Sahîh-i Buhârî · 5681
Arapça metin
حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ الرَّحِيمِ، أَخْبَرَنَا سُرَيْجُ بْنُ يُونُسَ أَبُو الْحَارِثِ، حَدَّثَنَا مَرْوَانُ بْنُ شُجَاعٍ، عَنْ سَالِمٍ الأَفْطَسِ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " الشِّفَاءُ فِي ثَلاَثَةٍ شَرْطَةِ مِحْجَمٍ، أَوْ شَرْبَةِ عَسَلٍ، أَوْ كَيَّةٍ بِنَارٍ، وَأَنْهَى أُمَّتِي عَنِ الْكَىِّ ".
İbn Abbas r.a.'dan rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Şifa üç şeydedir: Kan aldırmak için bir neşter vurmakta yahut bir içim bal (şerbeti)nde ya da ateş ile dağlamaktadır. Ama ümmetime ateşle dağlamayı yasaklıyorum." Fethu'l-Bari Açıklaması: el-Hattabi dedi ki: Bu hadis, insanların genelolarak tedavide kullandıkları . usulleri ihtiva etmektedir. Şöyle ki; kan aldırmak ile kanın dışarı akması sağlanır .. Kan da en büyük karışımlardandır. Kanın coşup kabarması esnasında kan aldırmak (hacamat), en başarılı bir şifa yoludur. Bal ise balgam türü karışımları dışarı çıkarmak için bir müshildir. Çeşitli ilaçların güçlerini koruyup bunların bedenden dışarıya çıkmasını sağlaması için yapılan macunlara bal da katılır. Dağlamaya gelince, dağlamak kökü ancak bu yol ile kaldırılabilen, haddi aşan karışımlarda kullanılır. Bundan dolayı Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem önce onu tavsiye etmiş, sonra da o yolu kullanmayı yasaklamıştır. Bunu mekruh görmesindeki sebep, ileri derecede acı vermesi ve pek büyük tehlike ihtiva etmesi dolayısı iledir. Bundan dolayı Araplar mesellerinde: "Tedavinin en son şekli dağlamaktır" demişlerdir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem de Sa'd b. Muazfı ve başkalarını dağladığı gibi, ashab-ı kiramfdan birden çok kişi de kendisini dağlatmıştır. Derim ki: Bununla birlikte Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem tedavi yollarının münhasıran bu üç tanesi olduğunu söylemek istememiştir. Çünkü bunların dışındaki tedavi yollarıyla da şifa bulunabilir. Ama bunları söz konusu ederek, tedauinin esaslarına dikkat çekriıiş bulunmaktadır. Şeyh Ebu Muhammed b. Ebi Cemra da şöyle demiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellemlin dağlamaya dair sözlerinin genelinden, onda (dağlamada) bir miktar fayda ve bir bakıma da zarar olduğu anlaşılmaktadır. Bu yolu denemeyi yasakladığı için bundaki zarar yönünün daha fazla olduğunu da öğrenmiş oluyoruz. Buna benzer ve yakın bir ifade tarzı da şanı yüce Allah/ın, içkide bazı menfaatlerin olduğunu haber vermesi, sonra da onu haram kılmasıdır. Çünkü içkinin zararları, faydalarından çok daha büyüktür
Benzer hadisler
حَدَّثَنَا أَبُو الْوَلِيدِ، هِشَامُ بْنُ عَبْدِ الْمَلِكِ حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ سُلَيْمَانَ بْنِ الْغَسِيلِ، حَدَّثَنَا عَاصِمُ بْنُ عُمَرَ بْنِ قَتَادَةَ، قَالَ سَمِعْتُ جَابِرًا، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " إِنْ كَانَ فِي شَىْءٍ مِنْ أَدْوِيَتِكُمْ شِفَاءٌ فَفِي شَرْطَةِ مِحْجَمٍ أَوْ لَذْعَةٍ بِنَارٍ، وَمَا أُحِبُّ أَنْ أَكْتَوِيَ ".
Cabir'den rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Eğer sizin tedavi için kullandığınız yollardan herhangi birisinde bir şifa varsa bu, bir hacamat neşterinde yahut bir ateş dağlamasındadır. Bununla birlikte ben dağlanmayı sevmiyorum
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَعْفَرٍ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ أَبِي الْمُتَوَكِّلِ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ، قَالَ جَاءَ رَجُلٌ إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ إِنَّ أَخِي اسْتَطْلَقَ بَطْنُهُ. فَقَالَ " اسْقِهِ عَسَلاً ". فَسَقَاهُ. فَقَالَ إِنِّي سَقَيْتُهُ فَلَمْ يَزِدْهُ إِلاَّ اسْتِطْلاَقًا. فَقَالَ " صَدَقَ اللَّهُ وَكَذَبَ بَطْنُ أَخِيكَ ". تَابَعَهُ النَّضْرُ عَنْ شُعْبَةَ.
Ebu Said'den, dedi ki: "Bir adam Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gelerek: Benim kardeşim ishal oldu, dedi. Allah Rasulü: Ona bal içir, buyurdu. O da ona bal içirdi. Daha sonra adam: Ben ona bal içirdim. Ama bu onun ishalini artırmaktan başka bir işe yaramadı, dedi. Bunun üzerine Allah Rasulü: Allah doğru söylemiştir. Senin kardeşinin karnı ise yalan söylemiştir, buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Karın hastalığına yakalanmış kimsenin tedavisi." Karın hastalığına yakalanmış olan (el-mabtCın), aşırı ishalden dolayı karnından rahatsız olan kimse demektir. Bunun birçok sebebi vardır. "Ona bal içir, buyurdu." Kasıt, arı balıdır. Araplarca meşhur olan da budur. Emrin zahirinden anlaşıldığına göre balın katıksız olarak içilmesini istemiştir. Ancak karışım halinde (şerbet olarak) içirilmesini kastetmiş olma ihtimali de vardır. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in "kardeşinin karnı yalan söylemiştir" buyruğuile bu ilacın faydalı olduğuna, hastalığın devam etmesinin ise ilacın özü itibariyle kusurlu olmasından kaynaklanmadığına, ancak hastalığın sebebi olan o bozucu maddenin çok yoğun olduğuna bir işarettir. Bundan dolayı bu bozucu maddenin büsbütün boşaltılması için kardeşine tekrar bal içirmesini emir buyurmuştur. Nitekim böyle olmuş ve Allah'ın izniyle hasta iyileşmişti. "Kitabu'l-Mieti fı't-Tıb" adlı eserin müellifi der ki: Bal bazen damarlara hızlıca sirayet eder ve bal ile birlikte gıdaların büyük bir bölümü de kana nüfuz eder. İdrar söktürür ve kabz da yapabilir. Bazen de midede kalarak mideyi harekete geçirip yemeği iter ve ishal yapar. Dolayısı ile ishal olan birisine tedavi için tavsiye edilmesini mutlak olarak kabul etmemek, bunu kabul etmeyenin anlayışsızlığındandır. Başkaları da şöyle demiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in tıbbının iyileştirid olduğu kesindir. Çünkü o vahiyden sadır olmuştur. Başkasının tıbbının ise çoğunlukla kaynağı, tahmin ya da deneydir. Nebevı tıbbı kullanan bazı kimselerin iyileşmesi gecikebilir. Buna sebep ise o tıbbı kullanan kimsenin o yolla şifa bulacağına dair inancının zayıflığı ve onu kabul ile karşılamasındaki yetersizliğidir. Bunun en açık misali ise kalplerde bulunanlara şifa olan Kur'an-ı Kerim'dir. Bununla birlikte bazı insanların kalplerinde bulunanlara şifa olmayabilir. Buna sebep ise o kimsenin itikadındaki ve onu kabul ile karşılayışındaki eksikliktir. Hatta münafık olan kimsenin murdarlığına murdarlık, hastalığına hastalık katmaktan başka bir şey de yapmaz. O halde Nebevı tıp, ancak hoş ve temiz bedenlere uygundur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in şifası da .ancak iyi kalpler ile uyum arz eder. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır
حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ، قَالَ حَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنْ نَافِعٍ، عَنِ الْقَاسِمِ بْنِ مُحَمَّدٍ، عَنْ عَائِشَةَ، زَوْجِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَنَّهَا أَخْبَرَتْهُ أَنَّهَا اشْتَرَتْ نُمْرُقَةً فِيهَا تَصَاوِيرُ، فَلَمَّا رَآهَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَامَ عَلَى الْبَابِ فَلَمْ يَدْخُلْ، فَعَرَفْتُ فِي وَجْهِهِ الْكَرَاهِيَةَ فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَتُوبُ إِلَى اللَّهِ وَإِلَى رَسُولِهِ، مَاذَا أَذْنَبْتُ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " مَا بَالُ هَذِهِ النِّمْرِقَةِ ". قَالَتْ فَقُلْتُ اشْتَرَيْتُهَا لَكَ لِتَقْعُدَ عَلَيْهَا وَتَوَسَّدَهَا. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " إِنَّ أَصْحَابَ هَذِهِ الصُّوَرِ يُعَذَّبُونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَيُقَالُ لَهُمْ أَحْيُوا مَا خَلَقْتُمْ ". وَقَالَ " إِنَّ الْبَيْتَ الَّذِي فِيهِ الصُّوَرُ لاَ تَدْخُلُهُ الْمَلاَئِكَةُ ".
Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zevcesi Aişe r.anha'nın kendisine (el-Kasım İbn Muhammed'e) haber verdiğine göre, üzerinde suretler bulunan bir şilte satın almıştı. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onu görünce kapıda, ayakta durdu ve içeri girmedi. Ben de yüzünden, hoşlanmadığını anladım. Ey Allah'ın Rasulü! Allah'a tevbe ediyorum, Rasulüne de tevbe ettiğini bildiriyorum. Ben nasıl bir kusur işledim, dedim. Bunun üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Bu şiltenin işi ne, diye buyurdu. Aişe dedi ki: Ben de ona: Üzerine oturasın, ona yaslanasın diye senin için onu satın aldım, dedim. Bu sefer Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Şüphesiz bu suretlerin sahipleri (onları yapanlar) kıyamet gününde azaba uğratılırlar, onlara: Yarattıklarınıza can verin, denilir. Ayrıca şöyle buyurdu: İçinde suretlerin bulunduğu eve melekler girmez." Fethu'l-Bari Açıklaması: İbn Battal dedi ki: Hadisten anlaşıldığına göre, Allah ve Rasulünün yasaklamış olduğu bir münkerin bulunduğu bir davete katılmak caiz değildir. Çünkü böyle bir katılma ile o münkere razı olunduğu açığa vurulmuş olur. Daha sonra da bu hususta geçmiş zatıarın mezheplerini izledikleri yola dair uygulamalarını) nakleder. Bu nakillerin özü şudur: Eğer davette bir haram varsa ve kendisinin o harama son vermeye gücü yetip ortadan kaldırırsa bunda bir sakınca yoktur. Buna gücü yetmezse geri dönmelidir. Şayet davette tenzihen mekruh kabilinden bir şey varsa, bu hususta bundan çekindiğini (vera' gösterdiğini) saklamamalıdır. Bunu destekleyen hususlardan birisi de İbn Ömer'in başından geçen olaydaki ashab-ı kiramın duvarlarını perde ile örttüğü eve girmek hususundaki ihtilaflarıdır. Eğer bu haram olsaydı oturanlar oturmaz, İbn Ömer de bunu yapmazdı. ° halde Ebu Eyyub'un yaptığı, ashabdan nakledilen bu iki ayrı fiilin bir arada telif edilebilmesi için tenzihen mekruh olarak değerlendirilmesi gerekir. Evleri ve duvarları perde ile örtmenin hükmüne gelince, bunun caiz olup olmadığı hususunda eskiden beri görüş ayrılığı vardır. Şafi1lerin cumhuru, mekruh olduğunu ifade etmişlerdir. Onlardan olan Şeyh Ebu Nasr el-Makdisı ise bunun haram olduğunu açıkça ifade etmiş ve bu hususta Aişe R.A.a'nın rivayet ettiği şu hadisi delil göstermiştir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Allah bizlere taşları ve sıvaları elbise ile örtmemizi emir buyurmamıştır deyip, perdeyi çekti ve onu parçaladı." Bu hadisi ayrıca Müslim de rivayet etmiştir. Duvarların perde ile örtülmesi yasağı açık ifadelerle gelmiş bulunmaktadır. Said İhn Mansur'un kaydettiğine göre Selman'a mevkuf bir hadiste şöyle demiştir: "O, evin (duvarlarının) perde ile örtülmesini kabul etmeyerek şöyle demiştir: Sizin eviniz sıtmaya mı tutulmuş, yoksa Ka'be evinize mi gelmiş? Bu perdeler parçalanmadıkça ben bu evin içine girınem, demiştir." Az önce de Ebu Eyyub ile İbn Ömer'in bu husustaki haberleri geçmiş bulunmaktadır
حَدَّثَنَا عُمَرُ بْنُ حَفْصِ بْنِ غِيَاثٍ، حَدَّثَنَا أَبِي، حَدَّثَنَا الأَعْمَشُ، حَدَّثَنَا سَعْدُ بْنُ عُبَيْدَةَ، عَنْ أَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ، عَنْ عَلِيٍّ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ بَعَثَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم سَرِيَّةً، وَأَمَّرَ عَلَيْهِمْ رَجُلاً مِنَ الأَنْصَارِ وَأَمَرَهُمْ أَنْ يُطِيعُوهُ، فَغَضِبَ عَلَيْهِمْ وَقَالَ أَلَيْسَ قَدْ أَمَرَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم أَنَّ تُطِيعُونِي قَالُوا بَلَى. قَالَ عَزَمْتُ عَلَيْكُمْ لَمَا جَمَعْتُمْ حَطَبًا وَأَوْقَدْتُمْ نَارًا، ثُمَّ دَخَلْتُمْ فِيهَا، فَجَمَعُوا حَطَبًا فَأَوْقَدُوا، فَلَمَّا هَمُّوا بِالدُّخُولِ فَقَامَ يَنْظُرُ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ، قَالَ بَعْضُهُمْ إِنَّمَا تَبِعْنَا النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فِرَارًا مِنَ النَّارِ، أَفَنَدْخُلُهَا، فَبَيْنَمَا هُمْ كَذَلِكَ إِذْ خَمَدَتِ النَّارُ، وَسَكَنَ غَضَبُهُ، فَذُكِرَ لِلنَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ " لَوْ دَخَلُوهَا مَا خَرَجُوا مِنْهَا أَبَدًا، إِنَّمَا الطَّاعَةُ فِي الْمَعْرُوفِ ".
Ali b. Ebi Talib şöyle demiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir seriyye gönderdi, başlarına ensardan birisini kumandan tayin etti ve askerlere kumandanlarına itaat etmelerini emretti. (Yolda) kumandan (maiyyetine) öfkelendi de "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana itaat etmenizi emretmedi mi?" diye sordu. Askerler "Evet, emretti!" dediler. Kumandan "Size kesin emrim şudur ki odun toplayacaksınıı, bir ateş yakacaksınız, sonra da ona gireceksiniz!" dedi. Askerler odun topladılar ve bir ateş yaktılar. Ateşin içine girmeye yöneldiklerinde durup birbirlerine baktılar. İçlerinden bazısı "Bizler Nebi'e ancak ateşten kaçmak için tabi olduk, (şimdi biz böyle iken) onun içine mi gireceğiz?" dediler. Onlar böyle iken ateşin alevi söndü ve kumandanın öfkesi geçti. Sonra bu olayı Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e zikrettiklerinde Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Eğer ateşe girselerdi, ondan dışarı çıkamazlardı. Çünkü itaat ancak makul ve meşru olan emirler hakkındadır" buyurdu. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Devlet başkanının Allah' a isyan olmayan emirlerini dinleme ve itaat etme. " İmam Buharl'nin burada dinlemeyi ve itaat etmeyi -bu bölümdeki hadislerde devlet başkanı düzeyinde olmasa bile bütün idarecilere itaattan söz edildiği halde- devlet başkanı şeklinde kayıtlaması, idareciye itaat emrinin yerine getirileceği kişinin devlet başkanı tarafından o göreve getirilmiş olmasındandır. "Başı siyah kuru üzüm gibi." Hadiste geçen "zebibe" kelimesi "ez-zebib" kelimesinin tekilidir. Anlamı kuru üzüm demektir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Habeşlinin başını kuru üzüme benzetmesi, kuru üzümün bir arada toplanması ve başının siyah olmasından dolayıdır. Bu, değersizlik, şeklin çirkinliği ve ona itibar edilmemesi konusunda temsili bir benzetmedir. Bu hadisin geniş bir açıklaması Namaz bölümünde geçmişti. İbn Battal'ın nakline göre Mühelleb şöyle demiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in "(((İdarecilerinizin emirlerini) dinleyiniz ve onlara itaat ediniz" şelindeki emri, köleyi göreve getirenin Kureyşli bir devlet başkanından başkası olmayacağını gerekli kılmaktadır. Çünkü daha önce geçtiği üzere devlet başkanlığı ancak Kureyş'tedir. Ümmet devlet başkanlığının kölelere verilemeyeceği noktasında icma etmişlerdir. Biz de şunu ekleyelim: Hadiste bu kimseye "köle" denmesi, azad edilmeden önceki durumu göz önüne alınarak söylenmiş olma ihtimaline dayanmaktadır. Bütün bunlar kölenin seçim yoluyla oraya gelmiş olması durumuyla ilgilidir. Buna karşılık bir köle gücü ve kuwetiyle gerçekten kontrolü ele geçirecek olursa masiyeti emretmediği sürece -daha önce açıklandığı üzere- kendisine itaat etmek, fitneyi söndürmek için gerekli olur. Bazılarına göre maksat şudur: Devlet başkanı bir Habeşli köleyi mesela bir beldenin idareciliğine tayin edecek olsa, ona itaat etmek gereklidir, yani farzdır. Hadiste Habeşli kölenin devlet başkanı olacağı ifadesi yoktur. "Masiyet emredildiğinde ise dinlemek ve itaat etmek yoktur." Yani bu durumda itaat etmek gerekmez. Tam tersine itaatten kaçınmaya gücü yetenlere bu, haram bile olur. Ahmed b. Hanbel'de yer alan Muaz hadisine göre "Allah'a itaat etmeyene itaat yoktur. "(Ahmed b. Hanbel, III, 213) Dinleme ve itaat etme emri konusunda Ubade'nin rivayet ettiği hadis açıklanırken bu konu tekrara ihtiyaç kalmayacak şekilde ele alınmıştı. Orada "Ancak idarecinin (emirin) açık bir küfrünü görürseniz" denilmekteydi. Bu hadis Fiten bölümünde yer almaktaydı. Kısacası devlet başkanı, küfür nedeniyle bilginlerin ittifakıyla görevden çekilmiş sayılır. Her Müslümana bunu yerine getirmesi gerekli olur. Buna gücü yeten sevabını elde eder. Devlet başkanına yağcılık yapan ise günah kazanır. Aciz olan kimsenin o topraklardan hicret etmesi gerekir. "Ve bir ateş yaktılar." Da.vudi şöyle demiştir: Buradaki "ateş"ten maksat olayda söz.ü edilen ateştir. Çünkü onlar sözkonusu ateşi yakarak öleceklerdi ve içinden canlı olarak çıkmayacaklardı. Da.vadi şöyle devam eder: Bu "ateş"ten maksat cehennem ateşi olmadığı gibi, onların bu ateşte ebediyyen kalacakları da değildi. Zira şefaat hadisinde "Kalbinde zerre kadar iman olan kimse ateşten çıkacaktır" buyurulmaktadır.(Buhari, Rikak) Davudi şöyle der: Bu ifade, mubah olan tarizler kabilindendir. Onun demek istediği şudur: Bu teklif, vazgeçirme ve korkutma maksadıyla getirilmiştir ki onu duyan kimse bu şekilde hareket edecek kişinin cehennemde eb edi kalacağını anlasın. Söylenmek istenen bu değildir, asıl söylenmek istenen engelleme ve korkutmadır. Bu hadisin geniş bir açıklaması Meğa.zi Bölümünde Abdullah b. Huzafe Seriyyesi başlığı altında geçmişti. Burada şöyle denebilir: Sözkonusu olaydaki kumandan, onların gerçekten ateşe girmelerini istememiştir. O, sadece idareciye itaatin vacip olduğuna, bu vacibi terk edenin cehenneme gireceğine işaret etmek istemiştir. Olayda sözü geçen ateşe girmek onlara zor geldiğine göre büyük cehennem ateşi sözkonusu olduğunda durumları nice olacaktır! O kumandanın asıl maksadı, sanki askerlerden herhangi birini gerçekten o ateşe girerken gördüğünde buna engelolmaktır
حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ عُفَيْرٍ، قَالَ حَدَّثَنِي اللَّيْثُ، قَالَ حَدَّثَنِي عُقَيْلٌ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، قَالَ أَخْبَرَنِي عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُتْبَةَ بْنِ مَسْعُودٍ، أَنَّ عَائِشَةَ، زَوْجَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَتْ لَمَّا ثَقُلَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَاشْتَدَّ بِهِ وَجَعُهُ اسْتَأْذَنَ أَزْوَاجَهُ أَنْ يُمَرَّضَ فِي بَيْتِي، فَأَذِنَّ لَهُ، فَخَرَجَ وَهْوَ بَيْنَ الرَّجُلَيْنِ تَخُطُّ رِجْلاَهُ فِي الأَرْضِ، بَيْنَ عَبَّاسِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ وَبَيْنَ رَجُلٍ آخَرَ. قَالَ عُبَيْدُ اللَّهِ فَأَخْبَرْتُ عَبْدَ اللَّهِ بِالَّذِي قَالَتْ عَائِشَةُ، فَقَالَ لِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبَّاسٍ هَلْ تَدْرِي مَنِ الرَّجُلُ الآخَرُ الَّذِي لَمْ تُسَمِّ عَائِشَةُ قَالَ قُلْتُ لاَ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ هُوَ عَلِيٌّ. وَكَانَتْ عَائِشَةُ زَوْجُ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم تُحَدِّثُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لَمَّا دَخَلَ بَيْتِي وَاشْتَدَّ بِهِ وَجَعُهُ قَالَ " هَرِيقُوا عَلَىَّ مِنْ سَبْعِ قِرَبٍ لَمْ تُحْلَلْ أَوْكِيَتُهُنَّ لَعَلِّي أَعْهَدُ إِلَى النَّاسِ ". فَأَجْلَسْنَاهُ فِي مِخْضَبٍ لِحَفْصَةَ زَوْجِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم، ثُمَّ طَفِقْنَا نَصُبُّ عَلَيْهِ مِنْ تِلْكَ الْقِرَبِ، حَتَّى طَفِقَ يُشِيرُ إِلَيْنَا بِيَدِهِ أَنْ قَدْ فَعَلْتُنَّ قَالَتْ ثُمَّ خَرَجَ إِلَى النَّاسِ فَصَلَّى لَهُمْ وَخَطَبَهُمْ.
Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zevcesi Aişe r.anha dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hastalığı ağırlaşıp, ağrıları çoğalınca diğer zevcelerinden hastalığını benim evimde geçirip, bakımının orada yapılması için izin istedi. Onlar da ona izin verdiler. Ayakları yerde sürüklendiği halde iki kişi onun yanlarından tutmuş olarak çıktı. Onu yanlarından tutanlardan birisi Abbas b. Abdulmuttalib idi. Diğeri de bir başka kişi idi. Ubeydullah dedi ki: Ben Abdullah'a Aişe'nin dediklerini söyleyince, Abdullah b. Abbas bana dedi ki: Aişe'nin adını vermediği diğer adamın kim olduğunu biliyor musun? Ubeydullah dedi ki: Ben hayır dedim. İbn Abbas: O Ali'dir dedi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in.zevcesi Aişe radıyallShu anhS şunu anlatırdı: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem benim evime girip, rahatsızlığı ağırlaşınca şöyle buyurdu: Bana ağızları çözülmemiş yedi kırbadan su dökün. Belki insanlara bir tausiyede bulunurum. Bunun üzerine biz de onu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in eşi Hafsa'ya ait büyükçe bir leğene oturttuk. Sonra da o kırbalardan üzerine su dökmeye koyulduk. Nihayet o bize: Yaptığınız bu kadarı yeter, diye işaret etti. Aişe dedi ki: Sonra insanların (ashabın) yanına çıktı, onlara namaz kıldırdı ve hutbe verdi." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Yedi kırbadan" denildiğine göre bu sayıdaki hikmet, zehir ve sihirin zararlarını defetmekte bir özelliği bulunmasından dolayıdır. Bu başlığın baş taraflarında onun: İşte bu o zehirden ötürü kalp damarımın kesildiği zamandır dediği zikrediImiş idi. Köpeğin artığının necis olmadığını söyleyerek bundan dolayı yedi defa kabın yıkanması emrinin sadece onun tükürüğündeki zehirin etkisinin önlenmesi için olduğunu söyleyen bazı kimseler de delil diye buna tutunmuşlardır. Halbuki "kim sabahleyin acve türü yedi hurma yiyecek olursa o gün ona ne zehir, ne de sihir zarar verir" diye buyurduğu da sabittir. Nesai de Fatiha'nın musibete uğramış kimseye yedi defa okunacağına dair rivayet zikretmiş bulunmaktadır. Bunun da senedi sahihtir. Müslim'in Sahih'inde ağrısı bulunan kimseye şöyle denileceği belirtilmektedir: "Yedi defa euzu bi izzetillahi ve kudretihi min şerri ma ecidu ve uhaziru: Bu hissettiğimin ve bundan dolayı da uğramaktan çekindiğim şeylerin şerrinden Allah'ın izzetine ve kudretine sığınırım, denir." Nesai'de de şöyle denilmektedir: "Her kim henüz eceli gelmemiş bir hastaya yedi defa: Eselullahe'l-azim Rabbe'l-arşi'l-azim en yeşfiyek: Azametli olan Allah'tan, azim Arşın Rabbinden sana şifa vermesini diliyorum ... diyecek olursa" denilmektedir. İbn Ebi Şeybe tarafından rivayet edilen, Ebu Cafer yoluyla gelen mürsel rivayete göre de Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Yarın nerede olacağım diye ormuş ve bu sorusunu defalarca tekrarlamıştır. Böylelikle zevceleri Aişe'nin yanında olmak istediğini anladılar ve: Ey Allah'ın Resulü, biz günlerimizi kızkardeşimiz Aişe'ye bağışladık, dediler
حَدَّثَنَا عَارِمٌ، حَدَّثَنَا حَمَّادٌ، قَالَ قُرِئَ عَلَى أَيُّوبَ مِنْ كُتُبِ أَبِي قِلاَبَةَ، مِنْهُ مَا حَدَّثَ بِهِ وَمِنْهُ مَا قُرِئَ عَلَيْهِ، وَكَانَ هَذَا فِي الْكِتَابِ عَنْ أَنَسٍ أَنَّ أَبَا طَلْحَةَ وَأَنَسَ بْنَ النَّضْرِ كَوَيَاهُ، وَكَوَاهُ أَبُو طَلْحَةَ بِيَدِهِ. وَقَالَ عَبَّادُ بْنُ مَنْصُورٍ عَنْ أَيُّوبَ، عَنْ أَبِي قِلاَبَةَ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، قَالَ أَذِنَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لأَهْلِ بَيْتٍ مِنَ الأَنْصَارِ أَنْ يَرْقُوا مِنَ الْحُمَةِ وَالأُذُنِ. قَالَ أَنَسٌ كُوِيتُ مِنْ ذَاتِ الْجَنْبِ وَرَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حَىٌّ، وَشَهِدَنِي أَبُو طَلْحَةَ وَأَنَسُ بْنُ النَّضْرِ وَزَيْدُ بْنُ ثَابِتٍ، وَأَبُو طَلْحَةَ كَوَانِي.
[– 3720 - 3721-] Enes'ten rivayete göre, "Ebu Talha ve Enes b. en-Nadr kendisini dağlamışlardı. Onu Ebu Talha kendi eliyle dağlamıştı." Enes b. Malik'ten, dedi ki: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ensardan bir ev halkına zehirden ve kulak ağrısından dolayı rukye yapmalarına İzin vermiştir." Enes dedi ki: "Ben Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hayatta olduğu halde zatu'lcenb'den dolayı dağlandım, Ebu Talha, Enes b. en-Nadr, Zeyd b. Sabit de benim bu dağlanışıma şahit oldular. Beni dağlayan da Ebu Talha idi." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Zatu'l-cenb", kaburga kemiklerinin iç tarafındaki zarda anz olan sıcak bir şişkinlik (iltihap)dir. Göğsün ve kaburga kemiklerinin adalelerinde ve iç taraflarında sıkıŞıP kalan rlhler (iltihabi havalar) dolayısı ile böğrün çeşitli yerlerinde arız olan ve bundan dolayı da ağnlara sebep olan hastalık hakkında da kullanılır. Birincisi doktorların söz konusu ettiği gerçek zatu'l-cenb'dir. Doktorlar derler ki: Bunun beş tane arazı (belirtisi) vardır: Yüksek ateş, öksürük, bir şeylerin battığını hissetmek, nefes darlığı ve yüksek nabızdır. Zatu'l-cenb'e aynı zamanda böğür ağrısı da denilir. Bu da korkutucu hastalıklardan birisidir. Çünkü kalp ile ciğer arasında meydana gelir ve en kötü hastalıklardan birisidir. Bundan dolayı Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Allah onu bana musallat edecek değildir" diye buyurmuştur. Huma ise zehir demektir. Buna dair açıklamalar "dağlama yaptıran kimse" başlığında geçmiş bulunmaktadır