Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Kadınlar başları açık olarak namaz kılabilirler mi?
Cevap
Benzer fetvalar
Son zamanlarda, başın abdest organlarından olduğu, bu organların ise örtülmesinin farz olmadığı ileri sürülerek, kadınların baş açık olarak namaz kılabilecekleri iddia edilmektedir. Namazda örtülmesi gereken yerler dinî kaynaklarda setr-i avret başlığı altında incelenmiştir. Setr-i avret, namazın şartlarından biri olup, namazda avret yerlerinin örtülmesi anlamına gelmektedir. Avret kavramı ise, bir zaruret bulunmaksızın insan vücudunda açılması helal olmayan, namazda ve namaz dışında örtülmesi farz ve başkalarınca bakılması haram olan yerleri ifade etmektedir. Avret mahallinin kapsamı, erkeğe ve kadına göre farklılık arz eder. Erkeğin avret yeri, Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelîlerin oluşturduğu cumhuru fukahaya göre göbekle diz kapağı arasıdır. Hanefîler diz kapağını da avret mahalline dahil etmişlerdir. Hz. Peygamber bir hadisinde, “Müslüman erkeğin uyluğu avrettir.” buyurmuştur (Ahmed, III/478). Diğer bir hadiste de, erkeğin örtülmesi farz, bakılması haram olan yerlerinin “göbeği ile diz kapağı arası” olduğu belirtilmiştir (Ebû Davûd, “Libas”, 37; Dârekutni, I, 230,231). Hanefî, Malikî ve Şafiîlerle, Hanbelîlerdeki hakim görüşe göre, kadının el ve yüz dışında kalan bütün bedeni örtmesi gerekir. Hanefî mezhebindeki bir görüşe göre ayaklar da avret kapsamı dışında tutulmuştur. Şafiî ve Hanbelî mezheplerinde kadının namazda örtmesi gereken yerlere ayak da dahil edilirken Hanefî mezhebinde kadının çıplak ayaklı olarak namaz kılması caiz görülmüştür. Bu görüş ayrılıklarının sebebi “Onlar (kadınlar), kendiliğinden görünenler hariç, zinetlerini göstermesinler” (Nûr, 24/31) ayetindeki “kendiliğinden görünenler hariç” ifadesiyle ilgili farklı yorumlardır. Bütün mezheplere göre, kadınların namazda başlarını örtmeleri gerekir. Hz. Aişe’nin rivayetine göre Ebû Bekir'in kızı Esma, üzerinde ince bir elbise olduğu halde Rasûlullah’ın huzuruna girmiş, Hz. Peygamber de ondan yüzünü çevirerek, “Ey Esma! Kadın ergenlik çağına ulaşınca, -el ve yüzünü işaret ederek- şurası ve şurası müstesna artık onun –yabancılar tarafındangörülmesi doğru olmaz.” buyurmuştur (Ebû Davûd, “Libas”, 34). Başka bir hadiste de, “Allah ergenlik çağına ulaşan kadının başörtüsüz olarak kıldığı namazını kabul etmez.” buyurmuştur (Hakim en-Neysabûrî, Müstedrek, I, 251; Ebu Dâvûd, Salat, 85, No: 641, I, 422; Tirmizî, Salat, 277, No: 377, II, 215; İbn Mâce, Tahâre, 132, No: 655, I, 214; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI,150, 218, 259. İbn Huzeyme, hadisin sahih; Tirmizî, Hasen; Hakem ise Müslim’in şartlarına göre sahih olduğunu söylemiştir). Bu hadisler buluğ çağına ermiş Müslüman bir hanımın namaz kılarken saçlarını ve diğer avret mahallini örtmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca hadis kaynaklarında Peygamber eşlerinin evlerinde baş örtüsü ile namaz kıldıklarını (Malik, Salat, 10. No: 35-36), Hz. Peygamber'in başı açık namaz kılan genç kızlara müdahale ettiğini ve buluğa eren kadınların başlarını örterek namazlarını kılmaları gerektiğini bildiren hadisler yer almaktadır (Ahmed, VI, 96, 236, 238; Tirmizî, Salat, 84, No: 640, I, 420; Ebu Davud, Salat, 85, No: 642, I, 422). Hz. Peygamber zamanından günümüze kadar uygulama böyle olduğu gibi, İslam toplumunun ortak görüşü de bu yöndedir. Yukarıda zikredilen açıklamalar ışığında; Namazda ve namaz dışında örtülmesi gereken avret mahallinin erkeklerde diz kapağı ile göbek arası, kadınlarda ise, el, yüz ve ayaklar dışındaki bütün beden olduğu ve namaz kılarken, bu uzuvların vücut hatlarını belli etmeyecek ve rengini göstermeyecek nitelikte bir elbise (örtü) ile örtülmesi gerektiği anlaşıldığından, kadınların baş açık olarak namaz kılmalarının caiz olmadığına, Karar verildi.
Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashâb-ı kiram, İslâm öncesinde olduğu gibi İslâm’dan sonra da günlük hayatlarında örf ve iklim şartları gereği başlarını örtmüşlerdir. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) günlük kıyafeti ile namazlarını kılmış, ibadet için ilave veya bazı özel giysiler giymemiştir. Takke üzerine sarık sardığı gibi sarıksız takke ve takkesiz sarık kullandığı da olmuştur. (bk. Ebû Dâvûd, Libâs, 24 [4078]; Tirmizî, Libâs, 12, 42 [1736, 1784]; İbnü’l-Kayyım, Zâdü’l-me‘âd, 1/130; Müttakî, Kenzü’l-‘ummâl, 7/121 [18284-18286]) Bazı âlimler Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu uygulamalarını göz önüne alarak namazda erkeklerin başını örtmesini sünnet kabul etmişlerdir. Bu yaklaşıma göre baş açık namaz kılmak, sünneti terk etmek anlamına geleceğinden tenzîhen mekruh sayılmıştır. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 1/640; Şürünbülâlî, Merâkı’l-felâh, 131) Diğer bazı âlimler ise bunu örf gereği kabul ettiklerinden başı açık namaz kılmakta bir sakınca olmadığını belirtmişlerdir. (bk. Şâtıbî, el-Muvâfakât, 2/489) Sonuç olarak namaz kılarken başın takke, sarık vb. bir şeyle örtülmesi evlâdır. Bununla birlikte baş açık bir hâlde namaz kılmak da caizdir.
Aleykümselam. Akli melekesi yok denecek durumdaki engelliler, çocuk durumundadırlar. Çocuk durumundakiler önünde de bayanların belli oranda rahat olmaları caizdir. Dış kıyafet denecek bir kıyafet giymeleri gerekmez. Belki başlarının açık olması da caiz olabilir. Ya da şöyle dememiz mümkündür: Bir bayan, babasının önünde nasıl bulunuyorsa böyle bir engellinin önünde de bulunabilir. Akli melekesi yerinde olan bir engelli ise erkek/kadın durumundadır. Ona karşı dikkatli olmak gerekir. Yani genel kuralları ona da uygulayacağız.Ani karşılaşmalar, hesapta olmayan şeylerin önümüze çıkmasında ise Rabbimizin mağfiretine sığınırız.Allah yardımcımız olsun. Hastalarımıza sabırlar ve afiyetler ihsan buyursun.
Namazda başın örtülmesi namazın farzları, vacipleri arasında yoktur. Erkeğin namazda başının açık olması durumunda da namaz tamdır. Yalnız günlük hayatta başörtülü gezmenin örf olduğu bir ortamda namazı tahkir maksadı ile baş açık namaz kılmak gibi bir durum olursa bu, namazı basit görmeye dayandığı için günaha düşürür. Şunu burada not etmemizde yarar vardır: Baş açıklık bizim toplumumuza kerhen ithal edilmiştir. Mü'min toplumda baş örtmek için kullanılan takke ve benzeri kıyafetler, sarık kanunla yasaklı duruma getirilmiştir. Bari namazda da olsa bu ithal tarza karşı takkeli bulunmayı bir strateji konusu olarak görmemizde yarar vardır.
Selamünaleyküm. Annenize tedavi olması gereken biri gözüyle bakın. Ona göre ilgilenin ve acıyın. Dua edin onun için.
Selamünaleyküm. Müslüman bir bayan, evinin içinde, mahremlerinin yanında başı açık bulunabilir. Bunun haram olmadığını söylememizde sakınca yoktur ancak Müslüman hanımların taviz vermeye başlayınca akıbetinin ne olacağını düşünerek hareket etmeleri gerekmektedir.
NAMAZ konusundaki diğer fetvalar
Namazda sûrelerin Türkçe tercümesinin okunması caiz değildir. Konu ile ilgili olarak, Din İşleri Yüksek Kurulunun04.12.1997 tarihinde aldığı 103 numaralı kararda şöyle denilmektedir: Kur’ân-ı Kerîm’in namazda Türkçe tercümesinin okunmasına gelince: Kur’ân-ı Kerîm’de “Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun.” (el-Müzzemmil, 73/20) buyrulduğu gibi Hz.Peygamber (s.a.s.) de bütün namazlarda Kur’ân-ı Kerîm okumuş ve namaz kılmayı iyi bilmeyen bir sahabiye namaz kılmayı tarif ederken “...Sonra Kur’ân’dan hafızanda bulunanlardan kolayına geleni oku.” (Müslim, Salât, 45 [397]) buyurmuştur. Bu itibarla namazda kıraat yani Kur’ân okumak, Kitap, Sünnet ve icma ile sabit bir farzdır. Bilindiği üzere Kur’ân, Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Muhammed’e (s.a.s.) Cebrail aracılığı ile indirdiği manaya delâlet eden elfâzın ismidir. Sadece mana olarak değil, Resûlullah’ın (s.a.s.) kalbine lafızları (sözleri) ile indirilmiştir. Bu itibarla bu lafızlardan anlaşılan ve başka lafızlarla ifade edilen mana Kur’ân değildir. Çünkü indirildiği elfâzın dışında, hatta Arapça bile olsa, başka sözlerle ifade edilen mana Cenâb-ı Hakk’ın kelamı değil, mütercimin ondan anladığı yorumdur. Oysa Kur’ân kavramının içeriğinde, sadece mana değil, bir rüknü olarak onun elfâzı da vardır. Nitekim; “Şüphesiz o, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. Onu Rûhu’l-emin (Cebrail), uyarıcılardan olasın diye, senin kalbine apaçık Arap diliyle indirdi.” (eş-Şuarâ, 26/192-195); “İşte böylece biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik...”(Tâhâ, 20/113); “Korunsunlar diye dosdoğru Arapça bir Kur’ân indirdik.”(ez-Zümer, 39/28); “Bu bilen bir toplum için âyetleri Arapça bir Kur’ân olmak üzere ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.” (Fussilet, 41/3) gibi tam on ayrı yerde (Yûsuf, 12/2; er-Ra’d, 13/37; en-Nahl, 16/103; eş-Şûra, 42/7; ez-Zuhruf, 43/3; el-Ahkâf, 46/12) Kur’ân’ın Arapça olduğunu ifade eden âyetlerden, sadece mananın değil, lafızlarının da Kur’ân kavramının içeriğine dâhil olduğu açık ve kesin bir şekilde anlaşılmaktadır. Bu sebepledir ki, tercümesine Kur’ân denilemeyeceği ve tercümesinin Kur’ân hükmünde olmadığı konusunda İslâm âlimleri görüş birliği içindedir. Bilindiği üzere tercüme, bir sözün anlamını başka bir dilde dengi bir sözle aynen ifade etmek demektir. Oysa her dilin, başka dillerde bulunmayan (kendine ait) ifade, üslup ve anlatım özellikleri vardır. Bu yüzden, edebî ve hissî yönü bulunmayan bazı kuru ifadeler dışında, hiçbir tercüme aslının yerini tutamaz ve hiçbir tercümede her bakımdan aslına tam bir uygunluk sağlanamaz. O hâlde, Kur’ân-ı Kerîm gibi ilahi belağat ve i’cazı haiz bir kitabın aslı ile tercümesi arasındaki fark, yaratan ile yaratılan arasındaki fark kadar büyüktür. Çünkü biri yaratan Yüce Allah’ın kelamı; diğeri ise yaratılan kulun âciz beyanı. Hiç böylesi bir tercümenin, Allah kelamının yerine konulması ve onunla aynı hükümde tutulması mümkün olur mu? Kaldı ki, İslâm dini evrensel bir dindir. Değişik dilleri konuşan bütün Müslümanların ibadette ortak bir dili kullanmaları onun evrensel oluşunun bir gereğidir. Herkesin konuştuğu dil ile ibadet yapmaya kalkışması, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) öğrettiği ve bugüne kadar uygulanagelen şekle ters düşeceği gibi içinden çıkılmaz birtakım tartışmalara da yol açacağı muhakkaktır. Konuya ülkemiz açısından baktığımızda ise böyle bir uygulamanın dışarıda Türkiye aleyhinde, içeride ise devlet aleyhinde bir malzeme olarak kullanılacağı, vatandaşların birlik ve beraberliğini zedeleyeceği, sonuç olarak birtakım huzursuzluklara sebebiyet vereceği dikkatten uzak tutulmamalıdır. Türkçe tercüme ile namaz kılmak ve Türkçe dua etmek birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü dua kulun Allah’tan istekte bulunmasıdır. Bunun ise herkesin konuştuğu dil ile yapılmasından daha tabiî bir şey olamaz ve zaten genelde de ülkemizde Türkçe dua yapılmaktadır. Diğer taraftan, Kur’ân-ı Kerîm’in en önemli özelliklerinden biri dei’cazıdır. Bir benzerinin ortaya konulması konusunda, Kur’ân bütün insanlığa meydan okumuştur. Bu i’cazın sadece anlamda olduğu söylenemez. Aksine, “onun Allah katından indirildiğinde şüpheniz varsa, haydi bir benzerini ortaya koyun” anlamındaki tehaddi (meydan okuma) âyetlerinden (el-Bakara, 2/23-24; Yûnus, 10/37-38; Hûd,11/13; el-İsrâ, 17/88; et-Tûr, 52/33-34) bu özelliğin daha çok lafızla ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bir benzerini ortaya koymak için insanlar ve cinler bir araya toplanıp birbirlerine destek olsalar bile bunu başaramayacaklarını ifade eden İsrâ sûresinin88. âyet-i kerîmesinden de Kur’ân’ın bir benzerinin yapılamayacağı ve bu itibarla tercümesinin Kelâmullah sayılamayacağı, o hükümde tutulamayacağı ve dolayısıyla namazda tercümesinin okunamayacağı açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim 1926 yılında İstanbul Göztepe Camii İmam-Hatibi Cemal Efendi’nin cuma namazında Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe tercümesini okumasıyla ilgili olarak İstanbul Müftülüğü’nün 20 Mart 1926 tarih ve 92-93 sayılı yazısı üzerine, altında Atatürk tarafından göreve getirilen ilk Diyanet İşleri Reisi Rıfat Börekçi’nin imzası bulunan 9 Ramazan 1324/23 Mart 1926 tarih ve 743 numaralı Müşavere Hey’eti kararında: “Namazda kıraet-i Kur’ânbi’l-icma farz ve Kur’ân’ın hangi bir lügat ile tercemesine Kur’ân itlakı kezalik bi’l-icma gayr-ı caiz ve namazda kıraet-i Kur’ân mahallinde terceme-i Kur’ân’ın adem-i cevazı da bi’l-umum mezahib fukahasının icmaı ile sabit olduğundan, hilafına mücaseret, namazı vaz’-ışer’îsinden tağyir ve emr-i dini istihfaf ve mel’abe şekline vaz’ı mutazammın olduğu gibi beyne’l-müslimin iftirakve ihtilafa ve memlekette fitne hûdusuna bâis olacağından, fiil-i mezbûre mecasereti sabit olan merkûm Cemal Efendinin uhdesindeki vezaif-i ilmiye ve diniyenin ref’i, emr-i zaruri hâlini almış olmakla ol vechile tebligat icrası...” denilmiştir. Şüphesiz bir Müslüman’ın en azından namazda okuduğu Kur’ân-ı Kerîm metinlerinin anlamlarını bilmesi ve namazda bunları anlayarak ve duyarak okuması son derece önemlidir ve bu zor da değildir. Ancak manasını anlamak, onun hidâyetinden faydalanmak ve Yüce Rabbimizin emir, yasak ve öğütlerinin neler olduğunu öğrenmek için Kur’ân-ı Kerîm’i tercüme etmenin ve bu maksatla meal, tercüme ve tefsirlerini okumanın hükmü başka; bu tercümeleri Kur’ân yerine koymanın ve Kur’ân hükmünde tutmanın hükmü yine başkadır. Namazda ve ibadet olarak Kur’ân-ı Kerîm, aslî lafızları ile okunur. Yüce Rabbimizin bize olan öğüt, buyruk ve yasaklarını öğrenmek, onun irşadından yararlanmak maksadıyla ise tercüme, meal ve açıklamaları okunur. Bu maksatla Kur’ân-ı Kerîm’in tercüme, meal ve açıklamalarını okumak da çok sevaptır ve genel anlamı ile ibadettir.
İbadetler tevkîfîdir; yani farz oluş gerekçelerinin ve yapılış şekillerinin akılla bilinmesi mümkün değildir. Allah emrettiği için ve Hz. Peygamber (s.a.s.) nasıl yaptıysa öyle eda edilir. Namazda böyledir. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Benim namazı nasıl kıldığımı gördüyseniz siz de öyle kılınız.” (Buhârî, Ezân, 18 [631) buyurmuştur. Bu sebeple gündüz kılınan farz namazlarda kıraatin gizli, gece kılınan farz namazlarda ise açıktan olması Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünnetine ve dini ondan öğrenip sonrakilere öğreten sahabe-i kiramın uygulamasına dayanmaktadır. (bk. Buhârî, Ezân, 96-105 [759-774]; Müslim, Salât, 47-48, 149-179, 201 [398, 449-465, 475])
Kıbleye yönelmek (istikbâl-i kıble) namazın farzlarındandır. Kâbe’nin yakınında olup onu görerek namaz kılanların, doğrudan Kâbe’ye yönelmeleri gerekir. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre Kâbe’den uzakta bulunanların ise Kâbe “istikametine” yönelmeleri yeterlidir. Bu yönelişte esas olan, namaz kılan kişinin yönünün Kâbe’nin bulunduğu “cihet”ten tamamen sapmamış olmasıdır. Buna göre hafif sapmalar namazın sıhhatine zarar vermez. (İbn Receb el-Hanbelî, Fethu’l-bârî, 3/66-68; Merdâvî, el-İnsâf, 2/9; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 1/430) Zira Kâbe veya Kâbe’nin gökyüzüne doğru dikey doğrultusu, kişinin yüz açısı içerisinde kaldığı sürece namaz kılan kişi, kıbleden sapmış sayılmaz. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 1/430) Buna göre, namaz kılan kişi, kendisini Kâbe’ye dik olarak bağlayan doğrusal çizgiden, sağa veya sola 45 derece dönmediği sürece Kıble istikametinden tamamen sapmış olmaz ve bu durum namazının sıhhatine engel teşkil etmez. Bir Müslüman’ın camide namaz kılması hâlinde kıbleyi ayrıca araştırmasına gerek yoktur. Çünkü camiler kıble tespiti yapılarak inşa edilmektedir. Bununla birlikte camilerle ilgili uygulamalarda şu esaslar dikkate alınmalıdır: a) Günümüzde kıble istikameti tam olarak tespit edilebildiğinden dolayı yeni yapılacak veya yeniden imar edilecek olan camilerin yönlerinin/mihraplarının tam Kâbe istikametinde olacak şekilde yapılması gerekir. b) Geçmişte yapılan ve daha sonra birebir Kâbe doğrultusunda olmadığı tespit edilen camilerde önceden kılınan namazlar sahihtir. Çünkü bu camilerin kıbleleri, inşa edildikleri devrin şartlarına göre doğru kabul edilmiş olup namazlar da bu kabulle kılınmıştır. Ancak bu sapmanın ruhsat sınırlarının dışında (45 derece ve üzeri) olduğu uzmanlar tarafından tespit edilirse, bu durumun en kısa zamanda ve mümkün olan en uygun yolla düzeltilmesi gerekir. Sapmanın 45 derece ve üzerinde olduğunun tespitinden sonra bilerek o yöne doğru kılınan namazlar sahih değildir. c) Yetkili merciler tarafından uzmanlarına yaptırılan tespite göre kıblesinde sapma derecesi, ruhsat sınırları içerisinde (45 dereceden az) olan camilerde kılınan namazlar sahihtir. Bununla birlikte cemaat arasında meydana gelebilecek ihtilafları ortadan kaldırmak için imkânlar ölçüsünde cami içi düzenleme ile açı farkının giderilmesi veya mümkün olduğunca azaltılması gerekir.
İmam Ebû Hanîfe’ye göre namazda, sûre veya âyetleri Mushaf’a bakarak okumak namazı bozar. İmameyn’e göre ise mekruh olsa da namaz bozulmaz. (İbn Nüceym, el-Bahr, 2/11) Şâfiîlere göre de bir kimse, namazda Fâtiha sûresini Mushaf’abakarak okursa namazı geçerliolur. (Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 1/353) Bu konuda ihtiyatlı olan, kişinin namazda kıraati ezberinden yapmasıdır.
Kavme; namazda rükûdan kalkarken, secdeye gitmeden önce iyice doğrulmak ve en az “Sübhânellah” diyecek kadar ayakta durmak; celse ise namazda iki secde arasında oturup en az “Sübhânellah” diyecek kadar beklemektir. Celse ve kavme Hanefîlerde bir görüşe göre sünnet, tercih edilen görüşe göre ise vâciptir. Yanılarak terk edilirse sehiv secdesi yapmak gerekir. Bilerek terk edilmesi tahrimen mekruhtur, bu durumda namazın iade edilmesi gerekir. İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel’e göre ise celse ve kavme farzdır, bunun terk edilmesi ile namaz bozulur. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 1/465; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/22; Nevevî, Ravza, 1/223) Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle anlatmaktadır: “Hz. Peygamber bir gün mescide girdi, peşinden de bir adam gelerek namaz kıldı. Sonra gelip Hz. Peygamber’i selâmladı. O da selâmını aldı ve ona ‘dön ve namazını yeniden kıl’ dedi. Bu durum üç kez tekrar etti, sonuncusunda şöyle buyurdu: ‘Namaz kılacağın zaman tekbir al, sonra Kur’ân’dan bildiğin kolay gelen bir yeri oku, sonra rükûya eğil ve uzuvların yerleşip rahatlayıncaya kadar rükûda kal. Daha sonra rükûdan kalk ve iyice doğrul. Sonra secdeye git ve orada uzuvların yerleşip rahatlayıncaya kadar kal. Daha sonra iyice yerleşinceye kadar otur, sonra tekrar secdeye kapan ve orada uzuvların yerleşip rahatlayıncaya kadar bekle. Bütün namazlarında böyle yap.” (Buhârî, Ezân, 122 [793]; Müslim, Salât, 45 [397]) Bu itibarla namaz kılan kişinin namazını ta’dil-i erkâna riâyet ederek kılması büyük önem arz etmektedir. Ta’dil-i erkân özellikle rükûda, kavmede (rükûdan kalktıktan sonraki duruşta), secdede ve celsede (iki secde arasındaki oturuşta) söz konusu olur. Sonuç itibarıyla, tadili erkân açısından; rükûda, rükûdan doğrulmada, secde ve iki secde aralarında en az bir defa “Sübhânellah” diyecek kadar durmak gerekir. (Zeylaî, Tebyînü'l-hakâik, 1/106)
Bilerek kıble yönünden başka yöne doğru kılınan namaz geçersiz olur. Kıble yönünü bilmeyen kimse ise araştırma yapar; edindiği bilgi veya kanaate göre namazını kılar. Eğer namazı tamamladıktan sonra hata ettiğini anlarsa, namazı sahih olur. Yeniden kılması gerekmez. Araştırma yaptığı hâlde hatalı tarafa döndüğünü namaz esnasında anlarsa, namaz içinde doğru olan tarafa döner ve namazına devam eder. Herhangi bir araştırma yapmadan veya kimseye sormadan rastgele bir yöne dönüp namaz kılan kimse ise eğer döndüğü o yön, kıble istikameti değilse namazını iade eder. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 1/435)