Sünen-i Tirmizî · 153
Arapça metin
حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ، عَنْ مَالِكِ بْنِ أَنَسٍ، قَالَ وَحَدَّثَنَا الأَنْصَارِيُّ، حَدَّثَنَا مَعْنٌ، حَدَّثَنَا مَالِكٌ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ عَمْرَةَ، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ إِنْ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لَيُصَلِّي الصُّبْحَ فَيَنْصَرِفُ النِّسَاءُ قَالَ الأَنْصَارِيُّ فَيَمُرُّ النِّسَاءُ مُتَلَفِّفَاتٍ بِمُرُوطِهِنَّ مَا يُعْرَفْنَ مِنَ الْغَلَسِ . وَقَالَ قُتَيْبَةُ مُتَلَفِّعَاتٍ . قَالَ وَفِي الْبَابِ عَنِ ابْنِ عُمَرَ وَأَنَسٍ وَقَيْلَةَ بِنْتِ مَخْرَمَةَ . قَالَ أَبُو عِيسَى حَدِيثُ عَائِشَةَ حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ . وَقَدْ رَوَاهُ الزُّهْرِيُّ عَنْ عُرْوَةَ عَنْ عَائِشَةَ نَحْوَهُ . وَهُوَ الَّذِي اخْتَارَهُ غَيْرُ وَاحِدٍ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم مِنْهُمْ أَبُو بَكْرٍ وَعُمَرُ وَمَنْ بَعْدَهُمْ مِنَ التَّابِعِينَ وَبِهِ يَقُولُ الشَّافِعِيُّ وَأَحْمَدُ وَإِسْحَاقُ يَسْتَحِبُّونَ التَّغْلِيسَ بِصَلاَةِ الْفَجْرِ .
Âişe (radıyallahü anha)’dan rivâyete göre, şöyle buyurmuştur: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber bazı kadınlar sabah namazını kılar ve dağılırlardı. Ensarî diyor ki: Kadınlar elbiselerine bürünüp geçerlerken alaca karanlık dolayısıyla tanınmazlardı. Kuteybe: “Çarşaflarına bürünmüş olarak” demiştir. (Buhârî, Mevâkît: 28; İbn Mâce, Salat: 2) konuda İbn Ömer, Enes, Kayle binti Mahreme’den de hadis rivâyet edilmiştir. Bu Âişe hadisi hasen sahihtir. Zührî bu hadisi Urve ve Âişe yoluyla rivâyet etmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından pek çok kimse ve Ebû Bekir, Ömer’inde bulunduğu bir kısım kimselerde tabiinden bazı ilim adamlarının görüşü bu doğrultudadır. Ahmed ve İshâk’da aynı görüşte olup, “Alaca karanlıkta sabah namazını kılmayı” müstehab kabul ederler
Benzer hadisler
أَخْبَرَنَا قُتَيْبَةُ، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ عَمْرَةَ، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ إِنْ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لَيُصَلِّي الصُّبْحَ فَيَنْصَرِفُ النِّسَاءُ مُتَلَفِّعَاتٍ بِمُرُوطِهِنَّ مَا يُعْرَفْنَ مِنَ الْغَلَسِ .
Âişe (radıyallahü anha)’dan rivâyete göre, şöyle demiştir: sallallahü aleyhi ve sellem), sabah namazını kıldırdıktan sonra örtülerine bürünmüş kadınlar namazdan dönerken karanlık oluşundan dolayı fark edilmezlerdi.) (Ebû Dâvûd, Salat: 8; Dârimi, Salat:)
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ الأَعْلَى، حَدَّثَنَا خَالِدُ بْنُ الْحَارِثِ، عَنْ أَشْعَثَ، وَهُوَ ابْنُ عَبْدِ الْمَلِكِ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ سِيرِينَ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ شَقِيقٍ، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لاَ يُصَلِّي فِي لُحُفِ نِسَائِهِ . قَالَ أَبُو عِيسَى هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ . وَقَدْ رُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم رُخْصَةٌ فِي ذَلِكَ .
Âişe (r.anha)’dan rivâyete göre: “Rasûlullah (s.a.v.) kadın elbisesine bürünerek namaz kılmazdı.” Diğer tahric: Ebû Dâvûd, Tahara Tirmîzî: Bu hadis hasen sahihtir. Bu konuda Rasûlullah (s.a.v.)’in izin verdiğine dair de rivâyet vardır
حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ عُرْوَةَ، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ كُنَّ نِسَاءُ الْمُؤْمِنَاتِ يُصَلِّينَ مَعَ النَّبِيِّ ـ صلى الله عليه وسلم ـ صَلاَةَ الصُّبْحِ ثُمَّ يَرْجِعْنَ إِلَى أَهْلِهِنَّ فَلاَ يَعْرِفُهُنَّ أَحَدٌ . تَعْنِي مِنَ الْغَلَسِ .
Aişe (r.anha)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir : Mu'min kadınlar'dan bazıları Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Seliem) ile beraber sabah namazını kılarlardı. Sonra evlerine dönerlerken, alaca karanlıktan dolayı kimse onları tanımazdı. AÇIKLAMA : Bu hadisi Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud, Nesai ve Beyhaki de muhtelif senedlerle ve az lafız farkıyla rivayet etmişlerdir. Buhar i, Müslim ve bazı sünen sahiplerinin rivayetlerinde ''Kadınlar çarşaflarına bürünerek ... '' kaydı mevcudtur. Ğales: Alaca karanlık, demektir. Tağlis: Alacakaranlıkta sabah namazını kılmak, demektir. 671 nolu hadiste geçecek olan ''İsfar'' sabah namazını ortalık aydınlanınca kılmaktır. Şafii, Ahmed ve İshak'a göre "İsfar'' tan yerinin iyice ağarması demektir. Sabah namazının alaca karanlıkta kılındığı ve cemaate giden kadınların, namazdan çıkınca bu karanlık henüz devam ettiği için kimsenin onları tanımadığı bu hadiste ifade edilmiştir. Tirmizi'nin şerhi Tuhfetü'l-Ahvezi yazan, El-Hafız İbn-i Haceri'l-Askalani Fethü'l-Bari'de şöyle dediğini "Tağlis'' babında nakletmiştir: "Davudi: "Alaca karanlıktan dolayı kimse onları tanımazdı.'' fıkrasının manası şudur: Bakan adam, onların kadın mı, erkek mi olduklarını bilemezdi. Çünkü, sadece, karaltılar görürdü, demiştir. Bazıları: Bu fıkradan maksad, geçen kadınların Hatice mi Zeyneb mi diye şahsen tanınmamalarıdır, demişlerdir. Nevevi: Örtülü kadın gündüzde şahsen tanınmaz. Burada alaca karanlığın henüz devam ettiği bildirilmek isteniyor. Cami'den dönen kadınların örtülü oldukları için şahsen tanınmamaları, örtüler'inden dolayıdır. Bu nedenle söylenen bu yorum, bir mana ifade etmez demiştir. Hafız: Eğer fıkradan maksad, bunların erkekler mi, kadınlar mı olduklarının bilinmemesi olmuş olsaydı, fıkrada tanımak anlamını ifade eden ''Ma'rifet'' fiili yerine, anlamını ifade eden ''İlim'' fiili kullanılacaktı. ''Ma'rifet'' fiili kullanıldığı için, fıkradan maksad kadınların şahsen tanınmamalandır. Nevevi'nin: "Örtülü kadınlar gündüz de şahsen tanınmazlar'' sözüne itiraz edilir. Çünkü genellikle kadınlar giyinişleri, yürüyüşleri ve genel durumlarıyla bir-i birlerinden ayırt edilebilirler, demiştir. El-Baci de: Hadis, o kadınların yüzlerinin açık olduğuna delalet eder. Çünkü yüzleri kapalı olsaydı karanlıktan i dolayı değil, kapalı oluşlarından dolayı tanınmamış olurlardı, demiştir. Nevevi'nin sözüne yapılan itiraz, El-Baci'nin sözüne de yapılır. Ebu Berze (r.a.)'in: "Adam, yanında. oturan kişiyi tanıyabildiği bir aydınlık olunca, Nebi (s.a.v.) sabah namazından dönerdi.'' mealindeki hadisi, Aişe (r.anha)'nın hadisine ters düşmez. Çünkü adamın, yanında oturan adamı tanıması başka bir şeydir, sokaktan geçen örtülü kadını tanımaması başka bir şeydir.'' Tirmizi, bu hadisi rivayet ettikten sonra şöyle der: Aişe (r.anha)'nın hadisi hasen-sahih bir hadistir. Sahabilerden Ebu Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.)'in dahil olduğu bir kısım alimler ve onlardan sonra gelen tabii alimlerin bir kısmı, sabah namazını alaca karanlıkta kılmayı tercih etmişlerdir. Şafii, Ahmed ve İshak da sabah namazında tağlisi müstahab görmüşlerdir.' El-Menhel yazarı da 'Sabah Vakti' babında rivayet olunan bu hadisin açıklamasını yaparken şöyle der: "Hadis, sabah namazını tan yeri ağardıktan hemen sonra kılmanın müstahab olduğuna delalet eder. Malik, Şafii, Ahmed, İshak, Ebu Sevr, El-Evzai, Davud bin Ali ve Taberi böyle demişlerdir. Ömer, Osman, İbn-i Zübeyr, Enes, Ebu Musa ve Ebu Hureyre (r.anhum)'dan rivayet olunan kavil de budur. El-Hazimi, bu kavli Hulefa-i Raşidin'den kalan Ebu Bekir (r.a.) ile Ali (r.a.)'den, ayrıca Ebu Mes'ud-i Ensari ve Hicaz ehlinden rivayet etmiştir. Bu alimler, Aişe (r.anha)'nın bu hadisini, Ebu Mes'ud'un şu mealdeki hadisini ve benzer sahih hadisleri delil olarak göstermişlerdir: "Nebi (s.a.v.), sabah namazını, bir defa alaca karanlıkta kıldı. Başka bir defa ortalık aydınlandıktan sonra kıldı. Ondan sonra, Vefat €dinceye kadar tağlis etti. Yani daima alaca karanlıkta kıldı. Hiç isfar'a dönmedi.'' Alimler, ayrıca ''Hayrat için yarışınız'' ve ''Rabbinizin magfiretine koşuşunuz.'' ayetlerini de delil göstermişlerdir. Ebu Hanife, arkadaşları, Sevri ve Irak alimlerinin ekserisi sabah namazında isfar'ın afdal olduğunu söylemişlerdir. Ashab'dan AI i ve ibn-i Mes'ud (r.a.)'dan da bu kavil rivayet edilmiştir. Bu görüşteki alimler Rafi' bin Hadic'in (672 nolu) hadisini delil göstermişlerdir. Bir de Buhari ve Müslim'in İbn-i Mes'ud (r.a.)'den rivayet ettikleri şu mealdeki hadise dayanmışlardır: ''Ben, Resulullah (s.a.v.)'i her hangi bir namazı vaktinden başka bir zamanda kılarken görmedim. Yalnız şu iki namazı gördüm. (Müzdelife'de akşam ve yatsı namazını beraber kıldı. Ve o gün sabah namazını vaktinden önce kıldı.'' Bu alimler: Nebi (s.a.v.)'in sabah namazını fecir doğmadan önce kilmadığı malümdur. O gün sabah namazını fecir doğduktan sonra, henüz ortalık aydınlanmadan kılarak tağlis etmiştir. Şu halde hadis, Nebi (s.a.v.)'in başka zaman tağlis etmediğine delalet eder. İsfar, cemaatın çoğalmasına, safların dolmasına ve nafile namaz için geniş bir zaman'ın verilmesine vesile olduğu için daha faziletlidir, demişlerdir. Diğer alimler şöyle cevab vermişlerdir: Rafi' bin Hadic (r.a.)'in hadisindeki isfar'dan maksad, tan yerinin iyice ağarması ve belirgin olmasıdır. Rafi'in hadisindeki: ''Şafak iyice zuhur ettikten sonra sabah namazını eda etmenin ecri daha büyüktür.'' fıkrası, isfar'ın böyle yorumlanmasına engel değildir. Çünkü buna göre isfar'dan önce sabah namazı kılınabiliyorsa da ecri daha azdır. Çünkü kişinin vaktin girdiğini kesin olarak bilmemekle beraber, kuvvetli zan ile kanaat ettiği zaman namaza durması caizdir ve ecri vardır. Eğer fecrin doğduğunu belirgin bir halde müşahede ettikten sonra namaza durursa daha afdaldır ve ecri daha büyüktür. Yahut isfar emri mehtablı gecelere mahsustur. Çünkü fecrin doğuşu, mehtablı gecelerde ilk anlarda belirgin olmuyor. Böyle gecelerde ihtiyar olmak üzere isfarla emrolunmuşlar, denilebilir. İbn-i Mes'ud (r.a.)'ın hadisine de şöyle cevap verilmiştir: Nebi (s.a.v.) sair zamanlarda, fecir doğduktan sonra cünüb adam'ın ğuslünü yapabileceği ve abdestsizin abdest alabileceği bir süre bekledikten sonra sabah namazını kılmayı itiyat (alışkanlık) haline getirmişken; Müzdelife gecesi sabah olunca Hac menasikine genişçe bir vaktin ayrılması için, mu'tadından önce sabah namazına durmuştur. Tahavi ''TağIis hadisleri'' ile ''İsfar hadisleri''nin arasını bulmak için şöyle demiştir: Nebi (s.a.v.) alaca karanlıkta sabah namazına başlar ve kıraatını uzatarak. ortalık aydınlandıktan soıra namazdan çıkardı. Tahavi: Aişe (r.anha)'nın hadisi, sabah namazında kıraati uzatma emrinden önce idi. Bu nedenle Aişe (r.anha)'nın hadisi mensuhtur, demiştir. Fakat Tahavi'nin mensuhluk davası masnedsizdir. Tirmizi'nin: Aişe (r.anha)'nın hadisi hasen-sahihtir. Ebu Bekir ve Ömer (r.anhuma)'nın dahil olduğu bir grup sahabi ve onlardan sonra gelen tabiiler, bu hadiste beyan edildiği gibi sabah namazında tağlis'i seçmişlerdir, şeklindeki sözü, hadisin mensuh olmadığını takviye eder. Çünkü, eğer mensuh olmuş olsaydı nesih durumunu herkesten daha iyi bilen bu büyük zatlar tağlisi tercih etmiyeceklerdi. Aişe (r.anha)'nın hadisinin bazı hallere ait olduğu umulur. Çünkü delillerin zahirine göre çoğu zaman Nebi (s.a.v.) karanlık varken sabah namazına başlıyormuş. Bazen, henüz aydınlık olmadan namazdan çıkarmış ki Aişe (r.anha)'nın hadisi buna delalet ediyor. Bazen ortalık aydınlandıktan sonra namazdan çıkarmış ki Ebu Berze'nin. hadisi buna delalet eder. Kıraatin uzunluğuna ve kısalığına göre bu değişik durumlar oluyormuş. Çünkü sabah namazında bazen altmış ayet, bazen de yüz ayet okuyormuş. Yukarıdan beri verdiğim bilgileri okuduktan sonra tağlis görüşünün delilleri sıhhatli ve daha kuvvetli olduğu için bu kavil daha racihtir. HADİS'TEN ÇIKARILAN FIKIH HÜKÜMLERİ : 1- Sabah namazını alaca karanlıkta kılmak daha efdaldir. 2- Bir fitne endişesi olmadığı takdirde kadınların geceleyin namaz için camiye gitmeleri caizdir. 3- Meşru bir amaçla evlerinden çıkan kadınlar iyice örtünmelidirler
حَدَّثَنَا هَنَّادٌ، حَدَّثَنَا عَبْدَةُ، - هُوَ ابْنُ سُلَيْمَانَ - عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ إِسْحَاقَ، عَنْ عَاصِمِ بْنِ عُمَرَ بْنِ قَتَادَةَ، عَنْ مَحْمُودِ بْنِ لَبِيدٍ، عَنْ رَافِعِ بْنِ خَدِيجٍ، قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ " أَسْفِرُوا بِالْفَجْرِ فَإِنَّهُ أَعْظَمُ لِلأَجْرِ " . قَالَ وَقَدْ رَوَى شُعْبَةُ وَالثَّوْرِيُّ هَذَا الْحَدِيثَ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ إِسْحَاقَ . قَالَ وَرَوَاهُ مُحَمَّدُ بْنُ عَجْلاَنَ أَيْضًا عَنْ عَاصِمِ بْنِ عُمَرَ بْنِ قَتَادَةَ . قَالَ وَفِي الْبَابِ عَنْ أَبِي بَرْزَةَ الأَسْلَمِيِّ وَجَابِرٍ وَبِلاَلٍ . قَالَ أَبُو عِيسَى حَدِيثُ رَافِعِ بْنِ خَدِيجٍ حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ . وَقَدْ رَأَى غَيْرُ وَاحِدٍ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَالتَّابِعِينَ الإِسْفَارَ بِصَلاَةِ الْفَجْرِ . وَبِهِ يَقُولُ سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ . وَقَالَ الشَّافِعِيُّ وَأَحْمَدُ وَإِسْحَاقُ مَعْنَى الإِسْفَارِ أَنْ يَضِحَ الْفَجْرُ فَلاَ يُشَكَّ فِيهِ وَلَمْ يَرَوْا أَنَّ مَعْنَى الإِسْفَارِ تَأْخِيرُ الصَّلاَةِ .
Rafi’ b. Hadîç (radıyallahü anh)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den şöyle buyurduğunu işittim: “Sabah namazını gün ağarınca kılın o anda kılmanın mükafatı daha büyüktür.” (Nesâî, Mevâkît: 1; İbn Mâce, Salat: 2) Bu hadisi Şu’be ve Sevrî, Muhammed b. İshâk’tan rivâyet etmişlerdir. Muhammed b. Aclan da aynı şekilde Âsım b. Ömer b. Katâde’den rivâyet etmektedir. Yine bu konuda Ebû Berze el Eslemî, Câbir ve Bilâl’den de hadis rivâyet edilmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ashabından ve tabiinden pek çok ilim adamları “Sabah namazının günün ağarmasıyla” kılınması görüşündedirler. Sûfyân es Sevrî’de bu görüştedir. Şâfii, Ahmed ve İshâk diyorlar ki: Günün ağarması (İsfar) demek aydınlığın apaçık ortaya çıkması demektedir, namazın geciktirilmesi değildir
حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ، حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ زَيْدٍ، عَنْ أَيُّوبَ، عَنْ أَبِي قِلاَبَةَ، عَنْ مُعَاذَةَ، أَنَّ امْرَأَةً، سَأَلَتْ عَائِشَةَ قَالَتْ أَتَقْضِي إِحْدَانَا صَلاَتَهَا أَيَّامَ مَحِيضِهَا فَقَالَتْ أَحَرُورِيَّةٌ أَنْتِ قَدْ كَانَتْ إِحْدَانَا تَحِيضُ فَلاَ تُؤْمَرُ بِقَضَاءٍ . قَالَ أَبُو عِيسَى هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ . وَقَدْ رُوِيَ عَنْ عَائِشَةَ مِنْ غَيْرِ وَجْهٍ أَنَّ الْحَائِضَ لاَ تَقْضِي الصَّلاَةَ . وَهُوَ قَوْلُ عَامَّةِ الْفُقَهَاءِ لاَ اخْتِلاَفَ بَيْنَهُمْ فِي أَنَّ الْحَائِضَ تَقْضِي الصَّوْمَ وَلاَ تَقْضِي الصَّلاَةَ .
Muâze (radıyallahü anha)’dan rivâyete göre, bir kadın Âişe (radıyallahü anha)’a “Hayızlı günlerimizde geçirdiğimiz namazları kaza edecek miyiz” diye sordu. Bunun üzerine Âişe (radıyallahü anha) O kadına “Sen Kur’ân dışında başka hükümleri kabul etmeyen Harûrâ’daki insanlardan mısın yoksa? Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında bizden hayızlı kadınların namazlarını kaza etmeleri istenmezdi” buyurdular. (Buhârî, Hayz: 21; Müslim, Hayz: 15) Bu hadis hasen sahihtir. namazlarını kaza etmez” şeklindeki hadis değişik kanallardan da Âişe (radıyallahü anha)’dan rivâyet edilmiştir. çoğunluğunun görüşü bu olup; “Hayızlı orucunu kaza eder namazını kaza etmez” görüşünde hemfikirdirler
حَدَّثَنَا ابْنُ أَبِي عُمَرَ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ، عَنْ هِشَامِ بْنِ عُرْوَةَ، عَنْ فَاطِمَةَ بِنْتِ الْمُنْذِرِ، عَنْ أَسْمَاءَ بِنْتِ أَبِي بَكْرٍ، أَنَّ امْرَأَةً، سَأَلَتِ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم عَنِ الثَّوْبِ يُصِيبُهُ الدَّمُ مِنَ الْحَيْضَةِ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " حُتِّيهِ ثُمَّ اقْرُصِيهِ بِالْمَاءِ ثُمَّ رُشِّيهِ وَصَلِّي فِيهِ " . قَالَ وَفِي الْبَابِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ وَأُمِّ قَيْسٍ بِنْتِ مِحْصَنٍ . قَالَ أَبُو عِيسَى حَدِيثُ أَسْمَاءَ فِي غَسْلِ الدَّمِ حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ . وَقَدِ اخْتَلَفَ أَهْلُ الْعِلْمِ فِي الدَّمِ يَكُونُ عَلَى الثَّوْبِ فَيُصَلِّي فِيهِ قَبْلَ أَنْ يَغْسِلَهُ قَالَ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ مِنَ التَّابِعِينَ إِذَا كَانَ الدَّمُ مِقْدَارَ الدِّرْهَمِ فَلَمْ يَغْسِلْهُ وَصَلَّى فِيهِ أَعَادَ الصَّلاَةَ . وَقَالَ بَعْضُهُمْ إِذَا كَانَ الدَّمُ أَكْثَرَ مِنْ قَدْرِ الدِّرْهَمِ أَعَادَ الصَّلاَةَ . وَهُوَ قَوْلُ سُفْيَانَ الثَّوْرِيِّ وَابْنِ الْمُبَارَكِ . وَلَمْ يُوجِبْ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ مِنَ التَّابِعِينَ وَغَيْرِهِمْ عَلَيْهِ الإِعَادَةَ وَإِنْ كَانَ أَكْثَرَ مِنْ قَدْرِ الدِّرْهَمِ . وَبِهِ يَقُولُ أَحْمَدُ وَإِسْحَاقُ . وَقَالَ الشَّافِعِيُّ يَجِبُ عَلَيْهِ الْغَسْلُ وَإِنْ كَانَ أَقَلَّ مِنْ قَدْرِ الدِّرْهَمِ وَشَدَّدَ فِي ذَلِكَ .
Ebû Bekir (radıyallahü anh)’ın kızı Esmâ (radıyallahü anha)’dan rivâyete göre, bir kadın Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e elbisesine bulaşan hayız kanının durumunu sordu da, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’de şöyle buyurdular: “Onu ovuşturup kazı sonra su dökerek yıka ve onunla namazını kıl.” (Buhârî, Hayz: 10; Müslim, Hayz: 13) Bu konuda Ebû Hüreyre ve Ümmü Kays binti Mıhsan’dan da hadis rivâyet edilmiştir. Esmâ’nın hayız kanının yıkanmasıyla alakalı bu hadisi hasen sahihtir. Elbisesine hayız kanı bulaşan ve onu yıkamadan namaz kılan bir kimsenin durumu hakkında ilim adamları farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Tabiinden bazı ilim adamları: “Kan dirhem miktarı kadarsa namazını iade eder” derler. Bir kısmı da: “Dirhemden büyükse namazını iade eder” demektedirler. Sûfyân es Sevrî ve İbn’ül Mübarek bunlardandır. Tabiin ve diğerlerinden bazı ilim adamları kan dirhemden fazla bile olsa namazın iadesi gerekmez görüşündedirler. Ahmed ve İshâk bunlardandır. Bu konuda daha titiz davranarak: “Dirhem miktarından az bile olsa mutlaka yıkanması gerekir” demektedir