Sahîh-i Buhârî · 5474
Arapça metin
حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، قَالَ الزُّهْرِيُّ حَدَّثَنَا عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " لاَ فَرَعَ وَلاَ عَتِيرَةَ ". قَالَ وَالْفَرَعَ أَوَّلُ نِتَاجٍ كَانَ يُنْتَجُ لَهُمْ، كَانُوا يَذْبَحُونَهُ لِطَوَاغِيتِهِمْ، وَالْعَتِيرَةُ فِي رَجَبٍ.
Ebu Hureyre r.a.'den rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Feral da yoktur, atlre de yoktur" diye buyurmuştur. (Zührl) dedi ki: Fera' develerin ilk doğurduğu yavrunun adı idi. Onlar bunu tağutlarına (putlarına) keserlerdi. Atlre ise Receb ayında olurdu. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Onlar bunları tağutlarına keserlerdi." Ebu Davud ravilerin bazısından şu fazlalığı zikretmiştir: "Sonra onu yerler ve derisi de ağaçların üzerine bırakılırdı." Hadiste nehyin illetine de işaret vardır. Şafiı buradan, kesimin Allah için olması halinde caiz olacağı hükmünü çıkarmıştır. Böylelikle bu hadis ile: "Fera' bir haktır" hadisini bir arada telif etmiş olmaktadır. Bu da Ebu Davud, Nesai ve Hakim'in rivayet ettiği bir hadistir. Hakim'in rivayetinde de aynı şekilde şöyle denilmektedir: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ferala dair soru soruldu da o; Fera' bir haktır, senin deveni iki yaına basmış bir dişi deve olana yahut üç yaşına basmış bir erkek deve olana kadar bırakıp Allah yolunda ona yük taşıtman, yahut dul bir kadına onu vermen, senin için eti tüyüne yapışacak halde iken kesme nden ve böylece dişi devenden onu ayırmandan daha hayırlıdır." Şafii, Beyhakl'nin, el-Müzenı'nin ondan diye, onun yoluyla naklettiğine göre şöyle demiştir; Fera' cahiliye dönemi insanlarının kestikleri ve bu yolla mallarının bereketlenmesini diledikleri bir işti. Onlardan herhangi birisi dişi devesinin ya da koyununun ilk yavrusunu daha sonra geleceklerde bereket ihsan edilir ümidiyle keserdi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e bunun hükmüne dair soru sordular. O da onlara bu hususta onlar için bir kerahet bulunmadığını haber verdiği gibi, Allah yolunda sırtına yük vurulacak hale gelinceye kadar onu bırakmalarımmüstehap olmak üzere emir vermiştir. Hadisteki "bir haktır" buyruğu ise, batıl değildir anlamınadır. Bu da soranın sorusuna göre veriImiş bir cevaptır. Bu hadis ile "fera' da yoktur, anre de yoktur" şeklindeki diğer hadis arasında da bir muhalefet söz konusu değildir. Çünkü hadis vacip bir fera' da yoktur, vacip bir anre de yoktur anlamındadır. Nevevl şöyle demiştir: Şafiı "Harmele"de fera' ve anrenin müstehap olduğunu açıkça ifade etmiştir. Ebu. Davud, Nesai, İbn Mace'nin sahih olduğunu belirterek Hakim ve İbnu'I-Münzir'in Nubeyşe'den şöyle dediğine dair naklettikleri rivayet de bunu desteklemektedir: "Bir adam Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e: Bizler cahiliye döneminde iken Receb ayında bir anre keserdik. Bize ne emredersin, diye sordu. Allah Rasulü: Siz hangi ayda olursa olsun Allah için kesebilirsiniz, diye buyurdu. Adam: Biz cahiliye döneminde fera' diye bir kurban keserdik, dedi. Allah Rasulü: Her bir saimede (meralarda yayılan davarlarda) senin davarlarının arasında beslenen bir fera' vardır. Bu yük taşıyabilecek hale geldiği vakit sen de onu keser, etini tasadduk edersin, böylesi daha hayırlıdır, diye buyurdu." Bu hadis-i şeriften anlaşıldığına göre Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem fera' ve anreyi kökünden iptal etmemiştir. Bunların her birisine dair bazı nitelikleri kaldırmıştır. Fera'ın iptal ettiği niteliği, ilk doğduğu sırada kesilmesi niteliğidir. Anrenin iptal ettiği niteliği ise özellikle Receb ayında kesilmesi niteliğidir
Benzer hadisler
حَدَّثَنَا عَبْدَانُ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، أَخْبَرَنَا الزُّهْرِيُّ، عَنِ ابْنِ الْمُسَيَّبِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " لاَ فَرَعَ وَلاَ عَتِيرَةَ ". وَالْفَرَعُ أَوَّلُ النِّتَاجِ، كَانُوا يَذْبَحُونَهُ لَطِوَاغِيتِهِمْ، وَالْعَتِيرَةُ فِي رَجَبٍ.
Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Fera' da yoktur, atire de yoktur." Fera' devenin ilk yavrusudur. Onlar bunu kendi tağutlarına, putlarına keserlerdi. Anre ise Receb ayında kesilen bir kurbanlıktır. Bu Hadis 5474 numarada da geçiyor Diğer tahric edenler: Tirmizi Kurban; Müslim, Edâhî Fethu'l-Bari Açıklaması: "Fera'" el-Muhkem adlı eserde nakledildiğine göre devenin ve koyunun ilk doğurduğu yavruya denilir. Cahiliye dönemi insanları bunları putları adına keserıerdi. Fera' kesilen bir hayvan adı olup, develer, sahiplerinin arzu ettikleri sayıya ulaştığı takdirde kesilirdi. Aynı şekilde develer yüzü bulduğu takdirde her yıl onlardan bir deve anre olarak kesilirdi. Ondan ne develerin sahibi, ne de aile halkı yerdi. Fera' aynı şekilde doğum dolayısıyla yenilen yemek gibi, develerin doğumu dolayısıyla yapılan bir yemek çeşidinin adıdır. İşte buradan Buhari'nin fera' hadisini akIka ile birlikte zikretmesinin münasebeti de ortaya çıkmaktadır
حَدَّثَنَا عَلِيٌّ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، حَدَّثَنِي الزُّهْرِيُّ، أَنَّهُ سَمِعَهُ مِنَ الأَعْرَجِ، يَقُولُ أَخْبَرَنِي أَبُو هُرَيْرَةَ، قَالَ إِنَّكُمْ تَزْعُمُونَ أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ، يُكْثِرُ الْحَدِيثَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَاللَّهُ الْمَوْعِدُ، إِنِّي كُنْتُ امْرَأً مِسْكِينًا أَلْزَمُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَلَى مِلْءِ بَطْنِي، وَكَانَ الْمُهَاجِرُونَ يَشْغَلُهُمُ الصَّفْقُ بِالأَسْوَاقِ، وَكَانَتِ الأَنْصَارُ يَشْغَلُهُمُ الْقِيَامُ عَلَى أَمْوَالِهِمْ، فَشَهِدْتُ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ذَاتَ يَوْمٍ وَقَالَ " مَنْ يَبْسُطْ رِدَاءَهُ حَتَّى أَقْضِيَ مَقَالَتِي ثُمَّ يَقْبِضْهُ، فَلَنْ يَنْسَى شَيْئًا سَمِعَهُ مِنِّي ". فَبَسَطْتُ بُرْدَةً كَانَتْ عَلَىَّ، فَوَالَّذِي بَعَثَهُ بِالْحَقِّ مَا نَسِيتُ شَيْئًا سَمِعْتُهُ مِنْهُ.
Ebu Hureyre şöyle demiştir: Sizler "Ebu Hureyre, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den çok hadis rivayet ediyor" diye iddia ediyorsunuz. Allah vadedendir. (Yani yalan söylersem kıyamet günü beni hesaba çekecektir.) Ben miskin, fakir bir kimse idim. Karın tokluğuna Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den hiç ayrılmazdım. Muhacirler çarşı ve pazarlarda alışveriş etmekle, ensar da malları, toprakları üzerindeki işlerinde çalışmakla meşgul bulunurlardı. Ben bir gün Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den şuna şahit oldum: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Her kim ben sözümü bitirinceye kadar ridasım yayar, sonra onu yumarsa benden işitmiş olduğu hiçbir şeyi asla unutmayacaktır" buyurdu. Bunun üzerine ben üzerimde bulunan bir burdeyi yaydım. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellemi hak ile gönderen Allah adına yemin olsun ki bundan sonra kendisinden işittiğim hiçbir sözü unutmadım." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Nebi s.a.v.'in hükmü insanlar için gizli değildi diyen kimseye karşı deliL." Yani Nebi s.a.v.'in hükmü, -nadir olanlar hariç- insanlara açıktı ve gizli değildi. Bu başlık, sahabilerin büyüklerinden birçoklarının Nebi s.a.v.'in teklifi fiillere dair bazı şeyleri söylerken veya yaparken yanında bulunmadıklarını açıklamak için getirilmiştir. Dolayısıyla o sahabi kendi muttali olduğu duruma göre hareket ederdi. Ya neshedici hükmü bilmediği için mensuha göre amele devam eder ya da beraet-i asliye ye göre hareket ederdi. Bu prensip yerleşince o büyük sahabinin fiilini -özellikle de idari görevlerde bulunmuşsa- başkasının rivayetine tercih eden kişiye karşı delil meydana gelmiş oldu. Büyük sahabinin uygulamasını tercih eden kişi onun yanında bulunan rivayet, bu rivayetten daha güçlü olmasaydı o buna muhalefet etmezdi anlayışı ile bu tercihi yapmaktadır. Ancak bu prensibi esas almak, zanni bir delil dolayısıyla kesin olanı terk etmeye yol açar diye reddedilmiştir. İbn Battal şöyle der: Müellif " Nebi s.a.v.'in hükümleri ve sünnetleri kendisinden mütevatir olarak nakledilmiştir ve ondan mütevatir olarak nakledilmeyen habere göre amel etmek caiz değildir" diyen Rafızi ve Haricilere cevap vermek istemiştir. Müellif şöyle der: Onların bu görüşleri sahabilerin birbirlerinden delil aldıkları ve bir kısmının diğerinin rivayetine döndükleri şeklindeki sahih rivayetle reddedilmiştir. Haber-i vahidle amel edileceğine dair icma oluşmuştur. Biz de şunu ekleyelim: Beyhaki giriş kısmında sahabiliği eskiye dayanan ve ilmi geniş olup, başkasına öğreten birisinin hafızasından bazı şeylerin silineceğine delil şeklinde bir başlık açmış ve akabinde şu hadisleri örnek vermiştir: Ebu Bekir'in Muvatta'da yer alan ninenin mirastan payını konu alan hadisi, bu bölümde zikredilen Hz. Ömer'in izin almayla ilgili hadisi, İbn Mesud'un bir kadınla nikah akdi yapıp, sonra onu boşadıktan sonra annesi ile evlenmek isteyen erkeği konu alan hadisi. İbn Mesud "Bunda herhangi bir sakınca yoktur" demiştir. Bir başka örnek ise onun küçük küçük parçalara ayrılmış gümüşü külçe halindeki gümüşle fazlalıklı olarak mübadele etmeye cevaz vermesi, sonra bu iki hükümden başka sahabilerden duyduğu yasaklıktan dolayı vazgeçmesi. Beyhaki bunun dışında başka örnekler de vermiştir. "Karın tokluğuna" yani karnımı doyurmam için. Bir başka ifadeyle Ebu Hureyre'nin Nebi s.a.v.'den çok hadis duymasının asıl sebebi, yiyecek bir şeyler bulabilmek için Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellemtan hiç ayrılmamasıdır. Zira onun alıp satacağı bir şeyi olmadığı gibi, ekin ekeceği toprağı ve üzerinde çalışacağı tarlası da yoktu. O yiyecek bulamam korkusuyla Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den hiç ayrılmıyordu. İşte bu birliktelikten Resulullah s.a.v. ile onun kadar bir arada bulunmayan kimsenin duyamayacağı kadar söz duyma, uygulama görme ve rivayette bulunma fırsatı doğmuştur. Onun bunları sürekli hafızasında tutmasına -kendisinin işaret ettiği üzere- Nebi s.a.v.'in duası da yardımcı olmuştur
وَحَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا أَبُو مُعَاوِيَةَ، ح وَحَدَّثَنَا ابْنُ نُمَيْرٍ، - وَاللَّفْظُ لَهُ - حَدَّثَنَا أَبِي وَمُحَمَّدُ بْنُ عُبَيْدٍ، كُلُّهُمْ عَنِ الأَعْمَشِ، عَنْ أَبِي صَالِحٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " اثْنَتَانِ فِي النَّاسِ هُمَا بِهِمْ كُفْرٌ الطَّعْنُ فِي النَّسَبِ وَالنِّيَاحَةُ عَلَى الْمَيِّتِ " .
Bize Ebu Bekr b. Ebi Şeybe de tahdis etti, bize Ebu Muaviye tahdis etti (H) Bize -lafız kendisinin olmak üzere- İbn Numeyr de tahdis edip dedi ki: Bize babam ve Muhammed (2/3a) b. Ubeyd tahdis etti. Hepsi A'meş'den, o Ebu Salih'ten, o Ebu Hureyre'den şöyle dediğini nakletti: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "İnsanlarda iki haslet vardır ki bunlar onlarda küfürdür: Nesebe dil uzatmak ve ölü için ağıt yakmak. " Yalnız Müslim rivayet etmiştir; Tuhfetu'I-Eşraf, 12458 NEVEVİ ŞERHİ: Nebi {Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in: "İnsanlarda iki haslet vardır ki. .. ağıt yakmak" buyruğu hakkında çeşitli görüşler vardır. En sahih olanlarına göre anlamı bu iki hasletin kafirlerin işleri ve cahiliye dönemi ahlakından olduklarıdır. İkinci görüşe göre bu, sonuçta küfre kadar götürür, üçüncüsüne göre bu, nimet ve ihsanın küfrü (küfran-ı nimetlnankörlük) demektir. Dördüncüsü bu (kafir olma hükmü) bu işi helal kabul eden kişi hakkındadır. Hadiste nesebe dil uzatmanın ve ölü için feryat edip ağıt yakmanın haramlığının büyüklüğüne dikkat çekilmektedir. Bu iki hasletin her birisi hakkında bilinen naslar da gelmiş bulunmaktadır. Allah en iyi bilendir. A.DAVUDOĞLU AÇIKLAMA: Nesebe diî uzatmak, bir kimsenin babasından başkasına intisâb etmesi veya meşru surette doğduğunu şüpheye düşürecek şekilde konuşmasıdır. Niyâha: ölen bir kimsenin iyiliklerini sayarak feryatla ağlamaktır. Bu iki şeyin küfür sayılması dahi yukarıda görüldüğü gibi muhtelif şekillerde te'vil edilmiştir. Ezcümle: 1- Bazılarına göre buradaki küfürden murad, bu iki şeyin küffarın amellerinden ve cahiliyyet devri adetlerinden olmalarıdır. Nitekim Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kadınlar kendisine beyat ederken ölüye feryad edip ağlamayacaklarına dair onlardan söz almış: «Ölenin arkasından yanaklarına vuran, ceplerini yırtan ve cahiliyet da'vasında bulunan bizden değildir.» buyurmuştur. Bu hususta onbeş sahâbiden hadis rivayet edilmiştir. Aynî (Rahimehullah) «Umdetü'l-Kaari» adlı Buhârî şerhinde bu zevatın isimlerini ve rivayet ettikleri hadisleri sıralamıştır. Biz, «et-Tavzih» sahibinin yaptığı gibi yalnız isimlerini saymakla iktifa edeceğiz. Bu zevat: 1- İbni Mes'ud, 2- Ebu Musâ el-Eş'ari, 3- Ma'kıl b. Mukarrin, 4- Ebu Mâlik el-Eş'ari, 5- Ebu Hureyre, 6- İbni Abbâs, 7- Muaviye, 8- Ebu Said-i Hudrî, 9- Ebu Ümâme, ,10- Alî b. Ebî Tâlib, 11- Câbir, 12- Kays b. Âsim, 13- Cünâdetü'bnü Mâlik, 14- Üraraü, Atiyye, 15- Ümmü Seleme (r.anhum) hazeratıdır. İslâmiyet istihza, gıybet ve kazif yani, namuslu kadınlara zina iftirası gibi şeyleri de yasak etti. Çünkü bunlar da cahiliyet devri amellerindendir. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) «Allah sizden cahiliyet kibrini, soy sop ile öğünmeyi kaldırmıştır.» buyurmuştur. Burada küfürden murad: Küfre müeddi olmaktır. Murad: Küfran-ı ni'mettir. Küfür kelimesi hakikî ma'nasında kullanılmıştır. Ancak bu hüküm ta'n ile niyâhayı helâl i'tikad edenlere mahsustur. Hadis-i şerif nesebe ta'n ile niyahanın haram olduğunu ağır bir lisanla ifâde ediyor
حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، قَالَ أَخْبَرَنِي أَبُو سَلَمَةَ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ " الْفَخْرُ وَالْخُيَلاَءُ فِي الْفَدَّادِينَ أَهْلِ الْوَبَرِ، وَالسَّكِينَةُ فِي أَهْلِ الْغَنَمِ، وَالإِيمَانُ يَمَانٍ، وَالْحِكْمَةُ يَمَانِيَةٌ ". سُمِّيَتِ الْيَمَنَ لأَنَّهَا عَنْ يَمِينِ الْكَعْبَةِ، وَالشَّأْمَ عَنْ يَسَارِ الْكَعْبَةِ، وَالْمَشْأَمَةُ الْمَيْسَرَةُ، وَالْيَدُ الْيُسْرَى الشُّؤْمَى، وَالْجَانِبُ الأَيْسَرُ الأَشْأَمُ.
Ebu Hureyre r.a.'dan dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i şöyle buyururken dinledim: Övünmek ve kibirlilik çöllerde yaşayan, deve sahibi, çığırtkan bedevilerde görülür. Ağır başlılık ve sükunet koyun sahiplerinde olur. İman da Yemenlidir, hikmet de Yemenlidir." Ebu Abdullah dedi ki: Yemen'e bu adın veriliş sebebi Ka'be'nin sağında oluşundan, Şam'a da bu adın verilişi Ka'be'nin solunda oluşundan dolayıdır. Meş'eme, meysera (solda olmak) demektir; el-yedu'l-yusra eş-şu'ma (sol ei) demektir. Sol tarafa da el-eş'em denilir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Rahman, Rahim Allah'ın Adıyla. Menakıb (Menkıbeler}." Buhari, bölüm ile Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in başından sonuna kadar bütün hallerilkonumları ile ilgili ne varsa, bir araya getirmek suretiyle Nebi efendimizin tercümesini kaydetmek istemiştir. Bu sebeple önce onun neseb-i şerifi ile ilgili olan hususları sözkonusu ederek onun mukaddimeleri durumunda bazı hususları sözkonusu etti. Neseblerle alakası olan bazı şeyleri zikrettikten sonra kabileler ile ilgisi olan hususları dile getirdi. Sonra da cahiliye davasını gütmeyi yasaklayan buyrukları kaydetti. Arkasından Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in niteliklerini, şemailini, mucizelerini sözkonusu etti, ondan sonra da Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in faziletlerini sözkonusu etti. Bunun arkasından da hicretten önce onun halleri ve Mekke'de başından geçen olayları kaydetti. Nebi olarak gönderilişini, Ashab-ı Kiram'ın Müslüman oluşlarını, Habeşistan'a hicreti, miracı, ensarın heyetlerini, Medine'ye hicreti zikretti. Daha sonra kendi kanaatine göre Nebi efendimizin gazvelerini sırasıyla sözkonusu etti, sonra da onun vefatına dair rivayetleri kaydetti. İşte bu, bahsin sonu olup, bu da Nebilerin tercümeleri kapsamındadır. Onların tercümelerini de Nebilerin sonuncusu ile sona erdirmiş bulunmaktadır. "Aziz ve ce iii olan Allah'ın: "Ey insanlar! Muhakkak biz sizleri bir erkek ve bir dişiden yarattık" ayeti ile, bu ayet-i kerimenin ihtiva ettiği Allah'ın nezdindeki menkıbenin (öğünmeye değer halin), ancak takva ile olduğuna işaret etmektedir. Takva, kişinin Allah'ın itaati gereği olan işleri yapması, ona masiyet olan işlerden de uzak durmasıdır. Ahmed, el-Haris ve İbn Ebi Hatim, Ebu Nadra yoluyla şunu rivayet etmektedir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Mina'da bir deve üzerinde iken irad ettiği hutbesinde hazır olanların bana anlattığına göre o şöyle buyurmuştur: Ey insanlar, şüphesiz sizin Rabbiniz birdir ve elbette babanız da birdir. Şunu bilin ki Arap olanın arap olmayana, siyahi olanın kırmızı teniiye takva dışında hiçbir üstünlüğü yoktur. Allah nezdinde sizin en hayırlınız en takvalı olanınızdır." "Tanışasınız diye" buyruğu nesep yoluyla biriniz diğerini tanısın, filan oğlu filan ve filan oğlu filan desin diye, demektir. "Yüce Allah'ın: "Kendi adına birbirinizden isteklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağını koparmaktan sakının" buyruğu hakkında İbn Abbas dedi ki: Yani akrabalık bağını koparmaktan sakının, akrabalık bağını gözetin. Bu ayetin sözkonusu edilmesinden maksat, nesebin de bilinmesinin gerekli olduğuna işaret etmektir. Çünkü bu bilgi ile gözetilmeleri emrolunan akrabalar tanınmış olur. İbn Hazm "Kitabu'n-Neseb" adlı eserinin mukaddimesinde nesep ilminin bilinmesinin faydasız, bilinmemesinin de zararsız olduğunu iddia edenlerin kanaatlerini reddeden bir bölüm yazmıştır. Burada nesep ilminde herkes için bilinmesi farz (-I aynı ayn, farz-ı kifaye ve müstehap olan hususlar bulunduğunu açıklamış ve şöyle demiştir: Bunlar arasında Muhammed Resulullah sallalltıhu aleyhi ve sellem'in, Abdullah'ın oğlu ve Haşim oğullarından olduğunun bilinmesi de vardır. Onun Haşimoğullarından olmadığını iddia eden bir kimse kafirdir. Halifenin Kureyş'ten olması gerektiğini de bilmelidir. Kendisi ile evlenilmesi haram olan akrabalığı bulunan kimseleri de bilmeli ki, onlardan kendisine evliliği haram olan kimselerle evlenmekten sakınabilsin. Ayrıca kendisinden miras alan yahut da ona iyilik yapmak suretiyle akrabalık bağını gözetrnek, nafakasını vermek ya da yardım etrnek gibi kendisiyle yakınlığı bulunanları da bilmesi, müminlerin annelerini ve onları nikahlamanın müminlere haram olduğunu, ashab-ı kirarnı ve onları sevmenin istenen bir şeyolduğunu bilmesi de gerekir. Onlara karşı iyilikte bulunup güzel davranması için Ensarı da tanımalıdır. Çünkü bu hususta (nebevi) vasiyet sabit olmuştur. Diğer taraftan onları sevmek bir imandır, onlara buğzetmek de bir münafıkliktır. (İbn Hazm devamla) dedi ki: Fukaha arasında cizye ve köleleştirme konularında Arap olanlarla olmayanlar arasında fark gözetenler vardır. Bu kanaatte olanların nesep ilmine olan ihtiyaçları daha da ileri derecededir. Aynı şekilde cizye hususunda ve zekatın arttırılması konusunda Tağlib oğulları hristiyanları ile başkaları arasında fark bulunduğu kanaatinde olanlar için de durum böyledir. Ömer radıyalltıhu anh'ın divan ile ilgili tespitleri ancak kabileiere göre olmuştu. Şayet neseb ilmi olmasaydı bunu yapamazdı. Bu hususta Osman, Ali ve başkaları da onun izinden gitmiştir. "Mudar" Nizarlın oğludur, o Mead'ın, o Adnan'ın oğludur. Adnan ile İbrahim'in oğlu İsmail arasındaki neseb hususunda -ileride geleceği gibi- ihtilaf vardır. Nebi sallalltıhu aleyhi ve sellern'den Adnanla kadar olan soyunda ise ittifak vardır. İbn Sa'd, et-Tabakat adlı eserinde şunları söylemektedir: Bize Hişam el-Kelbi anlattı, dedi ki: Ben henüz küçük bir çocuk iken babam bana Nebi sallalltıhu aleyhi ve sellem'in nesebini öğreterek dedi ki: Muhammed Abdullah'ın, o Abdulmuttalib'in -ki o da Şeybe el-Hamd'dır-, o Haşim'in -adı Amr'dır-, o Abd-i Menarın -adı el-Muğire'dir-, o Kusayy'ın -adı Zeyd'dir-, o Kilab'ın, o Murre'nin, o Ka'b'ın, o Lueyy'in, o Galib'in, o Fihr'in oğludur. Kureyş'in tümü ondan gelir. Nesebi daha yukarıda olanlar Kureyşli değil, onlar Kinanelidir. (Fihr) Malik'in, o en-Nadr'ın -adı Kays'tır-, o Kinane'nin, o Huzeyme'nin, o Müdrike'nin -adı Amr'dır-, o İlyas'ın, o Mudar'ın oğludur. "Cahiliye döneminde hayırlıları İslam'da da hayırlılarıdır." Allah Resulünün: "Fıkhetmeleri şartıyla" buyruğunda İslam dolayısıyla elde edilen şerefin dinde derinlemesine bilgi (tefakkuh) ile olmadıkça tamamlanmayacağına işaret edilmektedir. Hayırlı oluş, şeref ve buna benzer vasıflardan maksat ise kerem, iffet, hilim ve benzeri güzel huylara sahip olmaktır. Buna karşılık cimrilik, hayasızlık, zulüm ve benzeri kötü huylardan da sakınmak demektir. "Bu hususta insanların en hayırlılarının ... göreceksiniz." Bu husustan kasıt, yöneticilik ve emirlik makamlarıdır. "Bu işten en çok hoşlanmayanları olduğunu göreceksiniz" buyruğu da şu demektir: Yöneticilik konumuna gelmek, bu işte ki zorlukları yüklenmek bakımından hoşlanılmayan bir şeydir. Akıl ve dine bağlılık gibi niteliklere sahip olan bir kimse ise bu işten daha ileri bir derecede hoşlanmaz. Çünkü yönetici olunması halinde, adalet ile uygulamanın zorluklarıyla, insanları zulmü ortadan kaldırmaya itmenin sıkıntıları ile karşı karşıya kalınır. Diğer taraftan bu görevde olan kimseden yüce Allah hem kendisinin, hem kullarının haklarını yerine getirmesini ister. Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimsenin hayırlı birisi olduğu ise açıkça anlaşılan bir konudur. (3496 numaralı hadisteki): "Bu işin içine düşünceye kadar" ibaresinden ne anlaşıldığı hususunda görüş ayrılığı vardır. Bunun, emir olmak isteyen bir kimse, bu göreve getirilecek olursa bu işten hoşlanmayışının ortadan kalkacağını görecektir. Çünkü o, bu görevinde yüce Allah'ın kendisine yardım ettiğine inanır ve böylelikle bu göreve gelmeden önce korktuğu şey (olan dinine zarar gelmesi) hususunda güvenliğe erişir. İşte selef-i salihten yöneticiliği devam ettirmeyi sevenlerin onu sevmesinin sebebi budur. Seleften olup, böyle bir görevden uzaklaştırılan kimseler de açıkça yöneticiliğe getirilmekten dolayı sevinmediğini, fakat azledilmesinin de hoşuna gitmediğini açıkça ifade etmiştir. "İnsanlar Kureyş'e tabidirier." Bunun emir anlamında haber olduğu söylenmiştir. Buna da bir başka rivayetteki: "Kureyş'i öne geçiriniz, fakat siz Kureyş'in önüne geçmeyiniz" ifadesi buna delil teşkil etmektedir. Bunu da Abdurrezzak sahih bir senedie rivayet etmiş olmakla birlikte mürseldir, fakat şahitleri de vardır. "Kafir olanları Kureyş'in kafirlerine tabidir." Bunun doğru olduğu fiilen ortaya çıkmıştır. Çünkü Araplar, cahiliye döneminde Kureyşlileri Harem bölgesinde kalmaları dolayısıyla tazim ediyordu. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem Nebi olarak gönderilip, Allah'a çağırınca Arapların çoğu ona uymakta terreddüt etti ve kavminin neler yapacağını bekleyip görmek istediler. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mekke'yi fethedip, Kureyşliler Müslüman olunca Araplar da onlara uydu ve Allah'ın dinine gruplar halinde girdiler. Nübuwet hilafeti de Kureyşliler arasında devam etti. Böylelikle Arapların kafirlerinin, Kureyş'in kafiderine tabi olduğu, Müslümanlarının da Kureyş'in Müslümanlarına tabi olduğu gerçeği ortaya çıkmış oldu. "İman Yemenlidir, hikmet de Yemenlidir." Hadisin zahirinden anlaşıldığına göre imanın nispetinin Yemen'e olduğudur. Bununla neyin kastedildiği hususunda görüş ayrılığı vardır. Bir açıklamaya göre bu, imanın Mekke'ye nispet edilmesi demektir. Çünkü imanın başlangıç noktası arasıdır. Mekke de Medine'ye nispetle Yemenli sayılır. Bir başka açıklamaya göre maksat, imanı hem Mekke'ye, hem de Medine'ye nispet etmektir. Her ikisi de Şam'a nispetle Yemenlidirler. Çünkü bu sözü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Tebuk'te iken söylemiştir. Bunu da Cabir r.a.'ın rivayet edip Müslim'in zikrettiği şu hadis desteklemektedir: "İman Hicazlılar arasındadır." İbnu's-Salah ise buna karşı olarak şöyle demektedir: Bununla birlikte sözün zahirine göre anlaşılmasında bir man i yoktur. Buna göre de maksat, Yemenlilerin diğer meşrıklılardan daha faziletli olduğunu belirtmektir. Buna sebep ise onların Müslümanlara fazla zorluk çıkartmadan imana boyun eğişleridir. Oysa Maşrık halkı ve diğerleri böyle olmamıştır. İfadenin zahirine uygun olarak anlaşılıp, Yemen halkının da hakikat anlamına göre yorumlanmasında mani yoktur. Diğer taraftan bundan maksat o dönemde Yemenlilerden var olanlardır. Bütün zamanlarda var olacak Yemenlilerin tamamı değildir. Bu lafız bunu gerektirmemektedir. (İbnu's-Salah devamla) der ki: Fıkıh'tan, fıkhetmekten maksat, dindeki anlayıştır. Hikmet'ten kasıt ise Allah'ı bilmeyi de kapsayan ilimdir
حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، قَالَ حَدَّثَنَا أَبُو الزِّنَادِ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " كَانَتِ امْرَأَتَانِ مَعَهُمَا ابْنَاهُمَا، جَاءَ الذِّئْبُ فَذَهَبَ بِابْنِ إِحْدَاهُمَا فَقَالَتْ لِصَاحِبَتِهَا إِنَّمَا ذَهَبَ بِابْنِكِ. وَقَالَتِ الأُخْرَى إِنَّمَا ذَهَبَ بِابْنِكِ. فَتَحَاكَمَتَا إِلَى دَاوُدَ ـ عَلَيْهِ السَّلاَمُ ـ فَقَضَى بِهِ لِلْكُبْرَى، فَخَرَجَتَا عَلَى سُلَيْمَانَ بْنِ دَاوُدَ ـ عَلَيْهِمَا السَّلاَمُ ـ فَأَخْبَرَتَاهُ فَقَالَ ائْتُونِي بِالسِّكِّينِ أَشُقُّهُ بَيْنَهُمَا. فَقَالَتِ الصُّغْرَى لاَ تَفْعَلْ يَرْحَمُكَ اللَّهُ. هُوَ ابْنُهَا. فَقَضَى بِهِ لِلصُّغْرَى ". قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ وَاللَّهِ إِنْ سَمِعْتُ بِالسِّكِّينِ قَطُّ إِلاَّ يَوْمَئِذٍ، وَمَا كُنَّا نَقُولُ إِلاَّ الْمُدْيَةَ.
Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir: "İki kadın ve kadınların beraberinde iki oğlan çocukları vardı. Bir kurt geldi ve bunlardan birisinin oğlunu kapıp götürdü. Bunun üzerine kadın diğer kadına "Kurt senin çocuğunu götürdü" dedi. Diğeri de "Hayır, kurt senin çocuğunu götürdü" dedi. Nihayet bu iki kadın davalarını Hz. Dauud Nebie arzettiler. O da aralarında büyük kadının lehine hükmetti. Bu iki kadın çıkıp Davud'un oğlu Süleyman Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gittiler ve davalarına yeniden baktırmak için meseleyi ona haber verdiler. Süleyman Nebi a.s.: "Bana bir bıçak getirin, çocuğu iki kadın arasında yarıp paylaştırayım" dedi. Bunun üzerine küçük kadın 'Aman öyle yapma! Allah sana merhamet etsin! Çocuk bu kadının oğludur" deyince, Süleyman da çocuğun küçük kadına ait olduğuna hükmetti. Ebu Hureyre "VAllahi ben o güne kadar 'sikkiyn' kelimesini asla duymamıştım. Ancak o gün işittim. Bizler sadece "müdye" kelimesini kullanırdık" demiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buhari, her biri bir oğlana sahip olup, bunlardan birini kurt kapınca, onun hangisi olduğu yolunda ihtilaf eden, sonra anlaşmazlıklarını Davud Nebi s.a.v.'e arz edip, ardından Süleyman Nebi s.a.v.'in hüküm verdiği bu iki kadının kıssasına yer vermiştir. Bu hadisin açıklaması Enbiya bölümünde Süleyman'ın aleyhisselam hayatı verilirken genişçe geçmişti. İbn Battal şöyle demiştir: Fıkıh bilginleri, kadının çocuğunun nesebini onu inkar eden kocasına veremeyeceği noktasında görüş birliği etmişlerdir. Kadın bu konuda herhangi bir beyyine getirebilirse bu kabul edilir. Çünkü kadın o erkeğin nikahı altındadır. Buna karşılık evli değilse ve babasının kim olduğu bilinmeyen bir çocuk için "Bu benim oğlumdur" deyip, bu konuda kendisiyle hiç kimse çekişmeye girmezse kadının ifadesine göre hareket edilir. Kadın o çocuğa, çocuk da ona mirasçı olur. Ayrıca o çocuğun ana bir kardeşleri de kendisine mirasçı olur. Ancak İbnü't-Tın, İbn Battal'a itiraz etmiş ve İbnü'l-Kasım'dan bir kadın buluntu çocuğun nesebinin kendine ait olduğunu iddia ettiğinde, sözünün kabuledilemeyeceğine dair bir görüş nakletmiştir. Nesai, es-Sünenü'l-Kübra'da bu hadisten çok nefis sonuçlar çıkarmış ve şöyle bir başlık atmıştır: "Hakimin kendisi gibi veya kendisinden daha yüksek mertebede bir başkasının verdiği hükmü -durum bunu gerektirdiğinde- bozması
أَخْبَرَنَا أَبُو نُعَيْمٍ الْفَضْلُ بْنُ دُكَيْنٍ، حَدَّثَنَا ابْنُ عُيَيْنَةَ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ سَعِيدٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ لَمَّا رَفَعَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم رَأْسَهُ مِنَ الرَّكْعَةِ قَالَ " اللَّهُمَّ أَنْجِ الْوَلِيدَ بْنَ الْوَلِيدِ، وَسَلَمَةَ بْنَ هِشَامٍ، وَعَيَّاشَ بْنَ أَبِي رَبِيعَةَ، وَالْمُسْتَضْعَفِينَ بِمَكَّةَ، اللَّهُمَّ اشْدُدْ وَطْأَتَكَ عَلَى مُضَرَ، اللَّهُمَّ اجْعَلْهَا عَلَيْهِمْ سِنِينَ كَسِنِي يُوسُفَ ".
Ebu Hureyre'den, dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, rüku'dan başını kaldırınca şöyle dua etti: Allah'ım, Velid İbn Velid'i, Seleme İbn Hişam'ı, Ayyaş İbn Ebi Rebia'yı ve Mekke'de bulunan musta’zaf mu'minleri kurtar. Allah'ım, Mudar üzerindeki baskını arttır. Allah'ım, bu yıllarını onlara Yusuf'un kıtlık yılları gibi kıl." Fethu'l-Bari Açıklaması: " Velid adını vermek." Bu ismin mekruh görüldüğüne dair Taberani'nin İbn Mesud'dan diye rivayet ettiği şu hadis vardır: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bir kimsenin kölesine ya da oğluna Harb, Murre yahut Velid adını vermesini nehyetmiştir." Hadisin senedi oldukça zayıftır. Yine bu hususta mürsel bir başka hadis varid olmuştur. Bu hadisi Yakub İbn Süfyan, Tarih'inde, Beyhaki de Delailu'n-Nubuwe adlı eserinde kendi rivayet yoluyla zikretmiştir. Abdurrezzak da bu hadisi e-Emaiı adlı eserinin ikinci cüzünde zikretmiştir. Said İbn el-Müseyyeb 'den de şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Ümmü Seleme'nin kardeşinin bir oğlu dünyaya geldi, ona el-Velid adını verdi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Siz buna Firavunlarınızın adını verdiniz. And olsun bu ümmette kendisine el-Velid denilen bir adam gelecek ve ümmetine karşı Firavun'un kendi kavmine olan şerrinden daha şerli olacaktır, buyurdu." el-Velid İbn Müslim rivayetinde şöyle demiştir: el-Evzaı dedi ki: Onlar bu kişinin el-Velid İbn Abdulhakem olduğu görüşünde idiler. Daha sonra biz bu kişinin el-Velid İbn Yezid olduğunu gördük. Çünkü insanlar ona karşı ayaklanınca, ondan dolayı fitneye düştüler, onu öldürdüler. Bu sebeple de ümmet aleyhine fitnelerin kapısı açıldı ve aralarında öldürme çoğaldı. Hakim de bunu bir başka yoldan, el-Velid'den, Ebu Hureyre'yi de zikretmek suretiyle mevsul bir senedIe rivayet etmiştir. Bunu Nuaym İbn Hammad'dan, o el-Velid İbn Müslim'den diye rivayet etmiştir. Hadisin sonlarında da şunları söylemektedir: "ez-Zührı dedi ki: Eğer el-Velid İbn Yezid halifeliğe geçirilirse odur, aksi takdirde bu kişi el-Velid İbn Abdulmelik'tir." Derim ki: Bana göre bu hadisin senedinde Ebu Hureyre'nin zikredilmesi, Nuaym İbn Hammad'ın yanılmalanndandır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Sözü geçen bu hadis, Buhari'nin şartına uymadığından ötürü adeti üzere ona işarette bulunmuş ve bu hususta caiz oluşa delil teşkil eden hadisi zikretmiştir. Çünkü eğer bu isim mekruh olsaydı, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in adeti üzere bunu değiştirmesi gerekirdi. Zikredilen bu hadisin bazı rivayet yollarında sözü geçen bu el-Velid İbn el-Velid'in, Meğazi bölümünde de geçtiği gibi, daha sonra Medine'ye hicret ederek (muhacir olarak) geldiği de belirtilmektedir. Ancak Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in onun adını değiştirdiği de nakledilmiş değildir. Az önce geçen ve el-Velid adının değiştirilmesini emrettiğine dair rivayetıere gelince, bu, hadiste belirtilen şahsın oğlunun adının değiştirilmesine dair bir emirdir, o da buna uyarak oğlunun adını değiştirmiş ve Abdullah adını vermiştir