vermektir. Ehl-i sünnet mezhebine göre yalan budur. Mutezile ise bunun kastim olması şarttır, demişlerdir. Bu hadislerin hitap delili ise bizim lehimizedir çünkü Nebi (s.a.v.) yalanı kasten yapmakla kayıtlamış bulunmaktadır çünkü yalan söylemek kasten de olabilir, yanılarak da olabilir. Bununla birlikte icma' ve Kitap ve Sünnette meşhur olan naslar unutanın ve yanlışlık yapanın günah kazanmasının söz konusu olmadığı hususunda birbiriyle uyumlu ve biri diğerini güçlendirecek şekilde gelmiş bulunmaktadır. Buna göre Nebi (s.a.v.) eğer mutlak olarak yalan söylemeyi söz konusu etmiş olsaydı, unutanın da aynı şekilde günahkar olacağı düşünülebilirdi. Bundan dolayı bunu (kasti olmak) ile kayıtlamış bulunmaktadır. Mutlak olarak gelmiş rivayetler de kasti olmakla kayıtlanarak gelmiş bulunan rivayetlere göre yorumlanır. Allah en iyi bilendir. Hadisten Çıkan Sonuçlar Şunu da bilelim ki bu hadis çeşitli faydalı hususları ve birtakım kuralları kapsamak:adır: 1- Ehl-i sünnetin, yalan, bir şey hakkında bulunduğu durumun hilafına -kasten olsun, yanılarak olsun- haber vermeyi kapsar şeklindeki kuralını tespit etmektedir. 2- Nebi (s.a.v.) adına yalan söylemek, büyük çapta bir haramdır ve bu pek büyük bir hayasızlık ve helak edici büyük bir günahtır. Bununla birlikte böyle bir yalan söylemeyi helal kabul etmedikçe bundan dolayı kişi kafir olmaz. Çeşitli taifelere mensup ilim adamlarının meşhur kanaati budur. Mezhebimiz (Şafii) mensubu imamlarından birisi olan İmamu'l-Harameyn Ebu'l-Meali'nin babası Şeyh Ebu Muhammed el-Cuveyni şöyle diyor: Bir kimse Nebi (s.a.v.) aleyhine kasten yalan uydurmak ile kafir olur. İmamu'l-Harameyn babasının bu görüşünü nakletmekte ve derslerinde: Kasten RasuluIlah (s.a.v.) adına yalan uyduran kimse kafir olur ve kanının akıtılması hederdir, dediğini nakletmektedir. Bununla birlikte İmamu'l-Harameyn bu görüşün zayıf olduğunu belirterek şunları söylemiştir: Bizim mezhep alimlerimizden böyle bir görüş ortaya atanı görmedim. Bu büyük bir yanlışlıktır, doğrusu da bizim az önce kaydettiğimiz cumhurun kanaatidir. Allah en iyi bilendir. Diğer taraftan bir tek hadiste dahi RasuluIlah (s.a.v.) adına kasten yalan söyleyen bir kimsenin fasık olduğuna hükmedilir ve bütün rivayetleri reddedilir, bütün rivayetlerinin delil gösterilmesi de artık batıl olur. Eğer tövbe eder de, samimi bir .şekilde tövbesine bağlı kalırsa ilim adamlarından bir topluluk -Ahmed b. Hanbel, Buhari'nin hocası ve İmam Şafii'nin arkadaşı Ebu Bekr el-Humeydi, Şafii mezhebimize mensup fukahadan aralarında usul ve fıkıh da ileri geçmiş muteber kimselerden olan Ebu Bekr esSayrafi'nin de bulunduğu- bir topluluk bu hususta tövbesinin herhangi bir etkisinin olmayacağını, ebediyen rivayetinin kabul edilmeyeceğini, aksine her zaman için cerh edilmiş bir ravi olarak kalmaya devam edeceğini söylemişlerdir. Hatta Ebu Bekr es-Sayrafi mutlak bir ifade kullanarak şöyle demiştir (1/69): Aleyhine tespit ettiğimiz bir yalan sebebiyle nakilcilerden haberini düşürüp, itibar etmediğimiz herbir kimsenin ortaya çıkacak herhangi bir tövbesi dolayısıyla haberini tekrar kabul etme cihetine gitmeyiz. Naklini zayıf kabul ettiğimiz bir kimsenin artık bundan sonra (rivayetini) kabul etmemiz mümkün değildir. İşte bu, rivayetin ve şahitliğin ayrıldığı hususlardandır. Ben bu kanaate sahip olanların lehine herhangi bir delil görmüş değilim. Bunun sebep olacağı fesadın büyüklüğü sebebiyle Nebi (s.a.v.) adına yalan uydurmaktan ileri derecede sakındırmak ve vebalinin ağırlığına dikkat çekmek maksadıyla söylendiği şeklinde yorumlanması mümkündür. Çünkü böyle bir şey kabul edilecek olursa kıyamet gününe kadar devamlı bir şeriat halini alır. Oysa başkasının adına yalan uydurmak ve şahitlikte yalan söylemek böyle değildir. Bunların sebep olacağı kötülük sınırlıdır, genel değildir. Derim ki: Bu imamların zikrettikleri bu kanaat zayıftır, şer'i temel kurallara aykırıdır. Tercih edilen ise böyle bir durumda bu kimsenin tövbesinin sahih olacağını kesin olarak kabul edip, bilinen şartları ile sahih bir şekilde tövbe ettiği ortaya çıktıktan sonra rivayetlerinin kabul edileceğidir. Sözkonusu bu şartlar ise masiyetten kesinlikle vazgeçmek, onu yaptığına pişman olmak ve bir daha o masiyete dönmemek üzere kesin karar vermektir. İşte şeriatın temel kurallarına paralel kanaat budur. Diğer taraftan kafir iken Müslüman olan kimsenin rivayetinin sahih olacağını icma ile kabul etmişlerdir. Esasen ashab-ı kiram'ın çoğunluğunun da vasfı bu idi. Yine böyle bir kimsenin şahitliğinin kabul edileceğini de icma ile kabul etmişlerdir. Bu hususta ise şahitlik ile rivayet arasında bir fark yoktur. Allah en iyi bilendir. 3- Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) adına yalan uydurmanın haram oluşu, ahkama dair olması ile teşvik, korkutma, öğütler ve buna benzer hüküm ihtiva etmemesi arasında bir fark yoktur. Bütün bu hallerde onun adına yalan uydurmak, icmaları muteber kabul edilen Müslüman ilim adamlarının icmaı ile büyük günahların en büyüklerinden, çirkin işlerin en çirkinlerinden haram bir iştir. Terğib ve Terhib (Teşvik ve korkutma) ile ilgili hadis uydurmanın caiz olduğu şeklindeki batıl bir kanaate sahip bulunan Kerramiye taifesinin kanaati ise bunun aksinedir. Kendilerinin zahid olduğunu ileri süren yahut onlar gibi cahillerin zahid olduğunu söyleyen pek çok bilgisiz kimse de bu hususta onların peşinden gitmiştir. Bu batıl kanaate sahip olmaya kendilerini iten ise hadisin bir rivayetinin "bu yolla saptırmak maksadıyla kasti olarak benim adıma yalan söyleyen kimse cehennemdeki yerine hazırlansın" diye rivayet edilmiş olmasıdır. Bazıları da böyle bir yalan Nebi (s.a.v.)'in aleyhine değil, onun lehinedir demişlerdir fakat onların bu tutumları bu işleri ve bu şekildeki delil göstermeleri en ileri derecede bir bilgisizlik ve gafilliğin en son noktasıdır. Onların şeriatın temel kurallarından herhangi bir şey bilmeyecek kadar alabildiğine uzak olduklarının da en açık bir delilidir. Hatta bu kanaat sahipleri kendi sığ akıllarına ve gerçekten uzak ve bozuk zihinlerine yakışan pek çok muğalatadan oluşan birtakım sözler de bir araya getirip toplamışlar ve böylelikle aziz ve celil Allah'ın şu buyruğuna da muhalefet etmişlerdir: "Bilmediğin bir şeyin ardına düşme çünkü kulak, göz ve kalbin her biri ondan sorumludur." (İsra, 36) Diğer taraftan bunlar bu mütevatir hadislerin ayrıca yalan şahitliğin büyük bir günah olduğunu açıkça ifade eden meşhur hadislerin açık seçik ifadelerine, hal ve akd ehlinin icmaına muhalefet ettikleri gibi, herhangi bir kimse aleyhine yalan uydurmanın haramlığını ortaya koyan daha başka diğer kesin delillere de muhalefet etmişlerdir. Durum böyle iken sözü şeriat, kelamı vahiy olan bir kimse adına yalan uydurmanın hükmü ne olur? Ayrıca bir kimse onların söylediklerine bakacak olursa yüce Allah'a da iftira etmiş olduklarını görür çünkü yüce Allah: "O hevadan konuşmaz, o(nun sözü) ancak vahyedilen bir vahiydir." (Necm, 3-4) buyurmaktadır. En şaşırtıcı husus ise onların bu onun lehine bir yalandır demeleridir. Bu ise onların Arapçayı ve şeriatın hitap tarzını bilmediklerini göstermektedir çünkü bütün bunlar bu işi bilenlere göre onun aleyhine (onun adına) bir yalandır. Onların delil diye sarıldıkları hadise de ilim adamları çeşitli şekillerde cevap vermişlerdir. Bunların en güzeli ve en kısa olanları hadiste zikredilen "onunla insanları saptırmak için" şeklindeki fazlalıktır. Bu, hadis hafızlarının batıl olduğunu ittifakla kabul ettikleri ve hiçbir şekilde sahih olarak bilinmediğini ifade ettikleri batıl bir fazlalıktır. İkinci cevap ise Ebu Ca'fer Tahavi'nin verdiği cevaptır. Eğer bu ibare sahih dahi olsaydı, tekid için olurdu. Yüce Allah'ın: "İnsanları saptırmak için bir bilgiye dayanmaksızın Allah'a iftira eden kimseden daha zalim kim olabilir?" (En'am, 144) Üçüncü cevaba gelince "saptırmak için" anlamındaki buyruğun başına getirilen "lam" harfi ta'lil lam'ı değildir. Aksine bu lam akıbeti bildiren ve sonunda varılacak yeri anlatmak için kullanılan lam harfidir. Bunun da anlamı: Söylediği yalanın akıbeti ve varacağı nokta onunla insanları saptırmaktır şeklindedir. Yüce Allah'ın: "Sonra Firavun hanedanı onu aldılar çünkü sonunda onlara bir düşman, bir tasa olacaktı." (Kasas, 8) Gerek Kur'an-ı Kerim'de, gerek Arap dilinde bunun benzerleri sayılamayacak kadar çoktur. Buna göre hadisin anlamı da şöyle olur: Onun söylediği yalan sonunda saptırıcı olur. Özetle söyleyecek olursak onların bu kanaatleri ayrıca zikredilmeye değmeyecek kadar tutarsız, bunun püskürtülmesi için uğraşmayı gerektirmeyecek kadar önemsiz, çürütülmesine gerek olmayacak kadar da çürük ve bozuktur. 4- Uydurma hadisin uydurma olduğunu bilen yahut ağırlıklı kanaati ile uydurma olduğunu zanneden kimse tarafından rivayet edilmesi haramdır. Uydurma olduğunu bilen yahut zanneden bir kimse böyle bir hadisi rivayet edip de ravilerinin durumunu ve zayıflığını açıkça ortaya koymayan bir kimse de bu tehdidin kapsamına girer. Rasulullah (s.a.v.) adına yalan uyduranlar arasında sayılır. Yine buna daha önce geçen: "Kim benden yalan olduğunu gördüğü bir hadisi nakledecek olursa o yalancılardan birisidir" hadisi de delildir. Bundan dolayı ilim adamları şöyle demişlerdir: Bir hadis rivayet etmek yahut zikretmek isteyen bir kimsenin hadise bakması lazım. Eğer sahih ya da hasense Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu yahut şunu yaptı ya da buna benzer kat'i bir ifade kullanarak rivayet eder. Şayet hadis zayıf ise buyurdu, yaptı, emretti ya da yasakladı şeklindeki bir ifadeyi ya da buna benzer kesinlik anlatan herhangi bir ifadeyi kullanmayarak aksine ondan şu rivayet nakledilmiştir yahut ondan şu rivayet gelmiştir ya da rivayet edilmektedir, zikredilmektedir, nakledilmektedir, denilmektedir ya da bize ulaştığına göre ve benzeri bir ifade kullanmalıdır. Şanı yüce Allah en iyi bilendir. Yine ilim adamları şöyle demiştir: Hadis okuyan bir kimsenin nahv, lugat ve ravilerin isimlerini, onun söylemediği sözleri söylemiş gibi nakletmeyecek derecede bilmesi gerekir. Şayet hata olduğunu bildiği bir husus rivayet yoluyla sahih olarak nakledilmiş ise selef ve haleften büyük çoğunluğun kabul ettiği doğru kanaat, onun hadisi doğru şekliyle rivayet edeceği fakat kitapta bunu değiştirmeyeceği ancak haşiyede rivayette bu şekilde geldiğini ama doğru olanın farklı bir şekil olan şu şeklin olduğunu yazması ve rivayetin bulunduğu yerde bu hadiste bu şekilde vaki olmuştur yahut rivayetimizde böyledir ancak doğrusu da budur, demesi gerekir. Çünkü böyle bir yol izlemek, maslahata daha uygundur. Kendisi hatalı olduğuna inanmakla birlikte başkasının bildiği uygun bir açıklaması da bulunabilir. Şayet yazılı kitabın değiştirilmesi yolunu açacak olursa ehil olmayan kimseler de bu işe kalkışmak cesaretini gösterebilir. İlim adamları der ki: Hadis rivayet eden ve okuyan kimse, bir lafzı okumakta tereddüt gösterecek olup da onu şüphe ettiği bir surette okuyacak olursa, hemen onun akabinde "ev kema kal: yahut nasıl buyurduysa öyle" demesi gerekir. Allah en iyi bilendir. Bundan önceki fasıllarda bilgisi tam bir kimsenin mana yoluyla rivayet nakletmesinin caiz olup olmadığına dair görüş ayrılıklarını da zikretmiş bulunmaktayız. İlim adamları şöyle demişlerdir: Mana yoluyla rivayet nakleden kimsenin rivayeti naklettikten sonra: Ev kema kal, ev nahvu haza: yahut buyurduğu gibi ya da buna yakın demesi müstehaptır. Nitekim ashab ve onlardan sonra gelenler böyle yapmıştır. Allah en iyi bilendir. Zubeyr, Enes ve diğer sahabilerin (Allah onlardan razı olsun) Rasulullah (s.a.v.)'den rivayet nakletmekten ve ondan çokça rivayette bulunmaktan çekinmelerine gelince, yanlış yapmaktan ve unutmuş olmaktan korkmalarından dolayıdır. Yanlış yapan ve unutan bir kimsenin günahkar olması sözkonusu olmasa dahi bu hususta ihtiyatı elden bıraktığından ötürü kusurlu hareket edebilir ya da benzeri bir tutum ona nispet edilebilir. Unutan kimse ile ilgili birtakım şer'i hükümler de bulunmaktadır. Telef edilenlerin tazminatının ödenmesi, taharetin bozulması ve buna benzer bilinen hükümler gibi. Şanı yüce Allah en iyi bilendir
Benzer hadisler
وَحَدَّثَنِي زُهَيْرُ بْنُ حَرْبٍ، حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ، - يَعْنِي ابْنَ عُلَيَّةَ - عَنْ عَبْدِ الْعَزِيزِ بْنِ صُهَيْبٍ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، أَنَّهُ قَالَ إِنَّهُ لَيَمْنَعُنِي أَنْ أُحَدِّثَكُمْ حَدِيثًا كَثِيرًا أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " مَنْ تَعَمَّدَ عَلَىَّ كَذِبًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ " .
Bana Züheyr b. Harb'da rivayet etti. (Dediki:) Bize İsmaîl yanî İbni Uleyye, Abdulazîz b. Suhayb'dan o da Enes b. Malik'den naklen rivayet etti ki, Enes; Sizlere çok hadîs rivayet etmeme Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)'in şu hadîsi cidden mani' olmaktadır. Her kim kasdî olarak benim üzerimden bir yalan uydurursa hemen Cehennem'deki yerine hazır olsun.» buyurdular; demiştir. Diğer tahric: Kütüb-i Sirte arasında) yalnız Müslim rivayet etmiştir. ve Tuhfetu'l-fşraf, 1002 NEVEVİ ŞERHİ : (SENED) Müslim'in "bize İsmail -yani İbn Uleyye- tahdis etti" ifadesinde "yani" demesinin sebebi naklettiği rivayette "İbn Uleyye" bulunmadığından kendisi "yani" lafzını eklemiştir. Mukaddimedeki fasıllarda buna dair açıklamalar geçmiş ve bundan maksadın ne olduğunu orada açıklamış idik. "Uleyye" İsmail'in annesidir. Babası, İbrahim b. Sehm b. Miksem el-Esedi'dir. Esed nispeti Huzeyme'nin Esed kolunadır. Onların azatlısıdır. İsmail'in kendisi Basralı'dır, aslı da Kufe'dendir. Künyesi Ebu Bişr' dir. Şu'be dedi ki: İsmail b. Uleyye, fukahanın reyhanı, muhaddislerin efendisidir. Muhammed b. Sa'd dedi ki: Uleyye, İsmail'in annesidir. O da Şeyban oğullarının azatlısı Hassan kızı Uleyye olup, aklı başında, dirayetli bir kadın imiş. Salih el-Murri ve ondan başka Basra'nın ileri gelenleri ile fukahasından olan kimseler onun evine gider, o da onların bulunduğu yere çıkar, onlarla konuşur, onlara soru sorardı. İsmail b. Uleyye ile ilgili hususlardan birisini de Hatib Bağdadi şöylece sözkonusu etmektedir: İsmail b. Uleyye'den İbn Cureyc ve Musa b. Sehl el-Vişa hadis nakletmiş bulunmaktadır. Bu ikisinin vefatları arasında 129 yıl vardır. 127 yıl olduğu da söylenmiştir. (Hatib devamla) dedi ki: Yine İbn Uleyye'den, İbrahim b. Tahman hadis nakletmiştir. Onun vefatı ile el-Vişa'nın vefatı arasında ise 120 yıl vardır. 125 yıl olduğu da söylenmiştir. İbn Uleyye' den Şu'be de hadis rivayet etmiştir. Onun vefatı ile el-Vişa'nın vefatı arasında ise 118 yıl vardır. Yine İbn Uleyye'den, Abdullah b. Vehb de hadis rivayet etmiştir. Onun vefatı ile el-Vişa'nın vefatı arasında ise 81 yıl vardır. el-Vişa ise 298 yılı Zülkade ayının cumaya rastIayan birinci günü vefat etmiştir
حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ نُمَيْرٍ، وَأَبُو أُسَامَةَ عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، ح وَحَدَّثَنَا ابْنُ نُمَيْرٍ، حَدَّثَنَا أَبِي، حَدَّثَنَا عُبَيْدُ اللَّهِ، عَنْ خُبَيْبِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، عَنْ حَفْصِ بْنِ عَاصِمٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " إِنَّ الإِيمَانَ لَيَأْرِزُ إِلَى الْمَدِينَةِ كَمَا تَأْرِزُ الْحَيَّةُ إِلَى جُحْرِهَا " .
Bize Ebu Bekr b. Ebi Şeybe tahdis etti. Bize Abdullah b. Numeyr ve Ebu Usame, Ubeydullah b. Ömer'den tahdis etti (H). Bize İbn Numeyr de tahdis etti. Bize babam tahdis etti. Bize Ubeydullah, Hubeyb b. Abdurrahman'dan tahdis etti. O Hafs b. Asım'dan, o Ebu Hureyre'den rivayet ettiğine göre Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki yılan'ın yuvasına çekilmesi gibi iman da Medine'ye çekilecektir. " Diğer tahric: Buhari, 1876; İbn Mace, 3111; Tuhfetu'l-Eşraf, 12266 DAVUDOĞLU İZAHI İÇİN buraya tıklayın NEVEVİ ŞERHİ (370-372 numaralı hadisler): Resulullah (s.a.v.) (371): "İslam garip olarak başladı. .. İki mescit arasına çekilecektir" buyurmaktadır. Diğer rivayette (372) de: "Şüphesiz ki iman ... çekilecektir" buyurmaktadır. Bu babtaki lafızlara gelince: (370) "Ebu Hazim, Ebu Hureyre'den" de geçen Ebu Hazim'in adı Azze el-Eşcaiyye'nin azatlısı Selman el-Eşcai'dir. Ebu Hureyre'nin adının ise yaklaşık otuz görüşün en sahih olanına göre Abdurrahman b. Sahr olduğu da geçmişti. Resulullah (s.a.v.)'in: "İslam garip olarak başladı" buyruğunda ibtida kökünden gelen "bedee: başladı" diye harekelemiş bulunmaktayız. "Tuba: Ne mutlu"nun anlamına gelince, müfessirler "tubu onlara, güzel dönüş yeri de onlarındır" (Ra'd, 29) buyruğunun anlamı hakkında farklı görüşlere sahiptir. İbn Abbas (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre sevinç ve göz aydınlığı anlamındadır. İkrime: Onlara ne güzel şeyler vardır. Dahhak: Onlar imrenilecek durumdadırlar, Katade: Onlara güzellik vardır diye açıklamışlardır. Yine Katade'den gelen rivayete göre bu, onlar hayır elde etmişlerdir, anlamındadır. İbrahim ise: Onlara hayır, şeref ve ikram vardır. İbn Aclan hayrın sürekliliği vardır, diye açıklamışlardır. Cennet diye açıklandığı gibi, cennetteki bir ağaç olduğu da söylenmiştir. İşte bütün bu açıklamalar hadisin anlamı olarak ihtimal dahilindedir. Allah en iyi bilendir. İsnatta (371) Şebabe b. Sewar da vardır. Şebabe bir lakaptır, adı Mervan' dır, açıklaması daha önce de geçmişti. Aynı hadiste Asım b. Muhammed el-Umeri'nin nesebi: Asım b. Muhammed b. Zeyd b. Abdullah b. Ömer b. Hattab -Allah onlardan razı olsun- şeklindedir. Resulullah (s.a.v.)'in (371): "Çekilir" fiili ye, hemze, kesreli re ve ze iledir. Meşhur olan budur. Bunu Metaliu'l-Envar sahibi çoğu raviden bu şekilde nakletmiş ve şunları söylemiştir: Ebu'l-Huseyn b. Serrac dedi ki: Re harfi ötrelidir. el-Kabusi ise re harfinin fethalı okunacağını nakletmektedir. Toplanır, bir araya gelir anlamındadır. Dilbilginleri ve Garibu'l-Hadis alimlerine göre meşhur olan anlamı budur. Bunun dışında pek kuwetli olmayan anlamlar da söylenmiştir. Resulullah (s.a.v.)'in: "İki mescit arası" buyruğundan kasıt ise, Mekke ve Medine mescitleridir. Diğer isnatta (372) Hubeyb b. Abdurrahman vardır. Buna dair açıklama daha önce geçmişti. Allah en iyi bilendir. Hadisin anlamına gelince: Kadı İyaz (rahimehullah) Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in: "Garip olarak" buyruğu hakkında dedi ki: İbn Ebu Uveys'in, Malik (rahimehullah)'den rivayet ettiğine göre Medine'de (böyle başladı) demektir. İslam orada garip olarak başladı ve tekrar ona dönecektir. Kadı İyaz dedi ki: Hadisin zahiri anlamın genelolduğunu ve İslam'ın birkaç sayıda kişi ve bir azınlık arasında başladığını, sonra yayılıp, güçlendiğini sonra tekrar eksilip, ihlal edileceği ve nihayet yine başladığı gibi birkaç kişi ve bir azınlık arasında kalacağı anlamındadır. Hadis-i şerifte "garip/er" ile ilgili açıklama gelmiş bulunmaktadır. Bunlar ise kabilelerden çekilip, ayrılanlardır. el-Herevi dedi ki: Bu sözleriyle yüce Allah için vatanıarını terk eden Muhacir'leri kastetmektedir demiştir. Kadı dedi ki: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in: "O Medine'ye çekilecektir" buyruğunun anlamı, iman ilkinde de, sonunda da bu niteliğe sahiptir. Çünkü İslam'ın ilk zamanlarında imanı ihlaslı ve İslam'ı sahih olan herkes Medine' de idi. Ya orayı yurt edinmiş Muhacir idi yahut Resulullah (sallallil.hu aleyhi ve sellem)'i görmek isteyen, ondan öğrenen ve onun yakınında durmak isteyen kimselerdi. Ondan sonra halifeler zamanında da hem bu şekilde, hem de onlardan adaletli uygulamayı öğrenip, orada bulunan ashabın çoğunluğuna (Allah onlardan razı olsun) uymak için bulunurlardı. Daha sonra ise zamanın kandilleri ve hidayet imamları olan alimlerden Medine' de yaygın bulunan sünnetleri alıp öğrenmek için giderlerdi. Bundan sonraki her zamanda ve şu zamanımıza kadar Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in kabrini ziyaret etmek için ve Onun önemli olaylar yaşadığı yerler ile Onun ve ashab-ı kiramın izlerinin bereketinden yararlanmak için hep oraya giderler. Kadı İyaz'ın açıklamaları bunlardır. Allah doğruyu en iyi bilendir
حَدَّثَنَا أَبُو الْوَلِيدِ، حَدَّثَنَا زَائِدَةُ، حَدَّثَنَا زِيَادُ بْنُ عِلاَقَةَ، سَمِعْتُ الْمُغِيرَةَ بْنَ شُعْبَةَ، قَالَ انْكَسَفَتِ الشَّمْسُ يَوْمَ مَاتَ إِبْرَاهِيمُ. رَوَاهُ أَبُو بَكْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم.
Muğire b. Şu'be r.a.'den, dedi ki: "İbrahim'in öldüğü gün güneş tutulmuştu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Kendisine Nebilerin adı ad olarak verilen kimse." Bu başlık ile ilgili k ifadeler taşıyan (Buhari'den başka kaynaklarda yer alan) iki hadis vardır. Bunlardan birincisini Müslim, Muğire İbn Şube'den diye rivayet etmiştir. Buna göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Sizden öncekiler Nebilerinin ve kendileinden önceki salih kimselerin adını ad olarak verirlerdi." İkinci hadisi Ebu Davud, Nesai, Musanmf Buhari el-Edebu'l-Müfred'de Ebu .....b el-Cuşemi'den diye rivayet etmiştir: "Nebilerin isimlerini ad olarak veriniz. Bununla birlikte Allah'ın en sevdiği isimler Abdullah ve Abdurrahman, verilenlerin en doğrusu Haris ve Hemmam, en çirkini ise Harb ve Murre'dir, buyur- Yine Buhari el-Edebu'l-Müfred'de buna benzer bir başlıkta Yusuf İbn Abdullah İbn Sellam'ın şu hadisini nakletmektedir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bana Yusuf adını verdi." Hadisin senedi sahih olup ayrıca bunu Tirmizi de eş-Şemail adlı eserinde rivayet etmiştir. İbn Ebi Şeybe de sahih bir sened ile Said İbn el-Müseyyeb'den: "Kendisinin en çok sevdiği isimlerin Nebilerin isimleri olduğunu söylemiştir." "Eğer Muhammed sallaııahu aleyhi ve sellem'den sonra Nebi gelmesi takdir edilmiş olsaydı, oğlu İbrahim yaşayacaktı. Ama ondan sonra Nebi gelmeyecektir." Abdullah İbn Ebi Evfa bunu böylece kat'i bir ifade olarak söylemiş bulunmaktadır. Böyle bir söz ise, kişisel görüşe dayanılarak söylenemez. Bu hususta da pek çok rivayet gelmiş bulunmaktadır. İbn Mace, İbn Abbas'tan gelen hadiste şöyle dediğini nakletmektedir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in oğlu İbrahim vefat edince, onun cenaze namazını kıldırdı ve: Onun cennette bir sütannesi vardır. Eğer yaşamış olsaydı, o sıddik bir nebi olurdu ve dayıları olan Kıptiler kölelikten kurtulurdu, buyurdu." Ahmed ve İbn Mende, es-Süddi yoluyla şu rivayeti nakletmektedirler: "Ben Enes'e: İbrahim ne kadar yaşadı, diye sordum. O: Beşiği dolduracak hale gelmişti. Eğer hayatta kalsaydı, bir nebi olurdu. Fakat kalması sözkonusu olamazdı. Çünkü sizin nebiniz, nebilerin sonuncusudur." Ahmed'in lafzı ile rivayet şöyledir: "Eğer nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in oğlu İbrahim yaşamış olsaydı, sıddik bir nebi olacaktı." Ahmed naklettiği rivayette sözü geçen soru ve cevabı zikretmemektedir. İşte bunlar, bu sahabilerden gelmiş olan ve bunu mutlak olarak söyledikleri belirtilen çok sayıda sahih hadislerdir. Bundan dolayı ben Nevevi'nin sözü geçen İbrahim aleyhisselam'ın biyografisini Tehzibu'l-Esma ve'l-lugat adlı eserinde zikrederken böyle bir şeyi kabul etmemesini ve: Bu batııdır deyip aşırıya kaçmasını, gaybı hususlarda konuşmaktaki cüretkarlığını, ileri geri konuşmasını, önemli bir konuda yanılması mümkün olan bir zeminde yer almaya iten sebebi n ne olduğunu bilemiyorum. Sözü geçen sahabelerin bu sözlerini hatırlamış ama onlardan sonraya kalan daha başkalarından naklettiği rivayetlere dayanarak bunu söylemiş olabilir. Ondan önce İbn Abdilberr de el-İstiab adlı eserinde sözü geçen hadisi kabul etmeyerek: Ben bunun mahiyetinin ne olduğunu bilmiyorum. Nitekim Nuh'tan, nebi olmayan birisi doğmuştur. Nebi olmayan bir kimse de nebi doğurabildiği gibi, bunun aksi de caizdir. Hatta bu görüşü kabul edenleri gelişigüzel konuşmaya, bilgisizce gaybı işlere dalmaya ve daha başka haııere de nispet etmiştir. Oysa sözü geçen sahabelerden nakledilen rivayetler de bir şarta bağlı olarak gelmiştir. Başlıkta yer alan onuncu hadis (6199 nolu hadis) Muğire'nin rivayet ettiği: "İbrahim'in vefat ettiği gün güneş tutuldu" hadisi olup bu da daha önce bu sened ile uzun uzadıya Küsuf bölümünde yer almış, gerekli açıklamalar da oradalSd geçmiş bulunmaktadır
حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ عُبَيْدٍ الْغُبَرِيُّ، وَأَبُو كَامِلٍ الْجَحْدَرِيُّ وَأَحْمَدُ بْنُ عَبْدَةَ قَالُوا حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ زَيْدٍ، عَنْ مَطَرٍ الْوَرَّاقِ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ بُرَيْدَةَ، عَنْ يَحْيَى بْنِ يَعْمَرَ، قَالَ لَمَّا تَكَلَّمَ مَعْبَدٌ بِمَا تَكَلَّمَ بِهِ فِي شَأْنِ الْقَدَرِ أَنْكَرْنَا ذَلِكَ . قَالَ فَحَجَجْتُ أَنَا وَحُمَيْدُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ الْحِمْيَرِيُّ حِجَّةً . وَسَاقُوا الْحَدِيثَ بِمَعْنَى حَدِيثِ كَهْمَسٍ وَإِسْنَادِهِ . وَفِيهِ بَعْضُ زِيَادَةٍ وَنُقْصَانُ أَحْرُفٍ .
Bana Muhammed b. Ubeyd el-Gubara, Ebu Kamil el-Cahderi ve Ahmed b. Abde tahdis edip dediler ki: Bize Hammad b. Zeyd, Matar el-Varrak'dan tahdis etti. O Abdullah b. Bureyde'den, o Yahya b. Ya'mer'den şöyle dediğini nakletti: Ma'bed kader hakkında söylediklerini söyleyince, biz bunu kabul etmeyip, karşı çıktık. (Yahya) dedi ki: Humeyd b. Abdurrahman el-Himyeri ile birlikte hacca gitmiştik, sonra da (raviler) hadisi Kehmes'in rivayet ettiği hadisin manasıyla ve senediyle -ancak bazı fazlalıklar ile birkaç harf eksiği ile- rivayet ettiler. Diğer tahric: Ebu Davud, 4695; Tırmizi, 2610; Nesai, 5005; İbn Mace, 63; Tuhfetu'l-Eşraf, 10572 Sened Şerhi: "Bana Muhammed b. Ubeyd el-Guberı, Ebu Kamil el-Cahderi ve Ahmed b. Abde tahdis etti." Bu senetteki "el-Guberi" nispeti ğayn harfi ötreli, be harfi fethalıdır. Mukaddimenin baş taraflarında buna dair net açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. el-Cahderl'nin adı ise el-Fudayl b. Huseyn'dir. "el-Cahderi" nispetinde cim fethalı, ha sakindir. Mukaddimede de buna dair açıklamalar geçti. "Abde" isminde be harfi sakindir. Bu da önceki fasıllarda "Abde ve Ubeyde" ile ilgili açıklamalarda geçti. Bu isnadda "Matar el-Verrak" da geçmektedir ki, adı Matar b. Tahman Ebu Reca el-Horasani'dir. Basra'da yerleşmiştir. Mushaf yazar(ak geçinir)di. Ona el-Verrak (kağıtçı) denilmiştir. "Hac etmek için gitmiştik"teki "(...): Bir hac" lafzı ha harfi hem kesreli, hem fethalı olarak iki şekilde de söylenir. Kesreli söyleyiş Araplardan işitilmiş alandır. Fethalı söyleyiş ise kıyasa göredir. Bir vuruş anlamındaki (ve benzerleri) 'kelimeler için dilciler böyle demişlerdir
وَحَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ بْنُ سَعِيدٍ، حَدَّثَنَا الْمُغِيرَةُ، - يَعْنِي الْحِزَامِيَّ - عَنْ أَبِي الزِّنَادِ، عَنِ الأَعْرَجِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، ح وَحَدَّثَنَا نَصْرُ بْنُ عَلِيٍّ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الأَعْلَى، عَنْ هِشَامٍ، عَنْ مُحَمَّدٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، ح وَحَدَّثَنِي أَبُو كُرَيْبٍ، حَدَّثَنَا خَالِدٌ، - يَعْنِي ابْنَ مَخْلَدٍ - عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ جَعْفَرٍ، عَنِ الْعَلاَءِ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، ح وَحَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ رَافِعٍ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، حَدَّثَنَا مَعْمَرٌ، عَنْ هَمَّامِ بْنِ مُنَبِّهٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، ح وَحَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ حَاتِمٍ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَكْرٍ، ح وَحَدَّثَنَا الْحُلْوَانِيُّ، وَابْنُ، رَافِعٍ قَالاَ حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، قَالاَ جَمِيعًا أَخْبَرَنَا ابْنُ جُرَيْجٍ، أَخْبَرَنِي زِيَادٌ، أَنَّ ثَابِتًا، مَوْلَى عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ زَيْدٍ أَخْبَرَهُ أَنَّهُ، سَمِعَ أَبَا هُرَيْرَةَ، فِي رِوَايَتِهِمْ جَمِيعًا عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم بِهَذَا الْحَدِيثِ كُلُّهُمْ يَقُولُ حَتَّى يَغْسِلَهَا . وَلَمْ يَقُلْ وَاحِدٌ مِنْهُمْ ثَلاَثًا . إِلاَّ مَا قَدَّمْنَا مِنْ رِوَايَةِ جَابِرٍ وَابْنِ الْمُسَيَّبِ وَأَبِي سَلَمَةَ وَعَبْدِ اللَّهِ بْنِ شَقِيقٍ وَأَبِي صَالِحٍ وَأَبِي رَزِينٍ فَإِنَّ فِي حَدِيثِهِمْ ذِكْرَ الثَّلاَثِ .
Bize Kuteybe b. Said de tahdis etti. Bize Muğlre -yani elHizami-, Ebu'z-Zinad'dan tahdis etti. O el-A'ree'den, o Ebu Hureyre'den (H). Bize Nasr b. Ali de tahdis etti. Bize Abdula'la, Hişam'dan tahdis etti. O Muhammed'den, o Ebu Hureyre'den (H). Bana Ebu Kureyb de tahdis etti, bize (3171a) Halid -yani b. Mahled- Muhammed b. Cafer'den tahdis etti. O Ala'dan, o babasından, o Ebu Hureyre'den (H). Bana Muhammed b. Rafi"de tahdis etti. Bize Abdurrezzak tahdis etti, bize Ma'mer, Hemmam b. Münebbih'ten haber verdi, o Ebu Hureyre'den (H). Bana Muhammed b. Hatim de tahdis etti. Bize Muhammed b. Bekr tahdis etti. (H) Bize el-Hulvani ve İbn Rafi' de tahdis edip dediler ki: Bize Abdurrezzak tahdis etti. Hepsi birlikte: Bize İbn Cureyc bildirdi, dediler. Bana Ziyad'm haber verdiğine göre Abdurrahman b. Zeyd'in azatlısı Sabit kendisine şunu haber vermiştir: O Ebu Hureyre'yi -hepsinin rivayetlerinde- Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den bu hadisi naklettiğini dinlemiştir. Hepsi de rivayetlerinde: "Onu yıkayıncaya kadar" demişlerdir. Ancak onlardan hiçbiri "üç defa" dememiştir. Yalnız daha önce kaydettiğimiz Cabir, İbnu'l-Müseyyeb, Ebu Seleme, Abdullah b. Şakik, Ebu Salih (3171b) ve Ebu Rezın müstesnadır. Onların hadisi rivayetlerinde üç defa sözkonusu edilmiştir. Yalnız Müslim rivayet etmiştir; Tuhfetu'l-Eşraf, 12228, 13897, 14089, 14533 DAVUDOĞLU ŞERHİ AŞAĞIDA NEVEVİ ŞERHİ (641- 645 :) (641) Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Sizden biriniz uykudan uyandığı zaman ... buyurdu." (3/178) Şafii ve diğer ilim adamları -yüce Allah'ın rahmeti onlara- Resulullah {Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in: "Elinin geceyi nerede geçirdiğini bilemez" buyruğunun şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Hicazhlar taşlarla istinca yapıyorlardı. Onların ülkeleri de sıcaktı. Onlardan biri uyudu mu terlerdi. Uyuyan bir kimsenin elinin o necis yerde yahut bir sivilce (yara), bir pire ya da bunun dışında bir pislik üzerinde gezinmeyeceğinden emin olamaz. Bu hadiste hem bizim mezhebimize, hem de cumhurun mezhebine göre çok sayıda meseleye delalet vardır. 1- Az miktardaki suya bir necaset gelecek olursa bu necaset az da olsa ve onun niteliklerini değiştirmese dahi o suyu necis eder; çünkü ele bulaşan bir necaset görülmeyecek kadar oldukça az olur. İki kulle (testi) almayacak hatta ona yakın miktardaki bir suyu almayacak kadar küçük hacimli kapları kullanmak adetleri idi. 2- Suyun necasetin üzerine gelmesi ile necasetin suya gelmesi arasında fark vardır. Necaset suya gelecek olursa suyu necis eder; ama su necaset üzerine gelirse onu izale eder. 3- Yedi defa (necis kabın) yıkanması bütün necasetler hakkında genel bir hüküm değildir. Şeriat bu hususta özelolarak köpeğin yaladığı kap hakkında varid olmuştur. 4- İstinca yapılan yer taşlarla temizlenmiş olmaz. Aksine o namaz için bağışlanır bir necaset olarak kalmaya devam eder. 5- Necasetin üç defa yıkanması müstehaptır. Çünkü necis olması muhtemelolan hakkında üç defa yıkamak emredildiğine göre necis olduğu kesin bilinen için bu emrin sözkonusu olması öncelikledir. 6- Necis olduğundan şüphe olunan yerin üç defa yıkanması müstehaptır. 7 - Necis olduğu sanılan bir yerin üç defa yıkanması müstehaptır, su serpmenin onda bir etkisi yoktur. Çünkü Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Yıkamadıkça, yıkamadan" buyurmuş, onu yıkamadan yahut ona su serpmeden ... buyurmamıştır. 8- İbadetlerde ve diğer hususlarda ihtiyat sınırından çıkıp, vesvese sınırına girmediği sürece ihtiyatlı olanı yapmak müstehaptır. İhtiyat ile vesvese arasındaki fark ile ilgili yapılacak açıklamalar uzun olup, ben bunları el-Mühezzeb Şerhinde kaplar ile ilgili babta açıklamış bulunuyorum. (3/179) 9- Açıkça söylenmesinden sakınılan hususlarda kinayeli lafızlar kullanmak müstehaptır. Çünkü Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Elinin geceyi nerede geçirdiğini bilemez" buyurmuş, eli dübürüne yahut zekerine değmiş yahut bir necaset ve benzeri yerlere değmiş olabilir buyurmamaktadır. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in bu buyruğunun anlamı bu olsa bile Kur'an-ı Azimuşşan'da ve sahih hadislerde bunun benzerleri de pek çoktur. Ancak böyle bir yola dinleyicinin kinayeli lafızlarla maksadı anladığı bilinecek olursa başvurulur. Eğer böyle değilse karışıklığı gidermek ve istenene aykırı bir duruma düşmeyi önlemek için açık ifadeler kullanmak zorunludur. Açık ifadeler kullanılarak gelen rivayetler de buna göre yorumlanır. Allah en iyi bilendir. Bunlar bu hadiste burada kastedilen ve anlaşılan hükmün dışında hadisten çıkartılan hükümlerdir. Burada maksat olarak gözetilen hüküm ise elin yıkanmadan önce kaba daldırılmasının yasak oluşudur. Bu hususta da icma vardır ama önceki ve sonraki ilim adamlarının büyük çoğunluğu buradaki yasağın tahrimi değil, tenzihi olduğunu kabul etmişlerdir. Emre muhalefet edip, elini kaba yıkamadan daldırsa su bozulmaz ve bu şekilde elini daldıran kişi de günahkar olmaz. Mezhep alimlerimiz Hasan-ı Basrl (rahimehullah)'dan eğer gece uykusundan kalkmış ise böyle bir suyun necis olduğuna hükmettiğini nakletmektedirler. Onlar bu görüşü aynı zamanda İshak b. Rahuye ve Muhammed b. Cerir et-Taberi'den de rivayet etmişlerdir ama bu görüş oldukça zayıftır. Çünkü su ve elde aslolan temiz olmalarıdır, şüphe ile necis olmazlar. Şeriattaki kaideler de bunun böyle olduğu hususunda birbirini desteklemektedir. El hakkında güçlü kanaatin necis olduğudur, demek de mümkün değildir. Hadise gelince yasak, tenzih olarak yorumlanır. Diğer taraftan bizim ve muhakkiklerin mezhebindeki kanaate göre bu hüküm uykudan kalkmaya özel değildir. Aksine bu hususta itibar edilen elin necis olup olmadığı hususundaki şüphedir. Elin necis olup olmadığı hususunda ne zaman şüphe ederse yıkamadan onu su kabına daldırması mekruh olur. İster gece, ister gündüz uykusundan uyanmış olsun, isterse de uyumaksızın necis olup olmadığı hususunda şüphe etsin fark etmez. İlim adamlarının çoğunluğunun kanaati budur. (3/180) Bununla birlikte Ahmed b. Hanbel (rahimehullah)'dan nakledilen bir rivayete göre eğer kişi gece uykusundan uyanmış ise (yıkamadan kaba daldırması) tahrimen mekruhtur. Eğer gündüz uykusundan uyanmışsa tenzihen mekruhtur. Davud ez-Zahiri de hadiste zikredilen "geceyi geçirmek" lafzına dayanarak ona uygun kanaat belirtmiştir, bu da oldukça zayıf bir görüştür. Çünkü Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Çünkü o elinin geceyi nerede geçirdiğini bilemez" buyruğu ile illete dikkat çekmiş bulunmaktadır; yani o elinin necis olmadığından emin olamaz demektir. Bu da gece ve gündüz uykusu esnasında ve uyanık iken dahi necaset ihtimalinin varlığı halinde genel bir hükümdür. Öncelikle gecenin sözkonusu edilmesi ise çoğunlukla görülen halin bu oluşundan dolayıdır. Ona ait özel bir hüküm olduğu zannı ile sadece gece hakkında olduğu sözkonusu edilemez, aksine bundan sonra illeti zikretmiş bulunmaktadır. Allah en iyi bilendir. Bütün bu hükümler elin necaseti hususunda şüphe etmesi halindedir. Elinin temiz olduğundan emin olup, onu yıkamadan önce kaba daldırmak isterse mezhep alimlerimizden bir topluluk, bunun da hükmü şüphe hükmü ile aynıdır. Çünkü necaset sebepleri bazı hallerde çoğu kimse tarafından fark edilemez ve bilinemez, demişlerdir. Bundan dolayı bilmeyen kimsenin bu hususta işini gevşek tutmaması için kapıyı kapatmak sözkonusu olmuştur. Bununla birlikte mezhep alimlerimizin büyük çoğunluğunun benimsediği daha sahih olan kanaat, bunun mekruh olmadığıdır, aksine burada ilk olarak elini daldırmak ile yıkamak arasında muhayyerlik sözkonusudur; çünkü Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) uykuyu sözkonusu etmiş ve illet olan şüpheye dikkat çekmiştir. İllet ortada yoksa mekruh oluşta ortadan kalkar. Şayet yasak genelolsaydı o takdirde sizden biriniz su kullanmak isterse elini yıkamadan suya daldırmasın demeli idi, böyle bir ifade daha genel ve daha güzeldir. Allah en iyi bilendir. Mezhep alimlerimiz şöyle der: Şayet su büyük bir kapta yahut bir kayada (havuzda) bulunup da ondan su dökme imkanı yoksa yanında da onunla suyu alabileceği küçük bir kap bulunmuyorsa bunun yolu suyu ağzına aldıktan sonra o su ile ellerini yıkamasıdır yahut elbisesinin temiz tarafı ile suyu alır ya da başkasının yardımını ister. Allah en iyi bilendir. Başlıktaki Senedler Hakkında Senette geçen "el-Cehdami" nisbeti ile ilgili açıklama mukaddimede geçmişti. Hamid b. Ömer el-Bekravl'nin adı (3/181) Hamid b. Ömer b. Hafs b. Ömer b. Abdullah olup, Abdullah da sahabi olan Ebu Bekre Nufey' b. Haris'in oğludur. Böylelikle Hamid dedesine nispet edilmiş olmaktadır. Senetteki Ebu Rezın'in adı Mesud b. Malik el-Klifi olup, Klife'nin alimlerinden idi. Ebu Vail, Şakik b. Seleme'nin azatlısıdır. Senette (642) Müslim (rahimehullah)'ın: "Ebu Muaviye rivayetinde: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dedi. Veki' rivayetinde: Hadisi Allah Resulüne ref edip, aynısını nakletti, dedi." Demesi onun ihtiyatının, oldukça dikkatli ve incelikli bakışının, geniş bilgisinin, son derece sağlam anlayışının bir neticesidir. Çünkü Ebu Muaviye ile Vekı"in rivayetleri farklıdır. Onlardan biri: Ebu Hureyre dedi ki: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, derken, diğeri: Ebu Hureyre'den hadisi Resulullah'a merfu olarak nispet etti, demiştir. Bu ise daha önce ilgili fasıllarda kaydettiğimiz gibi ilim ehli nezdinde öteki ile aynı anlamdadır. Ama Müslim (rahimehullah) mana yoluyla rivayet etmek istememiştir. Çünkü mana yoluyla rivayet birçok ilim adamı topluluğu nezdinde haram olmakla birlikte çoğunluğa göre caizdir. Ancak daha uygunu ondan sakınmaktır. Allah en iyi bilendir. Senette (644) "Ma' kil, Ebu'z-Zubeyr'den" ibaresi de vardır ki Ebu'z-Zubeyr Muhammed b. Müslim b. Tedrus olup, birkaç yerde buna dair açıklama geçmişti. Muğıre el-Hizami ise meşhur olana göre Muğire'nin mim harfinin ötreli oluşudur, kesreli de söylenir. Mukaddime'de her ikisinden söz edilmişti. Allah en iyi bilendir. DAVUDOĞLU AÇIKLAMA: Bu hadîsi bütün kütübü sitte sahipleri yani Buharî Müslim Ebu Davud, Tirmîzî, Nesaî ve İbni Mace muhtelif ravîlerden muhtelif lafızlarla tahriç ettikleri gibi» Tahavî «Maani'l-Asar» nam eserinde Dare Kutnî'de «EI-Evsat»ında tahric etmiş; Beyhakî, İbni Adiy ve İbni Ebî Hatim gibi zevatta onu rivayet etmişlerdir. Müslim'in de işaret ettiği gibi rivayetlerin bazısında «üç defa» kaydı yoktur. Bazılarında kaba daldırmazdan önce besmele çekileceği de zikredilmiştir. İbni Adiy'in Hasan-ı Basrî vasıtasiyle Ebu Hureyre (R.A.)'dan tahriç etliği merfu' rivayette: «Eğer elini yıkamadan kaba daldırırsa o suyu döksün.» buyurulmuştur. Hadisin ekseri rivayetleri Ebu Hureyre (R.A.)'dan gelmekle beraber onu Cabir ve İbni Ömer (R.A.) dahi rivayet etmişlerdir. Cabir rivayetinde Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Biriniz gece uykusundan uyandığı vakit abdest almak isterse elini yıkamadan hemen kaba daldırmasın. Çünkü elinin nerede gecelediğini ve onu nereye koyduğunu bilemez.» buyurmuştur. Bu hadîsi güzel bir isnadla İbni Ömer hadisini de Dare-kutnî şu lafızlarla rivayet eder. İbni Ömer demiş ki: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Biriniz uykusundan uyandığı vakit elini üç defa yıkamadıkça onu hemen kabın içine daldırmasın; çünkü elinin vücudunun neresinde gecelediğini yahut nerede dolaştığını bilmez.» buyurdular. Bunun üzerine bir zat İbni Ömer'e: «Ya elimi bir havuza daldırırsam ne buyurursun?» demiş îbni Ömer ona taş atarak: «Ben sana Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den hadîs rivayet ediyorum sen bana ya elimi bir havuza daldirsam ne buyurursun diyorsun. Cevabını vermiştir. Bu hadisin isnadıda güzeldir. Böyle bir hadisi Ebu'z. Zübeyr Aişe (R.A.)'dan da Merfu' olarak rivayet etmiştir. Hadîsin muhtelif rivayetlerinin bazılarında «Elini kaba sokmadan.» diğer bazılarında «Elini kaba daldırmadan.» hatta Bezzarın rivayetinde kelimenin sonuna te'kid nunu getirilerek «Elini katiyyen kaba daldırmadan.» denilmiştir. Burada daldırmak tabiri elini sokmaktan daha vazıh görülmüştür. Çünkü mutlak surette eli kaba daldırmaya kerahat terettüp etmez. Elinde maşraba veya bardak gibi bir şey olurda suyu onunla alır. Bu surette eli kaba daldırmak tahakkuk eder fakat kerahat yoktur. Beyzavî diyorki: Bu sözde yıkama emrinin verilmesine; necaset ihtimalinin sebep olduğuna işaret vardır. Çünkü Şari' hazretleri bir hüküm beyan ederde arkasından bir illet gösterirse bu o hükme o illetin sebep olduğuna delildir.» «Çünkü elinin nerede gecelediğini bilmez.» cümlesi hakkında Nevevî şunları söylemiştir. İmam Şafiî ile diğer ulemanın beyanına göre Hicaz'lılar taşla taharetlenirlerdi. Onların memleketi sıcaktır. Bir hangisi uyudumu terler ve uyku halinde elini o pis yere yahud bir yara vesaire üzerine götürebilir. Elleri yıkama emri bundan dolayı verilmiştir
حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، حَدَّثَنَا غُنْدَرٌ، قَالَ سَمِعْتُ شُعْبَةَ، سَمِعْتُ قَتَادَةَ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم لأُبَىٍّ " إِنَّ اللَّهَ أَمَرَنِي أَنْ أَقْرَأَ عَلَيْكَ {لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا} ". قَالَ وَسَمَّانِي قَالَ " نَعَمْ " فَبَكَى.
Enes b. Malik r.a.: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ubeyy'e dedi ki: Şüphesiz Allah bana: لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ "Kafir Kitap ehlinden ve müşriklerden... ayrılmayacaklardı. "[Beyyine, 1] suresini sana okumamı emretti. Ubey adımı da söyledi mi, dedi. Allah Resulü: Evet deyince, ağladı." Bu Hadis 4959, 4960, 4961 numara ile gelecektir. Diğer tahric edenler: Tirmizî, Menakîb; Müslim, Fedail Fethu'l-Bari Açıklaması: "Ubeyy b. Ka'b" b. Kays b. Ubeyd b. Zeyd b. Muaviye b. Amr b. Malik b. en-Neccar "ın menkıbeleri." Ensardan olup, Hazredi ve Neccar oğullarındandır. Künyesi Ebu'I-Munzir ve Ebu't-Tufayl'dır. Ensar arasından erken Müslüman olanlardan idi. Akabe'de, Bedir'de ve onlardan sonraki belli başlı olaylarda bulunmuş birisidir. 30 h. yılında vefat ettiği söylendiği gibi başka tarihler de söylenmiştir. (Buhari) bu başlık altında az önce Abdullah b. Mes'ud'un menkıbeleri arasında zikredilmiş bulunan Abdullah b. Amr'ın rivayet ettiği hadisi zikretmektedir: "Ubeyy: Benim adımı da verdi mi, dedi." Yani ismimi açıkça zikretti mi yoksa ashabımdan herhangi birisine bunu oku, diye buyurdu da beni sen mi seçtin? Allah Resulü ona "evet" deyince, ya bundan dolayı sevincinden ötürü ağladı ya da yüce Allah'ın bu nimetine karşı şükretmekte zayıf olabilir korkusu ile ve huşu' ile ağladı. Bu hadisten, insanın ilmi ehli olanlardan öğrenmek hususunda -bu kişiler mertebe itibariyle daha aşağıda olsalar dahi- mütevazı davranmanın fazileti anlaşılmaktadır. Kurtubi der ki: Özellikle bu surenin sözkonusu edilmesi -oldukça veciz (özlü) olmakla birlikte- tevhidi, risaleti, ihlası, diğer nebilere indirilmiş bulunan sahifeleri, kitapları kapsaması, namazdan, zekattan, ölümden sonra dirilişten sözetmesi, cennetIiklerle cehennemlikleri açıklaması dolayısıyladır