Fetva Meclisi
Soru
Hocam bir kişiyi Müslüman olarak biliyoruz ancak küfre sebep olacak bir söz söylüyor veya bir iş yapıyorsa onun hakkında nasıl düşünmeliyiz? Eğer kendisi Müslüman olduğunu söylüyorsa bu durumda hâlâ Müslüman olduğunu mu kabul etmeliyiz? Peki, eğer kişi Müslüman ya da kâfir olduğunu açıkça ifade etmezse onun hakkında nasıl bir hüküm vermeliyiz? "Doğrusunu Allah bilir, Müslüman mı kâfir mi olduğunu bilmiyorum." demek doğru olur mu?
Cevap
Benzer fetvalar
Müslümanları sergilediği yanlış davranışlardan dolayı tekfirle itham etmek herhangi bir kimsenin haddi değildir. Allah'tan korkmak gerekir. Kimin mümin kimin kâfir olduğunu melekler kaydediyor. Herkesin kendi işini yapması gerekir. Hakkında bilgi sahibi olmadığımız kimse Müslüman olduğunu söylüyorsa ötesiyle ilgilenmek yanlıştır. Ayrıca ağzında Allah'ı tesbih eder gibi tekfiri düşürmemenin hastalık olduğunu düşünüyorum.
Tekfir, Müslüman olduğu bilinen bir kimsenin kâfir olduğuna hükmetmektir. Kur’ân ve Hz. Peygamber (s.a.s.), bireylere Müslüman olduğu bilinen hiç kimseyi tekfir etme yetkisi vermemiştir. Nitekim âyet-i kerîmede “Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek 'Sen mümin değilsin' demeyin…” (en-Nisâ, 4/94) buyrulmaktadır. Ayrıca bir hadis-i şerifte Kelime-i Tevhid’i söyleyenlerin ve kıbleye yönelip namaz kılanların Müslüman kabul edileceği, Allah (c.c.) ve Resûlü’nün (s.a.s.) koruması altında olacağı ifade edilmektedir. (Buhârî, Salât, 28 [391]) İslâm tarihinde tekfir söylemiyle ilk defa ortaya çıkan fırka, Hâricîlerdir. Nitekim bu grup, Hz. Ali (r.a.) başta olmak üzere pek çok sahabiyi kâfir olmakla itham etmişlerdir. (Eş’arî, el-İbâne, 2/337) Günümüzde de bazı kişi ve gruplar, kendilerine muhalif olarak gördükleri herkesi ve zümreyi tekfir eden bir tutuma sahiptirler. Tekfir konusunda İslâm’ın temel yaklaşımı, kendisini Müslüman olarak tanımlayan bir kişiyi küfre nispet etmemektir. Nitekim Kur’ân ve Sünnet’i anlama ve uygulama bakımından Hz. Peygamber (s.a.s.) ve sahabenin yolundan yürüyen, İslâm’ın ana bünyesi olan Ehl-i sünnete göre Ehl-i Kıble tekfir edilemez. Bir kimseye Müslüman isminin verilmesi, onun Ehl-i Kıble oluşu ve Kelime-i Tevhid’i tasdik etmesiyle ilgilidir. Yani “Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlullah” düsturunu benimseyen ve dile getiren herkes mümindir. Bu kimse, dinin emir ve yasakları konusunda ihmalkâr davransa da İslâm dışında görülemez ve küfürle itham edilemez. Tekfir meselesinde öncelikle dikkate alınması gereken esaslardan biri şudur: Bir fiil veya sözün “küfür” kapsamına girmesiyle, bu tür fiilleri işleyen veya sözleri söyleyen kimse hakkında “kâfir” hükmü verilmesi aynı şey değildir. Bu bağlamda bazı kaynaklarda yer alan “şu fiil/söz küfrü gerektirir” gibi ifadeler, belli bir şahsı nitelemek için değil, yapılan fiili vasfetmek ve bundan sakındırmak içindir. Dolayısıyla kişinin, dinin zorunlu olarak bilinen esaslarından birisini veya birkaçını inkâr ettiğini kendi irâde ve rızasıyla açıkça beyan etmedikçe kâfir olduğuna hükmedilemez. Zira küfre götüren söz ya da davranışların bir kimsede hata ve cehalet gibi sebeplerle görülmesi, söz konusu kişiyi dinden çıkarmaz. Tekfirle ilgili dikkat edilmesi gereken hususlardan birisi de tevil konusudur. Kur’ân âyetlerine getirilen yorum ve tevil, tüm eksikliklerden münezzeh olan Allah’tan başka bir ilahın varlığını kabul etme, Allah’ın bazı insanların şahsına hulul ettiğine inanma, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğini inkâr etme; katî delillerle sabit olan haramları helal sayma ya da şer‘î yükümlülükleri kaldırma gibi dinin zorunlu olarak bilinen hüküm ve esaslarının dışına çıkmadığı veya bunları alay konusu etmediği sürece tekfir sebebi olarak görülemez. Bu itibarla İslâm âlimleri bu hususu, “tenzilin inkârı küfürdür, tevili değil” şeklinde bir ilke hâline getirmişlerdir. Öte yandan tekfirin dinî ve hukukî pek çok ciddi sonuçları olduğundan dolayı bu konuda hüküm vermek bireylerin yetki ve sorumluluğuna bırakılmamıştır.
Aleykümselam.Bu hadis sahih bir hadistir. Buharî ve Müslim'in rivayet ettiği bir hadistir. Dolayısıyla varlığı açısından bir sıkıntı yoktur. Delalet ettiği mana açısından ise şunu anlamamız gerekir: Bir insanın iman dairesi dışında olduğunu iddia etmek yani onu tekfir etmek bir belge ister. Bu belge de o kişinin imandan çıktığını belgeleyecek KESİN ve AÇIK bir belge olmalıdır. Bu yokken küfürle itham eden, kendisinin düşeceği bir kuyuyu kazmış olabilir. Anlatılan budur.
Kâfir olma konusu son zamanlarda hassas bir mesele hâline geldiği için, bu konuda biraz daha ayrıntılı bilgi vermek istiyorum. Bir insanı dinden çıkaran ve ebedî cehennemlik kılan küfürdür. Büyük küfür, kişinin İslam'ın temel esaslarını inkâr etmesi veya onları küçümseyip alaya almasıyla gerçekleşir. Başlıca türleri şunlardır: Allah'ın varlığını, birliğini, peygamberleri veya Kur'an'ı inkâr etmek. İslam'ın kesin bir hükmünden şüphe duymak (örneğin ahiretin varlığından). İslam'ın hükümlerini veya peygamberi alaya almak. Allah'tan başkasına ibadet etmek veya şirk koşmak. İslam'ın açık bir emrini tamamen reddederek terk etmek. İslam'da, kişiyi küfre götüren bazı ameller ve sözler vardır. Ancak bunlar doğrudan niyet ve bilinçle yapılırsa tehlikelidir. Örneğin: İslam'ı ve şiarlarını aşağılamak:Kur'an'ı, namazı, orucu, tesettürü alaya almak gibi. Allah'a veya Peygamber'e hakaret:Bu tür söz ve davranışlar kesinlikle küfürdür. Şirk koşmak:Allah'tan başkasına ibadet etmek veya Allah'ın sıfatlarını başka varlıklara atfetmek. Dini emirleri alaya almak:Ciddiyetsiz veya küçümseyici bir şekilde İslam'la ilgili şakalar yapmak. Bir Müslüman'ın İslam'a aykırı bir düzen veya devlette çalışması onu doğrudan küfre sokmaz. Burada niyet ve yapılan işin mahiyeti önemlidir: Eğer kişi, çalıştığı yerde İslam'a aykırı işler yapıyor, zulme veya harama destek veriyorsa bu büyük bir sorumluluk doğurur. Ancak bir Müslüman, geçimini sağlamak veya helal bir iş yapmak için böyle bir yerde çalışıyorsa bu durum günah veya küfür olarak değerlendirilmez. Özetle, küfür ciddi bir konudur ve kişinin hem diline hem de amellerine dikkat etmesi gerekir. Ancak Allah’ın rahmeti çok geniştir ve hatalar tevbe ile affolunur. Çalıştığınız veya bulunduğunuz yerle ilgili ise amacınız İslam'a uygun şekilde yaşamak ve helal kazanç sağlamaksa, bundan dolayı küfre düşmezsiniz.
Aleykümselam. Siz de belirttiniz; tekfir yani bir mü'minin imanını yok sayma bir hastalıktır. Kanaatimiz odur ki, o hastalığa takılıp kalmak da karşı bir hastalıktır. Özellikle meşgul olunmamasını tavsiye ederiz. Bugüne kadar görülmüştür ki, bu meselelerle yoğunlaşanlar bir itirazı kabul etmeye yanaşmamışlardır. Tekfir boyutlu düşüncelerin esasında norm dışı kalmak vardır. Bu da onların bir söz dinlemeleri durumunda yok olmaları yani norma dönmeleri demek olacağından kolay kolay ikaz kabul edemezler. Vakit zayiatına dalmaktan ise gençlerin o hastalığa yakalanmamalarına çalışmak daha yararlıdır.
Müslüman insan ne kadar çok günah işlerse işlesin, YAPTIKLARINI GÜNAH GÖRMEYECEK bir anlayış içinde değilse yani Allah’ın haram kıldığı açıkça bilinen şeylerin haramlığını kabul etmeyen biri olmadıkça ona kâfir demeyiz. Ona kâfir demiyor oluşumuz, onun yaptıklarının sakıncasının kalkmış olması anlamına gelmez. Durumu Allah’a kalmış olur; o dilerse affeder, dilerse affetmez. Kullar olarak biz böyle bir karara karışmayız. Bilinmesi gereken budur.