Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Koruyucu aile olmanın hükmü nedir?
Cevap
Benzer fetvalar
Koruyucu aile programı uygulaması kapsamında himayeye alınan çocuklar için devletin ödeyeceği paranın çocuğa harcanması veya onun adına saklanması hâlinde koruyucu aile tarafından alınmasında dinî açıdan bir sakınca yoktur. Bununla birlikte, himaye eden ailenin fakir olması durumunda çocuk için verilen paradan makul şekilde istifade etmesi de caizdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, “Yetimleri deneyin. Evlenme çağına (bulâğa) erdiklerinde, eğer reşîd olduklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (ve mallarını geri alacaklar) diye israf ederek ve aceleye getirerek mallarını yemeyin. (Velilerden) kim zengin ise (yetim malından yemeğe) tenezzül etmesin. Kim de fakir ise aklın ve dinin gereklerine uygun bir biçimde (hizmetinin karşılığı kadar) yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.” (en-Nisâ, 4/6) buyrulmuştur. Öte yandan dinimizde çocuğun anne-baba ile olan nesep bağının koparılması onun duygu dünyasını yıkmak ve onu ruhen öldürmek sayılabileceğinden dolayı doğru bulunmamıştır. (bk. el-Ahzâb, 33/4-5; Buhârî, Megâzî, 57 [4326]; Müslim, Îmân, 114-115 [63]) Bu yüzden çocuk, Allah’ın emaneti olarak görülmeli, bu emanete hakkıyla riâyet için çaba ve gayret gösterilmeli, maddî sıkıntılar sebebiyle evlatlık verilip gerçek anne-baba şefkatinden mahrum bırakılmamalıdır.
İslâm dininde hukukî anlamda evlat edinme yoktur. (el-Ahzâb, 33/4-5) Ancak bir kimse korunmaya muhtaç çocukları himayesine alıp onlara bakabilir, bu dinimizin teşvik ettiği bir durumdur. Bu çocukların nesepleri belli ise çocuklar babalarına nispet edilirler. Bir çocuğu himayesine alan kişi, dilediği takdirde malını himayesine aldığı çocuklar da dâhil olmak üzere dilediği kişilere bağışlayabilir. (Mevsılî, el-İhtiyâr, 3/48) Ancak bu gibi durumlarda vârisleri mirastan mahrum etmek suretiyle onların husumetine sebep olmaktan kaçınılması tavsiye edilir.
Bir çocuğun hayata tutunmasına vesile olmaya biz, bütün insanlığı kurtarmak gibi bakarız. Kur'an’ımızın bize öğrettiği budur. Fakat bazı gerçekleri tespit etmemiz gerekiyor: Devletin ailesiz çocuklar konusunda hassasiyeti yüksektir. Bu nedenle sokakta aç açık kalmış çocuk birkaç saatliğine olabilir. Uzun vadede böyle bir tehlike olmayacağına inanıyoruz. Kaldı ki bölge insanı da bu hususlarda dikkatlidir. Her çocuğun bir amcası, halası vs. vardır. Elbette her şeye rağmen olumsuzluk ihtimalini de düşünürüz ve kimsesiz çocuklara sahip olmayı Allah’ın razı olacağı mübarek bir iş olarak görürüz. Özellikle sizi kastederek söylemiyorum ama bu konu su götürür bir konudur. Mesele, oradaki çocukların ortada kalmasına karşı bir çare üretmek mi yoksa uygun ve yeterli şartları oluşturmadan bir anlık duygusallıkla hareket etmek mi, ya da beğenip almak şeklinde ifade edebileceğimiz dünyevi bir algıyla sahiplenmek mi? Bu noktaların hangisinde bulunulduğunu şüphesiz sadece Allah Teâlâ bilir. Fakat geçmişten bildiğimiz sıkıntılar bizi dikkatli olmaya sevk ediyor. Daha sonra bu çocuğun ileriki yıllarda aranan/umulan vasıflara uygun (!) olmamasına karşı yaşanan maddi ve manevi sıkıntıları ne yazık ki duyduk, gördük. Elbette ve elbette bunu genelleyemeyiz. Herkesin kalbi Allah ile arasında olup biten sırlarla doludur. Bir insanın bütün bir hayatına yönelik karar verilirken çok dikkat edilmelidir. Konunun bir de din boyutu vardır. Bu boyuta da şöyle işaret edelim: Bizim dinimizde hiçbir insan, kendisinden doğmadığı bir anne - babanın çocuğu olamaz. Sonradan mahkeme yoluyla veya sahiplenme ile evlat olmak yoktur. Bunun sonucu olarak da bir çocuk, evlatlık olarak girdiği evde mahremiyet ve miras konularında “evin çocuğu” işlemi göremez. Bunun tek istisnası emzirme yoluyla olabilir. Bunda da sadece mahremiyet sorunu kalkar. Miras yine hak edilemez. Çocuğun süt yoluyla aileye katılabilmesi için: - Çocuk yirmi dört ayını doldurmamış olmalıdır. - Gireceği evin hanımının sütünü emmelidir. Bu da yaklaşık olarak beş küçük fincan kadar olmalıdır. (Buradaki beş fincan ifadesi, ilk ayında yarım fincan kadar, bir yaşında iken tam fincan olarak ve iki yaşına yaklaştığı dönemde ise bir buçuk fincan olarak düşünülür.) -Fakihler arasında bu sütün miktarı farklı düşünülmüştür. Hanefi mezhebi çocuğun bir kere süte doymasını yeterli bulmuştur. Bunu da fincan olarak ölçtük. Diğer fukaha ise beş doyum olarak anlamıştır. Biz de ihtiyaten büyük olanı burada tespit ettik. - Bu süt, kadının göğsünden bir yolla alındığında yeterlidir. Kadının doğal süt günleri olmasa bile bir ilaç yardımı ile süt alınıp çocuğa içirildiğinde sütanneliği gerçekleşir. - Sütanneliği ile o kadının erkeği de sütbabası, varsa çocukları da süt kardeşleri olur. Böylece mahremiyet sebebiyle bir engel kalmaz. Müslümanlar olarak ihtiyaç duyulması durumunda evlerimizi kimsesiz çocuklara açmakla tam anlamıyla bir ibadet yapmış oluruz. Biiznillah kalıcı bir sadaka olur bu. Sevabını ancak Allah Teâlâ’nın bilebileceği kadar büyük bir kazanç kapısı olur. Fakat büyük bir kazancın büyük riskleri de olabileceğini anlamamız gerekir. Haber bültenlerindeki manzaralardan etkilenip duygusal kararlar vermek ve sonra da gevşemek vebale girmek olabilir. İyi düşünmek ve güzel karar vermek gerekir. Allah Teâlâ hepimizi güzel işlere muvaffak kılsın. Ümmetimizin çocuklarını zayi olmaktan muhafaza buyursun. Âmîn.
İslâm âlimleri erkek çocukların nafakalarının, çalışıp kendi rızıklarını kazanacakları zamana kadar babalarına ait olduğunda görüş birliğine varmışlar, ancak babanın evladını evlendirmek zorunda olup olmadığı konusunda farklı görüşler serdetmişlerdir. Hanefî ve Şâfiî âlimleri babanın, çocuğunu evlendirmesinin vâcip olmadığını söylerken, Hanbelî âlimleri, ‘çocuğun nafakası babasına aitse, babası onu evlendirmek zorundadır’ demişlerdir. (Mâverdî, el-Hâvî, 9/183-184; İbn Kudâme, el-Muğnî, 8/217) Meseleye dinen vâcip olup olmama noktasından bakınca durum böyle olmakla beraber, maddî imkânı iyi olan bir babanın kendi parası ile evlenme imkânı bulamayan evladını evlendirmesinin güzel bir davranış olacağında şüphe yoktur. Nitekim bazı rivâyetlerde bir evladın baba üzerindeki hakkı; kendisine güzel bir isim koyması, evlenme zamanı geldiğinde evlendirmesi ve okuma-yazma öğretmesidir, şeklinde zikredilmiştir. (bk. Süyûtî, el-Câmi‘u’s-sağîr, 150, 228 [2489, 3743]; Beyhakî, Şu‘abü’l-îmân, 11/137 [8299]; Münâvî, Feyzü’l-kadîr, 2/538 [4815/2489]; 3/394 [6480/3743]) Yüce Allah; “Ey İman edenler, kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun.” (et-Tahrîm, 66/6) buyurmaktadır. Buna göre, imkânı olan bir babanın, evlenmeye ihtiyaç duyan evladını evlendirerek onun günaha girmesine mâni olması, yukarıdaki âyetin babaya yüklediği sorumluluklar arasında sayılmalıdır.
Çocuğun doğumdan itibaren beslenmesini, bakım ve temizliğini belli bir süreye kadar en iyi bir biçimde annesi yerine getireceğinden bakım hakkı öncelikle anneye tanınmıştır. Annenin şefkat, merhamet ve bu işlere dönük fıtrî becerisinin bulunması da bunu gerektirmektedir. (İbn Hazm, el-Muhallâ, 10/143; Merğînânî, el-Hidâye, 2/283; İbn Kudâme, el-Muğnî, 8/237; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 5/192-193) Bir kadın Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelerek, “Ey Allah’ın Elçisi! Şu benim oğlumdur. Karnım ona yuva, göğsüm pınar, kucağım da sıcak bir kundak oldu. Şimdi ise babası beni boşadı ve çocuğu benden çekip almak istiyor.” diye şikâyette bulununca Resûl-i Ekrem; “Başkası ile evlenmediğin sürece onun üzerinde önce sen hak sahibisin.” (Ebû Dâvûd, Talâk, 35 [2276]) buyurmuştur. Hz. Ebû Bekir de (r.a.) eşinden ayrılan bir babaya; “Annesinin okşaması, kucağına alması ve kokusu, çocuk açısından senin yanında kalmasından daha hayırlıdır. Sonra çocuk büyüyünce seçimini yapar.” (Abdürrezzâk, el-Musannef, 7/154 [12601]) demiştir. Çocuğun bakım ve terbiyesi sorumluluğu kendisine verilen kişinin akıllı, ergin, bu işi yapabilecek güçte ve çocuğu hayat, sağlık ve ahlakî bakımlarından koruma konusunda güvenilir olması gerekir. Hem kadın hem erkekte aranan bu ortak nitelikler yanında sadece kadında ve sadece erkekte aranan başka şartlar da vardır. Erkeğin Müslüman olması, bakacağı çocuk kız ise ona mahrem olması; kadının çocuğa yabancı yani mahrem olmayan biriyle evli olmaması bu tür özel şartlardandır. (Sahnûn, el-Müdevvene, 2/258 vd.; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 5/192-193; Şevkânî, Neylü’l-evtâr, 6/388-393 vd.; Bilmen, Kâmus, 2/432) Çocuğun bakımı ve yetiştirilmesinin süresi (hidâne) çocuğun buna olan ihtiyacı ile orantılıdır. Hanefî fakihler bu süreyi çocuğun kendi başına yemek yiyip giyinebileceği yaşa ulaşmasını, Şafiîler ise temyiz çağını ölçü alarak belirlemişlerdir. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 3/566; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 5/198) Dolayısıyla bu süre erkek çocukta yedi-dokuz; kız çocukta dokuz-on bir yaşlarında sona erer. Mâlikîlere göre bu müddet, erkek çocukta ergenlik çağına, kız çocukta ise evlenmesine kadar uzamaktadır. (Sahnûn, el-Müdevvene, 2/258-259) Süre sona erince çocuğun bakım sorumluluğu, fakihlerin çoğunluğuna göre babaya intikal ederken; Şâfiî ve Hanbelîler kararın çocuk tarafından verileceğini, anne-babasından hangisini seçerse onun yanında kalacağını söylemişlerdir. (İbn Kudâme, el-Muğnî, 8/239; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 5/198) Hz. Peygamber’in (s.a.s.), anne-babası boşanmış bir erkek çocuğu, onlardan hangisini seçeceği konusunda muhayyer bırakması (Ebû Dâvûd, Talâk, 35 [2276-2277]; Tirmizî, Ahkâm, 21 [1357]) ve Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) yukarıda naklettiğimiz sözü, bu son görüşü teyit etmektedir.
Selamünaleyküm. O arkadaş pek merhametsiz bir söz sarf etmiş; hayvana bile merhametin ecri vardır. Nihayetinde masum bir çocuktur onlar. Evet, bildiğimiz yetim değil ama insan.
AİLE HAYATI konusundaki diğer fetvalar
Yüce Allah, akrabaya yardım ve iyiliği emretmektedir. Kur’ân’da, “Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver.” (el-İsrâ, 17/26); “Ana babaya, akrabaya iyilik edin.” (en-Nisâ, 4/36) buyrulmuştur. Allah Resûlü de (s.a.s.) hadislerinde Müslüman’ın yakından uzağa doğru akrabasına karşı olan sorumluluğunu ifade etmiştir: “Ey Allah’ın Resûlü! Kime iyilik edeyim?” diye soran sahabiye Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Annene, babana, kız kardeşine, erkek kardeşine ve sözü geçen bu kimselerden sonra gelen yakınlarına iyilik et. Bu yapılması gereken bir vazifedir. Bunlar ilişkileri devam ettirilmesi gereken yakınlardır.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 128 [5140]) buyurmuştur. Bu sebeple kişi, kan bağıyla bağlı olup kendileri ile evlenmesinin caiz olmadığı hısımlarına, yakınlık sırasına göre muhtaç olduklarında nafaka ödemekle yükümlüdür. (Serahsî, el-Mebsût, 5/208) Buna göre erkeğin muhtaç durumda olan kız kardeşine bakması gerekir.
İslâm’a göre evlilik devam ettikçe ve boşama hâlinde iddet süresince erkek, eşinin nafakasını temin etmekle sorumludur. (el-Bakara, 2/233; en-Nisâ, 4/34; et-Talâk, 65/7; Buhârî, Nafakât, 1-3 [5351-5358]; Kâsânî, Bedâ’i, 4/15-16) Dinen boşama olmadan mahkemeye boşanma davası açılmış ve kadın da evi terk etmemişse mahkeme devam ettiği sürece eşler evli hükmünde olduğundan, dava süresince de kadının nafakasını temin etme yükümlülüğü kocasına aittir. Bu yükümlülük mahkeme boşadıktan sonra başlayan iddet süresi bitinceye kadar devam eder. Ancak dinen boşanma gerçekleşmişse süreç devam etse bile İslâm hukukuna göre kocanın eşine yönelik nafaka borcu iddetin bitimiyle sona erer.
Çocukların ve annelerinin nafakalarını/temel ihtiyaçlarını karşılama görevi, babaya aittir. (el-Bakara, 2/233; et-Talâk, 65/6) Nafaka borcu, yükümlünün ekonomik gücüne göre tespit edilir. (et-Talâk, 65/7) Baba, çocuğun nafakasını temin edemeyecek kadar fakirse babanın kardeşi veya anne bunu temin edebilecek maddî güce sahipse baba, gücü yettiğinde ödemek üzere, onlara borçlanarak nafakayı karşılar. Kız çocuklar büyük de olsa küçük çocuklar gibi olup evleninceye kadar nafakaları babaya, evlendikten sonra kocaya aittir. Erkek çocuklar ise çalışıp kazanır hâle gelinceye kadar baba nafakalarını temin eder, çalışıp kazanabilecek hâle gelince nafaka sorumluluğu sona erer. Ancak çocuk büyük de olsa nafakasını kazanamayacak bir özre sahip olduğunda, nafakası yine babaya aittir. (Serahsî, el-Mebsût, 5/208)
Boşanan kadın, eğer halvet-i sahiha veya zifaf gerçekleşmişse hakkı olan mehrin tamamını alır. Ayrıca erkek eşini, onun talebi olmaksızın boşamışsa, müt‘a adı verilen gönül alıcı bir hediyenin verilmesi, Şâfiî mezhebine göre vâcip, Hanefî mezhebine göre müstehap görülmüştür. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 3/111; Zekeriyyâ el-Ensârî, Esne’l-metâlib, 3/219-220) Şayet nikâh esnasında veya sonrasında belirlenmiş bir mehir yoksa kadın, başta kız kardeşleri olmak üzere kendisine babası tarafından olan akrabalarından eğitim, güzellik, sosyal statü itibarıyla denk sayılacak bir kadının aldığı kadar bir mehri hak eder. Buna mehr-i misil denir. Ayrıca erkeğin, boşadığı kadının bekleyeceği iddet süresince, ona nafaka ve mesken temin etmesi gerekir. (et-Talâk, 65/1, 6) Şayet bir kadın henüz kocası ile cinsel birliktelik yaşamadan veya halvet-i sahîha meydana gelmeden boşanmışsa, belirlenen mehrin yarısını; (el-Bakara, 2/237) mehir belirlenmemişse fıkıh ıstılahında “müt‘a” denilen hediyeyi hak eder. (el-Bakara, 2/236) Kur’ân ve Sünnet’te müt‘anın ne kadar olduğu belirlenmemiş, bu konuda erkeğin sahip olduğu maddî imkânlar ve örf esas alınmıştır. (el-Bakara, 2/236; Muvatta’, Talâk, 46) Ancak fakihler, ilgili naslardan ve uygulamalardan yola çıkarak, müt‘anın mehr-i mislin yarısını geçmemesi gerektiğini belirtmişlerdir. (İbn Mâze, el-Muhît, 3/112) Bu sebeple mahkemenin mehr-i mislin yarısını aşan veya fahiş kabul edilebilecek bir tazminatı belirlemesi hâlinde kadının mezkûr miktardan fazlasını alması haksız kazanç sayılacağından fazla miktarı tekrar eski eşine iade etmesi gerekir. Ancak taraflar kendi aralarında anlaşarak, muayyen bir miktar belirlemişlerse, bu durumda müt‘anın mehr-i mislin yarısından fazla olmasında bir sakınca olmadığı da söylenmiştir. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 3/110, 111; Remlî, Nihâyetü’l-muhtâc, 6/365)