Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Cenazenin yıkanması ve defni konusunda yapılan vasiyet bağlayıcı mıdır?
Cevap
Benzer fetvalar
Selamünaleyküm. Sözünü ettiğiniz gibi bir vasiyete gerek yoktur, uygun da değildir.
Müslüman cenazesinin yıkanması ve kefenlenmesi farz-ı kifâyedir. (Kâsânî, Bedâ’i, 1/300, 306, 318; Mevsılî, el-İhtiyâr, 1/91-93) Bu görev bazı Müslümanlar tarafından yerine getirildiği takdirde diğerlerinden sorumluluk kalkar. Herhangi bir sebeple yıkanmadan defnedilen cenaze, defin işlemi bittikten sonra yıkanmak amacıyla mezardan çıkarılmaz. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 2/207-208)
Selamünaleyküm. Cenaze bir kere yıkanır. Şehirde yıkanıp köyde kılınmasında sakınca yoktur. Açılıp bakılması da gerekmez.
Allah’tan afiyet dileriz, kendimiz ve mü'min kardeşlerimiz için güzel bir hayat, güzel bir ölüm dileriz. Durum şöyledir: Yaşayan bir insan namaz kılmak için mesela abdest alması gerekir. Su bulamazsa teyemmüm eder. Teyemmüm imkânı olmazsa onu da yapmaz, namazını öyle kılar. Aynı sıralamayı ölmüş bir mü'min kardeşimiz için de uygularız. Koca camilerde bile Cuma namazı kılınmaz oldu. Ortada olağanüstü bir durum vardır. Yıkayabiliyor, kefenleyebiliyorsak yaparız. Değilse en azından gıyabi cenaze kılarız kardeşlerimiz için. Allah’ın mağfireti ve rahmetini onun için de kendimiz için de dileriz. Yapacak başka bir şey yoktur ne yazık ki. Bu perspektiften bakınız meseleye.
Normal şartlarda bir kabre, yalnız bir cenaze defnedilir. Önce defnedilmiş olan cenaze, tamamen çürüyüp toprak hâline gelmedikçe, bir zaruret olmaksızın kabrin açılması ve bu kabre ikinci bir cenazenin defni caiz değildir. Cenaze çürüyüp toprak hâline geldikten sonra ise aynı kabre başka bir cenaze defnedilebilir. Bu cenazelerin karı-koca veya akraba olup olmaması şart değildir. Daha önce konulan cesedin çürüdüğü zannıyla açılan kabirde eğer çürümemiş bazı kemikler vb. şeyler bulunuyorsa bu takdirde bunlar bir kenara çekilip araya topraktan bir set yapmak suretiyle ikinci cenaze defnedilebilir. (Mevsılî, el-İhtiyâr, 1/96-97) Ayrıca herhangi bir yere gömülmesini vasiyet eden bir kimsenin vasiyetine uyulması gerekmez. Fakat uyulmasında da bir sakınca yoktur. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 2/222; 6/666)
Cenaze namazı ölen kimse için dua olsa da namaz hüviyeti olduğundan abdestsiz kılınmaz. Yalnız cenaze namazının tekrarı olmadığından kaçırma söz konusu olursa yani abdest almaya gitmesi durumunda cenaze namazını kılamazsa hemen teyemmüm alarak kılabilir.
NAMAZ konusundaki diğer fetvalar
Dinimize göre Müslüman olsun olmasın, bütün insanlar saygıdeğerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de insanın bu yönüne atıf yapan âyetler vardır. (el-İsrâ, 17/70) İnsan hayattayken olduğu gibi ölümünden sonra da saygıya layıktır. Bu sebeple gerek ölüm sonrası henüz defnedilmeden gerekse defnedildikten sonra kabirde iken insanın bu saygınlığına aykırı davranışlardan kaçınmak gerekir. Hz. Peygamber (s.a.s.), yanından geçen bir cenaze için ayağa kalkmış, orada bulunanların kendisine bunun bir Yahudi cenazesi olduğunu haber vermeleri üzerine, “O da bir insan değil miydi?” (Buhârî, Cenâiz, 49 [1312]; Nesâî, Cenâiz, 46 [1921]) buyurmuştur. Konu ile ilgili bir başka hadis ise şöyledir: “Cenaze gördüğünüzde, geçinceye kadar ayakta durunuz.” (Buhârî, Cenâiz, 47 [1308]) Dolayısıyla cenaze geçerken mümkünse ayağa kalkılması sünnete uygun olur.
Müslümanların cenaze merasimine gayrimüslimlerin katılmalarında dinî açıdan bir sakınca yoktur.
Bir yakınını kaybetmenin üzüntü ve sıkıntısı içinde olan cenaze sahiplerinin, taziye için gelen misafirlere yemek hazırlayıp sunması ilave bir telaş ve sıkıntıya sebep olacağından mekruh görülmüştür. (İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 2/240) Bunun yerine komşular veya yakınlarının, cenaze sahiplerine ve uzaktan gelenlere ikramda bulunmaları sünnettir. (Tirmizî, Cenâiz, 21 [998]) Cenaze sahiplerinin mezarlıkta veya evde helva, ekmek gibi şeyler dağıtmalarının ise dinî bir dayanağı yoktur. Dinî bir gereklilik olarak görmeden yapılmasında bir sakınca olmayacağı söylenebilirse de bu tür uygulamaların kısa süre sonra cenazeyle ilgili bir dinî hüküm olarak algılanması tehlikesi bulunmaktadır. Dolayısıyla bu ikramlar dinî bir zorunluluk olarak yapılırsa, bid’at ve hurafe sayılır.
Yapılan ibadetin ve hayırların sevaplarının başkasına bağışlanması caizdir. Kişi, okuduğu Kur’ân-ı Kerîm'in, yaptığı hatmin ve işlediği bir hayrın sevabını başkasına bağışlayabilir. İster sağ ister ölmüş olsun, kendisine sevap bağışlanan kimsenin, bundan yararlanacağı umulur. Zira Hz. Peygamber'in (s.a.s.) cenazeye Fâtiha sûresini okuduğu ve tavsiye ettiği, (İbn Mâce, Cenâiz, 22 [1495, 1496]) yine Abdullah bin Ömer'in (r.a.) ölülerin ruhuna Bakara sûresinden okunabileceğini güzel gördüğü rivâyet edilmektedir. (Beyhâkî, es-Sünenü’l-kübrâ, 4/93 [7068]) Başkası tarafından bağışlanan sevapla, bir kimsenin bizzat yapması gereken ibadet borçları ödenmiş olmaz ise de bunlar iyilik ve sevaplarının çoğalmasına ve derecesinin yükselmesine vesile olabilir. Benî Seleme kabilesinden bir adam, annesi ve babası öldükten sonra, onlara bir iyilik yapıp yapamayacağını sorduğunda, Hz. Peygamber (s.a.s.) “Evet, onlara rahmet dilemek, onlar için istiğfâr etmek, vasiyetlerini yerine getirmek, akrabaları ile ilgilenip onlara karşı üzerine düşeni yapmak, dostlarına hürmet edip ikramda bulunmaktır.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 128 [5142]; İbn Mâce, Edeb, 2 [3664]) şeklinde cevap vermiştir. Annesinin aniden öldüğünü, şayet konuşabilseydi sadaka verilmesini vasiyet edeceğini zannettiğini belirterek, onun adına sadaka verirse sevabının kendisine ulaşıp ulaşmayacağını soran sahabiye; “Evet, ulaşır. Onun namına sadaka ver.” (Buhârî, Vesâyâ, 19 [2760]; Müslim, Zekât, 51 [1004]) buyurmuşlardır.
Iskat, kişinin sağlığında çeşitli sebeplerle eda edemediği oruç, kurban, adak, keffâret gibi dinî mükellefiyetlerinin, ölümünden sonra fidye ödenerek düşürülmesi, böylece o kişinin bu tür borçlarından kurtulması anlamını taşır. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Oruca gücü yetmeyenler bir yoksul doyumu fidye öder.” (el-Bakara, 2/184) buyrulmaktadır. Bu âyete göre, oruca dayanamayan veya mazeretleri sebebiyle Ramazan’da ve diğer zamanlarda oruç tutmaktan aciz kalan kimselerin, her bir oruç günü için fidye ödemeleri gerekir. Fakihlerin çoğunluğu, bu âyet-i celîledeki oruç yerine fidye ödenmesi hükmüne illet olan vasfın “acz” olduğuna hükmederek, mazeretli veya mazeretsiz oruç tutmamış ve kaza etmeden vefat etmiş olan kimselerin oruç borçları için de fidye ödeneceğini, hatta bu kimselerin bu konuda vasiyette bulunmaları gerektiğini ifade etmişlerdir. Oruç tutmaktan aciz olma yönüyle ölen kişinin durumu, mazeret sebebiyle oruç tutamayan kimselerin durumuna kıyas edilebilir. Ölenin bu konuda vasiyeti varsa, bu kıyas hükmü daha da kuvvet kazanmış olur. Vasiyet yoksa mirasçılar bunu yapmaya mecbur değildir. Ölen kişi miras bırakmamışsa veya bıraktığı mal yetmezse kendi mallarından bağış (teberru) olarak da verebilirler. Oruç için bu şekilde yapılacak ıskat, dinî hükümlere uygundur. Namazların ıskatına gelince; bir kişinin namaz borçlarının fidye ile ödenebileceğine dair Kur’ân ve Sünnet’te ne bir delil ne bir işaret vardır. Bu itibarla fidye ile namaz borçlarının düşeceği söylenemez. Ancak ihtiyaç sahiplerine yapılacak yardımlar ölü adına yapılmış sadaka gibi olacağından günahların bağışlanmasına ve Allah’ın affının tecellisine vesile olacağı umulur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de “Şüphesiz, iyilikler kötülükleri giderir.” (Hûd, 11/114) buyrulmuştur. Ancak belli bir miktar paranın fakire verilmesi ve onun da güya hamiyetli davranarak aldığı parayı veren kişiye hibe etmesi ve ödenmesi gereken meblağ tamamlanıncaya kadar bu kabul ve hibe işinin tekrar ettirilmesi demek olan “devir” uygulamasının aklî ve naklî hiçbir mesnedi yoktur. İmkânlar dâhilinde fakirlere sadaka vermek, hayır işleri yaptırmak, hayır kurumlarına yardımda bulunmak geride kalanların ölüler için yapabilecekleri en uygun davranışlardır. Fakat ölenin vârisleri arasında çocukların bulunması hâlinde (ölenin vasiyeti dışında) bunların mallarından ıskat veya tasadduk yapılarak mağdur edilmeleri caiz değildir. (İbn Nüceym, el-Bahr, 4/117; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 2/240-241) Şâfiî mezhebindeki ağırlıklı görüş, namaz veya adanmış itikâf borcuyla ölen kimsenin yakınlarının ölen adına bu ibadetleri ifa etmesinin de fidye vererek bu borçları düşürmesinin de sahih olmadığı yönündedir. (Nevevî, el-Mecmû’, 6/372)
Taziye, ölünün yakınlarının üzüntüsünü paylaşarak onları teselli edici, rahatlatıcı sözler söylemektir. Hz. Peygamber (s.a.s.), başına bir felaket gelen kimseyi ziyaret etmekle ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Felakete uğrayan bir kimseye ‘geçmiş olsun’ ziyaretinde bulunan kimseye, felakete uğrayan kişiye verilecek sevabın mislî verilir.” (Tirmizî, Cenâiz, 71 [1073]) Aynı şekilde cenaze yakınlarına taziyede bulunmayı tavsiye ederek, “Her kim çocuğunu kaybeden bir kadına başsağlığı ziyaretinde bulunursa, o kimseye Cennet’te bir elbise giydirilir.” (Tirmizî, Cenâiz, 74 [1076]) buyurmuştur. Ölü yakınlarının acılarını tazelememek için taziye üç günden sonraya bırakılmamalıdır. (İbn Hacer, Feth, 3/146) Taziyede bulunan şahıs, ölünün yakınlarına sabır ve metanet diler, cenaze için hayır duada bulunur. (Nesâî, Cenâiz, 120 [2088])