Sahîh-i Buhârî · 5364
Arapça metin
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْمُثَنَّى، حَدَّثَنَا يَحْيَى، عَنْ هِشَامٍ، قَالَ أَخْبَرَنِي أَبِي، عَنْ عَائِشَةَ، أَنَّ هِنْدَ بِنْتَ عُتْبَةَ، قَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ أَبَا سُفْيَانَ رَجُلٌ شَحِيحٌ، وَلَيْسَ يُعْطِينِي مَا يَكْفِينِي وَوَلَدِي، إِلاَّ مَا أَخَذْتُ مِنْهُ وَهْوَ لاَ يَعْلَمُ فَقَالَ " خُذِي مَا يَكْفِيكِ وَوَلَدَكِ بِالْمَعْرُوفِ ".
Aişe'den rivayete göre "Utbe'nin kızı Hind: Ey Allah'ın Rasulü, gerçek şu ki Ebu Süfyan oldukça eli sıkı birisidir. Onun bilgisi olmadan malından aldıklarım dışında bana ve çocuğuma yetecek kadarını vermiyor, dedi. Allah Rasulü: Sana ve çocuğuna ma'ruf bir şekilde yetecek kadarını alabilirsin, diye buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Gerçek şu ki Ebu Süfyan" Sahr b. Harb b. Umeyye b. Abdi Şems olup onun kocasıdır. Bedir vakasından sonra Kureyş'in başına geçmiş, Uhud'da da onların başında gitmişti. Hendek günü de Ahzab'ı sevk eden odur. Daha sonra da -Meğazi bölümünde genişçe açıklandığı üzere- Mekke'nin fethedildiği gece İslam'a girmişti. Bu hadis, insanın fetva ve şikayette bulunma suretinde ve benzer yollarla bir kimseden hoşuna gitmeyecek şekilde söz etmesinin caiz olduğuna delil gösterilmiştir. Gıybetin mubah kılındığı yerlerden birisi de budur. Bu Hadisten Çıkan Diğer Sonuçlar 1- Hasımlardan birisinin, diğerinin gıybeti mahiyetinde olan sözlerini dinlemek caizdir. 2- Hüküm vermek, fetva vermek hallerinde -kadının sesinin avret olduğunu söyleyen kimselere göre- yabancı kadının sözünü dinlemek caizdir. Bu görüşte olanlar, bu gibi hallerde zaruretten dolayı caiz olduğunu söylerler. 3- Kadının nafakasını sağlamak vaciptir ve yetecek miktarda olması gerekir. İlim adamlarının çoğunluğunun görüşü budur. Şafii'nin görüşü de budur. Bunu da el-Cuveynı nakletmiştir. Ancak Şafil'den meşhur olan görüş nafakanın mudlerle miktarının tespit edildiğidir. Varlıklı kimseye düşen günlük iki mud, orta halli kimseye düşen birbuçuk mud, fakir kimseye düşen de bir mud nafakadır. Yine Malik'ten gelen bir rivayete göre de nafakanın miktarı mudler ile tespit edilmiştir. 4- Kadının hizmetçisinin nafakası da kocaya aittir. 5- Başkasının yanında bir hakkı bulunup da o hakkını almaktan aciz bulunan bir kimsenin, hakkının bulunduğu kişinin malından izni olmaksızın hakkı kadarını alması caizdir. Bu Şafiı'nin ve bir topluluğun da görüşü olup "mes'eletu'zzafer" diye adlandırılır. Onlarca tercih edilen görüşe göre, hakkını cinsinden alma imkanının bulunmaması hali dışında, cinsinden olmayan bir şeyle hakkını almamalıdır. Ebu Hanife'den nakledilen görüş ise bunun caiz olmadığıdır. Ondan gelen bir diğer rivayete göre hakkının cinsinden alanını alır. Fakat iki nakitten (altın ve gümüşten) birisini diğerinin yerine alması hali dışında cinsinden olmayandan hakkını almaz. İmam Malik'ten de bu görüşler gibi üç rivayet gelmiş bulunmaktadır. İmam Ahmed'den ise bunun mutlak olarak yasak olduğu yönünde bir görüş vardır. Buna dair -bir dereceye kadar- işaretler daha önce Şahıslar ve Mülazeme (yani borçlunun peşinden gitme) bölümünde geçmiş bulunmaktadır. 6- Şeriat tarafından herhangi bir sınır getirilmemiş hususlarda örfe dayanılır. 7- el-Hattabı de bu hadisi hazır olmayan kişi hakkında hüküm vermenincaiz olduğuna delil göstermiştir
Benzer hadisler
وَقَالَ عَبْدَانُ أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ، أَخْبَرَنَا يُونُسُ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، حَدَّثَنِي عُرْوَةُ، أَنَّ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ جَاءَتْ هِنْدٌ بِنْتُ عُتْبَةَ قَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ، مَا كَانَ عَلَى ظَهْرِ الأَرْضِ مِنْ أَهْلِ خِبَاءٍ أَحَبُّ إِلَىَّ أَنْ يَذِلُّوا مِنْ أَهْلِ خِبَائِكَ، ثُمَّ مَا أَصْبَحَ الْيَوْمَ عَلَى ظَهْرِ الأَرْضِ أَهْلُ خِبَاءٍ أَحَبَّ إِلَىَّ أَنْ يَعِزُّوا مِنْ أَهْلِ خِبَائِكَ. قَالَ وَأَيْضًا وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ، قَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ أَبَا سُفْيَانَ رَجُلٌ مِسِّيكٌ، فَهَلْ عَلَىَّ حَرَجٌ أَنْ أُطْعِمَ مِنَ الَّذِي لَهُ عِيَالَنَا قَالَ " لاَ أُرَاهُ إِلاَّ بِالْمَعْرُوفِ ".
Aişe r.anha dedi ki: "Utbe'nin kızı Hind gelerek, ey Allah'ın Resulü dedi. Yeryüzünde bulunan bütün hane halkları arasında senin hane halkından daha çok zelil olmalarını istediğim hiçbir hane halkı yoktu. Şimdi ise artık bugün yeryüzündeki bütün hane halkları arasında senin hane halkından daha çok aziz olmalarını istediğim kimse yoktur. (Allah Reso.ıü): Nefsim elinde olana yemin ederim ki yine de, diye buyurdu. Hind dedi ki: Ey Allah'ın Resulü, Ebu Süfyan çok eli sıkı birisidir. Ona ait olan maldan çoluk çocuğumuza bir şeyler yedirmemde benim için bir sakınca olur mu? Allah Resulü: Ma’ruf ile olmak şartıyla olmayacağı kanaatindeyim." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Hind bint Utbe" Hind'in babası, Utbe b. Rabia b. Abdi ŞemsIdir. Hind, Muaviye'nin annesidir. İleride Meğazi bölümünde geleceği üzere babası Bedir'de öldürülmüştür. Kocası Ebu Süfyan ile birlikte Uhud'a katılmıştır. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in amcası Hamza'nın öldürülmesini teşvik etmiştir. Çünkü Hamza, Hind'in amcası Şeybe'yi öldürmüş, babası Utbe'nin öldürülmesine de iştirak etmişti. Hamza'yı ileride Vahşi ile ilgili hadiste açıklanacağı üzere Vahşi b. Harb öldürmüştür. Daha sonra Hind, Mekke'nin fethedildiği günü Müslüman olmuştur. Kadınların akıllılarından idi. Ebu Süfyan'dan önce Mahzumoğullarından el-Fakih b. el-Muğire ile evli idi. Sonra meydana gelen bir olay dolayısıyla onu boşamıştı. Ebu Süfyan'ın onunla evlendikten sonra ondan çocukları oldu. Kadınlar ile bey'at1eştiğinde hırsızlık yapmayacaklarını, zina etmeyeceklerini şart koştuğunda Nebie: "Hür kadın hiç zina eder mi?" diyen odur. Hind, Ömer radıyalIahu anh'ın halifeliği döneminde vefat etmiştir. "Hiba (tercümede ev)" kıldan yahut yünden yapılmış çadır demek olmakla birlikte, daha sonraları nasılolursa olsun ev için kullanılır olmuştur. "Nefsim elinde olana yemin ederim ki, yine de ... buyurdu." İbnu't-Tın der ki: Bu sözler ile Hind'in zikrettiklerini tasdik etmektedir. Sanki İbnu't-Tın'in görüşüne göre anlam şudur: Aynı şekilde ben de sana karşı bu durumdayım. Ancak iki taraflı nefret ve sevgi cihetiyle onun bu şekildeki anlayışına karşı çıkılmıştır. Çünkü müşrikler arasında Hind'den de, onun aile halkından da Nebi salIalIahu aleyhi ve selIem'e daha çok eziyet edenler vardı. Hind Müslüman olduktan sonra da Müslümanlar arasında Nebi salIalIahu aleyhi ve selIem'in ondan da, aile halkından da daha çok sevdiği kimseler vardı. Dolayısıyla bu haberin zahirine göre açıklanmasına imkan yoktur. Başkası ise şöyle demektedir: Nebi efendimizin "yine de" diye buyurmasının anlamı şudur: İman senin kalbinde daha çok yer ettikçe, senin sevgin . daha da artacaktır ve sözü geçen nefretinden hiçbir izi kalmayıncaya kadar tamamıyla vazgeçeceksin. "Şüphesiz Ebu Süfyan eli sıkı birisidir." İleride buna dair açıklamalar Nafakalar bölümünde (5364 nolu hadiste) inşallah gelecektir. Hadisten Çıkarılan Sonuçlar 1-Hadiste Hind'in oldukça akıllı olduğuna, konuşmada güzel bir üslup kullandığına da delalet vardır. 2-Hadisten anlaşıldığına göre ihtiyaç sahibi olan bir kimsenin özelolarak konuşmaya başlamadan, eğer kendisi ile konuştuğu kimsenin kalbinde ona karşı menfi bir duygu bulunuyor ise, önce mazeretini beyan etmesinin müstehap olduğuna, özür beyan edenin özür beyan ettiği kimse tarafından doğrulanmasını daha bir sağlamak amacıyla önden bir takım şeyler söylemesinin de müstehap olduğuna delil vardır. Çünkü Hind önce daha önceki kin ve nefretini itiraf etti. Böylelikle ileri sürdüğü sevgi iddiasında doğru söylediğinin bilinmesini istedi. 3-Hind, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hanımlarının anneleri konumunda idi. Çünkü onun eşlerinden birisi olan Ümmü Habibe kocası Ebu Süfyan'ın kızıdır
حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ عُفَيْرٍ، قَالَ حَدَّثَنِي اللَّيْثُ، قَالَ حَدَّثَنِي عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ خَالِدِ بْنِ مُسَافِرٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنِ ابْنِ الْمُسَيَّبِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " خَيْرُ الصَّدَقَةِ مَا كَانَ عَنْ ظَهْرِ غِنًى، وَابْدَأْ بِمَنْ تَعُولُ ".
Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şÖyle buyurdu: "Sadakanın hayırlısı geriye bir zenginlik bırakandır ve sen (infaka) geçindirmekle yükümlü olduklarından başla." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Ehil ve ıyale nafakanın vüco.bu." Zahiren anlaşıldığına göre başlıkta geçen "ehi!"den kasıt zevcedir. "Iyal" de özelden sonra genelin atfedilmesi kabilindendir ya da "ehil"den maksat zevce ve akrabafar,' "ıyal"den kasıt ise zevce ve hizmetçilerdir. Böylelikle zevcenin hakkı, tekid edilmesi için iki defa zikredilmiş olmaktadır. Zevceye nafakanın vacip oluşunun delili Nafakalar bölümünün baş taraflarında geçmiş bulunmaktadır. Sünnetten delili de Müslim'in zikrettiği Cabir yoluyla gelen şu hadistir: "Zevcelerinizin de sizin üzerinizde rızıklarını ve giyimlerini maruf bir şekilde sağlamanız hakları vardır." Mana cihetiyle deliline gelince, kadın kocasının hakkı dolayısı ile kazanç sağlama yollarına gidememektedir. Kadının nafakasının kocasına ait olduğu üzerinde icma' olmuştur. Fakat bunun miktarını tespit etmekte farklı görüşler vardır. Cumhur bunun yetecek kadar olacağı kanaatindedir. Şafil ve bir kesim de -İbnu'lMünzir'in dediği gibi- bunun miktarının müdlerle belirleneceği ni söylemişlerdir. Şafıllerin cumhuru ise İbn Huzeyme ve İbnu'l-Münzir gibi hadis ashabına uygun kanaat belirtmişlerdir. "En faziletli sadaka geriye zenginlik bırakandır." Buna dair açıklamalar Zekat bölümünün baş taraflarında geçmiş bulunmaktadır. İbnu'l-Münzir der ki: Erkek çocuklardan büluğa erişip, malı ve kazancı olmayan kimselerin nafakası hususunda görüş ayrılığı vardır. Bir kesimin kanaatine göre eğer çocukların kendilerini ihtiyaçtan kurtaracak kadar malları yoksa küçük yahut büluğa ermiş olsunlar erkek ya da dişi olsunlar, hepsine nafaka vaciptir. Cumhurun kanaatine göre ise vacip olan nafaka, erkek için büluğ yaşına ulaşıncaya kadar, dişi için de evleninceye kadardır. Bundan sonra da babanın bunlara nafaka yükümlülüğü -kötürüm olmaları hali dışında- yoktur. Eğer bunların malları varsa babanın nafakalarını vermek vücubu da kalmaz. Şafil bu hususta istediği kadar aşağıya insin çocuğun çocuğunu da buna katmıştır. Sözü geçen, el-İsmam yoluyla gelen rivayette şu ibareler yer almaktadır: "Ey Ebu Hureyre, sen bunu kendi görüşüne göremi söylüyorsun yoksa Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in söylediği sözlerden midir, diye sordular. O: Bu benim kendi çıkarımımdır, diye cevap verdL" Ebu Hureyre'nin: "Bu benim çıkarımımdır (min klsl)" sözü kefin kesresi ile okunur. Yani bu onun çıkardığı bir sonuçtur. Bununla onun merfu hadisten vakıayı da göz önünde bulundurarak anladıklarından Çıkardığı, istinbat ettiği bir sonuçtur. el-Asm yoluyla gelen rivayette ise "kef' harfi üstün olarak okunmuştur ki, onun zekasından çıkarttığına işarettir. Rivayetteki "ya bana yedirirsin yahut beni boşarsın" sözü de erkek, karısının nafakasını karşıiamakta zorlanır, kadın da ondan ayrılmayı seçtiği takdirde erkek ile karısının ayrılmasına hüküm verilir, diyenler tarafından. delil gösterilmiştir. Bu, alimlerin cumhurunun görüşüdür. Kufeli alimler ise: Bu durumda kadının sabretmesi gerekir; ama nafaka da kocanın zimmetinde bir borç olur demişlerdir
حَدَّثَنِي يَحْيَى بْنُ بُكَيْرٍ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ عُقَيْلٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، قَالَ أَخْبَرَنِي عُرْوَةُ، أَنَّهُ سَأَلَ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ {وَإِنْ خِفْتُمْ أَنْ لاَ تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى} قَالَتْ يَا ابْنَ أُخْتِي هَذِهِ الْيَتِيمَةُ تَكُونُ فِي حَجْرِ وَلِيِّهَا فَيَرْغَبُ فِي جَمَالِهَا وَمَالِهَا، وَيُرِيدُ أَنْ يَنْتَقِصَ صَدَاقَهَا، فَنُهُوا عَنْ نِكَاحِهِنَّ إِلاَّ أَنْ يُقْسِطُوا فِي إِكْمَالِ الصَّدَاقِ، وَأُمِرُوا بِنِكَاحِ مَنْ سِوَاهُنَّ، قَالَتْ وَاسْتَفْتَى النَّاسُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بَعْدَ ذَلِكَ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ {وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَاءِ} إِلَى {وَتَرْغَبُونَ أَنْ تَنْكِحُوهُنَّ} فَأَنْزَلَ اللَّهُ لَهُمْ أَنَّ الْيَتِيمَةَ إِذَا كَانَتْ ذَاتَ جَمَالٍ وَمَالٍ رَغِبُوا فِي نِكَاحِهَا وَنَسَبِهَا فِي إِكْمَالِ الصَّدَاقِ، وَإِذَا كَانَتْ مَرْغُوبَةً عَنْهَا فِي قِلَّةِ الْمَالِ وَالْجَمَالِ تَرَكُوهَا وَأَخَذُوا غَيْرَهَا مِنَ النِّسَاءِ، قَالَتْ فَكَمَا يَتْرُكُونَهَا حِينَ يَرْغَبُونَ عَنْهَا فَلَيْسَ لَهُمْ أَنْ يَنْكِحُوهَا إِذَا رَغِبُوا فِيهَا إِلاَّ أَنْ يُقْسِطُوا لَهَا وَيُعْطُوهَا حَقَّهَا الأَوْفَى فِي الصَّدَاقِ.
Urve'den rivayete göre o: "Aişe R.A.a'ya: "Eğer yetim kızlar hakkında adalet yapamayacağınızdan korkarsanız."(Nisa, 3) ayeti hakkında soru sordum. Ona dedi ki: Ey kardeşimin oğlu! Bu, velisinin himayesinde bulunan ve velisi tarafından güzelliği ve malı dolayısıyla nikahlanmak istenen yetim kızlar hakkındadır. Velisi (onunla nikahlanmak isteyince) onun mehrini eksik vermek ister. İşte onların mehirlerini eksiksiz vermek suretiyle ad aletli davranmaları hali dışında bu kızları nikahlamaları onlara yasaklandı ve onların dışındakileri nikahlamaları emrolundu. (Devamla) dedi ki: Daha sonra insanlar Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den fetva sordular. Yüce Allah da: "Senden kadınlar hakkında fetva isterler ... "(Nisa, 127) buyruğunu, " ... ve kendilerini nikahlamayı istediğiniz öksüz kızlar ile küçük çocuklar ve yetimler hakkında ... "(Nisa, 127) buyruğuna kadar indirdi. Allah onlara şu hükmü indirmiş oldu: Yetim bir kız eğer güzel ve varlıklı olduğu takdirde onu nikahlamayı istiyor, nesebini de beğeniyoriarsa mehrini tamamlamalarını, eğer malı ve güzelliği az olduğu takdirde onu beğenmiyorlarsa terk etmelerini, ondan başka bir kadın almalarını söylüyor. (Aişe) dedi ki: Onu nikahlamayı arzulamadıkları vakit nasılonu terk ediyorlarsa, onu nikahlamak istediklerinde de -ona karşı adaletli davranarak mehir hakkını ona eksiksiz vermedikçe- onu nikahlayamayacaklarını bildirmiş oldu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Mal bakımından birbirlerine denk sayılanlar ve malı az erkeğin, malı çok kadın ile evlendirilmesi." Mal bakımından denkliğin göz önünde bulundurulması hususunda, denkliğin şart olduğunu kabul edenler arasında görüş ayrılığı vardır. Şafiilere göre en meşhur olan görüş, bunun muteber olmayacağıdır. el-İfsah müellifi Şafii’den şöyle dediğini nakletmektedir: Denklik, din, mal ve nesep hususlarındadır. Ebu't-Tayyib es-Saymari ve bir topluluk, bunun göz önünde bulundurulacağını kesin bir dille ifade ettiği gibi, çeşitli bölgelerdeki fukaha arasında el-Maverdi de buna itibar etmiştir. Bu husustaki görüş ayrılığının sadece mal ile övünmeyip, nesep ile birbirlerine karşı övünen köylerde ve kırsal kesimlerde yaşayanlar hakkında özellikle sözkonusuolduğu da söylenmiştir. Hadise dair açıklamalar Nisa suresinin tefsirinde(4574.hadiste) geçmiş bulunmaktadır. Hadis velinin, himayesi altında bulunan kızı, kendisi ile evlendirebileceğine delil gösterildiği gibi, velinin evlendirme hakkına sahip olduğu da anlaşılmaktadır. Çünkü yüce Allah velilere bu suretle hitap etmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır
وَحَدَّثَنَا عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ، حَدَّثَنَا رَوْحُ بْنُ عُبَادَةَ، ح وَحَدَّثَنِي عَمْرُو بْنُ زُرَارَةَ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَهَّابِ، - يَعْنِي ابْنَ عَطَاءٍ - كِلاَهُمَا عَنْ سَعِيدِ بْنِ أَبِي عَرُوبَةَ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ أَنَسٍ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم بِمِثْلِهِ غَيْرَ أَنَّهُ قَالَ " فَيُقَالُ لَهُ كَذَبْتَ قَدْ سُئِلْتَ مَا هُوَ أَيْسَرُ مِنْ ذَلِكَ " .
Bize Abd b. Humeyd de rivayet etti. (Dediki): Bize Ravh b. Ubâde rivayet etti. H. Bana Amr b. Zürâra da rivayet etti. (Dediki): Bize Abdü'l-Vahhab (yâni; İbni Atâ') haber verdi. Her iki râvi Saîd b. Ebî Arûbe'den, o da Katâde'den, o da Enes'den, o da Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den naklen bu hadîsin mislini rivayet etmiştir. Yalnız o: «Kendisine: Yalan söyledin, senden bundan daha kolayı istenmişti, buyurulacaktır...» demiştir. izah: Bu hadîsi Buhârî Kitâbu'l-Enbiya ile Kitabu sıfetü Nâr'da tahric etmiştir. İftida: Kişinin düştüğü vartadan kurtulmak için mal vermesidir. Bu hadîsdeki «diledim» tâbirinden murad; emrettim, demektir. Nitekim rivayetin birinde, senden istenildi, buyurulması bu mânâyı te'yid etmektedir. Çünkü ehl-i hakka göre Allah Teâlâ bir şeyi dilediği vakit olmaması imkânsızdır. Ehl-i Hakkın mezhebine göre Allah Teâlâ var olan şeylerin hepsini hayrıyle, şerriyle dileyerek yaratır. Bunlar da imanla küfürde dâhildir. Mü'minin imanını, kâfirin de küfrünü murad eder. Bu bâb da Mu'tezile fırkası muhalefet etmiş: «Allah kâfirin imânını murad etmiş; küfrünü dilememiştir.» demişlerdir. Bu söz bâtıldır. Çünkü Allah Teâlâ hakkında âciz isbatını istilzam eder. Bundan Allah Teâlâ'nın mülkünde dilemediği şeylerin vuku bulması lâzım gelir. Ki, Teâlâ Hazretleri bundan münezzehdir. Hadisin mânâsı şudur: Kıyamet gününde dünya bütün varlıklarıyla kâfirlerin elinde olsa ve azabdan kurtulmak için bunu fidye olarak vermek ellerinden gelse, hiç tereddüd etmeden verirlerdi. Hadîsdeki, yalan söyledin, tâbiri: Dünyaya dönmüş olsan bunu yapmazdın, yalan söylerdin, manasınadır. Yoksa âhirette mülk'e kadir olsalar onu gerçekten fidye olarak verirler. Hadîs-i şerif Allah buyuruyor. Allah diyor, gibi sözlerin caiz olduğu da delildir. Selefden bazıları bunu kerih görmüş: «Allah buyurdu...» denilmesi lâzım geldiğini söylemişlerdir. Bunun doğru olmadığını evvelce görmüş, bilûmum ulemânın cevaza kail olduklarını bildirmiştik
حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، حَدَّثَنِي عُرْوَةُ، أَنَّ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ جَاءَتْ هِنْدٌ بِنْتُ عُتْبَةَ بْنِ رَبِيعَةَ فَقَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ، وَاللَّهِ مَا كَانَ عَلَى ظَهْرِ الأَرْضِ أَهْلُ خِبَاءٍ أَحَبَّ إِلَىَّ أَنْ يَذِلُّوا مِنْ أَهْلِ خِبَائِكَ، وَمَا أَصْبَحَ الْيَوْمَ عَلَى ظَهْرِ الأَرْضِ أَهْلُ خِبَاءٍ أَحَبَّ إِلَىَّ أَنْ يَعِزُّوا مِنْ أَهْلِ خِبَائِكَ. ثُمَّ قَالَتْ إِنَّ أَبَا سُفْيَانَ رَجُلٌ مِسِّيكٌ، فَهَلْ عَلَىَّ مِنْ حَرَجٍ أَنْ أُطْعِمَ الَّذِي لَهُ عِيَالَنَا قَالَ لَهَا " لاَ حَرَجَ عَلَيْكِ أَنْ تُطْعِمِيهِمْ مِنْ مَعْرُوفٍ ".
Aişe r.anha şöyle demiştir: Utbe b. Rebla'nın kızı Hind geldi ve şöyle dedi: "Ya Resulallah! Allah'a yemin ederim ki vaktiyle yeryüzünde ev bark sahibi ailelerden hiçbir ailenin zeJil olması, bana senin aile halkının zelil olmaları kadar sevimli olmazdı. Bugün ise yeryüzünde hiçbir aile halkının aziz olması, bana senin aile halkının aziz olmasından daha sevimli değildir." Hind sonra şöyle devam etti: "Biliyorsunuz ki Ebu Süfyan eli çok sıkı bir adamdır. Acaba onun aile fertlerini kendi malından doyurmamda üzerime herhangi bir günah var mıdır?" Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona "Onun aile fertlerini kendi malından örfe göre yedirmende sana hiçbir günah yoktur" buyurdu. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Hakimin şaibe ve töhmetten korkmadığı takdirde insanlar hakkında kendi bilgisi ile hükmedebileceği." İmam Buhari kullandığı bu başlıkla Ebu Hanıfe ve onun gibi düşünenlerin görüşlerine işaret etmektedir. Buna göre hakim kendi bilgisine dayanarak insanların hakları konusunda hüküm verebilir. Ancak şer'ı cezalar gibi Allah hakkı olan konularda ise kendi bildiğine göre hüküm veremez. Çünkü şer'ı cezalarda (hadler) prensip, genişliktir. Ebu Hanife insan hakları sözkonusu olduğunda meseleyi ayrıntılı olarak ele alır ve şöyle der: Hakimin bilgisi bu göreve gelmeden önceye dayanıyorsa buna dayanarak hüküm veremez. Çünkü bunlar, şahitlerden duyduğu şeyler mesabesindedir ve kendisi o sırada hakim değildir. Göreve geldikten sonra öğrendikleri ise böyle değildir. "Şaibe ve töhmetten korkmadığı takdirde." İmam Buhari hakimin kendi bilgisine dayanarak hüküm vermesine cevaz verenlerin görüşlerini bu şartla kayıtlamaktadır. Zira hakimin kendi bilgisi ile hüküm vermesinin mutlak olarak caiz olmadığı kanaatini taşıyanlar, gerekçe olarak hakimin masum olmadığını, dolayısıyla bilgisine göre hüküm verirse dostunun lehine, hasmının aleyhine hüküm verdi şeklinde bir töhmetin altında kalabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bundan dolayı sözkonusu sakınca giderilmiştir. Müellif, caizliği hakim şaibe ve töhmetlerden korkmadığı durumlar olarak belirlemiştir. Buhari sakıncanın ortadan kaldırılması maksadıyla hakimin bilgisine göre hüküm vermemesi durumunda doğabilecek sakıncaya şöyle işaret etmiştir: Mesela hakim bir erkeğin hanımını bain talakla boşadığını duysa, sonra kadın kocasını hakime şikayet etse, kocası da onu boşadığını inkar etse hakim kocaya yemin verir. Koca yemin ettiği takdirde hakimin o erkeği kendisine artık haram olan bir kadınla yaşamaya devam etmesi hükmünü vermesi gerekir. Böylece hakim fasık bir kişiye döner. Netice olarak hakimin erkeğin sözünü kabul etmemesi ve kendi bilgisine dayanarak aleyhinde hüküm vermesi gerekir. Şayet töhmetten korkacak olursa bunu da savuşturabilir, o erkek hakkındaki şahitliğini başka bir hakimin huzurunda ifa eder. Bu konuda daha fazla bilgi Hakimin Huzurundaki Şehadet bölümünde gelecektir. Kerabısı şöyle demiştir: Benim kanaatime göre hakimin kendi bilgisine dayanarak hüküm vermesinin caizliğinde şart olan, kendisinin salih olmakla, iffetle ve doğrulukla meşhur olmasıdır. Ayrıca büyük hata işlemekle bilinmemeli ve herhangi bir rezaletten sorumlu olmamalıdır. Takva vesileleri mevcut, töhmet vesileleri yok olacak şekilde şahsiyetli bir kimse olmalıdır. Böyle bir kişinin mutlak olarak kendi bilgisine dayanmak suretiyle hüküm vermesi caizdir. Kanaatimizce İmam Buhari bu şartı Kerabısl' den almıştır. Çünkü o kendisinin hocalarından biri idi. "Yeryüzünde hiçbir aile halkının aziz olması, bana senin aile halkının aziz olmasından daha sevimli değildir." Menakıb Bölümünde Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Sıreti başlığı altında bu ifade ve açıklaması geçmişti. Bu hadisin manası Nafakat Bölümünde açıklanmıştı. Orada hakimin kendi bilgisine dayanarak hüküm vermesinin caizliği sonucunu çıkaran kimsenin akıı yürütmesi ve onun gaibin aleyhine hüküm vermeye verdiği cevabın beyanı geçmişti. İbn Battal şöyle demiştir: Hakimin kendi bilgisine dayanarak hüküm vermesinin caiz olduğu sonucunu çıkaran bilginler bu bölümde yer verilen hadise dayanmışlardır. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem O kadının Ebu Süfyan'ın karısı olduğunu bildiği için kendisinin çocuğunun lehine nafakanın gerekli olduğu şeklinde hüküm vermiş ve buna delil aramamıştır. Akli açıdan düşündüğümüzde hakimin bilgisi şahitlikten elde edeceği bilgiden daha güçlüdür. Zira kendi bildiğine kesin olarak inanır. Şahitlik bazen yalan olabilir. Hakimin kendi bilgisine dayanarak hüküm veremeyeceğini söyleyen kimselerin delili onun Üm mü Seleme hadisindeki şu ifadesidir: "Ben onun lehine işittiklerimle hüküm veririm." Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu hadiste "işittiğim" yerine "bildiğim" dememiştir. Nebi s.a.v. Hadraml'ye "Ya iki şahit getirirsin ya da davalın sana yemin eder" buyurmuştur. Bu hadiste "Bundan başka hakkın yoktur" ifadesi de yer almaktadır. Kötü hakimlerin keyfi hüküm vermelerinden veya meseleyi kendi bilgilerine dayandırmalarından korkulduğu gerekçesi ile hakimin bilgisine göre hüküm vermesini mutlak olarak caiz görmeyenler, töhmeti delil olarak gösterirken bu konuda ayrıntıya gidenler şöyle demişlerdir: Hakimin bu göreve gelmeden önce elde ettiği bilgi şahitlik kabilindendir. Hakim buna göre hüküm verecek olursa kendi şahitliği ile hükmetmiş olur. Dolayısıyla kendi iddiasıyla bir başkası aleyhine hüküm vermiş mesabesine düşer ve bir şahitle hüküm vermiş gibi olur. Bunun için bir başka gerekçe daha önce geçmişti. Yargı görevini yürütürken elde ettiği bilgilere gelecek olursak, Ümmü Seleme hadisinde "Ben işittiğim tarzda onun lehinde hüküm veriyorum" şeklinde bir cümle geçmişti. Burada duyumunun şahit veya davacı niteliğinde olduğu şeklinde bir ayırım gözetmemiştir
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ كَثِيرٍ، أَخْبَرَنَا سُفْيَانُ، عَنْ هِشَامٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ أَنَّ هِنْدَ، قَالَتْ لِلنَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم إِنَّ أَبَا سُفْيَانَ رَجُلٌ شَحِيحٌ، فَأَحْتَاجُ أَنْ آخُذَ مِنْ مَالِهِ. قَالَ " خُذِي مَا يَكْفِيكِ وَوَلَدَكِ بِالْمَعْرُوفِ ".
Aişe r.anha şöyle demiştir: (Ebu Süfyan'ın hanımı) Hind, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e "Siz de biliyorsunuz ki Ebu Süfyan çok cimri bir adamdır, ben onun malından almaya ihtiyaç duyuyorum!" dedi. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona "Örfe göre sana ve çocuklarına yetecek miktarı aW buyurdu. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Mahkemede hazır olmayan kimse hakkında hüküm verme." Bu başlık, bilginlerin ittifakıyla Allah haklarında değil, kul haklarında gaibin aleyhine hüküm verme demektir. Mesela gaib olan bir kimse aleyhine, hırsızlık yaptığına dair bir delil ileri sürüIse hakim elinin kesilmesine hükmetmez, ama çalınan mal hakkında hüküm verir. İbn Battal şöyle demiştir: İmam Malik, Leys, Şafii, Ebu Ubeyd ve bir grup bilgin, gaib hakkında hüküm vermeyi caiz görmüşlerdir. İbnü'l-Kasım'ın nakline göre İmam Malik toprak ve gayr-ı menkul gibi gaibin delili olabilecek şeylerin bulunması durumunu istisna etmiştir. Ancak o kişinin gaibliği uzar veya kendisinden haber alınamaz olursa onun hakkında hüküm verilebilir. İbn Macişun bu haberin İmam Malik' e dayanmasının sıhhatini inkar etmiş ve şöyle demiştir: "Medine' de uygulama, gaib hakkında mutlak olarak hüküm verileceği yolundadır. Hatta kişi kendisine hüküm yöneldikten sonra gaib olsa hakim hakkında hüküm verir. İbn Ebi Leyla ve Ebu Hanıfe'ye göre hakim mutlak olarak gaib hakkında hüküm veremez. Beyyine getirildikten sonra davalı kaçsa veya gizlense hakim onu üç kez çağırır. Geldiği takdirde ne ala, gelmezse aleyhinde vereceği hükmü yürürlüğe koyar. İbn Kudame'nin görüşü şöyledir: İbn Şübrüme, Evzaı ve İshak bu görüşü geçerli kabul etmişlerdir. Bu yaklaşım Ahmed b. Hanbel'den gelen iki rivayetten biridir. Şa'bı ve Sevrı ise bunun mümkün olmadığını söylemişlerdir. Ahmed b. Hanbel'den nakledilen diğer görüş de bu doğrultudadır. O şöyle der: "Ebu Hanife mesela vekili olan kimseyi bundan istisna etmiştir. Dolayısıyla gaibin vekiline karşı görülen davadan sonra aleyhine hüküm vermek caizdir." Gaibin aleyhine hüküm verilmez görüşünü savunanlar, Hz. Ali'nin naklettiği şu hadisi delil olarak göstermişlerdir: "Davacı ve davalıdan birisinin lehine diğerini dinlemedikçe hüküm verme."(Tirmizi, Ahkam) Hadis, hasendir. Bu hadisi Ebu Davud, Tirmizi ve başkaları rivayet etmişlerdir. Bu grubun diğer delilleri ise şunlardır: Taraflar arasında eşit davranmayı emreden hadis ile, davacı mahkemeye geldiği takdirde hakimin onun ileri süreceği delili davalının ifadesini almadıkça dinleyemeyeceği hadisi, davalı hazır olmadığı takdirde davacının delilinin dinlenemeyeceği, bir de duruşmada hazır olmayanın, giyabında hüküm vermek caiz olsaydı mahkemeye gelmesi gerekli olmazdı düşüncesidir. Hazır olamayanın aleyhine hüküm vermenin caiz olduğu görüşünü savunan müçtehidler buna şöyle cevap vermişlerdir: Bütün bunlar gaib aleyhine hüküm vermeye engel deliller değildir. Çünkü davacı mahkemeye geldiğinde delili mevcuttur. Dolayısıyla bu delil dinlenir ve hakim, -önceki hükmü çürütmeye yol açsa bile- gereğine göre am el edilir. Hz. Ali'nin rivayet ettiği hadis davaya gelmiş olan taraflar hakkındadır diye yorumlanmıştır. İbnü'I-Arabl şöyle der: Hz. Ali'nin hadisitarafları dinleme imkanı olduğunda sözkonusudur. Hazır olmamadan dolayı bu imkansız olduğunda hüküm vermeye engelolmaz. Tıpkı karşı tarafın bayılması veya delirmesi ya da hacr altına alınması veya küçük yaşta olması durumlarında olduğu gibi. Hanefiler şuf' a konusunda buna göre amel etmişlerdir. Yanında gaibe ait bir mal bulunan kimse hakkındaki hüküm bu maldan gaibin eşinin nafakasını vermesi şeklindedir. Müellif bundan sonra Ebu Süfyan'ın eşi Hind'le ilgili Hz. Aişe radıyaWl.hu anna hadisini zikreder. İmam Şafil ve bir grup bilgin bu hadisi hazır olmayanın aleyhine hüküm vermenin caiz olduğuna delil göstermişlerdir. Ebu Süfyan o zamanlar (gaib değil) o beldede bulunuyordu denilerek bu görüş tenkid edilmiştir. Bu konunun geniş bir açıklaması, yukarıda zikredilen hadisin şerhiyle birlikte Nafakat Bölümünde geçmişti