Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Kadın hangi durumlarda mehir alamaz?
Cevap
Benzer fetvalar
Nikâh kıyıldıktan sonra henüz zifafa girilmeden yapılan boşama geçerlidir. Bu durumda bir bâin talâk meydana gelir. Kadının yeni bir evlilik için iddet beklemesi gerekmez. Erkek, boşadığı kadınla tekrar evlenmek isterse, ancak yeni bir nikâhla evlenebilir. Zifaf veya halvet-i sahîha olmadan yapılan boşamalarda mehir önceden belirlenmişse kocanın, mehrin yarısını kadına vermesi gerekir. Mehir belirlenmemişse kocanın, bütçesine ve toplumun örfüne uygun bir hediye (müt‘a) vermesi gerekir. Boşanan çiftler arasında zifaf veya halvet-i sahîha olmuş ve mehir de önceden belirlenmiş ise mehrin tamamının verilmesi gerekir. Şayet mehir önceden belirlenmemiş ise mehr-i misil verilmelidir. Mehr-i mislin miktarı kadının baba tarafından akrabaları arasında kendi konumuna denk kadınların aldığı mehir miktarıdır. Bu durumda kadın yeni bir evlilik için iddet beklemelidir. (Mevsılî, el-İhtiyâr, 3/102-103, 131, 172-173)
Evlilik akdinin doğurduğu bir yükümlülük olarak erkeğin eşine vermesi gereken para ya da mala mehir denir. Kur’ân-ı Kerîm’de, evlenen erkeğin kadına mehir vermek zorunda olduğu ve bunu zorla geri almasının caiz olmadığı konusunda âyetler bulunmaktadır. (el-Bakara, 2/237; en-Nisâ, 4/4, 20, 24, 25; el-Mâide, 5/5) Hanefîlere göre mehir, nikâhın sonuçlarından biridir. Bu nedenle nikâh esnasında belirlenmemiş olsa, hatta nikâh esnasında verilmeyeceği şart koşulsa bile evlenen kadın mehre hak kazanır. Mehir nikâh anında belirlenip belirlenmemesine göre ikiye ayrılır. Mehrin miktarı nikâh anında belirlenmişse buna “mehr-i müsemmâ/belirlenmiş mehir” denir. Nikâh esnasında mehrin miktarının belirlenmemesi veya belirlenen mehrin bir sebeple geçersiz sayılması hâlinde, evlenen kadın “mehr-i misil/emsal mehir” hak eder. Bu durumda mehrin miktarı akrabaları arasında kendi konumuna denk olan kadınların aldığı mehrin miktarıdır. Mehir, ödenme zamanına göre, “peşin mehir/mehr-i muaccel” ve “vadeli mehir/mehr-i müeccel” olmak üzere ikiye ayrılır: Mehr-i muaccel, peşin olarak ödenen mehirdir. Kadın mehr-i muacceli almadan kocanın evine gitmeme hakkına sahiptir. Mehr-i müeccel ise ödenmesi sonraya bırakılan mehirdir. Bu mehrin ödenmesi için herhangi bir zaman belirlenmişse, bu tarih geldiğinde belirlenen mehrin kadına ödenmesi gerekir. Şayet bir vakit belirlenmemişse, nikâhın sona ermesiyle mehir muacceliyet kazanır ve ödenmesi gerekir. Başka bir deyişle, boşanma hâlinde kocanın bu mehri ödemesi gerekir; ölüm hâlinde de bırakmış olduğu mirastan ödenir. Mehir olarak maddî veya malî değeri olan her türlü menfaat tespit edilebilir. Mehrin en az miktarı Hanefîlere göre 10 dirhem (o dönemlerde yaklaşık iki koyun bedeli), Mâlikîlere göre ise 3 dirhem gümüştür. Şâfiî ve Hanbelî hukukçulara göre ise mehrin alt veya üst sınırı yoktur. Mehrin üst sınırının olmadığı konusunda Hanefî ve Mâlikîler de diğer iki mezhep gibi düşünmektedir. Hz. Ömer kendi halifeliği döneminde evlilikleri kolaylaştırmak için mehre üst sınır getirmek istemiş, fakat bir kadının “…Onlara kantarla vermiş olsanız da hiçbir şeyi geri almayın...” (en-Nisâ, 4/20) âyetini delil getirmesi karşısında bu düşüncesinden vazgeçmiştir.
Nişanlı iken nikâhlı ifadesi yanlıştır. Nikâh ile beraber nişan da bitmiştir. Nikâhtan sonra ayrılma ise şöyle değerlendirilir: Eğer eşler cinsel ilişki yapmamışlarsa ya da cinsel ilişki yapmaya uygun bir ortamda baş başa kalmamışlarsa nikâhta konuşulan mehrin yarısı eşe verilir. Cinsel ilişki ya da uygun bir ortamda baş başa kalmak gerçekleşti ise mehrin tamamı kadına verilir. Gerçekleşti ise…
Mehir kadının hakkıdır. Kadın ne isterse onu alır. Erkek pazarlık eder, kabul ederse verir, etmezse kadın nikâhtan vaz geçebilir. Mehirin kadının hakkı olması şu demektir: Kadın o hakkından vaz geçebilir. Az veya çok ölçüsünü kendisi belirler. Kimsenin kadına karşıma hakkı yoktur. Aldığını daha sora eşine hibe eder, bu da onun bileceği bir iştir.
Nikâh birliğin adıdır. Talak, iddet ise ayrılığın adıdır. Birlik akdi esnasında ayrılık gündem yapılmaz, yapılması gerekmez. Mihr, kadının kocasının evine kadın olarak girdiği pozisyonun bir nevi bedelidir. Dolayısıyla kadın, mihrini alır ve kocasının evine gider. Normal olanı böyledir. O esnada, daha sonra veya çok sonra alabilir bunu. Erkek ve kadının aralarındaki anlaşmaya bağlıdır. Kadın mihrini almadan babasının evinden çıkmama hakkına sahiptir.
Tarafların hukukunu korumak için nikâhın tescili önemlidir. Bununla birlikte halk arasında dinî nikâh olarak bilinen bir merasimle de bazen evlilikler söz konusu olabilmektedir. Bu şekilde kurulan aile birliğinin herhangi bir sebeple sürdürülememesi hâlinde ayrılmak da gündeme gelebilmektedir. Böyle bir durumda en doğrusu tarafların ortak irâdeleriyle sonuca gitmeleridir. Bu bağlamda erkeğin, sırf kadına zarar vermek amacıyla kadını boşamamakta ısrar etmesi dinen doğru değildir. (el-Bakara, 2/231) Evliliğin sonlandırılması hususunda eşlerin ortak karar verememesi ve erkeğin boşamamakta ısrar etmesi hâlinde resmî nikâh bulunmadığı için mahkemeye de başvurulamayacağına göre, kadın ve erkeğin aileleri bu konuda bir sonuca varmak üzere birer hakem seçerler. (en-Nisâ, 4/35) Ailelerden biri hakem seçmeye yanaşmazsa sorumluluk sahibi yakınları âdil ve tarafsız bir hakem seçebilirler. Hakemlerin yetkisi konusunda âlimler farklı görüşler ortaya koymuşlardır. İmam Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî’ye göre hakemlerin görevi arabuluculuk olup tarafların irâdesi dışında bir çözüme gidemezler. (bk. Şâfiî, el-Ümm, 5/124-125; Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, 3/154; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 4/429) İmam Mâlik’in görüşüne göre ise hakemler duruma göre evliliğin devamına ya da sona erdirilmesine hükmedebilirler. (Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, 3/152; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, 3/117) Hukûk-ı Âile Kararnâmesi de bu içtihadı kanunlaştırmıştır. (HAK, md. 130) Buna göre söz konusu durumda erkek boşamaya yanaşmazsa kadının ayrılması hakemler aracılığıyla gerçekleşebilir.
AİLE HAYATI konusundaki diğer fetvalar
Mehir kadının nikâh ile kazandığı bir haktır. (en-Nisâ, 4/4, 24) Kadın hayatta iken kocası bu hakkını vermemişse ölümünden sonra mirasçılarına vermek zorundadır. (Mevsılî, el-İhtiyâr, 3/102) Dolayısıyla kadın ölünce henüz almadığı mehri de dâhil olmak üzere kendisine ait mal varlığı, teçhiz ve tekfin işlemi yapılıp, borçları ödendikten ve vasiyeti şartlarına uygun olarak yerine getirildikten sonra, mirasçılarına intikal eder. Koca da diğer mirasçılar gibi hissesi oranında karısının mirasından pay alır.
Mehrini aldıktan sonra eşine bağışlayan kadın bunu teslim etmeden önce bağışından dönebilir; zira teslim gerçekleşmediği için hibe akdi tamamlanmamış; yani bağış gerçekleşmemiştir. Ancak hibe edilen mehrin teslimi gerçekleşirse kadının bu hibeden vazgeçme hakkı yoktur. (Mevsılî, el-İhtiyâr, 3/48, 52) Şayet kadın mehrini almamış ve kocasının zimmetinde borç olarak bulunuyorsa bu mehrini bağışlar ve koca da kabul ederse artık geri dönemez. Çünkü borç kocanın zimmetinde olduğu için hibe akdiyle kabz (teslim alma) tamamlanmış olur. Şu da bilinmelidir ki, mehrin veya başka bir malın hibesinden maksat, eşler arasında bağlılığı ve kaynaşmayı güçlendirmektir. Hibeden dönmek ise bu bağlılığı ve kaynaşmayı koparmak anlamına gelir; eşler arasında sevgisizliğe ve soğukluğa sebep olur.
İslâm’da satışı veya kullanılması mubah olan her şey mehir olarak verilebilir. Taşınır ve taşınmaz mallar, zinet eşyası, standart (mislî) olan şeyler ve hatta taşınır veya taşınmaz bir maldan yararlanma hakkı da bunlar arasındadır. (Kâsânî, Bedâ’i, 2/279) Mal olarak ekonomik karşılığı olmayan ve sadece dinen taat olan (sevap kazanmaya vesile olan amel) bir şeyin mehir olarak verilip verilemeyeceği, Kur’ân-ı Kerîm’i veya dinî hükümleri öğretmenin mehir sayılıp sayılmayacağı fakihler arasında tartışılmıştır. Hanefîler mehrin maddî değeri olması ilkesinden hareketle bunu caiz görmezken; (İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, 3/339) diğer bazı mezhepler Kur’ân ve fıkıh öğretimi gibi işlerin mehir olabileceğini söylemişlerdir. (Şevkânî, es-Seylü’l-cerrâr, 2/277; Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, 9/6767-6768) Kadının evleneceği erkekten mehir olarak kendisini hacca götürmesini istemesi konusunda da aynı ihtilaflar geçerlidir. Ancak hacca götürme maddî bir külfet gerektirdiği ve burada amaç erkeğin kadına hizmeti değil, hac masraflarını karşılaması olduğu için bunun caiz olduğu görüşü tercih edilmelidir. Diğer taraftan evlenecek kadının mehir olarak muhatabının “namaz kılmasını, oruç tutmasını, sigara ve alkol gibi kötü alışkanlıkları terk etmesini istemesi” -ki, bunlar zaten kişinin yerine getirmesi gerekli görevler olduğu için- mehir olmaz.
Ülkemizin bazı yörelerinde, Ramazan ile Kurban Bayramları kast edilerek “İki bayram arasında düğün yapılmaz ve nikâh kıyılmaz.” denilmektedir. Bu sözün dinî yönden hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Hz. Âişe (r.a.) iki bayram arasında yer alan Şevval ayında evlenmişlerdir. (Müslim, Nikâh, 73 [1423]) Şartlar ve imkânlar müsait olduğu zaman senenin bütün günlerinde ve günün her saatinde düğün yapılabilir, nikâh kıyılabilir. Yani nikâh için belli bir zaman ve vakit yoktur. Bu sebeple iki bayram arasında düğün yapmakta ve nikâh kıydırmakta dinimiz açısından hiçbir sakınca bulunmamaktadır.
Nikâh, evlenmelerinde dinî açıdan bir engel bulunmayan kadın ile erkeğin veya vekillerinin şahitler huzurunda, birbirleriyle evlenmeleri konusunda karşılıklı rızalarını ifade etmeleriyle (icap ve kabulle) meydana gelen bir akittir. Bu sebeple tarafların ömür boyu birlikte yaşamaya ve hayatın iyi-kötü yanlarını birlikte omuzlamaya hür irâdeleri ile karar vermeleri gerekir. Dolayısıyla evlenecek kişilerin rızalarının bulunması zorunludur. Nitekim fıkha istinaden hazırlanmış olan Osmanlı Hukûk-ı Âile Kararnâmesi zorla ve tehdit altında yapılan nikâhı geçersiz saymıştır. (HAK, Md. 57) Din İşleri Yüksek Kurulu da bu görüşü benimsemektedir.