Sahîh-i Buhârî · 5317
Arapça metin
حَدَّثَنَا عَمْرُو بْنُ عَلِيٍّ، حَدَّثَنَا يَحْيَى، حَدَّثَنَا هِشَامٌ، قَالَ حَدَّثَنِي أَبِي، عَنْ عَائِشَةَ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم. حَدَّثَنَا عُثْمَانُ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا عَبْدَةُ، عَنْ هِشَامٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ أَنَّ رِفَاعَةَ، الْقُرَظِيَّ تَزَوَّجَ امْرَأَةً، ثُمَّ طَلَّقَهَا فَتَزَوَّجَتْ آخَرَ فَأَتَتِ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَذَكَرَتْ لَهُ أَنَّهُ لاَ يَأْتِيهَا، وَإِنَّهُ لَيْسَ مَعَهُ إِلاَّ مِثْلُ هُدْبَةٍ فَقَالَ " لاَ حَتَّى تَذُوقِي عُسَيْلَتَهُ، وَيَذُوقَ عُسَيْلَتَكِ ".
Aişe r.anha'dan rivayete göre; "Rifaa el-Kurazı bir kadın ile ev!endikten sonra onu boşadı. O da bir başka koca ile evlendi. Arkasından Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gelerek ona kocasının kendisine yak/aşmadığını ve onun erkek/ik organının ancak bir elbise saçağı gibi olduğunu anlattı. Bu sefer Allah Rasulü: Hayır, sen onun balcağızını, o da senin bakağızını tatmayıncaya kadar (ondan boşanıp önceki kocana varamazsın) diye buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Onun erkek/ik organının ancak bir elbise saçağı gibi olduğunu söyledL" (Elbise saçağı diye tercüme edilen) "hudbe" lafzı, dokunmamış elbisenin ucu demektir. Gözkapağının kirpiği demek olan "hedebu'l-ayn"den alınmıştır. Bu sözleri ile onun erkek/ik organınıngevşek/ik ve sertleşmemek bakımından elbise saçağına benzediğini anlatmak istemiştir. Bu da şuna delil gösterilmiştir: İkinci kocanın cinsel ilişkisinin kadının birinci kocasına dönmesini helS.1 kılması için ancak erkek/ik organının sertleşmiş olması halindeki Ginsi münasebet ile gerçek/eşeceğini ortaya koymaktadır. Eğer organı sertleşmeyecek halde ise yahut erkek kısır ya da çocuk ise bu husustaki ilim adamlarının daha sahih kabul edilen iki görüşünden birisine göre yeterli sayılmaz. Şamlerce de daha sahih kabul edilen budur. "Sen onun balcağızını, o da senin balcağızını tatmadıkça" buyruğu ile ilgili olarak el-Ezherı şunları söylemektedir: Doğrusu şudur: Balcağız, haşefenin fercde kaybolması ile husule gelen dma'ın lezzetidir. Bu da bir parça bala benzetilmiştir. Balcağızın nutfe anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklama Hasan-ı Basri'nin görüşüne uygundur. İlim adamlarının cumhuru şöyle demektedir: Balcağızın tadını almak dma'dan kinayedir. Bu da erkeğin haşefesinin kadının fercinde kaybolmasıdır. Hasan-ı Basri inzalin de gerçekleşmesi şartını eklemiştir. Ancak bu şartı cemaatten ayrı, tek başına koşmuştur. Bu açıklamayı da İbnu'l-Münzir ve başkaları yapmıştır. İbn Battal da şöyle demektedir: Bu hususta Hasan-ı Basri'nin görüşü şazdır. Diğer fukaha ona muhalefet etmiş ve şöyle demiştir: Bu hususta haddi gerektiren, kişinin muhsan olmasını sağlayan, sadakın (mehrin) tamamının verilmesini gerektiren, haccı ve orucu bozan kadarı yeterlidir. Ebu Ubeyde dedi ki: Balcağız cima'ın lezzeti demektir. Araplar zevk aldıkları her şeye bal derler. İbnu'l-Münzir der ki: İlim adamları kadının birinci kocasına helal olabilmesi için dma'ın şart olduğunu icma' ile kabul etmişlerdir. Ayrıca bu hadis, kadının dma'da bir hakkının olmadığına delil gösterilmiştir. Çünkü bu kadın, kocasının kendisi ile ilişki kurmadığını ve erkeklik organının da sertIeşmediğini söyleyerek şikayette bulunmuş, erkeklik organının ihtiyacına cevap veremediğini söylemiştir. Ancak Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bundan dolayı nikahını feshetmemiştir. İbnu'l-Münzir der ki: Kocasından cima' etmesini isteyen kadının durumu hakkında ilim adamları farklı görüşlere sahiptirler. Çoğunluğa doğru eğer onunla zifafa girdikten sonra bir defa cima' ederse ona cima' yapamayan kimseye tanınan süre gibi süre verilmez. el-Evzaı, es-Sevri, Ebu Hanife, Malik, Şafil ve İshak'ın görüşü budur. Iyad der ki: Bütün ilim adamları kadının dma'da hakkının bulunduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Bu sebeple kadın, erkeklik organı kesilmiş ya da büsbütün bulunmayan birisi ile durumlarını bilmeksizin evlenecek olursa muhayyer bırakılır. İnnın denilen dnsı münasebette bulunamayan iktidarsıza ise iktidarsızlığının geçme ihtimali dolayısıyla bir yıl süre tanınır
Benzer hadisler
حَدَّثَنَا مُحَمَّدٌ، حَدَّثَنَا أَبُو مُعَاوِيَةَ، حَدَّثَنَا هِشَامُ بْنُ عُرْوَةَ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ طَلَّقَ رَجُلٌ امْرَأَتَهُ فَتَزَوَّجَتْ زَوْجًا غَيْرَهُ فَطَلَّقَهَا، وَكَانَتْ مَعَهُ مِثْلُ الْهُدْبَةِ فَلَمْ تَصِلْ مِنْهُ إِلَى شَىْءٍ تُرِيدُهُ، فَلَمْ يَلْبَثْ أَنْ طَلَّقَهَا فَأَتَتِ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ زَوْجِي طَلَّقَنِي، وَإِنِّي تَزَوَّجْتُ زَوْجًا غَيْرَهُ فَدَخَلَ بِي، وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ إِلاَّ مِثْلُ الْهُدْبَةِ فَلَمْ يَقْرَبْنِي إِلاَّ هَنَةً وَاحِدَةً، لَمْ يَصِلْ مِنِّي إِلَى شَىْءٍ، فَأَحِلُّ لِزَوْجِي الأَوَّلِ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " لاَ تَحِلِّينَ لِزَوْجِكِ الأَوَّلِ حَتَّى يَذُوقَ الآخَرُ عُسَيْلَتَكِ، وَتَذُوقِي عُسَيْلَتَهُ ".
Nafi'den, dedi ki: "İbn Ömer r.a.'e karısını üç talak ile boşamış kimseye dair soru sorulursa şöyle derdi: Keşke bir ya da iki defa boşamış olsaydım. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana bunu emretmişti. Eğer sen ona üç talak verirsen senden başka bir koca ile nikahlanmadıkça bir daha sana helaI olmaz." [-5265-] Aişe r.anha'dan, dedi ki: "Bir adam karısını boşadı. Ondan başka bir koca ile evlendi. O da onu boşadı. O kocasının erkeklik organı bir elbisenin saçağı gibi idi. Dolayısıyla kadın, kocasından elde etmek istediğine ulaşamadı. Bu sebeple aradan fazla zaman geçmeden onu boşadı. Daha sonra kadın Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gelerek: Ey Allah'ın Rası11li, kocam beni boşadı. Ben de ondan başka bir koca ile evlendim. Benimle gerdeğe girdi. Fakat onunki ancak bir elbisenin saçağı gibi idi. Bu sebeple bana ancak bir defa yaklaştı ve benden hiçbir şeye de ulaşamad!. (Benimle cima'' yapamad!.) İlk kocama helalolur muyum? Bunun üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Sonraki kocan senin balcağızını tadıncaya, sen de onun balcağızını tadıncaya kadar ilk kocana helal olmazsın." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Hanımına: Sen bana haramsın, diyen kimsenin hükmü. el-Hasen: Bu, onun niyetine göredir, demiştir." Yani onun bu sözü kocanın niyetine göre yorumlanır. Muallak olarak gelen bu rivayeti Beyhaki, mevsul olarak rivayet etmiştir. Bizler de bunu a!'i bir sened ile "Buhari'nin hocası Muhammed İbn Abdullah el-Ensari'nin cuzünde" rivayet ettik. Muhammed İbn Abdullah dedi ki: Bize elEş'as, el-Hasen'den naklen: Haramsın diyen kimse hakkında dedi ki: "Eğer bu sözüyle yemini kastetmişse yemindir, talak niyet etmişse taıaktır." Bunu ayrıca Abdurrezzak da bir başka yoldan, el-Hasen'den diye rivayet etmiştir. Nehai, Şafii ve İshak da böyle demiştir. Buna yakın bir rivayet İbn Mesud, İbn Ömer ve TavCıs'tan da gelmiştir. Nevevi de bu görüşü benimsemiş olmakla birlikte şöyle demektedir: Eğer bu sözüyle tek bir talak niyet etmişse bu bain bir taıaktır. el-Evzai ile Ebu Sevr ise "haram" sözü bir yemindir, keffarette bulunulur, demişlerdir. Buna yakın bir açıklama Ebu Bekr, Ömer, Aişe, Said İbn el-Müseyyeb, Ata ve TavCıs'tan da rivayet edilmiştir. Ebu Sevr ise yüce Allah'ın: "Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin haram edersin?"(Tahrim, 1) buyruğunun zahirini delil göstermiştir. Ebu Kılabe ile Said İbn Cübeyr de şöyle demektedirler: Kim hanımına seri bana haramsın diyecek olursa, zihar keffaretinde bulunması gerekir. Benzeri bir görüş Ahmed'den de rivayet edilmiştir. Tahavi de şöyle demektedir: Muhtemelen onlar bu sözleriyle eğer bunu söyleyen kişi zihar yapmayı kastetmişse zihar yapmış olur. Ziharı niyet etmemişse ağırlaştırılmış yemin keffaretinde bulunur. Bu da zihar keffaretidir. Yoksa gerçek manada bir zihar yapmış olmaz. Ancak bunun böyle olma ihtimali bir parça uzaktır. Ebu Hanife ve iki arkadaşı da şöyle demektedir: f:iharı kastetse dahi zihar yapmış olmaz. Ali, Zeyd İbn Sabit, İbn Ömer, el-Hakem ve İbn Ebi Leyla'dan, haram kılmak hususunda şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: Bu, hanımını üç defa boşaması demektir. Ona niyetinin ne olduğu da sorulmaz. Malik de böyle demiştir. Mesruk, eş-Şa'bi ve Rabia'dan, bunda bir şey gerekmez dedikleri nakle• dilmiştir. Bu mesele hakkında seleften pek çok görüş ayrılığı nakledilmiştir. Müfessir Kurtubı bunları on sekize kadar ulaştırmıştır. Kurtubi dedi ki: Mezhebimize mensup kimi ilim adamları şöyle demiştir: Bu husustaki görüş ayrılığının sebebi, Kur'an-ı Kerim'de açık bir ifadenin, sünnette de bu meselenin hükmüne dair itimat olunacak sahih ve zahir (açık) bir nassın bulunmamasıdır. Bundan dolayı ilim adamlarının her biri bir taraftan tutup çekmiştir. (1) Asl olan, zimmetin beraetidir, delilini esas alanlar onun bir şey yapması gerekmez, demişlerdir. Bu bir yemindir, diyenler yüce Allah'ın: "Ey Nebi. .. Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin haram edersin?"(Tahrim, 1) buyruğundan sonra: "Allah size yeminlerinizi çözme yolunu göstermiştir."(Tahrim, 2) buyruğunun zahirini delil almışlardır. (2) Bu bir yemin olmamakla birlikte keffarette bulunmak icab eder, diyenler de görüşlerini yeminin haram kılmak anlamına geldiğine bina etmişlerdir. Bu mana dolayısıyla keffaret gerekir. (3) Bu sözle ric'ı bir talak olur, diyenler sözü zahir anlamlarının asgarisi hakkında yorumlamışlardır. Kadının erkeğe haram olmasının asgarisi ise ona ric'at yapmadığı sürece ilişki kurmayı haram kılan bir taıaktır. (4) Kadının bain olduğunu söyleyenler, akdi yenilemediği sürece onunla ilgili haram kılmanın devam etmesini göz önünde bulundurmalarından dolayı böyle söylemişlerdir. (5) Üç talak olur, diyenler ise sözü gelmesi muhtemel anlamların en ilerisine göre yorumlamışlardır .• (6) Bunun bir zihar olduğunu kabul edenler, haram kılışın anlamına bakmış ve talakı göz önünde bulundurmamışlardır. Bundan dolayı bunlara göre de mesele zihardan ibarettir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Böyle birisi yemeği haram kılana benzemez. Çünkü yemek için helal ve haram denilmez. Fakat boşanan kadın hakkında haram tabiri kullanılır. Üç talak hakkında da yüce Allah: "Ondan sonra başka bir koca ile nikahlanmadıkça ona helal olmaz."(Bakara, 230) diye buyurmaktadır." el-Mühelleb dedi ki: Yüce Allah'ın onların yükümlülüklerini hafiflettiği hususlar ile ilgili olarak bu ümmetin üzerindeki nimetlerinden birisi de şudur: Kendilerinden öncekiler kendi nefislerine bir şeyi haram kıldıkları takdirde o şeyonlara haram kılınırdl. Nitekim Yakub aleyhisselam hakkında böyle olmuştu. Ancak yüce Allah bu ümmetin yükünü hafifletti ve onlara Allah'ın kendileri için helal kılmış olduğu herhangi bir şeyi kendilerine haram kılmalarını yasakladı. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı o en temiz ve en güzel şeyleri haram kılmayın."(Maide, 87) İlim adamları kendi nefsine herhangi bir şeyi haram kılan kimse hakkında farklı görüşlere sahiptir. Şafii: Eğer karısını ya da cariyesini kendisine haram kılıp ne boşamayı, ne de ziharı, ne de azad etmeyi kastetmemişse yemin keffaretinde bulunması gerekir. Şayet yiyecek ve içecek bir şeyi haram kılacak olursa bu bir lağv (boş bir sözıdır. Ahmed şöyle demektedir: Bütün bu hallerde yemin keffaretinde bulunması gerekir. Bu rivayette geçen: "Bana sadece bir defa yaklaştı" sözü ile ilgili olarak elHalil şöyle demektedir: Buradaki "heneh" lafzı ismen anılmasından utanılan şeyler hakkında kinayeli olarak kullanılan bir sözdür. İbnu't-Tin der ki: Burada benimle sadece bir defa cima'' etti demektir. Erkeğin karısına yaklaşmasını anlatmak üzere "hennemraetehO" denilir)
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَهَّابِ، أَخْبَرَنَا أَيُّوبُ، عَنْ عِكْرِمَةَ، أَنَّ رِفَاعَةَ، طَلَّقَ امْرَأَتَهُ، فَتَزَوَّجَهَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ الزَّبِيرِ الْقُرَظِيُّ، قَالَتْ عَائِشَةُ وَعَلَيْهَا خِمَارٌ أَخْضَرُ. فَشَكَتْ إِلَيْهَا، وَأَرَتْهَا خُضْرَةً بِجِلْدِهَا، فَلَمَّا جَاءَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَالنِّسَاءُ يَنْصُرُ بَعْضُهُنَّ بَعْضًا قَالَتْ عَائِشَةُ مَا رَأَيْتُ مِثْلَ مَا يَلْقَى الْمُؤْمِنَاتُ، لَجِلْدُهَا أَشَدُّ خُضْرَةً مِنْ ثَوْبِهَا. قَالَ وَسَمِعَ أَنَّهَا قَدْ أَتَتْ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَجَاءَ وَمَعَهُ ابْنَانِ لَهُ مِنْ غَيْرِهَا. قَالَتْ وَاللَّهِ مَا لِي إِلَيْهِ مِنْ ذَنْبٍ، إِلاَّ أَنَّ مَا مَعَهُ لَيْسَ بِأَغْنَى عَنِّي مِنْ هَذِهِ. وَأَخَذَتْ هُدْبَةً مِنْ ثَوْبِهَا، فَقَالَ كَذَبَتْ وَاللَّهِ يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنِّي لأَنْفُضُهَا نَفْضَ الأَدِيمِ، وَلَكِنَّهَا نَاشِزٌ تُرِيدُ رِفَاعَةَ. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " فَإِنْ كَانَ ذَلِكَ لَمْ تَحِلِّي لَهُ ـ أَوْ لَمْ تَصْلُحِي لَهُ ـ حَتَّى يَذُوقَ مِنْ عُسَيْلَتِكِ ". قَالَ وَأَبْصَرَ مَعَهُ ابْنَيْنِ فَقَالَ " بَنُوكَ هَؤُلاَءِ ". قَالَ نَعَمْ. قَالَ " هَذَا الَّذِي تَزْعُمِينَ مَا تَزْعُمِينَ، فَوَاللَّهِ لَهُمْ أَشْبَهُ بِهِ مِنَ الْغُرَابِ بِالْغُرَابِ ".
İkrime'den rivayete göre "Rifaa hanımını boşamıştı. Abdurrahman b. ez-Zubeyı.' el-Kuraz1 onunla evlendi. Aişe dedi ki: Üzerinde yeşil bir başörtüsü vardı. Aişe'ye şikayette bulunarak derisi üzerindeki bir morarmayı da göstermişti. -(İkrime dedi ki) kadınlar birbirlerine destek olurlar.- Aişe dedi ki: Ben mu'min kadınların çektikleri gibisini görmedim. And olsun ki kadının derisi elbisesinden daha yeşildi. (Araplar morarmayı yeşil ile anlatırlar.) İkrime dedi ki: Kocası, karısının Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gittiğini işitti. O da bunun üzerine başka bir kadından olma iki oğlunu da beraberinde getirerek geldi. Kadın: Allah'a yemin ederim, benim bunu gerektirecek bir günahım yoktur. Ancak onunla beraber olan şey, benim ihtiyacımı bundan daha fazla giderebilecek durumda değildir, dedi -ve bu arada üzerindeki örtünün bir saçağını tutup gösterdi.- Kocası bunun üzerine: Ey Allah'ın Rasulü, Allah'a yemin ederim ki yalan söyledi. Ben onu deri silkeler gibi silkeliyorum. Fakat o bana karşı koyuyor. Rifaa'yı istiyor, dedi. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu sefer: Eğer böyle bir şey varsa şimdiki kocan senin balcağızını tatmadıkça sen ona helal olmazsın ya da ona varman uygun olamaz, buyurdu. (İkrime) dedi ki: Rasulullah Abdurrahman ile beraber iki oğlunu görünce, bunlar senin oğulların mıdır, dedi. O, evet dedi. Allah Rasulü: Sen bu adam hakkında mı o dediğin iddialarda bulunuyorsun. Allah'a yemin ederim ki bu çocukların babalarına benzemesi, karganın kargaya benzemesinden daha fazladır, buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: İbn Battal dedi ki: Yeşil elbiseler cennet elbiselerindendir. Şeref olarak da bu onlara yeter. Derim ki: EbU. Davud, EbU. Rimse yoluyla: "Onun Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem üzerinde iki yeşil burde görmüş" olduğuna dair birhadis rivayet etmiştir. "Ki kadınlar birbirlerine destek olurlar." Bu bir ara cümlesi olup İkrime'nin sözüdür. Vuheyb b. Halid, Eyyub'dan diye naklettiği rivayetinde bunu açıkça söylemiştir. Rivayetinde "derisi, başındaki örtüden daha yeşildi" ibaresinden sonra bunu ifade etmiştir. el-Kermani dedi ki: Derisinin yeşilliği (moriuğu) kadının zayıflığından yahut da kocasının onu dövmesinden ileri gelmiş olabilir. Ama olayın anlatılışı ikincisinin tercih edilmesini gerektirmektedir. "Sen ona helal olamazsın ya da ona varman uygun düşmez." el-Kermani'nin naklettiğine göre bazı rivayetlerde "ona helal olamazsın" ibaresini (cezm edat! geldiğinden nun düşmesi gerektiği halde düşmemiş olarak yazıldığını söz konusu ederek) izah etmeye, açıklamaya koyulmuştur. Allah Rasulü kadına bu cevabı vermekle kadının: "Onun beraberindeki ancak bu saçak gibidir" sözü ile Allah Rasulü: "Sen onun balcağızından tatmadıkça" sözünün birarada açıklanması özetle şöyledir: Allah Rasulü böylece kadının iddiasım reddetmiş olmaktadır. Evvela kocasının karısını deri silkeler gibi silkelediği şeklindeki iddiasını doğrulamış olmakta, ikinci olarak da beraberinde bulunan iki çocuğunu doğru söylediğine delilolarak göstermektedir. "Onun hakkında böyle bir iddiada bulunuyorsun" sözü de kadının kocası hakkındaki kısırlık iddiası ile ilgili bir kinayedir
حَدَّثَنَا حَفْصُ بْنُ عُمَرَ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنِ الْحَكَمِ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ، عَنِ الأَسْوَدِ، قَالَ سَأَلْتُ عَائِشَةَ مَا كَانَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم يَصْنَعُ فِي أَهْلِهِ قَالَتْ كَانَ فِي مِهْنَةِ أَهْلِهِ، فَإِذَا حَضَرَتِ الصَّلاَةُ قَامَ إِلَى الصَّلاَةِ.
Esved'den, dedi ki: "Aişe'ye: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ailesi arasında ne yapardı, diye sordum. O: Kendi ailesinin işlerini görürdü. Namaz vakti geldi mi kalkar namaza giderdi, dedi." Fethu'l-Bari Açıklaması: Aişe'den gelen Ahmed'in, İbn Sa'd'ın ve sahih olduğunu belirterek İbn Hibban'ın rivayet ettiği Hişam İbn Urve'den, onun da babasından diye naklettiği bir başka hadis de vardır: "Ben Aişe'ye: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem evinde ne yapardı, diye sordum. o: Elbisesini diker, ayakkabısını tamir eder ve erkeklerin evlerinde yaptıklarını yapardı, dedi." İbn Hibban'ın bir rivayetinde de: "Sizden herhangi birinizin evinde yaptığını yapardı" şeklindedir. İbn Hibban'ın ve Ahmed'in, ez-Zührı'den, onun Urve'den, onun Aişe'den diye naklettiği rivayette de şöyle denilmektedir: "Ayakkabısını tamir eder, elbisesini diker, kovasını yamalardı." Yine İbn Hibban, Muaviye İbn Salih yoluyla, o Yahya İbn Said'den, o Amre'den, o Aişe'den şu lafızia bir rivayeti zikretmektedir: "O ancak insanlardan bir insandı. Kendi elbisesini ayıklar, koyununu sağar, kendi işini kendisi görürdü." Bu hadisi Tirmizi eş-Şemail'de ve el-Bezzar da rivayet etmiş ve şöyle demiştir: Bu hadis Yahya'dan, o el-Kasım'dan, o Aişe'den diye de rivayet edildiği gibi, Yahya'dan, o Humeyd el-Mekki'den, o Mücahid'den, o Aişe'den diye de rivayet edilmiştir. Harise İbn Ebi'r-Rical'in, Amre'den, onun Aişe'den, onun da Ebu Sa'd'den diye gelen rivayetinde şöyle denilmektedir: "İnsanların en yumuşağı, insanların en cömerdi idi. O sizin adamlarınızdan bir adam idi. Ancak o çokça gülümserdi." İbn Battal dedi ki: Alçak gönüllülük, nimetlerden çokça yararlanmaktan uzak durmak, nefsi mihnetli işlerde çalıştırmak enbiyanın ahlakındandır. Böylelikle onların sünnetine uyulsun ve onların sünnetlerine uyanlar, yerilmiş olan refaha meyledip kendilerini kaptırmasın. Yüce Allah'ın: "Yalanlayan o nimet sahipleri ile beni başbaşa bırak ve onlara azıcık bir mühlet ver."(Müzzemmil, 11) buyruğu ile bu halin yerildiğine işaret edilmiş bulunulmaktadır
حَدَّثَنِي بِشْرُ بْنُ خَالِدٍ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَعْفَرٍ، عَنْ شُعْبَةَ، عَنْ سُلَيْمَانَ، عَنْ أَبِي الضُّحَى، عَنْ مَسْرُوقٍ، قَالَ دَخَلْنَا عَلَى عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ وَعِنْدَهَا حَسَّانُ بْنُ ثَابِتٍ يُنْشِدُهَا شِعْرًا، يُشَبِّبُ بِأَبْيَاتٍ لَهُ وَقَالَ: حَصَانٌ رَزَانٌ مَا تُزَنُّ بِرِيبَةٍ وَتُصْبِحُ غَرْثَى مِنْ لُحُومِ الْغَوَافِلِ فَقَالَتْ لَهُ عَائِشَةُ لَكِنَّكَ لَسْتَ كَذَلِكَ. قَالَ مَسْرُوقٌ فَقُلْتُ لَهَا لِمَ تَأْذَنِينَ لَهُ أَنْ يَدْخُلَ عَلَيْكِ. وَقَدْ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى {وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظِيمٌ}. فَقَالَتْ وَأَىُّ عَذَابٍ أَشَدُّ مِنَ الْعَمَى. قَالَتْ لَهُ إِنَّهُ كَانَ يُنَافِحُ ـ أَوْ يُهَاجِي ـ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم.
Mesruk dedi ki: "Aişe r.anha'nın huzuruna girdik. Yanında Hassan b. Sabit vardı. Ona kendisinin söylediği ve gazel türünden bir takım beyitler ihtiva eden bir şiiri okuyordu. Bu şiirinde diyordu ki: "O kendisini erkeklere karşı koruyan oldukça vakarlı, en ufak bir şüphe ile itham edilmeyen bir hanımefendidir. Üstelik kendileri hakkında söylenenlerden habersiz bulunan kadınların etlerinden yana her zaman açtır. (Yani etlerini yemek demek olan onların gıybetini yapmaz.)" Bunun üzerine Aişe ona: Fakat sen böyle değilsin diye karşılık verdi. Mesruk dedi ki: Ben ona, peki yüce Allah: "Aralarından sözün en büyüğünü söyleyene ise çok büyük bir azap vardır." [Nur, 11] diye buyurduğu halde senin huzuruna girmesine ne diye izin veriyorsun diye sordum, şu cevabı verdi: Kör olmaktan daha ağır hangi azap vardır ki! Aişe ona (Mesruk'a) dedi ki: O Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i savunan -yahut da ona yapılan hicivlere karşılık cevap veren- birisi idi, dedi." Bu Hadis ileride 4755 ve 4756 numara ile gelecektir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Ali onunla ilgili durumda selamete kavuşturulmuş idi, dedi" ibaresi Buhari'nin nüshalarında bu şekilde "müsellimen" suretinde lam harfi kesreli olarak kaydedilmiştir. el-Hamevı rivayetinde ise lam harfi fethalı olarak "musellemen" şeklindedir. lyad'ın zikrettiğine göre Nesefi bunu Buhari'den "musien (kötülük yapan kimse)" lafzı ile rivayet etmiş ve şöyle demiştir: Ebu Ali b. es-Seken bunu el-Firedri'den böylece rivayet etmiştir. el-AsiI1 ise bunu "musellemen" lafzı ile rivayet ettikten sonra, "biz bunu böyle okuduk" demiştir. Fakat daha çok bilinen başka türlüsüdür. Aişe'nin onu (Ali radıyalli'ıhuanh'ın sözlerini) isae'ye (kötülük yapmaya) nispet etmesinin sebebi Üsame gibi: "O senin hanımındır ve hayırdan başka bir şey (onun hakkında) bilmiyoruz" şeklinde bir söz söylememiş olmasıdır. Aksine Berire'ye baskı yaparak (bir şeyler söylemesini sağlamaya çalışmış) ve şunları eklemiştir: "Allah bu hususta işi senin aleyhine daraltmış değildir. Onun dışında kadınlar da pek çoktur" demiştir. Buna benzer daha başka açıklamalar yeri gelince genişçe sözkonusu edilecektir. Ali r.a.'ın mazur oluşu da şöylece açıklanabilir: Sanki Nasıbilerden hayırsız bazı kimseler bu yalanı ileri sürerek Umeyye oğullarına yakınlaşmak istemiştir. Bu sebeple Aişe'nin sözlerini başka tarafa çekerek tahrif etmişlerdir. Çünkü onlar Emevilerin Ali'den uzak düştüklerini biliyorlardı. Böylelikle onun hakkında bu sözlerin sahih olduğunu zannetmişlerdir. Hatta ez-Zühri, Velid'e gerçeğin buna muhalif olduğunu beyan etmiştir. Yüce Allah ona hayırlı mükatatlar versin. ez-Zühri'den rivayet edildiğine göre Hişam b. Abdulmelik de bu kanaatte idi. Yakub b. Şeybe'nin Müsned'inde el-Hasen b. Ali el-Halvanl'den, onun eşŞafi'den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: Bize amcam anlattı, dedi ki: Süleyman b. Yesar, Hişam b. Abdulmelik'in huzuruna girdi. Hişam, Süleyman'a, ey Süleyman, o iftiranın büyüğünü üstlenen kişi kimdir? Süleyman, Abdullah b. Ubey'dir dedi. Hişam: Yalan söylüyorsun, o Ali'dir dedi. Süleyman, mu'minlerin emiri ne söylediğini daha iyi bilir, diye cevap verdi. ez-Zühri de onun yanına girince yine Hişam, ey İbn Şihab, o sözün büyüğünü söyleyen kimdir, diye sordu. ez-Zühri, İbn Ubey'dir deyince, yine Hişam, yalan söyledin o kişi Ali'dir deyince, ez-Zühri dedi ki: Hay babasız kalasıca! Ben mi yalan söylüyorum? Allah'a yemin ederim semadan bir münadi Allah yalan söylemeyi helal kılmıştır diye çağırsa dahi yalan söylemem
حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، أَخْبَرَنِي عُرْوَةُ، عَنْ عَائِشَةَ، أَنَّ امْرَأَةَ، رِفَاعَةَ الْقُرَظِيِّ جَاءَتْ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ فَقَالَتْ إِنِّي كُنْتُ عِنْدَ رِفَاعَةَ فَطَلَّقَنِي فَبَتَّ طَلاَقِي فَتَزَوَّجْتُ عَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ الزَّبِيرِ وَإِنَّ مَا مَعَهُ مِثْلُ هُدْبَةِ الثَّوْبِ . فَتَبَسَّمَ النَّبِيُّ ـ صلى الله عليه وسلم ـ فَقَالَ " أَتُرِيدِينَ أَنْ تَرْجِعِي إِلَى رِفَاعَةَ لاَ حَتَّى تَذُوقِي عُسَيْلَتَهُ وَيَذُوقَ عُسَيْلَتَكِ " .
Aişe (r.anha)'dan; Şöyle demiştir: Rifaa el-Kurazi'nin karısı (Temime el-Kuraziyye) (r.anha) Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e gelerek: Ya Resulallah! Rifaa beni boşadı ve (üç talakla) kesin boşadı. Sonra ben Kurazi Abdurrahman bin ez-Zebir ile evlendim. Fakat Abdurrahman'ın erliği elbise saçağı gibi (gevşek) dir, (cinsel ilişki görevini yapamıyor) dedi. Onun bu sözü üzerine Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Seliem) gülümsedi ve sonra: «Sen Rifaa'ya dönmek mi istiyorsun? Sen diğer kocanın balcağızını tatmadıkça o da senin balcağızmı tatmadıkça, bu olamaz.» buyurdu. Diğer tahric. Buhari, şehadet, talak, libas, edeb; Müslim, talak; Tirmizi, nikah; Nesai, nikah, talak; Ebu Davud, talak (2309); Darimi, talak 4; Muvatta; nikah; Ahmed b. Hanbel, I, 214; II, 25, 62, 85, 279; III, 284; VI, 24, 37, 38, 42, 96, 193, 226, 229. BUHARİ HADİSİ VE İZAH İÇİN TIKLA MÜSLİM HADİSİ VE İZAH İÇİN TIKLA EBU DAVUD HADİSİ VE İZAH İÇİN TIKLA
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ، حَدَّثَنَا هِشَامٌ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ عُرْوَةَ، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ كَانَ الْحَبَشُ يَلْعَبُونَ بِحِرَابِهِمْ، فَسَتَرَنِي رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَأَنَا أَنْظُرُ، فَمَا زِلْتُ أَنْظُرُ حَتَّى كُنْتُ أَنَا أَنْصَرِفُ فَاقْدُرُوا قَدْرَ الْجَارِيَةِ الْحَدِيثَةِ السِّنِّ تَسْمَعُ اللَّهْوَ.
Aişe r.anha'dan, dedi ki: "(Bir bayram günü) Habeşliler harbeleriyle oynuyoriardı. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana perde oldu, ben de onları seyrediyordum. Ben kendim bırakıp gidinceye kadar onları seyredip durdum. Oyun ve eğlenceyi işitip yaşı küçük bir kız çocuğunun halinin ne olacağını kendiniz ölçüp biçin." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Birinci kadın dedi ki: Kocam zayıf bir deve etidir." Yani zayıflığından dolayı ilişilmeyen ve kendisinden hoşlanılmayan cılız bir deve etine benzer. "Bir dağın başında, oldukça kayalık, sert taşlıklı ve çıkılması pek zor bir dağdır. Kolay olmayan Yani eti de semiz değildir (dağa çıkmak) da kolay değildir. Daha sonra özetle yaptığı bu benzetmeleri açıklayarak şöyle demiş gibi oldu: Bu, zayıf dahi olsa devenin etinin alınması için çıkılması kolay bir dağ değildir. Çünkü beğenilmeyen bir şeyeğer yorulmadan, çaba harcamadan bulunabilecek, alınabilecek olursa alınır. Daha sonra et de semiz değildir ki elde edilebilmesi amacıyladağın tırmanılmasındaki meşakkate katlanılmaya değsin. "Ona çıkılsın." Bu da dağın niteliği ile alakalıdır. Nevevi der ki: Cumhur bunu kocanın çeşitli açılardan hayrı az birisi olması anlamına gelen ifadelerle açıklıştır: Ewela o, deve eti gibidir. Mesela koyun eti gibi değildir. Diğer taraftan bu et aynı zamanda zayıf ve bayağı bir ettir. et-Hattabi'nin kanaatine göre kadının kocasını çıkılması zor sarp bir dağa benzetmesi, ahlakının kötü oluşuna bir işarettir. Onun üstünlük tasladığına, büyüklendiğine ve kendisini k ei?iden daha yüce gösterdiğine ve böylelikle hem cimri, hem de kötü huna işaret etmektedir. "İkincisi dedi ki: Kocamın haberini açığa çıkarıp yaymam. Çünkü ben onun açıklamadık hiçbir şeyini bırakmayacağımdan korkarım." Yani onun hayırlarından hiçbir şeyi terk etmeyeceğimden korkarım. "Abur cubur ... " el-Hattabı dedi ki: Onun dışarıya yansıyan kusurları ile gizli saklı sırlarını kastetmiştir. Yine elHattabı dedi ki: O muhtemelen zahiren durumu gizli, fakat içten içe adi Ve bayağı birisi idi. Ebu Said ed-Darır dedi ki: Kadın, kocasının kusurları pek çok, üstün ve faziletli ahlaktan uzak bir ruhi yapıya sahip olduğunu kastetmektedir. "Üçüncüsü dedi ki: Benim kocam uzun boylu, beyinsizin tekidir." Ebu Ubeyd ve bir topluluk (bu anlamı verdiğimiz el-aşennak lafzını) uzun boylu diye açıklamışlardır. es-Se'alibı: Hoşa gitmeyecek kadar uzun boylu, diye açıklamıştır. "Konuşursam bana talak verir, susarsam beni ortada bırakır." Yani eğer onun kusurlarını sayacak olursam ve bunlar ona ulaşırsa beni boşar. Susar, bunları söylemezsem ben onun yanında ortada bırakılmış birisiyim. Ne kocası olan birisi gibiyim, ne de dulum. Nitekim yüce Allah'ın: "Onu askıdaymış gibi bırakmayın. "(Nisa,129) buyruğu da böyle açıklanmıştır. Sanki şöyle demiş gibidir: Ben onun yanında kocası olan birisi gibi değilim ki ondan faydalanabileyim. Boşanmış olan birisi değilim ki ondan başkası ile evlenme imkanım olsun. Böylelikle kadın kendisini yüksek ile alçak bir yer arasında asılı duran ve iki taraftan birisinde yerleşip karar kılamayan bir halde olduğunu söylemektedir. Şarihlerin çoğu, Ebu Ubeyd'in izinden giderek böylece açıklayagelmişlerdir. "Dördüncüsü dedi ki: Kocam Tihame'nin gecesine benzer. Ne sıcaktır ne soğuk. Evimizde ne korku vardır ne de usanç." Ebu Ubeyd dedi ki: Bu sözleriyle kocasından çekinilecek bir şer bulunmadığını kastetmiştir. Başkası da şöyle demektedir: Hoşluğu bakımından Tihame gecesi örnek gösterilmiştir. Çünkü orası çoğunlukla sıcak bir bölgedir. Orada serin ve soğuk rüzgarlar esmez. Gece oldu mu gündüzün sıcağı biraz diner ve gündüzün sıcağında çektikleri sıkıntılara nispetle Tihameliler için gece daha güzel bir hal alır. Bu kadın da kocasını güzel geçimli, mutedil halli, iç dünyasının da kötülüklerden uzak oluşuyla nitelendirerek şunu söylemek istemiştir: Onun ne bir eziyeti vardır, ne de hoşa gitmeyecek bir tutumu. Ben ondan yana güvenlik içindeyim, onun şerrinden korkmam. Ayrıca o usanmak nedir bilmediği için benimle birlikte bulunmaktan dolayı da usanmaz. Yahut kötü huylu olmadığından ötürü onunla birlikte bulunmaktan ben usanmam. Benim onunla birlikte yaşayışımın lezzeti, Tihame halkının mutedil gecelerinden zevk alışlarına benzer. "Beşincisi dedi ki: Kocam içeri girince bir pars gibidir. Dışarı çıkınca da bir arslan gibidir. Alışageldiği şey hakkında da bir şey sormaz." Ebu Ubeyd der ki: Kadın eve girişi esnasında onu över gibi bir üslupla bir şeyin farkında olmamakla nitelendirmektedir. İbn Habib de şöyle açıklamıştır: Yumuşaklığı ve olup bitenden habersizliği yönüyle onu parsa benzetmiştir. Çünkü pars hayalı olmak, şeninin azlığı ve çokça uyumak ile nitelendirilir. "Arslan kesilir (eside)" tabiri "elesed: arslanıldan türetilmiştir. Yani insanlar arasında arslan gibi olur. İbn Ebi Uveys de şöyle açıklamıştır: O eve girdi mi, benim üzerime bir pars gibi atılır. Dışarı çıktı mı ileri atılışında arslan gibi olur. Buna göre onun "üzerime atılır" şeklindeki açıklaması hem övgü, hem de yergi ihtimaline gelir. Birincisi, eve girdiği vakit kendisiyle çokça cima' ettiğine bir işaret olur. Böylelikle kadın bu sözleri ile kendisinin kocası tarafından onu gördüğü vakit duramayacak şekilde çokça sevildiğini belirterek onu övmüş olmaktadır. Onu yerme anlamı ise, tabiatının kaba oluşu yönüyledir. O karısıyla cima' etmeden önce oynaşmak ve sevişmek gibi bir tutumu olmayan birisidir. Aksine yırtıcı bir hayvan gibi atılır. Ya da onun kötü huylu oluşu, kendisini dövüp hırpalaması anlamıyla bir yergi de ifade edebilir. Dışarıya insanlar arasına çıktı mı cüretkarlığı, atılganlığı ve heybeti itibariyle daha ileri derecede bir arslan gibidir. "Altıncısı dedi ki: Kocam önüne geleni yer. İçerken de su kabını kurutur. Yatarken yorganına bürünür, benim hüznümü anlamak için elbiseme elini sokmaz." Silip süpürmekten kastı, onun geriye hiçbir şey bırakmayacak şekilde yemeği bütünüyle bitirmesidir. Su içerken kabı kurutmak ise, kabın dibinde hiçbir şey bırakmaması demektir. "Yorganına bürünmek" ise bir köşede yorganına bürünüp sarılması ve tek başına yatması, onlardan yüz çevirmek suretiyle hanımından ayrı durmasıdır. Bundan dolayı da karısı üzüntülü ve kederlidir. Bu sebeple: "Üzüntümü anlamak için elini elbisemin altına sokmaz" demiştir. Yani hanımının üzüntü ve kederini anlayıp gidermek için elini dahi uzatmaz. Onun bu sözleriyle aciz, beceriksiz ve tembel bir kişi gibi uyuduğunu kastetmiş olma ihtimali de vardır. "el-Bess"den kasıt, kederdir. Aşırı keder ve üzüntü anlamına geldiği de söylenir. Aynı zamanda bu lafız şikayet, hastalık ve dayanılamayan durum anlamına da kullanılabilir. Bu sözleriyle onun kendisini neyin üzdüğüne dair hiçbir şey sormadığını anlatmak istemiş, onu kendisine karşı az şefkatli olmakla, hasta olduğunu görecek olursa, -kocalar bir tarafa, yabancıların yapmayı adet ettikleri gibi dahi olsa- ne halde olduğunu anlamak için elini elbisesinin altına bile sokmamakla nitelendirmiş, yahut bu sözleriyle kendisi ile oynaşmadığını, cima'da bulunmadığını kinaye yoluyla anlatmaya çalışmıştır. Şarihler derler ki: Kadın bu sözleriyle kocasından şikayette bulunmuş, onu yermiş ve ondan payının oldukça az olduğunu anlatmak istemiştir. Buna da daha önce söylemiş olduğu: "Yattı mı yorganına bürünür" sözleri delil teşkil etmektedir. Şöyle demiş gibidir: Kocası kendisinden uzak kalır. Kendisine hanımını yaklaştırmaz. Elini elbisesinin altına sokup ona dokunmaz, tenini tenine değdirmez. Erkeklerin yaptıklarını yapmaz. Böylelikle ona olan sevgisini ortaya koymaz. Buna bağlı olarak ondan payının az olmasından ötürü de keder ve üzüntüsünü ifade etmiş olmaktadır. Kadın onun niteliklerini söylerken bayağı birisini, cimri, açgözlü, değersiz, geçimsiz birisi olmak gibi niteliklerini bir arada söylemiş olmaktadır. Çünkü Araplar çokça yemek ve içmek ile nitelendirdikleri kimseyi yerer, az yemeyi ve içmeyi, çokça cima'da bulunmayı da övünülecek bir şey kabul ederler. Çünkü bu erkekliğin sağlıklı oluşunu gösterir. "Yedincisi dedi ki: Benim kocam aciz ve beceriksizin tekidir." Iyad dedi ki: Kocasını acizlik ile ve kötü geçimli birisi olmak bakımından en ileri derecede h.ılunmakla, kendisine eziyet etmekle birlikte de onun ihtiyacını karşılamaktan yana aciz kalmak, onunla konuştuğu takdirde kendisine sövüp saymak, onunla şakalaşacak olursa kafasını yarmak, onu klZdıracak olursa organlarından birisini kırmak yahut derisini kesmek ya da malına hücum etmek gibi bir iş yaptığını yahut bütün bunları bir arada yaparak onu dövdüğünü, yaraladığını, bir azasını kırdığını, ona incitici sözler söyleyip malını aldığını ve böylece pek çok kusurunun bir arada bulunduğunu anlatmak istemiştir. "Sekizincisi dedi ki: Kocama dokunmak tavşana dokunmakgibidir. Onun kokusu da hoş kokulu bir bitkiye benzer." Zerneb, kokusu oldukça hoş bir bitkidir. Bu sözleriyle kinaye yoluyla ahlakının güzelliğini, çokça temiz olup zarif1iğinden ötürü hoş koku kullandığından terinin de hoş koktuğunu anlatmak istemiş de olabilir. Bu sözleriyle konuşmasının hoş ve güzelolduğunu anlatmak yahut geçimi ve davranışı güzelolduğundan ötürü onu övmek istemiş olma ihtimali de vardır. "Dokuzuncusu dedi ki: Kocamın evi yüksek direklidir. Kılıcının ham ayılı uzundur, külü pek çoktur. Evi de toplantı meclisine pek yakındır." Kocasının evini yüksek (direkli) ve yüksekte bulunmak ile nitelendirmiştir. Çünkü soyıuıali\_ evlerini bu şekilde yüksek yapar ve yüksek yerlerde kurarlardı. Gidenler, gelenler onların evine gelsin diye. Bu sebeple onların evlerinin uzunluğu, ya şereflerinin fazlalığı ya da kendilerinin boylarının poslarının uzunluğu dolayısıyla idi. Başkalarının evleri ise yüksek değil, alçaktır. "en-Nicad", kılıcın hamayılı demektir. Bu sözleriyle boyu uzun olduğundan dolayı kılıcının hamayılının da uzun olmasının gerektiğini anlatmak istemiştir. Bu sözleri ile onun, kılıcı bulunan birisi olduğunu anlatmış ve böylelikle kahramanlığına da işaret etmiş bulunmaktadır. "Külü çok" sözü ile de onun misafirlerini konuk ettiğini anlatmak için yaktığı ateşin asla sönmediğini, böylelikle misafirlerin o ateşi görerek misafir kalacakları bu yerin yolunu bulduklarını, bundan dolayı da külünün çok olduğunu anlatmak istemiştir. "Evinin toplantı meclisine yakın oluşu"nu anlatırken kullanılan "en-nadi" ve "en-nediy" lafızları kavmin meclisi, toplantı yeri demektir. Bu sözleriyle kavmi arasında şerefli birisi olmakla onu nitelendirmiş oluyor. Bu sebeple kavmi herhangi bir hususu görüşecek ya da danışacak olurlarsa gelir, onun evine yakın bir yerde otururlar, onun görüşünü alıp uygularlar. Yahut o kendisi ile karşılaşılıp, kolaylıkla görüşülebilsin diye evini insanların evlerinin ortasına kurmuştur. Böylelikle gidene gelene, misafir kalmak isteyene daha yakın olur. Sözlerinin sonucu şudur: Bu kadın kocasını efendi birisi, kerim birisi, güzel ahlaklı ve geçimi hoş birisi olarak belirterek nitelendirmektedir. "Onuncusu dedi ki: Kocam Malik'tir. Nelere maliktir? Onun malik oldukları (hatırınıza gelenlerden) hayırlıdır. Onun çökecek yerleri pekçok, otlakları pek az, çok sayıda develeri vardır. Bu develer ud sesini duydular mı kesinlikle helak olacaklarına inanırlar." Yakub İbn es-Sikktt ve İbnu'I-Enbarl'nin rivayetlerinde "ve o ölüm tehlikesi bulunan hallerde kavmin önünde gider" fazlalığı da vardır. Böylelikle kadın onun çok varlıklı, çok kerem sahibi, oldukça misafirperver, pek çok güzel tarafları bulunup son derece övülmeye değer niteliklere sahip olduğunu ifade etmiş olmaktadır. Bununla birlikte onu kahramanlıkla da nitelendirmiştir. Çünkü tehlikeli hallerden kasıt, savaşlardır. O, kahramanlığından emin olduğundan ötürü arkadaşlarının önünden gider. "Artık onlar kesin olarak helak olacaklarını anlarlar" sözlerinin anlamı da şudur: Bu kimse misafirlerini ağırlamak için deve kesme adeti çokça görülen birisidir. Ayrıca misafirlere çokça sevindiğinden ötürü onlara içecekler ikram eder, onları eğlendirir yahut bu aşırı sevinci dolayısı ile şarkılarla onları karşılar. O vakit develer de bu şarkı seslerini işittiler mi mutlaka kesileceklerini anlarlar. "Onbirinci kadın" olan Üm mü Zer' dedi ki: " ... hareket ettirir", yani kulakla- ( rını kadınların adeti üzere altınla, inciyle ve buna benzer küpe ve benzeri diğer takılarla doldurup süslenmesini sağlar. "Beni ferahlattı", yani o, karısını sevindirdi, o da sevindi. İbnu'l-Enbarı der ki: Beni tazim etti, ben de kendi büyüklüğümü anladım, demektir. İbnu's-Sikktt de: Beni övdü, benimle iftihar etti, ben de bundan dolayı övündüm, diye açıklamıştır. "Sonra beni atları kişner, develeri böğürür ... bir toplum arasına getirdi." Bundan anlaşılan şu ki: Kocası kendisini dar ve sıkıntılı bir geçimden; at, deve, ekin ve daha başka pek çok servetin bulunduğu bir toplum arasına taşımıştır. "Halim kalmayıncaya kadar bol bol süt içerim." Bu sözleriyle kocasının yanında üstün bir değerinin olduğuna, imkanlarının çok bolalduğuna ve bundan dolayı da bakımlı ve sevinçli, neşeli olduğuna işaret etmektedir. "Ebu Zer'in anası! Ebu Zer'in anası nasıl birisidir? Onun zahire anbarları, eşyalarını koyduğu hararları pek büyüktür." O kayınvalidesini araç gereçlerinin, eşyalarının, kumaşlarının pek çok, malının çok fazla, evinin pek büyük olmasıyla nitelendirmektedir. Eğer bu gerçek anlamı ile söylenmişse servetinin çok büyük olduğunu gösterir. Yahut hayırların çokluğu (servetin bolluğu), geçiminin rahatlığı olduğu ve kendilerine misafir gelenlere iyi davranıldığını kinaye yoluyla anlatmaktadır. Çünkü Araplar: "Filanın evi geniştir" derken, "gelen misafirlere çokça ikram eder" demek isterler. Kayınvalidesinin niteliklerini anlatırken kocasının annesine karşı çok iyi davrandığını ve yaşının da pek büyük olmadığını anlatmış olmaktadır. Çünkü bu tür niteliklere sahip bir annesi bulunan bir kimsenin çoğunlukla görülen hali budur. "Ebu Zer'in bir de oğlu var. Onun oğlu nasıldır? Yattığı yer, kılıcı çekilmiş bir kın gibidir. Dört aylık bir kuzunun kolu ile doyar." Gördüğüm kadarıyla kadın bu kocasının oğlunun kendisine külfetinin az olduğunu anlatmaktadır. Çünkü kadın çoğunlukla kocasının kendisinden başka olma oğlunu pek çekemez. Fakat bu çocuk bu kadının yükünü hafifleten birisi imiş. Evine girecek olursa ve mesela onun evinde öğlen uykusuna yatacak olursa ancak bir kılıcın kınından sıyrılacağı kadar bir süre yatar sonra ona ağırlık vermemekteki titizliği dolayısı ile uyanıverir. Kadının aynı şekilde "dört aylık bir kuzunun kolu ile doyar" sözleri ile de ondan bir şeyler almak şöyle dursun, yanında bulunan şeylerden yemeye dahi ihtiyacının olmadığını, aksine yanında bir şey yiyecek olsa kendisinin açlığını ve susuzluğunu dindirecek kadar asgari miktar ile yetindiğini anlatmaktadır. "Kızının vücudu elbisesini doldurur" ifadesi, fiziksel yapısının mükemmel ve bedeninin yumuşak olduğunu kinaye yoluyla anlatmaktadır. "Emsalini kıskandırır, hayrete düşürür." el-Heysem İbn Adiy'in rivayetinde "emsalini ağlatır" şeklindedir. Yani onun içinde bulunduğu hali görüp rskandığından dolayı ağlarlar. "Sırlarımızı kimseye açıklamaz." Bu sözleri ile hıyanetten oldukç,\uzak olduğunu, mübalağalı bir şekilde anlatmak istemiştir. "Evimizde çer çöp bırakmaz." Yani evin içini temiz tutarak, çöpünü evden uzaklaştırıp dışarıya atarak evi düzene sokar. "Ve ey Ummu Zer'! İstediğin gibi ye, iç, akrabana da ihsan et, dedi." Onlara yiyecek ihsan etmek suretiyle akrabalık bağlarını gözet ve onların maddi darlıklarını genişlet. Kısacası o kocasını şahsı itibariyle efendilik ve kahramanlıkla, cömertlik ve lütufkarlıkla nitelendirmektedir. Çünkü bu ikinci kocası ona malından dilediğini yiyebileceğini, ondan dilediğini yakınlarına hediye edebileceğini söylemiş ve böylelikle ona olan lütuf ve ihsanını alabildiği kadar ileriye götürmüştür. Bununla beraber bu ikinci kocasının nezdindeki durumu, Ebu Zer'e kıyasla daha alt seviyede idi. Buna sebep ise Ebu Zer'in onun ilk kocası oluşu, onun sevgisinin kalbinde yer edişidir. Nitekim: "Sevgi ancak ilk sevgiliye karşı beslenendir" denilmiştir. "Ben sana karşı Ebu Zer'in, Ümmü Zer'e davrandığı gibi davrandım." Yani yüce Allah'ın ezell ilminde benim sana karşı durumum bu idi. el-Heysem İbn Adiy'in rivayetinde şu fazlalık vardır: "Ülfet ve vefakarlıkta (böyle idim) yoksa ayrılık ve uzaklaştırmakta değiL" Nesai ve Taberanı şu fazlalığı zikretmektedirler: "Aişe dedi ki: Ey Allah'ın Rasulü! Hayır, sen Ebu Zer'den hayırlısın." Allah Rasulü bu sözlerini gönlünü hoş tutmak, kalbini rahatlatmak ve bütün benzetme yönleri ile Ebu Zer'in bütün hallerine benzeme yanılgısını bertaraf etmek için söylemiş gibidir. Çünkü Ebu Zer'de bu halin dışında kadınların hoşlanmayıp yerecekleri bir özellik yoktu. Hadisten Çıkartılan Sonuçlar Bu hadisten -kaydedilenler dışında- daha başka sonuçlar da çıkarılabilir: 1- Koca, hanımı ile yasaklanmış hususlara götürmediği sürece mubah hususları konuşarak onunla ünsiyet kurmasını bilmelidir. 2- Bazı hallerde şakalaşmak ve bu hususta işi ileriye götürmek, erkeğin hanımı ile hoşlanacak şekilde konuşması, onu sevdiğini söylemesi, kendisine karşı haksızca davranmasına ve ondan yüz çevirmesine sebep teşkil edecek bir kötülüğe götürmediği sürece, uygun ve güzel görülmüştür. 3- Mal ile övünmek yasaklanmış bir şeydir. 4- Dinı bakımdan fazilet sayılan hususların zikredilmesi caiz olduğu gibi, erkeğin hanımına karşı durumunu haber vermesi ve bunu onlara hatırlatması da caizdir. Özellikle onlardaki iyilikle re karşı nankörlük tabiatı depreştiği zaman. 5- Kadının, kocasının iyilik ve ihsanlarını zikretmesi caizdir. 6- Erkeğin hanımlarından birisini kumalarının huzurunda özel birtakım söz ya da davranışlar ile taltif etmesi de caizdir. Ancak bunun haksızlığa götürecek bir eğilim göstermekten uzak kalınabileceği halde caizliği sözkonusudur. Bundan önce Hibe bahislerinde, erkeğin hanımlarından birisine -diğer hanım ya da hanımlarının haklarını eksiksiz vermesi şartıyla- özel birtakım ihsan ve ta1tiflerde bulunabileceği geçmiş bulunmaktadır. 7- Erkeğin, zevcesiyle nöbet günü dışında konuşması caizdir. 8- Geçmiş ümmetierden söz etmek ve ibret almak için onları örnek göstermek caiz olduğu gibi, nefsin hoşlanıp rahatlaması amacıyla da geçmişe dair birtakım haberleri ve hoşa giden, nadiren rastlanılan kıssaları anlatmak da caizdir. 9- Kadınların kocalarına karşı vefakar olmaları, gözlerinin yalnızca kocalarını görmesi ve iyiliklerine teşekkür ile karşılık vermeleri teşvik edilmektedir. 10- Kadınların durumunu ve. güzelliklerini erkeğe anlatmak caiz olmakla birlikte, bunun şahıs olarak tanınmayan kadınlar hakkında olması gerekir. Bu hususta yasak olan, kadının, erkeğin huzurunda muayyen bir kadının niteliklerini anlatması yahut erkeklerin kasten bakmaları caiz olmayan şekilleriyle onların sözkonusu edilmesidir