Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Mesai içerisinde kılınan vakit namazından dolayı kul hakkı çiğnenmiş olur mu?
Cevap
Benzer fetvalar
Aleykümselam. Kul hakkı için böyle bir şey yoktur; kul hakkı ödenmedikçe yani helalliği alınmadıkça Allah onu affetmez. Namazın kılınmaması ise büyük günahlardan biridir. Tevbe edilmesi gerekir. Hac veya başka bir sebep affa neden olabilir ama garantili değildir. Kılınmayan namazlar kaza edilirse aftan kesin söz edilebilir.
Kul hakkı ancak tevbe ve hakkı sahibine iade etmek yani helalliğini almakla kalkabilir. Nafile ibadetlerin çokluğu kul hakkını gidermez.
İş yeri idarecinizin izin vermesi veya vermemesine göre değerlendirin bunu.
Selamünaleyküm. Kul hakkı olanın borcu, şehit olsa bile kaybolmaz. Cihada çıkanın, çıktığı cihat farzı ayın değilse borçlarını ödeyip çıkmalıdır.
Aleykümselam. Her hatadan dolayı namazın tekrarı gerekmez. Yine de yaptığınızdan ötürü bir hak ihlali yoktur.
Bu bir ahlâksızlık ve düşüklüktür. Kul hakkı olup olmaması daha sonraki meseledir.
NAMAZ konusundaki diğer fetvalar
Vakit namazlarının farzı ile sünneti arasında herhangi bir ihtiyaç olmaksızın konuşmak, bir şey yemek veya içmek gibi namaza aykırı bir davranışta bulunmak Hanefî mezhebindeki tercih edilen görüşe göre, namazın sevabını azalttığından tenzihen mekruh olur (İbn Nüceym, el-Bahr, 2/53; Tahtâvî, Hâşiye, 313). Ancak namazların sünneti ile farzı arasında tesbih, zikir ve Kur’ân-ı Kerîm tilavetinde bulunmak yahut sünnetin evde kılınması hâlinde mescide gidinceye kadar geçen zaman, fasıla (ara verme) sayılmadığı için bunları yapmakta bir sakınca yoktur.
Kur’ân-ı Kerîm'de, “Allah herkesi ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef tutar.” (el-Bakara, 2/286) buyrulmaktadır. Bu âyete dayanılarak “Tâat, tâkata göredir.” (Merğinânî, el-Hidâye, 2/83) şeklinde temel bir ilke ortaya konmuştur. Asıl olan, namazın şartlarının ve rükûnlarının eksiksiz bir şekilde yerine getirilmesidir. Baş ile işaret edilerek (îmâ ile) namaz kılınması, ancak normal şekilde namaz kılmanın mümkün olmadığı hâllerde caizdir. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Eğer yere secde edebiliyorsan et. Yere secde edemiyorsan başın ile îmâ et. Secde için îmâ yaparken, başını rükû için eğdiğinden daha aşağı eğ.” (Ebû Ya'lâ, el-Müsned, 3/345-346) buyurmuştur. Namazların îmâ ile kılınması, ancak hastalık durumunda başvurulması gereken bir yol olarak ele alınmış ve fıkıh kitaplarında “hastanın namazı” konusu içerisinde incelenmiştir (Serahsî, el-Mebsût, 1/212). İş yerinde namaz kılınmasına müsaade edilmemesi ise kişinin namaz kılma kudretini değil, kudreti olduğu hâlde fiilen namaz kılma imkânını ortadan kaldırmaktadır. Sağlığı yerinde olduğu hâlde fiilen namaz kılma imkânı bulamamak, îmâ ile namaz kılmayı caiz kılan durumlar arasında yer almamaktadır. Bu sebeple namaz kılmasına izin verilmeyen bir ortamda bulunan kimse namazını îmâ ile kılamaz. Böyle bir ortamda çalışan kimsenin, öncelikle ibadetlerini rahatça yerine getirebileceği başka bir iş araması uygun olur. Böyle bir iş bulamaz da mevcut işinden ayrıldığı takdirde kendisi ya da bakmakla yükümlü olduğu kimselerin maişetini karşılayamama durumu ile karşı karşıya kalırsa, mümkünse namazlarını usûlüne göre cem ederek kılar. Yani, öğle ile ikindiyi, ya ikindiyi öne alarak öğle vaktinde, ya da öğleyi geciktirerek ikindi vaktinde; akşam ile yatsıyı da akşamı yatsı vaktine geciktirerek veya yatsıyı akşam vaktine alarak (cem ederek/birleştirerek) kılabilir. Fakat bunun istisnai bir hüküm olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Eğer bu da mümkün değilse ilk fırsatta kılmak üzere kazaya bırakabilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) de savaş nedeniyle kılamadığı namazı daha sonra kaza etmiştir (Buhârî, Cihad, 98 [2931]).
İslâm’a göre her fert, kendi yaptıklarından sorumludur. Başkalarının yaptıklarından sorumlu değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de, "Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. Günah yükü ağır gelen kimse onun taşınması için yardım çağrısında bulunsa -çağrılan yakını bile olsa- o yükten hiçbir şeyi başkası üzerine alamaz." (Fâtır, 35/18) buyrulur. İslâm, her insanın bir iradesi ve seçme hürriyeti bulunduğunu ve bunun sonucu olarak yaptıklarından sorumlu olacağını bildirmiştir. “Herkes kazandığı karşılığında rehindir.” (et-Tûr, 52/21); “Her kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür, kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.” (ez-Zilzâl, 99/7-8); “O (Allah) yaptığından sorumlu değildir. Onlar ise sorumlu tutulacaklardır.” (el-Enbiyâ, 21/23) mealindeki âyetler buna delildir. Bir Müslüman, ibadetlerini yerine getirmezse bunun hesabını Allah’a verecektir. Diğer Müslümanlara düşen ise ona nasihat etmek ve telkinlerde bulunmaktır. İnsanın emr-i bi’l-ma’rûfa en yakınlarından, ailesinden başlaması esastır. Nitekim Hz. Peygamber’e (s.a.s.) de böyle emredilmiştir. Rabbimiz ona tebliği emrederken, “(Önce) en yakın akrabanı uyar.” (Şu’arâ, 26/214) buyurmuştur. Hadis-i şerifte de her Müslümanın yönetimindekilerden sorumlu olduğu belirtilmiştir (Buhârî, Cum'a, 11 [893]; Müslim, İmâre, 20 [1829]). Eşlerin birbirlerine ve çocuklarına karşı, maddî konularda olduğu gibi manevî alanlarda da sorumlulukları vardır. Bu sorumluluk, dinin gereklerini öğretmek ve telkin etmektir. Zira Allah Teâlâ, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) hitaben şöyle buyurur: “Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takva iledir.” (Tâhâ, 20/132) Bir kimse, namaz kılmayan eşine, beş vakit namazını vakti içinde eda etmesi için namazın maddî ve manevî faydalarını güzellikle anlatmalı, onu geçmişteki ihmalkârlığından ötürü tövbeye davet ederek namaz kılmaya iknaya çalışmalıdır. Güzellikle yapılacak tavsiyelere rağmen, eşin namaz kılmamasının sorumluluğu tamamen kendisine yani kılmayana aittir.
Erkeklerle kadınların namaz kılış biçimlerinde birtakım farklılıklar vardır. Bu farklılıklar bazı rivâyetlere ve sahabe uygulamasına dayanmaktadır. Namazlarda kadınların erkeklerden ayrıldığı hususlar şunlardır: a) Kendi başlarına namaz kılacak erkekler, ezân okurlar, kâmet getirirler. Kadınlar ise ezân okumaz ve kâmet getirmezler. b) İftitâh (başlangıç) tekbirini alırken elleri kaldırmak sünnettir. Erkekler ellerini, baş parmaklar kulak yumuşaklarına değecek şekilde kaldırırlar. Kadınlar ise el parmaklarının uçları omuzları hizasına gelecek kadar kaldırırlar. c) Namazda erkekler, ellerini göbeklerinin altında bağlarlar, sağ ellerini sol elleri üzerine koyup sağ elleri ile sol bileklerini kavrarlar. Kadınlar ise ellerini göğüsleri üzerinde bağlarlar, sağ ellerini sol elleri üzerine halka yapmaksızın koyarlar. d) Erkekler, rükû durumunda dizlerini dik ve sırtlarını düz tutarlar. Kadınlar ise sırtlarını erkekler gibi düz tutmazlar, biraz meyilli bulundururlar. e) Erkekler, secdede kollarını ve uyluklarını karınlarından uzak tutarlar ve kollarını yere değdirmezler. Kadınlar ise secdede karınlarını uyluklarına yapıştırıp kollarını yanlarına temas ettirirler. f) Tahiyyâta oturuşta ve secde aralarında erkekler sol ayaklarını sağa doğru yatırarak üzerlerine otururlar ve sağ ayaklarının parmak uçlarını kıbleye doğru dikerler. Kadınlar ise ayaklarını sağ taraflarına yatık bulundurarak yere otururlar (Serahsî, el-Mebsût, 1/25; Merğinânî, el-Hidâye, 1/337; İbn Nüceym, el-Bahr, 1/320; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/225-226).
Hz. Peygamber (s.a.s.), Kâbe’nin içerisine girip namaz kılmıştır (Buhârî, Hac, 51,52 [1598, 1599], Salât 30 [397]; Müslim, Hac, 388-394 [1329]; Muvatta', Hac, 193). Dolayısıyla Kâbe’nin içinde kılınan namaz geçerlidir. Zira Kâbe’den maksat, bina değil binanın üzerinde bulunduğu yer ve alandır (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 2/254). Kâbe’nin içinde namaz kılan kimse istediği yöne dönebilir.
Namaz, iftitâh tekbiri ile başlayıp selâm ile sona erer. Bu ikisi arasında namazın sıhhat şartlarından olan bir hususun eksik bırakılmaması gerekir. Mesela abdestli olmak, namazın şartlarından olduğu gibi bu hâlin namazın sonuna kadar devamı gerekir. Ancak selâm vererek bir namaz tamamlandığında, daha sonra meydana gelecek durumlar kılınmış olan namazı etkilemez.