İslami Delil
Aramaya dön
Hadis

Sahîh-i Müslim · 4945

The Book on Government

Arapça metin

وَحَدَّثَنَاهُ الْوَلِيدُ بْنُ شُجَاعٍ، حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ مُسْهِرٍ، عَنْ عَاصِمٍ، فِي هَذَا الإِسْنَادِ بِمِثْلِهِ ‏.‏

{…} Bize bu hadisi Velid b. Şüca'dah rivayet etti. (Dediki): Bize Ali b. Müshir, Asim'dan bu isnâdda bu hadisin mislini rivayet etti. izah: Bu hadislerin Ebû Hureyre rivayetini Buhari «Ezan» ve «Namaz» bahislerinde; Tirmizî «Kitabül birr» de tahric etmişlerdir. Tirmizi onun hakkında: «Bu hadis Hasen Sahihtir» demiştir. Enes rivayetini Buhârî «Cihâd» ve «Tib» bahislerinde tahrîc etmiştir. «Allah ona teşekkür etti.» cümlesinden murad: Onun yaptığından razı oldu fiilini kabul etti ve kendisine senada bulundu demektir. Şüheda: Şehidin cem'idir. Şehid faîl veznin de olduğu için hâzır bulunup gören manasına ismi fail olduğu gibi, görülen manasına ismi mef'ûl de olabilir. Burada her iki takdir caizdir. Şehidin ölümünde melekler hazır bulunduğu için o meşhûd yani görülmüş demekir. Bazıları şehidin cennet için kendisine şahidîik edilmiş manasına geldiğini söylemişlerdir. Bir takımları şehid Allah katında diri ve hazır olduğu için kendisine bu isim verildiğini, daha başkaları Allah'ın ikramını gördüğü için şehid denildîğini söylemişlerdir. Şehidler hakkında birçok hadisler vardır. Bunların bazısında şehidlerin beş nevi olduğu bazıların da yedi diğerlerin de sekiz hatta dokuz ve on bir olduğu bildirilmektedir. Bu muhtelif sayılara bakarak rivayetler arasında tenakuz olduğu iddia edilemez. Çünkü bu sayıların muhtelif oluşu Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) efendimize gelen vahye göredir. Burada harb şehidlerinden başkâ veba'dan, ishalden ölenlerle boğularak ve üzerine bina yıkılarak ölenlerin de şehid oldukları bildiriliyor. Başka rivayetlerde yanarak ölenlerle zatürreden ölenlerin hamile olarak ölenlerin malı uğrunda ödürülenlerin de şehîd gittikleri bildirilmiştir. Ulemanın beyânına göre; bu suretle ölenlerin şehîd sayılması çektikleri büyük elem ve acılara mukabil bir lütfu ihsandır. Harb meydanında ölenlerden başk şehit hükmünde olanlar yıkanırlar ve cenaze namazları kılınır. Harbde ölenlerse yıkanmazlar. Hasılı şehitler üç kısma ayrılır. 1- Dünya ve ahiret şehitleri: Bunlar harbde öldürülenlerdir. 2- Dünya ahkâmı hakkında değilde yalnız ahiret hususunda şehid sayılanlar. 3- Yalnız dünya ahkâmı hususunda şehid sayılanlar: Bunlar ganimet aşıranlar ve harbden kaçarken öldürülenlerdir, ki insanlara göre şehid sayılırlar. Çünkü yaptıklarının iç yüzünü bilen yoktur. Bunu yalnız Allah bilir. Ve kendilerine ahirette şehid sevabı vermez

Sahîh-i Müslim, 4945

Benzer hadisler

HadisSahîh-i Müslim

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْمُثَنَّى، وَمُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، قَالاَ حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَعْفَرٍ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ، قَالَ سَمِعْتُ الأَسْوَدَ، يُحَدِّثُ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ قَرَأَ ‏{‏ وَالنَّجْمِ‏}‏ فَسَجَدَ فِيهَا وَسَجَدَ مَنْ كَانَ مَعَهُ غَيْرَ أَنَّ شَيْخًا أَخَذَ كَفًّا مِنْ حَصًى أَوْ تُرَابٍ فَرَفَعَهُ إِلَى جَبْهَتِهِ وَقَالَ يَكْفِينِي هَذَا ‏.‏ قَالَ عَبْدُ اللَّهِ لَقَدْ رَأَيْتُهُ بَعْدُ قُتِلَ كَافِرًا ‏.‏

Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile Muhammed b. Beşşâr rivayet ettiler. Dedilerki: Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dediki) : Bize Şu'be, Ebu îshâk'dan rivayet etti. Demişki: Ben Esved'i Abdullah'dan, o da Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den naklen rirâ-yet ederken dinledim. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) necim suresini okumuş ve arkasından secde etmiş. Beraberindekiler de onunla birlikde secde etmişler. Yalnız ihtiyar bir adam bir avuç çakıl veya toprak alarak onu alnına kaldırmış ve: «Bana bu kadar yeter.» demiş. Abdullah: «Vallahi o adamı sonraları gördüm. Kâfir olarak öldürüldü!..» demiş. İzah Bu hadisi Bûhârî «Sücûdü'l - Kur'an» bahsinin müteaddid yerlerinde ve «Kitâbü'l -Megâzî» ile «Kitâbü't - Tefsir» de; Ebu Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî de «Namaz» bahsinde; ayrıca Nesâî «Kitâbti't - Tefsir» de muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir. Buhârî’nin rivayetinde içersinde Necm sûresi okunan bu namazın Mekke'de kılındığı tasrîh edilmektedir. Hadîsde ismi tasrih edilmeyen ancak çakıl veya toprak alarak alnına götürdüğü bildirilen ihtiyardan murâd bir rivayete göre Ummeyye b. Halef'dir. Başka bir rivayette Velîd b. El-Mugîre olduğu bildiriliyorsa da bu rivayet söz götürür. Çünkü Velîd b. El-Mugîre öldürülmemişdir. Bu adamın Utbetü'bnü Rabîa ve Saîdü'bnü'l-Âs olduğu dahî söylenmektedir. Bedir harbinde o adamın müşrik olduğu hâlde öldürüldüğünü gören zât, Abdullah b. Mes'ûd (Radiyaliahû anh) dır. Buhârî'nin, İbni Abbâs rivayetinde Necm suresindeki secde âyeti okununca Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 'in ve yanında bulunan müslumanlarla müşriklerin, insücinnin hep birlikde secde ettikleri bildiriliyor. İbni Abbâs kıssası iîe İbni Mes'ûd rivayetinin, aynı hâdise olduğu anlaşılmaktadır. Nevevî, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile birlikde secde eden müslümanlarla, müşriklerden, insücinden murâd orada hâzır bulunanlardır; demişse de Aynî kelimelerin başlarındaki Elîf lâm'ların cinse delâlet ettiklerini, binâenaleyh orada hâzır bulunsun bulunmasın bütün insücinne mu'min ve müşrike şâmil olduklarını yâni bunların hepsinin secde etmiş olması gerektiğini söylemişdir. Necm suresindeki secde âyetine varınca bütün insücinnin, ağaçların hattâ mürekkeple kalemin dahî secde ettiğini bildiren rivayetlerde vardır. Bunların isnâdları sahîhdir. Müşriklerin secde etmesi bâzı ulemânın beyânına göre surede Lât ve Uzzâ gibi putlarının zikri geçmesindendir

Sahîh-i Müslim, 1297
HadisSahîh-i Buhârî

حَدَّثَنَا أَبُو عَاصِمٍ، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ سُمَىٍّ، عَنْ أَبِي صَالِحٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏ "‏ الْمَبْطُونُ شَهِيدٌ، وَالْمَطْعُونُ شَهِيدٌ ‏"‏‏.‏

Ebu Hureyre'den rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Karın hastalığından ölen şehittir. Taun hastalığından ölen şehittir." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Taun hakkında." Buhari'nin şartına göre sahih rivayetlerden "söylenenler." el-Halil der ki: Taeın, veba demektir. en-Nihaye'nin müellifi (İbnu'l-Esir) de şöyle demektedir: Taun, havayı insanın mizacını ve bedenini ifsad eden genel bir hastalıktır. !yad dedi ki: Taun'un esası vücutta ortaya çıkan birtakım yaralardır. Veba ise genelolarak bütün hastalıklara denir. Bunlara taun adının verilmesi, öldürücü olması bakımından benzerlikleri dolayısıyladır. Yoksa her taCı n bir veba olmakla birlikte her veba taun değildir. !yad der ki: Buna da Amvas'ta baş gösteren Şam vebasının taCı n oluşu delil teşkil etmektedir. Derim ki: Dilcilerden, fukahadan ve tabiplerden taun'un tarifine dair bize ulaşan bilgiler bunlardır. Bu bilgilerin sonucu şudur: Taun'un gerçek mahiyeti, kan ın kaynayıp coşmasından yahut bir azaya doğru dökülüp onu ifsad etmesinden dolayı meydana gelen bir şişliktir. Bunun dışında havanın bozuluşundan dolayı meydana gelen genel hastalıklara ise mecaz yoluyla taCı n adı verilir. Çünkü bundan dolayı genellikle hastalanmak ya da çokça ölüm, her ikisinde de ortak bir özelliktir. Taun'un vebadan farklı olduğunun deli li ise bu başlıkta zikredilen "Taun Medine'ye girmez" hadisidir. (5731 nolu) Ayrıca Aişe'nin rivayet ettiği ve: "Biz Medine'ye geldiğimizde Allah'ın arzı arasında vebası en çok bir şehir idi ... " ifadeleri ile Bilal'in söylediği: "Onlar bizi vebanın bulunduğu topraklara çıkardılar" sözlerinin yer aldığı hadis, daha önce geçmiş bulunmaktadır. "Taunun bir yerde baş gösterdiğini işitirseniz ... " ez-Zühri'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bana Amir b. Sa'd'ın haber verdiğine göre o Üsame b. Zeyd'i, Sa'd'e şu hadisi naklederken dinlemiştir: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ağrıyı (hastalığı) söz konusu ederek şöyle buyurdu: O bir ricz, yahut ümmetierden bir ümmetin kendisi ile azaplandırıldığı bir azaptır. Daha sonra da ondan bir kalıntı kaldı. Kimi zaman gider, kimi zaman gelir." Buhari bu hadisi İsrailoğullarından söz ederken rivayet ettiği gibi, Müslim ve Nesai de bu hadisi Malik yoluyla rivayet etmişlerdir. Yine Müslim bu hadisi es- Sevrı ve Muğire b. Abdurrahman yoluyla rivayet etmiş olup, hepsi de Muhammed b. el-Münkedir'den diye rivayet etmişlerdir. Malik şunu da eklemektedir: (Muhammed) birde Salim Ebu'n-Nadr, her ikisi Amir b. Sa'd'den rivayet ettiklerine göre "O Üsame b. Zeyd'e: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den taun hakkında neler söylediğini işittin, diye soruyordu. Bunun üzerine Üsame dedi ki: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Taun, Allah'ın İsrailoğullarından bir taife üzerine yahut sizden öncekilerin üzerine indirdiği bir ricz (azap)dır." Şanı yüce Allah'ın: "Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle riczi çökel'tir." (el-En'am, 61125) buyruğu da bu kabildendir. İsrailoğullarının açıkça zikredilmeleri, daha bir özellik ifade etmektedir. Eğer maksat bu ise, bununla Bel'am kıssasında anlatılanlara işaret etmiş gibi görünmektedir. Çünkü Taberi, tabiinin küçüklerinden birisi olan Süleyman et-Teymı yolu ile Seyyar'dan şunu rivayet etmektedir: Bel'am adındaki bir adam, duası kabul edilen birisi idi. Musa da Bel'am'ın bulunduğuyere gitmek üzere İsrailoğulları ile birlikte yola koyulmuştu. Bel'am'ın kavmi yanına gelerek: Bunlara beddua et, dediler. O da: Bu hususta Rabbimin emrini almadan yapmam, dedi ve isteklerini kabul etmedi. Onlar ona bir hediye getirdiler. O da bu hediyeyi kabul etti. İkinci defa ondan aynı şeyi istediler. Bel'am, Rabbimin emrini almadan olmaz, dedi. Ama ona herhangi bir emir gelmedi. Kavmi Bel'am'a: Eğer senin beddua etmeni istememiş olsaydı, sana bunu yasaklardı. Bu sefer o da onlara beddua etti. Bunun neticesinde İsrailOğullarına yapmış olduğu bütün beddualar, onun kavmine dönüyordu. Bundan dolayı Onu kınadılar. Bu sefer o şöyle dedi: Sizlere onların hangi yolla helak olacaklarını göstereceğim. Askerleri arasına kadınları gönderin ve o kadınlara kendilerine yaklaşmak isteyen hiçbir kimseye karşı koymamalarını emredin. Umulur ki zina ederler ve sonra da helak olurlar. Çıkan kadınlar arasında kralın kızı da vardı. Esbatlardan birisinin başında bulunan kişi onu istedi ve kadına konumunu söyledi. Kadın da onun kendisine yaklaşmasına imkan verdi. Bunun sonucunda İsrailoğulları arasında taun baş gösterdi. Bir gün içerisinde İsrailOğullarından yetmişbin kişi öldü. Harun soyundan bir adam, beraberinde mızrak ile geldi ve o ikisini de mızrakladı. Allah onu destekledi ve her ikisini de bir arada mızrağına geçirdi." Bu ceyyid, mürsel bir rivayettir. "Ömer b. el-Hattab Şam'a çıktı." Seyf b. Ömer'in el-futCrh adlı eserinde naklettiğine göre bu hadise 18. yılın Rebiu'l-ahir ayında olmuştu. O sırada Şam'da baş gösteren bu taun, Amevas Taunu diye bilinen taundur. Ona bu adın "amme" ile "vasa" fiillerinin bu şekilde telaffuz edilmesi üzerine verildiği de söylenmiştir. "Nihayet Serğ denilen yere gelince." Bu, Ebu Ubeyde'nin fethettiği bir şehirdir. Bu şehir, Yermuk ve Cabi'ye bitişik şehirlerdir. Bununla Medine arasında on merhale (konak)lik mesafe vardır. "Ordu kumandanıarı Ebu Ubeyde ve arkadaşları onu karşıladı." Bunlar Halid b. el-Velid, Yezid b. Ebi Süfyan, Şurahbil b. Hasene ve Amr b. el-As idi. Ebu Bekir ülkeyi aralarında paylaştırmış ve savaşma işini Halid'e vermişti. Daha sonra Ömer, savaş kumandanlığını Ebu Ubeyde'ye vermişti. Ömer r.a. da Şam'ı birkaç ordu karargahına taksim etmişti. Ürdün bir karargah, Hıms bir karargah, Dımaşk bir karargah, Filistin bir karargah, Kinnesrin de bir diğer karargah idi. Her bir karargahtaki askerlere bir kumandan tayin etmişti. Kınnesrin, önceleri Hıms ile birlikte idi. Dolayısıyla bunlar dört karargaht!. Daha sonra Yezid b. Muaviye zamanında Kınnesrin ayrı bir karargah haline getirilmiştir, demektedir. "Fetih yılı muhacirlerinden ... " Fetih yılı Medine'ye hicret eden kimseler, demektir. Ya da kasıt, fetih esnasında Müslüman olanlardır. Yahut o bu ibareyi Mekke fethedildikten sonra Medine'ye şeklen hicret etmiş olan kimseler hakkında da kullanmış olabilir. Çünkü hicret, hüküm itibariyle fetihten sonra kaldırılmış bulunuyordu. "İnsanlardan geriye kalanlar." Kasıt, ashab-ı kiram'dır. Onlar hakkında bu tabirin kullanılması, onları tazim etmek içindir. Yani insan denilince ancak onlar hatıra gelir. "İnsanlardan geriye kalanlar" ile genelolarak Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e yetişmiş olan kimselerin kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Ashab ile de onunla uzunsüre beraber bulunan, onunla birlikte savaşan kimseler kastedilmiş olur. "Evet, Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz." Hişam b. Sa'd'ın rivayetinde: "İleri gitsek de Allah'ın kaderi ile gideriz. Geri kalırsak da Allah'ın kaderi ile kalırız" şeklindedir. Burada ondan "kaçış" diye söz etmesi, şer'an bir kaçış olmasa bile şekil itibariyle ona benzediğinden dolayıdır. Maksat da, kişinin kendisini ölüme götürecek bir şeyin üzerine gitmesinin yasaklanmış olduğunun anlatılmasıdır. Eğer bunu yapacak olsa bu da Allah'ın kaderindendir. Kendisini rahatsız edecek şeylerden uzak durması da şeriatın öngördüğü bir iştir. Yüce Allah bunu yaparken kendisinden kaçtı ğı şeyi de takdir edebilir. O halde eğer o işi yapsa da, terk etse de Allah'ın kaderi iledir. O halde bunlar -ileride açıklanacağı üzere- iki ayrı makamdır. Birisi tevekkül makamıdır, diğeri de sebeplere sarılmak makamıdır. Ömer'in: "Allah'ın kaderinden, Allah'ın kaderine kaçıyoruz" sözünün ifade ettiği anlam şudur: O gerçek anlamıyla Allah'ın kaderinden kaçamayacağını anlatmak istemiştir. Kendisinden kaçmakta olduğu şey, kendisine zarar geleceğinden korktuğu bir iştir. Bundan dolayı onun üzerine gitmemektedir. Kendisine doğru kaçıp sığındığı şey de kendisi adına zarar geleceğinden korkmadığı şeydir. Ancak ister yola koyulsun, ister kalsın, meydana gelmesi kaçınılmaz olan şey aynı şeydir, değişmez. "İki tarafı olan bir vadi" (iki tarafı anlamı verilen) "udvetani" lafzı "udve"nin ikilidir. Bu da vadinin yüksekçe yerine verilen isimdir. Bu hadiste, bir şehre girmek isteyip de orada taun bulunduğunu bilen kimsenin geri dönmesinin caiz olduğu ve bunun uğursuz kabul etmek (tıyere) kabilinden olmadığı anlaşılmaktadır. Aksine böyle bir iş, kişinin kendisini tehlikeye atmaması ya da bir kimsenin taun görülen bir yere girecek olsa ve orada tauna yakalansa, -ileride açıklayacağımız üzere- inanılması yasak kılınan adva'ya (bulaşıcılığa) inanmamasını sağlamak özelliğini taşıyan böyle bir yanlış kanaate sürükleyen yolu kapatmak içindir. Şeyh Takıyyuddin b. Dakiki'l-'Id der ki: Bu iki hususu bir arada telif edip açıklamak için bence tercihe değer olan açıklama şekli şudur: Taunun bulunduğu yere gitmek, nefsi belaya maruz bırakmaktır. Muhtemelen nefis bu belaya sabır da göstermeyebilir. Belki de böyle yapıldığı takdirde bir çeşit sabır ya da tevekkül makamında olmak iddiası da taşıyabilir. İşte nefsin muhayyer bırakıldığı takdirde sebat gösteremeyeceği hallerde gurura kapılıp olmadık iddialarda bulunmasından sakındırmak için bu yasaklanmıştır. Oradan çıkıp kaçmak, gücünün yettiği kadarı ile kurtulmaya çalışan kimse suretinde sebeplere yapışmanın kapsamı içerisinde olabilir. Bu sebeple şeriat koyucu, bize her iki halde de kendimizi zora koşmamayı emir buyurmuştur. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in: "Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Ama onlarla karşılaştığınız takdirde de sabrediniz" buyruğu da bu kabildendir. Bu sebeple önce belaya maruz kalmayı ve nefsin gurura kapılma korkusunu ihtiva ettiğinden dolayı düşmanla karşılaşmayı temenniden uzaklaşmayı emretmiştir. Çünkü böyle bir şeyin gerçekleşmesi halinde nefsin sözünde durmayacağından emin olunamaz. Daha sonra da yüce Allah'ın emrine teslimiyet göstermek üzere bu işin olması halinde de sabrı onlara emretmiş bulunmaktadır. Ömer r.a.'in bu kıssasından çıkartılacak birtakım sonuçlar vardır: 1- Tartışmanın, karşı karşıya kalınan değişik hallere ve ahkama dair istişarede bulunmanın meşru olduğu. 2- Anlaşmazlık içine düşmek, herhangi bir hükmü gerektirmez. Hüküm gerektiren, ittifaktır. 3- Anlaşmazlığa düşülmesi halinde nassa başvurulur. 4- Nassa "ilim" adı verilir. 5- Bütün işler Allah'ın kaderi ve ilmi ile cereyan eder. 6- Alim bir kişi, bazen kendisinden daha alim olan başkalarının bilmediği bir şeyi bilebilir. 7- Haber-i vahid'le amel etmek vaciptir. Bu da buna dair en güçlü delillerden birisidir. Çünkü bu uygulama, ashab-ı kiram arasından hal ve akd ehli olanların ittifakıyla olmuştu. Onlar bu vahid haberi Abdurrahman b. Avf'tan kabul ederek bu haberiyle birlikte güçlendirici bir başka delil istememişlerdir. 8- İmam, zulme uğramışın zulmünü giderecek, sıkıntıya düşmüşün sıkıntısını açacak, fesad ehlinin saldırganlıklarını önleyecek şekilde raiyesinin halleri ile yakından ilgilenmelidir. 9- Şer'i hükümler ve İslam'ın şiarı açıkça ortaya konulmalıdır. 10- İnsanlar gerçek konumlarına ve yerlerine oturtulmalıdırlar. Üçüncü hadis (5731 nolu hadis) Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği: "Medine'ye Mesih (Oeccal) ile taun girmez" hadisi olup, Buhari bunu böylece muhtpsar olarak zikretmiştir. Bu hadisi Hac bölümünde (1880.hadiste) İsmail b. Ebi Uveys'ten, o Malik'ten diye bundan daha noksansız bir şekilde şu lafızlarla hvayet etmiş bulunmaktadır: "Medine'nin yolları üzerinde melekler vardır. Bu sebeple oraya ta un da, Oeccal de girmez." Ben orada Oeccal ile ilgili bilgileri kaydetmiş bulunuyorum. Taun dolayısıyla ölüm, şehitlik mertebesine yükseltmekle birlikte, Medine'ye girmeyişinin Oeccal ile zikredilip her ikisinin de Medine'ye girmeyecek olması dolayısıyla Medine'nin övülmesi, açıklaması zor bir durum olarak görülmüştür. Buna cevap şöyledir: TMn ile ölümün şehitlik olmasından maksat, bizzat onun bu niteliği taşıdığını anlatmak değildir. Maksat, şehitliğin onun bir sonucu olduğunu ve ondan ortaya çıktığını anlatmaktan ibarettir. Çünkü taun şehit oluşa sebep teşkil etmiştir. Taun hastalığının cinlerin ta'n etmesi (dürtmesi) sebebiyle ortaya çıktığını hatırlayan bir kimse, taunun Medine'ye girmeyişi ile Medine'nin övülmesini güzel bir şekilde görür ve anlar. Kurtubı de el-Müfhim adlı eserinde buna şöylece cevap vermektedir: Bunun anlamı Amevas ve el-Carif taunu gibi başka yerlerde görülen taunun bir benzerinin Medine'ye girmeyeceğidir. Onun bu söylediği, genel çerçevesiyle tMnun Medine'ye girdiğini kabul etmeyi gerektirir. Oysa durum böyle değildir. Çünkü İbn Kuteybe'nin el-Mearif'te kesin olarak belirttiğine göre -daha sonra da büyük bir topluluk onun izinden gitmiş olup, bunların sonuncuları el-Ezkar adlı eseri ile Şeyh Muhiddin enNevevi'dir- taun hiçbir şekilde Medine'ye de, aynı şekilde Mekke'ye de girmemiştir. Ama bir topluluk, Mekke'ye 749 yılında görülen taun esnasında girdiğini nakletmiş bulunmaktadır. Fakat hiçbir kimse Medine'de taunun görüldüğünü asla söylemiş değildir. Doğrusu, bu hadiste Medine'ye girmeyeceği söylenen taundan kastın, cinlerin ta'nından (dürtmesinden) ortaya çıkan ve bu dürtme dolayısıyla bedende kan ın galeyana geldiği taun çeşidi olduğudur. Bu da sonunda öldürücü olur. İşte bu tür taun Medine'ye girmemiştir. Bir başkası da şöyle demektedir: Bu, Muhammed! mucizelerden birisidir. Çünkü tabipler, taunu başından sonuna kadar bir şehirden, hatta bir köyden dahi uzaklaştırmaktan yana acze düşmüşlerdir. Ama diğer taraftan uzun çağlar boyunca taun Medine'ye girememiştir. Derim ki: Bu doğru bir sözdür. Ama açıklanması zor olan duruma cevap teşkil etmez. Bu hususta verilen cevaplardan birisi de şöyledir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara taunun yerine hummanın verildiğini söylemiştir. Çünkü taun zaman zaman gelir. Humma ise her zaman tekerrür eder. Böylelikle ecir bakımından aralarında bir denge meydana gelir ve daha önce kaydedilen bazı sebepler dolayısıyla taunun girmemesinden maksat da tamamıyla gerçekleşmiş olur. Ahmed'in rivayet etmiş olduğu: "Cibril bana hummayı ve taunu getirdi. Ben hummayı Medine'de tuttum, taunu da Şam'a saldım" diye rivayet ettiği hadisi hatırladıktan sonra, bir başka cevabı da uygun görmekteyim. Bundaki hikmet şudur: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Medine'ye girdiğinde ashabı sayıca az olduğu gibi yardımcıları da azdı. Medine de daha önce Aişe yoluyla rivayet edilen hadiste açıklandığı gibi, havası ağır bir şehir idi. Daha sonra Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem her birisi ile başlı başına büyük ecrin kazanılacağı iki şeyden birisini seçmekte muhayyer bırakıldı. O da o vakit, ölüme sebep oluşu -taunun aksine- çoğunlukla az görüldüğünden ötürü hummayı seçti. Daha sonra kafirlerle cihada ihtiyaç hasıl olup savaşmak için ona izin verilince, hummanın Medine'de devam etmesi halinde cihad için gerekli güç sahibi olmaya ihtiyacı olEm kimselerin bedenlerinin zayıf düşmesi neticesi ortaya çıktı. Bundan dolayı o hummanın Medine'den Cuhfe'ye nakledilmesi için dua etti. Böylelikle Medine, Allah'ın şehirlerinin en sağlıklısı oldu. Oysa daha önce böyle değildi. İşte o zamandan itibaren taun sebebiyle şehit olma imkanını bulamayanlar, belki de Allah yolunda öldürülerek şehit1iğe ulaştı. Bıınu da elde edemeyen kimseler, mu'minin cehennem ateşinden payını teşkil eden hummaya (yüksek ateşe) maruz kaldılar. Daha sonra da Medine'nin bu özelliği, diğer şehirlerden ayrılığı ve üstünlüğü ortaya çıkmak üzere devam etti. Böylelikle Nebiin duasının kabulü tahakkuk etmiş, bu uzun süre boyunca vermiş olduğu haberin tasdiki suretiyle pek büyük mucize de ortaya çıkmış oldu. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Taun her müslümanın" yani taun hastalığına yakalanan her Müslümanın "şehit1iğidir

Sahîh-i Buhârî, 5733
HadisSahîh-i Müslim

حَدَّثَنِي أَبُو الطَّاهِرِ، أَخْبَرَنَا ابْنُ وَهْبٍ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ شُرَيْحٍ، عَنْ عَبْدِ الْكَرِيمِ، بْنِ الْحَارِثِ عَنْ أَبِي عُبَيْدَةَ بْنِ عُقْبَةَ، عَنْ شُرَحْبِيلَ بْنِ السَّمِطِ، عَنْ سَلْمَانَ الْخَيْرِ، عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِمَعْنَى حَدِيثِ اللَّيْثِ عَنْ أَيُّوبَ بْنِ مُوسَى ‏.‏

{…} Bana Ebût-Tahir rivayet etti. (Dediki): Bize ibni Vehb, Abdurrahman b. Şureyh'dan o da Abdulkerim b. Hâris'den, o da Ebû Übeyde b. Ukbe'den, o da Şurayhbil b. Semit'dan o da Selmanu'l-Hayr'dan, o da Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'den naklen Leys'in Eyyub b. Musa'dan rivayet ettiği hadis manasında haber verdi. izah: Ribat; hayvanı bağlamaya yarayan ip demektir. Sonra bu kelime hudud muhafızına ıtlak olunmuştur. Hadisden murad şudur. Bir gün bir gece düşmana karşı hudud muhafızlığı yapmak bir ay nafile oruç tutmakla bir ay nafile namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Şayet hudud muhafızlığı yaparken ölürse o vazifede iken yaptığı amelleri devam edermiş gibi ecir ve mükafat verilir. Hadis-i Şerif şehid hakkındaki âyetlerle hadislere muvafıktır. Şehit âyetlerinde şehitlerinin ölmediği Allah katında diri oldukları ve kendilerine rızk verildiği beyan buyrulduğu gibi yukarda geçen bazı hadislerde şehit ruhlarının cennet meyvelerinden yedikleri beyan olunmuştur. Fettan'dan murad, kabir fitnesidir. Bu kelime «Futtan» şeklinde cemi olarak rivayet edildiği gibi «Kabrin iki fettanı şeklinde tesniye olarak da rivayet edilmiştir. Kabrin fettanı Münker ve Nekir ismindeki meleklerdir. Hadisi Şerif: Hudud muhafızlığı yapan kimsenin faziletine ve amellerinin öldükten sonra da devam edeceğine, bu hal ona mahsus olup başka hiç bîr kimseye nasip olmayacağına delildir

Sahîh-i Müslim, 4939
HadisSahîh-i Müslim

وَحَدَّثَنِيهِ زُهَيْرُ بْنُ حَرْبٍ، حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ سَعِيدٍ، ح وَحَدَّثَنَا أَبُو كُرَيْبٍ، حَدَّثَنَا أَبُو أُسَامَةَ، ح وَحَدَّثَنِي عَلِيُّ بْنُ حُجْرٍ، أَخْبَرَنَا عَلِيُّ بْنُ مُسْهِرٍ، ح حَدَّثَنَا الْحَكَمُ بْنُ مُوسَى، حَدَّثَنَا شُعَيْبُ بْنُ إِسْحَاقَ، كُلُّهُمْ عَنْ هِشَامٍ، بِهَذَا الإِسْنَادِ ‏.‏ وَفِي حَدِيثِ أَبِي أُسَامَةَ وَلَمْ تُوصِ ‏.‏ كَمَا قَالَ ابْنُ بِشْرٍ وَلَمْ يَقُلْ ذَلِكَ الْبَاقُونَ ‏.‏

{…} Bana, bu hadîsi Züheyru'bnu Harb da rivayet etti. (Dediki): Bize Yahya b. Said rivayet etti. H. Bize Ebû Kureyb dahî rivayet etti, (Dediki): Bize Ebû Usâme rivayet etti. H. Bana Alîyyü'bnü Hucr da rivayet etti. (Dediki): Bize Alîyyü'bnü Müshir haber verdi. H. Bize Hakem b. Mûsâ dahî rivayet etti. (Dediki): Bize Şuayb b. İshâk rivayet etti. Bu râvîlerin hepsi Hişâm'dan bu isnadla rivayette bulunmuşlardır. Ebû Usâme hadîsinde «Vasiyet de etmedi.» cümlesi vardır. Nitekim İbni Bişir de aynı cümleyi söylemiş fakat diğer râvîler onu söylememişlerdir. İzah Bu hadîsi Buhârî «Cenâiz» bahsinde tahrîc etmşitir. Nefs kelimesi mansûb okunduğuna göre temyiz yahut fi'lin ikinci mefûlü olur. Merfû okunursa nâib-i faildir. Kaadı İyâz: «Ekseri rivayetlerimiz mansûbdur.» demiştir. *Üftülitet» «Ansızın öldü, demektir. Bu kelime beklemeden yapılan her fiil hakkında kullanılır. Buhârî' nin Hz. İbni Abbâs' dan rivayet ettiği bir hadîsde: «Sa'dü'bnü Ubâde annesinin ifâ edemeden öldüğü bir neziri hakkında Resulullah {Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den fetva istedi de: — Annen nâmına onu sen edâ et; buyurdular.! denilmektedir; Ebü Dâvûd dahi buna benzer bir hadis rivayet etmiştir

Sahîh-i Müslim, 2327
HadisSahîh-i Müslim

حَدَّثَنِي أَبُو الطَّاهِرِ، وَحَرْمَلَةُ بْنُ يَحْيَى، - وَاللَّفْظُ لِحَرْمَلَةَ - قَالَ أَبُو الطَّاهِرِ أَخْبَرَنَا وَقَالَ، حَرْمَلَةُ حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ وَهْبٍ، حَدَّثَنِي أَبُو شُرَيْحٍ، أَنَّ سَهْلَ بْنَ أَبِي أُمَامَةَ بْنِ سَهْلِ، بْنِ حُنَيْفٍ حَدَّثَهُ عَنْ أَبِيهِ، عَنْ جَدِّهِ، أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ مَنْ سَأَلَ اللَّهَ الشَّهَادَةَ بِصِدْقٍ بَلَّغَهُ اللَّهُ مَنَازِلَ الشُّهَدَاءِ وَإِنْ مَاتَ عَلَى فِرَاشِهِ ‏"‏ ‏.‏ وَلَمْ يَذْكُرْ أَبُو الطَّاهِرِ فِي حَدِيثِهِ ‏"‏ بِصِدْقٍ ‏"‏ ‏.‏

Bana Ebû't-Tahir ile Harmele b. Yahya rivayet ettiler. Lafz Harmele'nindir. Ebû't-Tahir (bize haber verdi) tabirini kullandı. Harmele: Bize Abdullah b. Vehb rivayet etti dedi. (Demişki): Bana Ebû Şüreyh rivayet etti, ona da babasından o da dedesinden naklen Sehl b. Ebî Ümâme b. Sehl b. Huneyf rivayet etmişki, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Her kim sıdk ile Allah'dan şehidlik dilerse: Allah onu şehidlerin menzilesine ulaştırır. Velev ki döşeğinde ölmüş olsun.» buyurmuşlar. Ebû't-Tahir kendi hadisinde «sıdk» kelimesini anmamıştır. izah: Bu hadisin ikinci rivayeti birinciyi tefsir etmiştir. Her iki rivayetin manası: Bir kimse hulusi kalb ile şehit olmayı isterse döşeğinde bile ölse kendisine şehit sevabı verilir demektir. Burada şöyle bir sual hatıra gelebilir: Acaba şehit olmaya niyet etmek harbe başlarken mî şarttır, yoksa harbe çıkarken yapılan umumi niyyet kafimidir? Cevab: Umûmi niyyet kâfidir. Çünkü sahih hadisde sabit olmuştur ki bir kimse gaza etmek niyetiyle bir at beslese kendisine o hayvanı beslediği müddetçe gaza sevabı verilir. Halbuki o zat hayvanı her doyurup suladıkça ayrı ayrı gazaya niyet etmiş değildir. Bir de harbin başladığı an telaş ve dehşet zamanıdır. Şehit olmaya niyet o anda şarttır demek güçlük doğurur. Hadisi şerif şehit olmayı istemenin ve hayra niyetin müstehab olduğuna delildir

Sahîh-i Müslim, 4930
HadisSahîh-i Müslim

وَحَدَّثَنِي زُهَيْرُ بْنُ حَرْبٍ، حَدَّثَنَا وَكِيعٌ، حَدَّثَنَا مِسْعَرٌ، وَهِشَامٌ، ح وَحَدَّثَنِي إِسْحَاقُ بْنُ مَنْصُورٍ، أَخْبَرَنَا الْحُسَيْنُ بْنُ عَلِيٍّ، عَنْ زَائِدَةَ، عَنْ شَيْبَانَ، جَمِيعًا عَنْ قَتَادَةَ، بِهَذَا الإِسْنَادِ مِثْلَهُ ‏.‏

Bana Zuheyr b. Harb da tahdis etti. Bize Veki' tahdis etti. Bize Mis'ar ve Hişam tahdis etti (H). Bana İshak b. Mansur da tahdis etti (2/38a). Bize el-Huseyn b. Ali, Zaide'den haber verdi. O Şeyban'dan. Hepsi Katade'den bu isnadı ile hadisi aynen rivayet etti. Tahric bilgisi 327 nolu hadisin aynı NEVEVİ ŞERHİ 131. sayfa’da 337 nolu hadiste DAVUDOĞLU AÇIKLAMA: Vesvese: nefisde yer etmeyip tereddüd halinde bulunan şeydir. Gönülden geçen şeyler diye terceme ettiğimiz «hadis'ünnefs> de öyledir. Bunlar kuvveden fi'le çıkmadıkça muahazeyi icab etmezler. Şu var ki; vesvese ve gönülden geçen şeylerin cezayi istilzam etmemesi için onların kalbden gelip geçmeleri şarttır. Bunları yapmağa niyet edilir de kalbde yer eder kalırsa azabı müstelzim olurlar. Kaadi Iyaz şöyle diyor: «Kalbte geçen şey, orada yer edip karar kılmadan gelip geçerse buna «hemra» derler. Şayed devam eder de kalbe yerleşirse «azim» olur. Azim sebebiyle ise inşan ya muahaze olunur yahud sevab kazanır. «Yani bir haramı irtikaba azmeden azaba, hayır yapmaya azmeden de sevaba layık olur demek istiyor. Kurtubî diyor ki: «Kaadi lyazın kavli bil umum selef uleması ile fukahanın, muhaddislerin ve ilm-i kelam alimlerinin mezhebidir. Bu hususta onlara muhalefet ederek: «İnsanın kalbinden geçen şeyler orada yer etsin etmesin hiç bir muahazeyi icab etmez.» diyenlerin sözüne bakılmaz. Bunlar Allah'u Teala'nın: «Kadın gerçekten ona niyeti kurmuştu. Rabbinin burhanını görmemiş olsa o da ona niyeti kurmuş gitmişti...» [Yusuf 24] ayet-i kerimesiyle ve bu hadisle Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 'in: «Fi'len yapmadskça yahud söylemedîkçe» buyurmuş olmasile bir de kötülük etmeye azmetmişken yapmayan ve söylemeyene ceza verilmemesile istidlal ederlerse de ayetle istidlallerine verilecek cevab: Ayetteki gönülden geçen şeylerdir. Fakat bazıları da kalbde yer etmeyen düşüncelerdir ki, bunlardan dolayı azab yoktur. Nitekim bu hadisde buna şahittir...» Kirmaniı de şunları söylemiştir: «Ulema diyor ki: Bir kimse velev 25 sene sonra bir vacibi terk yahud bir haramı irtikab edeceğine azmeylese derhal asî olur.» Hatırdan geçen şeylerden murad: niyet derecesine varmayan şeylerdir. Niyet derecesine varan kuruntulardan dolayı kul muahaze edilecektir. İbnü'l-Arabî: «Hadisdeki (konuşmadıkça) tabirinden murad: gönülden geçen şeydir. Çünkü asıl kelam, ilme muvafık olan kalbteki sözdür; dil onun tercemanıdır; demişse de bu söz reddedilmiştir. Zira kalbden geçen şeyler söz yerine geçse, bunların namazı da bozması icabederdi. Halbuki konuşmak namazı bozduğu halde gönülden geçen şeylerin namazı bozduğuna kail olan bulunmamıştır

Sahîh-i Müslim, 333

Paylaş

XWhatsAppTelegramFacebook
Bu içerikte bir hata mı var? Bize bildirin.

Site deneyimini iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Ayrıntılar için Çerez Politikası.