Fetva Meclisi
Soru
Hocam işi ehline veriniz sözünden ne anlamamız gerekir. Bu sözde sadece dini anlamda ehil kişi mi kastediliyor yoksa teknik donanımı tam bilgi ve becerisi üstün kişi de kastediliyor mu? Tercih yapmak durumunda kalsak teknik donanımı tam bilgi ve becerisi üstün ğayri müslim bir kişiyi mi yoksa teknik donanımı vasat mümin birine mi iş emanet edilmeli?
Cevap
Benzer fetvalar
Böyle bir işin sakıncalı yönü yoktur. Yeter ki ehlini bulmuş olun. Allah'a emanet olun.
Sizin için şöyle bir özetleme yapabilirim: 1. Her Müslüman, günlük hayatına ve iş olarak yaptığına dair dininin hükümlerini öğrenmek zorundadır. Hayatına yeni soktuğu bir iş varsa mesela evleniyorsa onunla alakalı temel din bilgisini öğrenecektir. Külfetsiz, emeksiz ve kuralsız bir dindarlık olamaz. Bir iş kuruluşu yapan o işin temel inceliklerini öğrenecektir. 2. Bir Müslüman, dininin ona ne emrettiğini Kur'an’dan ve Peygamber aleyhisselamın hadislerinden öğrenir. Bu tür bir öğrenme elbette medreselerde yıllar süren bir eğitimi gerektirdiği için çok az Müslüman böyle bir öğrenme ile öğrenir. Bu nedenle Müslümanların geneli, âlimlere sorarak veya kitaplarını okuyarak dinlerini öğrenirler. Bu durumda da Müslüman’ın; a. Âlime sorması, b. Bir kitabı okuması öğrenme yöntemi olur. 3. Hangi âlim, hangi kitap sorusu öne çıktığında da deriz ki: Elbette, sesini yükselten herkes Müslüman’a din öğretecek değildir. Bilhassa bizim çağımızda iletişim imkânlarının yaygınlaşması ile herkes âlim rolüne girmiş sayılmaktadır. Bu noktada da Müslüman’ın “seçme kabiliyeti” bir imtihan olarak önünde durur. Dinine dair bir soru soracağı kişinin, ne kadar dininin adamı olduğunu incelemesi yani dine dair konuşan ama dini yaşamayan biri ile yaşayan biri arasında ayrım yapmak Müslüman’ın imtihanı olur. Sahte para ile doğru parayı ayırmak zorunda olduğu gibi, âlim ile âlim kılıklı arasındaki farkı da görecektir. Çevresi, birikimi, geçmiş örnekleri incelemesi, âlimin üzerindeki ihlâs belirtileri, ekonomi ve şöhret ile alakası gibi bağlantıları ile dininin âlimini bulmak zorundadır. Bu noktada şöyle bir benzetme yapabiliriz: Doktorlar arasında iyisini bulduğu gibi âlimler/hocalar arasında da iyisini bulacaktır. 4. Müslüman, dinini öğrendiği âlimin saygınlığını koruyacaktır ki, ondan öğrendiği din kendisi için ciddiyet sağlasın. Saygınlığını korumakla onu putlaştırmak arasında dengeli duruş şarttır. 5. Farklı görüşlerin bulunduğu bir ortamda Müslüman, aynı şartlar ve düzeyde gördüğü âlimler arasında ihlâsa en yakın olan, dünyaya meyilden uzak duran görüşü ve sahibini tercih eder. Müslüman’ın gayesi Allah’ın rızasıdır. O rıza da ahirete, haramdan kaçınmaya en yakın olana her zaman daha yakındır. Yaşadığı siyasi ortamın etkisi altında kalanla dini hissiyatında hür mantıklı olan arasındaki farkı, maişetini yazdığı kitaplarından temin edenle insanların malından istifade etmeyen arasındaki ince çizgiyi anlamak yol göstericidir. 6. Her zaman kolayı, gönüllere hoş geleni tercih eden, çevreyi ve toplumu üzmeme tarafına kayan birine tercih etmek Müslüman için, bile bile risk almaktır. Aynı şekilde âlimlerin, ruhsatlandırdıkları şeyleri arayıp bulmak da bir hastalıktır. Müslüman, Allah’ın rızasını, helali arayan insan olmalıdır. 7. Müslüman için “şu mezhepten olacak, bizim ekolden olacak” diye bir arayış da olmamalıdır. Ona dinini öğreten kim ise ya da yaşadığı yerde Allah’ı ve dinini kim öğretiyorsa ondan dinini alır. Marka tutkunluğu gibi bir tutkunluk gerekli değildir. Gerekli olan takvadır, şeriata uygunluktur. 8. Müslüman, önceden öğrendiği şeylerin bazılarını sonradan farklı olarak öğrenirse şunu yapar: Çıplak gözle bakıldığında yeni bilgiyi sunanın bilgisi daha derin, takvası daha üstün, siyaset ve çevreden etkilenmişliği daha az biri ise onu tercih eder. Böyle değilse her farklı görüşle yeni bir mecraya girmesi gerekmez. Bu hususta ilave bir bilgi olarak şunu da söylemeliyiz: Bu mesele, zannedildiği gibi içinden çıkılamaz, kavganın/kargaşanın içinde eriyip gidilecek bir mesele değildir. Allah, herkese aradığını verir. Tartışma ve sürtüşme arayan, âlimlerin birbirlerini yiyip bitirdiklerini zanneder ve o da yenir bitirilir o zeminde. Derdi dinini yaşamak olan ise aynı ortamda ibadetini yapar, haramlardan kurtulur. Belli şeyleri eksik yapsa bile Allah’ın rahmeti onu kuşatır. Ne aradığını bilmeyen biri de bir ona bir buna bakarak ömrünü geçirir gider. Dine bir eğlence gibi bakmakla onu dünya ve ahiretimizin saadeti olarak görmek meselesidir bu mesele. Allah Teâlâ hepimizin muini olsun.
Önce şunu bilmeliyiz: Çalışmak ve kazanmak hem haktır hem görevdir. Allah Teâlâ’nın bizim için kurduğu düzen, herkesin bir rızık peşinde olduğu düzendir. İnsanca yaşanan bir toplumda, o toplumun bir ihtiyacını karşılayan bütün meslekler gerekli oldukları kadar da “adi/seviyesiz” değildirler. Evet, fıkıh kitaplarımızda bazı meslekler için “adi iş” şeklinde bir ifade kullanılmıştır ama bu, o işin yasak olduğu anlamında değildir; sözü edilen işin kendisinde karaktersizliğe neden olan için bu böyledir şeklinde anlaşılmalıdır. Herkes kabiliyeti olan helal bir işi yapmalıdır. İnsana veya insan için gerekli olana hizmet eden her iş serbesttir. Bu konuda şu inceliklere dikkat edilmelidir: a. İş ne olursa olsun HELAL bir iş olmalıdır. Helal olmayan hiçbir iş seviyeli değildir. b. Herkes becerebildiğini yapmalıdır. c. Bir işi ölünceye kadar sürdürmek diye bir kural olmaz. İnsan yükselmeyi hedeflemelidir. d. Dinen pis, toplum gözünde de seviyesizlik olarak kabul edilen işlerde çalışmak durumunda olanlar, o işin onların seviyesini, ahlâk ve karakterini eritmesine izin vermemelidirler. Böyle bir sonuç olursa o zaman “seviyesiz iş” tavsiye edilmez denir. Biz insanları, işlerine göre değil din, ahlâk ve insanlıklarına göre değerlendirebiliriz.
Senin en büyük hizmetin dinini iyi yaşaman, erimemen, taviz vermemen, sabretmendir. Sabreden ve taviz vermeyen bir mümin delikanlı olduğunda sen hizmetini yapmış olursun. Sen o zaman en iyi hocadan daha iyi bir hocasın biiznillah. Çünkü varlığın bir örnek olacak ve sen bereket getireceksin. Konuşmadan etki altına alacaksın. İnsanlar sana ne yapacaklarını sormaya başlayacaklar... O gün kazanacaksın ve kazandıracaksın. Tamam mı?
Dinimizin ‘vermeyi’ emreden bir din olduğu bilinen bir gerçektir. Özellikle isteyeni geri çevirmemek bir mü'min karakteridir. Mü'minin ‘aldanmayan’ bir karakter sahibi olması da dinimizin emridir. Bu iki emir arasında bir denge oluşturabiliriz. Dilenciliğin bir sektör durumuna geldiği ve hak etmeyeni ile hak edeninin aynı yerde dilenebildiği bilinen bir durumdur. Çıkış olarak karşılaştığımız pozisyonu kalbimize danışmakta sakınca yoktur. O anki pozisyonun inandırıcılığına göre karar verebiliriz. Zira âyetin emri genel bir ahlâk tarzını edinme emridir. Bizzat her isteyene verme gibi açık bir emir yoktur.
Selamünaleyküm. Hoca efendinin, bir Müslüman’ın yapacağı her işi yapması ona helaldir. Hoca olması, onun sıradan işleri yapmasını sakıncalı kılmaz. Sizin ona bakışınız açısından bir yıpranma olacağı için bunu yapmanız iyi olmaz denebilir. Bunun dışında bir sakınca yoktur.