İslami Delil
Aramaya dön
Fetva

Diyanet Fetva Kurulu

Soru

Karaborsacılığın (ihtikâr) hükmü nedir ve hangi tür mallar ihtikâr kapsamına girer?

Cevap

Karaborsacılık, halkın ihtiyaç duyduğu malları pahalanması gayesiyle stoklayarak piyasadan çekip piyasaya arzını geciktirmek demektir. Karaborsacılık yapan kişi, ihtiyaç duyulan mala talebi artırmak suretiyle fiyatların yapay bir şekilde yükselmesine ve malın değerinin normal piyasa seviyesinin üzerine çıkmasına sebep olur. Karaborsacılık, hem İslâm’da hem de diğer dinlerde ve hukuk sistemlerinde yasaklanmıştır. Zira bu kimse bir taraftan stokladığı malların fiyatlarının anormal yükselmesi üzerine malı satarak haksız kazanç elde etmekte, diğer taraftan halkı ihtiyaç duyduğu maddelerden mahrum bırakarak toplumun zarar görmesine neden olmaktadır. İslâm’a göre karaborsacılık yapan kimse Allah katında sorumludur. Resûlullah (s.a.s.), “Kim karaborsacılık yaparsa o günahkârdır.” (Müslim, Müsâkât, 129 [1605]) buyurmuştur. Bir başka rivâyette ise karaborsacılık yapanın lanetlendiği ifade edilmiştir. (İbn Mâce, Ticârât, 6 [2153]) Genel olarak karaborsacılık yasağı, insan ve hayvanların ihtiyaç duyduğu temel gıda maddeleri üzerinden değerlendirilmiş olsa da söz konusu hükmün kapsamına ihtiyaç duyulan diğer malları da dâhil eden fakihler bulunmaktadır. (Merğînânî, el-Hidâye, 4/377-378; İbn Kudâme, el-Muğnî, 4/166-167; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 2/392) Günümüzde toplumun ihtiyaç duyduğu bütün mal ve hizmetlerin de bu çerçevede değerlendirilmesi mümkündür. Diğer taraftan üretim veya arz fazlası malların gelecekteki talepleri karşılamak için ihtiyaten depolanması karaborsacılık kapsamında değildir. Zira fakihlerin büyük çoğunluğu, bolluk ve ucuzluk zamanında halkın zarar görmeyeceği bir depolamayı caiz görmüşlerdir. (Merğînânî, el-Hidâye, 4/377; İbn Kudâme, el-Muğnî, 4/167; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 2/392) Netice itibarıyla, bolluk ve ucuzluk zamanında mal depolayıp ihtiyaç hâlinde makul ve rayiç fiyattan satışa sunmak caizdir. Ancak bu ürünleri stoklamak suretiyle piyasa fiyatlarının yükselmesine sebep olmak ve bu şekilde aşırı kâr elde ederek topluma zarar vermek, karaborsacılık sayılacağından caiz değildir.
Orijinal kaynak

Benzer fetvalar

FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Dinimize göre Müslüman’ın verdiği sözü tutması, ahdine ve akdine sadakat göstermesi en önemli görevlerinden birisidir. Yapılan alım-satım işi sözleşme ile birlikte kesinlik kazanır ve aşağıdaki durumlar dışında tek taraflı olarak feshedilemez: a) Taraflar, karşılıklı rızalarıyla kurdukları akdi sebepli veya sebepsiz olarak feshedebilirler. (Merğînânî, el-Hidâye, 3/55) Hz. Peygamber (s.a.s.), alışverişini bozmak isteyen bir Müslüman’ın bu talebini kabul eden kişinin, Yüce Allah tarafından hatasının affedileceğini ve kıyamet günü sıkıntısının giderileceğini (Ebû Dâvûd, Büyûʽ (İcâre), 54 [3460]; İbn Mâce, Ticârât, 26 [2199]) ifade etmiştir. Akdi karşılıklı rızayla sona erdirmenin bu şekilde gerçekleştirilebilmesi için malın akit esnasındaki şekliyle duruyor olması gerekir. b) Alıcı veya satıcıdan birisinin ya da her ikisinin muhayyerlik (belirlenen süre içinde akdi devam ettirme veya feshetme) hakkı bulunursa, bu hakka sahip olan taraf süresi içerisinde akdi feshedebilir. (Merğînânî, el-Hidâye, 3/29) c) Malda, piyasada değerini düşmesini gerektirecek bir kusur bulunması hâlinde, müşteri bu kusur nedeniyle akdi feshedebilir. (Merğînânî, el-Hidâye, 3/36 vd.) d) Bir malı görmeden satın alan kişi malı gördüğünde, görme muhayyerliği hakkını kullanarak akdi feshedebilir. (Merğînânî, el-Hidâye, 3/34) e) Malın gabn-i fahiş ile satılması hâlinde müşteri akdin feshini isteyebilir. Günümüzde gabn-i fâhişin belirlenmesinde bilirkişi ve yetkili merciler tarafından piyasa şartları çerçevesinde yapılan tespitlerin esas alınması uygun olur. Aşırı fiyatın ölçüsü İslâm âlimleri arasında tartışılmıştır. Kimileri, bilirkişinin tespit ettiği tahmini meblağların üst sınırını aşan bir fiyata satma ya da satın alma durumunu gabn-i fahiş (aşırı aldanma) sayarken (Kâsânî, Bedâ’i, 6/30; İbn Nüceym, el-Bahr, 1/171) kimileri insanların çokça alıp sattıkları mallarda (urûzda) % 5, hayvanda % 10, taşınmaz mallarda % 20’lik ve daha üstü farkı gabn-i fâhiş olarak kabul etmişlerdir. Mecelle bu görüşe göre düzenlenmiştir. (Mecelle, md. 165) Günümüzde bilirkişilerin günün piyasa şartları içerisindeki belirlemeleri esas alınmalıdır.

Yapılan bir alım satım akdi hiçbir sebep olmaksızın tarafların karşılıklı rızası
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Kapora; satım veya kiralama akdinde müşterinin, sözleşmeyi tamamlaması hâlinde toplam fiyattan düşülmesi; cayması durumunda ise mal sahibinde kalması şartıyla yapılan ön ödemedir. Müşterinin sözleşmeden cayması hâlinde kaporanın kendisine iade edilmesi şartıyla yapılan akdin cevazında bir ihtilaf yoktur. (İbn Cüzey, el-Kavânîn, 171) Alıcının akitten cayması durumunda verdiği kaporanın yanması, yani satıcının mülkiyetine geçmesi şartıyla yapılan akdi fakihlerin çoğu caiz görmemişlerdir. Hanefîler böyle bir akdi fasit, Şâfiîler ve Mâlikîler ise batıl saymışlardır. Çünkü onlara göre bu tür bir akit fasit bir şart ve belirsizlik içermekte ayrıca haksız kazanca sebep olmaktadır. Bu sebeple akdin sona ermesi hâlinde satıcı kaporayı müşteriye iade etmelidir. (Senhûrî, Mesâdirü’l-hak, 2/93-94) Öte yandan bu görüşü savunan İslâm âlimleri, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kaporalı satışı yasakladığına dair bir rivâyetini (Ebû Dâvûd, Büyûʽ (İcâre), 69 [3502]; İbn Mâce, Ticârât, 22 [2193]) zikrederler. (Suğdî, en-Nütef, 1/472-473; Derdîr, eş-Şerhu’l-kebîr, 3/63; Zekeriyyâ el-Ensârî, Esne’l-metâlib, 2/31; Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, 4/3061-3062) Buna karşılık Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Eslem, Mücahid ve Hasen-i Basrî gibi sahâbe ve tabiîn âlimleriyle Hanbelîlerin çoğunluğu kaporalı alışverişi caiz görmüşlerdir. Bu görüş sahipleri kaporalı alışverişi yasaklayan rivâyetin zayıf olduğunu ve akitlerde mubahlığın asıl olup imkân ölçüsünde şartlara riâyetin gerektiğini, Hz. Ömer zamanında Mekke valisi Nafi’ b. Abdulhâris'in, halife adına kaporalı bir işlem yapmış olduğunu (Buhârî, Husûmât, 8 [Bab Başlığı]) delil getirmişlerdir. Bazı Hanbelîler, kaporalı akitlerin kesinleşeceği belli sürenin belirlenmesini şart koşmuşlardır; bu süre içinde müşterinin cayması hâlinde kapora satıcının mülkiyetine girer, demişlerdir. (Mustafa Süyûtî, Metâlib, 3/77-78) Bazı muasır görüşler de bedellerden birinin veya ikisinin birden peşin olarak tesliminin gerektiği selem ve sarf gibi işlemler dışındaki kaporalı işlemler konusunda aynı görüşü benimsemiştir. (Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, 4/3061-3062) Müslümanların nasslara muhalif olmayan örf ve uygulamaları genel olarak caiz görülmüştür. Günümüzde kaporalı alışverişler özellikle bazı sektörlerde ticarî hayatın gereği ve esnafın örfü hâline gelmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) helali haram, haramı da helal kılmadığı müddetçe Müslümanların şartlarına bağlı kalmalarını öğütlemiştir. (Tirmizî, Ahkâm, 17 [1352]; İbn Mâce, Ahkâm, 23 [2353]) Hanefî mezhebi de naslara muhalif olmamak kaydıyla toplumun örf ve uygulamalarında geçerliliği olan şartlara bağlanarak yapılan satım akitlerini geçerli saymıştır. (Mecelle, md. 188) Akdin belirlenen sürede kesinleşmemesi hâlinde kaporanın satıcıda kalabileceği yönündeki görüşün bu ilkelere aykırı olmadığı görünmekte, aksine kaporanın müşteriye iadesini şart koşmak kapora uygulamasını anlamsız hâle getirmektedir. Bu sebeple akdin kesinleştirileceği sürenin baştan tespit edilmesi, tarafların her ikisinin de kapora uygulamasına rıza göstermesi ve işlemin selem ve sarf gibi bedellerden en az birinin peşin olması gereken bir akit olmaması şartlarıyla yapılacak kaporalı alışveriş akdi caiz olur.

Kapora caiz midir? Alışverişten vazgeçilmesi halinde kaporanın geri verilmesi ge
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

İşletmeler ticari ilişki içerisinde bulundukları kişilerle yaptıkları anlaşma çerçevesinde, belirlenen şartların gerçekleşmesine bağlı olarak prim ödemektedirler. İskonto uygulaması olarak da değerlendirilebilen ciro primindeki amaç pazar payını arttırmaktır. İslam hukukunda taraflarca öne sürülen şartlar akdin sıhhati açısından ele alınmıştır. Bu bağlamda Hanefilere göre alım-satım akdinde taraflardan birine fayda sağlayan şartlar akdi fasit kılar (Merğînânî, el-Hidâye, V, 123; Kâsânî, Bedâi‘, VI, 117). Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise, akdin gereği olmayan, ancak akdin gereklerine de aykırı düşmeyen bir şeyin şart koşulması caizdir (İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, III, 178-179; İbn Kudâme, el-Muğnî, VI, 166). Bununla birlikte fukahanın çoğunluğuna göre satış akdinin amacına uygun olan, tarafları anlaşmazlığa götürmeyen ve ticari örf haline gelen şartlar sahih kabul edilmiştir (Mevsılî, el-İhtiyâr, II, 57; İbn Nüceym, el-Bahru’r-Râik, VI, 195; İbn Mâze, el-Muhîtu’l-Burhânî, VI, 389). Netice itibariyle ciro primi; satış akdinin amacına uygun olması, ticari örfte yaygın olarak kullanılması ve tarafları anlaşmazlığa götürmemesi durumunda caizdir.

Alım satım akdinde taraflarca belli bir miktarda ciro primi istenmesi caiz midir
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Dinimiz yapılan akitlerin, hiçbir şekilde tartışmaya meydan vermeyecek şekilde net ve belirli yapılmasına itina gösterdiği gibi çıkması muhtemel anlaşmazlıkların çözümünde de elde net kanıtların bulunmasına önem vermiştir. Tarafların akit sırasında bu işlem için dinen gerekli olan şartlara riâyet etmemeleri ve öne sürdükleri şartları belgelememeleri, günümüz ticarî hayatında karşılaşılan olumsuzlukların en önemli nedenlerindendir. İslâm, alışveriş ve borçlanma işlemlerinin yazılmasını tavsiye etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de konuyla ilgili olarak; “Ey inananlar, belli bir süreye kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın... Bu, Allah katında adalete daha uygun, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir.” (el-Bakara, 2/282) buyrulması, ticarî işlemlerin kayıt altına alınmasının önemine işaret etmektedir. Bir sonraki âyette ise “Eğer birbirinize güvenirseniz kendisine güvenilen kimse emanetini (borcunu) ödesin ve Allah’tan sakınsın.” (el-Bakara, 2/283) buyrularak diğer alanlarda olduğu gibi ticarî alanda da güven duygusunun çok önemli bir unsur olduğu ve bunun kötüye kullanılmaması gerektiği mesajı verilmektedir. Bakara sûresinin 282. âyetindeki borçlanma durumunda senet yapılması emri, ilim adamlarının büyük çoğunluğu tarafından zorunluluk değil tavsiye olarak değerlendirilmektedir. (Kurtubî, el-Câmi‘, 3/383) Ancak güven duygusunun, doğruluk ve dürüstlüğün olabildiğince zedelendiği günümüzde, ticarî işlem ve akitlerin kayıt altına alınması, karşılaşılabilecek anlaşmazlıklarda hukukî açıdan belge niteliği taşıyabilecek vasıtaların kullanılması önem arz etmektedir. Bu bakımdan yapılan akitlerin yazılı hâle getirilmesi, dinî bir zorunluluk olmamakla beraber; tarafların Kur’ân’ın tavsiyesine uyarak ticarî iş ve işlemlerini kayıt altına almaları daha uygun olur.

Yapılan akitlerin kayda geçirilmesi zorunlu mudur?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

İslam hukukunun genel prensiplerine aykırı olmamak kaydıyla örf haline gelen şartlarla alışveriş yapmak caizdir (Mevsılî, el-İhtiyâr, II, 57; İbn Nüceym el-Bahru’r-Râik, VI, 195; İbn Mâze, el-Muhîtu’l-Burhânî, VI, 389). Ancak alım satım akdinin gereği olmayan, taraflardan birine zarar veren veya üçüncü şahıslara menfaat sağlayan her türlü şart batıl olmakla birlikte bu şekilde yapılan alışveriş sahih olur. Fakihler bu durumu “şart batıl, akit sahihtir” cümlesiyle ifade ederler. Yani koşulan böyle şartlar taraflar arasında kabul edilse bile geçersiz olduğundan, riayet mecburiyeti doğurmadığı gibi akde de zarar vermez. Buna göre, bir mal satılırken, müşterinin ondan belli bir süreliğine yararlanmaması, o malı bir başkasına satmaması veya hibe etmemesi yahut o malın başkasına satılması, borç verilmesi veya hibe edilmesi gibi müşterinin zarar görmesine sebep olabilecek bir şeyin şart koşulması halinde şart batıl (geçersiz), yapılan alışveriş ise sahih olur (Merğînânî, el-Hidâye, V, 120; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, II, 161; İbn Kudâme, el-Muğnî, VI, 325; Mevsılî, el-İhtiyâr, II, 57-58). Dolayısıyla müşteri satın almış olduğu malda dilediği gibi tasarrufta bulunabilir.

Alım-satım akdi yapılırken, satın alınan maldan yararlanmamak, onu başkasına sat
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Kişi, sağlığında malları üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunma hakkına sahiptir. Mallarını yoksullara veya hayır kurumlarına bağışlayabilir. Vakfın sahih olması için vakfeden kişinin akıllı ve ergenlik çağına erişmiş olması ve vakfın ebedî olması gerekir. Hz. Peygamber (s.a.s.), Fedek ve Hayber arazilerindeki hisselerini Müslümanların yararına vakfetmiştir. (Buhârî, Vesâyâ, 1 [2739]; Ferâiz, 3 [6725]; Müslim, Cihâd, 52-54 [1759]) İbn Ömer’den rivâyet edildiğine göre; Hz. Ömer’in payına Hayber’den bir arazi isabet etmiş, Hz. Ömer de (r.a.) Hz. Peygamber’e (s.a.s.), “Ya Resûlallah, Hayber’den elime öyle bir toprak parçası geçti ki şimdiye kadar bundan daha değerli bir mala sahip olmamıştım. Bana neyi tavsiye buyurursunuz?” demişti. Hz. Peygamber de (s.a.s.); “İstersen aslını (kendine) bırakır, menfaatini tasadduk edersin.” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer, satılmamak, hibe edilmemek, mirasçılara intikal etmemek üzere; fakirler, akraba, köleler, misafirler ve yolcular için tasadduk etti. Onu idare edenin mülküne bir şey geçirmeksizin, normal ölçüler içinde yemesi ve yedirmesinin serbest olduğunu belirtti. (Buhârî, Şurût, 19 [2737]; Vesâyâ, 22, 28-29 [2764, 2772-2773]; Müslim, Vasıyyet, 15 [1632]) Hz. Osman da Medine’deki Rûme kuyusunu satın alıp bütün Müslümanların yararına tahsis etmiştir. (Tirmizî, Menâkıb, 19 [3699, 3703]; Nesâî, Cihâd, 44 [3182]) Ancak kişi malını vakfederken, mirasçıların mağdur olmamasına dikkat etmesi uygun olur.

Kişinin mallarını tümüyle vakfetmesi caiz midir?

TİCARÎ HAYAT konusundaki diğer fetvalar

FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Alım-satım sözleşmelerinde esas olan, akit esnasında malın fiyatının taraflarca açık ve net bir şekilde belirlenmiş olmasıdır. Bununla birlikte çok eski zamanlardan beri insanların, örfen belirlenmiş olan ödeme zamanındaki piyasa fiyatı üzerinden ödenmek üzere, fiyat belirlenmeden alışveriş yaptıkları da bilinmektedir. Bu durumda fiyatın belirlenmemiş olmasının alışverişe etkisi İslâm âlimlerince tartışılmıştır. Hanefî kaynaklarda zorluğu (harac) gidermek amacıyla örfe dayalı olarak kişinin bir iş yerinden fiyat belirlenmeden ve bedeli ürün tüketildikten sonra ödenmek üzere peyderpey bir mal almasının (isticrâr akdi) istihsanen caiz olduğu yönünde görüşler mevcuttur. (İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 4/516) Hanbelî eserlerde de günlük alınıp tüketilen belli bir malın bedelinin, aybaşı veya yılbaşı gibi ödeme zamanlarındaki piyasa fiyatı esas alınarak toptan ödenebileceği belirtilmektedir. (İbn Kayyim, İ‘lâmü’l-muvakkıîn, 5/401-402; Merdâvî, el-İnsâf, 4/310) Bu hususta gerek bazı Hanefîler gerekse Hanbelîlerin içtihatları halkın bu yöndeki ihtiyacına, bu ihtiyaca binaen öteden beri oluşmuş bulunan örfe ve uygulamanın taraflar arasında nizaa/anlaşmazlığa götürmemesine ve bütün bunlara dayanan istihsan gibi gerekçe ve delillere dayanmaktadır. Günümüzde de özellikle fiyatların istikrarsız olduğu dönemlerde toplumda bu yönde bir örf oluşması durumunda insanların maslahatı dikkate alınarak demir, çimento, mazot veya un gibi mislî (standart) malların fiyatları baştan belirlenmeden sadece miktarının kaydedilmesiyle yapılacak bir işlem caizdir. Bu durumda fiyatı belirlenmeden alınan malın bedeli, tarafların karşılıklı rızası ile nizaa sebep olmayacak bir şekilde, örfen aralarında belirlenen ödeme günündeki rayiç fiyat üzerinden ödenir.

Demir, çimento, mazot ve un gibi mislî (standart) bir malın fiyatı belirlenmeden
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Hac ve umre organizasyonunda, konaklama, rehberlik, sağlık, iaşe vb. hizmetler, Diyanet İşleri Başkanlığı ve belirli şartlara sahip acenteler tarafından sunulmakta ve bunlar karşılığında bir bedel talep edilmektedir. Mal ve hizmet satın alımlarında bedel, nakden veya kredi kartı yoluyla peşin veya vadeli olarak ödenebilir. Ödemenin kredi kartıyla taksitli yapılması hâlinde müşterinin taksitlerini zamanında ödeyerek faizli işleme düşmemesi gerekir. Bunun yanında, mal veya hizmet satan tarafın, yapılan taksitlendirmeye uygun olarak alacağını zamanında ve tam olarak almak yerine, erken alma karşılığında bankadan eksik tahsil etmesi caiz değildir.

Hac ve umre ibadetlerini yerine getirirken mal ve hizmet satın alımlarını kredi
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Mislî mal, “aynı türden olup biri diğerine göre farklılık arz etmeyen malları”, kıyemî mal ise “biri diğerine göre farklılık arz eden değişik özellikteki malları” ifade eder. Mislî (standart, nitelikli) mallar, tüketildikten sonra misliyle iade edilmesi mümkün olduğundan, borç (karz) olarak alınıp verilebilir. Kıyemi malların borç verilmesi ise kıymetlerinin takdiri kişilere göre farklılık arz edeceğinden ve nizaa sebep olacağından Hanefî, Mâlikî ve Şâfiîler tarafından ilke olarak caiz görülmemiştir. Ancak yine Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelîler, kıyemi olmakla birlikte özellikleri birbirine yakın olan hayvan vb. kıyemî malların, özelliklerinin belirtilmesi şartıyla selem ve karz gibi borç akitlerine konu olmasını kabul etmektedirler. (Serahsî, el-Mebsût, 12/163; Kâsânî, Bedâ’i, 7/395; İbn Kudâme, el-Muğnî, 4/238; Mevvâk, et-Tâc ve’l-İklîl, 6/528; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc; 3/17-18, 33; Desûkî, Hâşiye, 3/222) Buna göre örfen ihtiyaç oluşması, taraflar arasında anlaşmazlığa yol açmayacak şekilde cins, renk, yaş ve cinsiyet gibi özelliklerinin belirlenmesi kaydıyla, mislî mal gibi değerlendirilebilen mallar borç olarak verilebilir. Ancak yukarıdaki şekilde özellikleri belirlenemeyen kıyemî malları borç olarak vermek caiz olmaz.

Standart nitelikli olmayan (kıyemî) mallar borç olarak alınıp verilebilir mi?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Takas, zimmette sabit olan borçların karşılıklı mahsuplaşma suretiyle düşürülmesini ifade eder. Karşılıklı borçlarda cins, vasıf, vade vb. niteliklerde eşitlik olması, tarafların veya üçüncü şahısların hakkının ihlâl edilmemesi ve faiz yasağı gibi şer’î bir kuralın çiğnenmemesi kaydıyla, borç miktarınca takas işlemi yapmak caizdir. Buna karşılık borçlar arasında cins ve vasıf farklılığı var ise takas ancak karşılıklı rızâ ile gerçekleşebilir. (bk. Kâsânî, Bedâ’i, 6/19; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 3/840; 4/250; 5/266) Örneğin aynı miktar Türk Lirası borçlarında mahsuplaşma, tarafların irâdesine bağlı olmaksızın kendiliğinden gerçekleşirken altın borcu Türk Lirası ile ancak karşılıklı rızayla takas edilebilir. Bununla birlikte ilerde meydana gelebilecek tartışmaların önüne geçilmesi açısından, kendiliğinden gerçekleşen mahsuplaşmadan tarafların haberdar olması uygun olur.

Borç ilişkilerinde takas (mahsuplaşma) caiz midir?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Elektronik Ürün Senedi (ELÜS); lisanslı depolara teslim edilen saklanabilir tarım ürünleri karşılığında düzenlenen ve ürünün cins, sınıf ve kalitesi gibi detaylarını gösteren mülkiyet belgeleridir. İlgili kurum nezdinde elektronik olarak kaydı tutulan ELÜS, ticaret borsalarında alım-satıma konu olabilmektedir. Buna göre ELÜS; dinen meşru, fiziken mevcut ve aynı vasıfta teslim edilebilir bir ürünü temsil etmesi hâlinde bu senetlerin alım-satımını yapmak caizdir. Ancak bu senetlerin organize teverruk işlemlerine konu edilmesi caiz değildir. Ayrıca iki ürünü temsil eden senetlerin birbiriyle mübadele edilmesi durumunda; aynı cins mallarda peşinlik ve eşitlik, farklı cins mallarda peşinlik şartına riâyet edilmelidir. İşlemin vadeli olması hâlinde ise bedellerden en az birinin peşin olması gerekir. ELÜS’ün, faizli işlemler dışında rehin vb. şekillerde teminat gösterilmesinde ve temsil ettiği ürünün sigortalanmasında da fıkhen bir sakınca bulunmamaktadır.

Elektronik ürün senedi (ELÜS) alıp-satmak caiz midir?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Tahvil, orta ve uzun vadede borç sağlamak amacıyla anonim şirketler, devlet ya da kamu kuruluşları tarafından çıkarılan, yatırımcıların anaparasını garanti altına almasının yanında belirli vadelerle hamiline faiz getirisi sağlayan borç senetleridir. İslam’da verilen borcun belli bir senetle teminat altına alınmasında herhangi bir sakınca yoktur. Ancak anaparanın dışında herhangi bir ücret almak ya da menfaat sağlamak faiz kapsamındadır. Buna göre altın tahvili, altına endeksli bir iç borçlanma senedi olması hasebiyle vade sonunda anaparaya ilaveten belli oranda faiz getirisi sağladığından dinen caiz değildir. Altına dayalı kira sertifikası uygulaması ise, belli miktarda altın birikimine sahip bir kimsenin, bu meblağ karşılığında bir varlığı (gayrimenkul) ya da hissesini belli süre sonra geri satabilme ya da devir hakkı saklı kalmak kaydıyla devletten satın alması ve ardından devlete kiralaması işleminden ibarettir. Dolayısıyla altın kira sertifikasına sahip olan bir kimse; devletten satın alıp yine devlete kiralamış olduğu bir varlığa ait mülkiyeti temsil eden belgeye sahip olmakta ve belirlenen kira bedelini almaktadır. Üzerinde anlaşılan vadenin bitiminde ise devlet, sertifika karşılığında almış olduğu altını sertifika sahibine aynı miktarda fiziki olarak teslim etmek, hesabına yatırmak ya da o günkü değeri üzerinden nakit olarak geri vermek suretiyle malı ondan satın almaktadır. Buna göre işleyişi yukarıda anlatıldığı gibi olmak kaydıyla, altına dayalı kira sertifikası uygulaması fıkhen caizdir. Bu muamelenin cevazı Hanefiler tarafından meşru görülen “bey’ bi’l-istiğlâl” akdine dayanmaktadır. Bey’ bi’l-istiğlâl, satıcının bedelini ödediğinde sattığı malı geri almak ve bu süre zarfında kiralayarak kullanmak üzere yapılan satışa denir. (Mecelle, md. 119) Vefâ yoluyla satış ve icareden mürekkep bir akit olarak kabul edilen bu muamele hakkında farklı yaklaşımlar ileri sürülmüş olmakla birlikte, akde konu taşınmazın satışı ve tahliye yoluyla müşteriye teslimi sonrasında müşteriden kiralanması halinde söz konusu muamelenin caiz olacağı bazı âlimler tarafından kabul görmüştür. (Haskefî, ed-Dürrü’l-muhtar, 449; Çatalcalı Ali Efendi, Fetâvâ-yı Ali Efendi, 1/300-301; Ali Haydar Efendi, Dürerü'l-Hükkâm, 1/781; Bilmen, Kâmus, 6/127-128)

Altın tahvili ve altına dayalı kira sertifikası caiz midir?

Paylaş

XWhatsAppTelegramFacebook
Bu içerikte bir hata mı var? Bize bildirin.

Site deneyimini iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Ayrıntılar için Çerez Politikası.