Sahîh-i Buhârî · 6119
Arapça metin
حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ الْجَعْدِ، أَخْبَرَنَا شُعْبَةُ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ مَوْلَى، أَنَسٍ ـ قَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ اسْمُهُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَبِي عُتْبَةَ ـ سَمِعْتُ أَبَا سَعِيدٍ، يَقُولُ كَانَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم أَشَدَّ حَيَاءً مِنَ الْعَذْرَاءِ فِي خِدْرِهَا.
Ebu Said'den, diyor ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, odasında kendisine ayrılan yerde bulunan bakire kızdan daha ileri derecede haya sahibi idi." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Haya". Hayanın tarifi, İman bölümünün baş taraflarında geçmiş bulunmaktadır. İbn Dakiki'l-'Id, Şerhu'l-Umde adlı eserinde şunları söylemektedir: Hayanın asıl anlamı, imtina etmektir. Daha sonra bu inkibad (geri durmak) hakkında kullanılmaya başlanmıştır. Gerçek şu ki, imtina da hayanın gereklerindendir. Bir şeyin gereği, onun aslı olmaz. İmtina, hayanın gereklerinden olduğuna göre hayayı elden bırakmamaya dair yapılan teşvik, aynı zamanda ayıplanan şeyleri işlemekten imtina etmeye de teşvik olur. Bu lafız sonuna, uzatan bir hemze getirilmeyip, "haya" şeklinde söylenecek olursa yağmur demek olur. "Haya, hayırdan başka bir şey getirmez." Taberani, Kurra İbn Iyasitan şu hadisi rivayet etmektedir: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e: Haya dinden (mi)dir, diye soruldu. O: Aksine o dinin tamamıdır, buyurdu." "Şüphesiz hayanın bir kısmı vakardır. Şüphesiz hayanın bir kısmı sekinettir. " Kurtubi dedi ki: Buşeyr'in sözünün anlamı şudur: Hayanın bir kısmı, sahibini başkasına saygı göstermek ve kendisinin de saygı gösterilecek birisi olması suretiyle vakarlı olmaya iter. Hayanın bir kısmı da sahibini şahsiyetli, mert bir kimseye yakışmayan birtakım işleri yapmakta harekete geçmekten alıkoyarak sakinleştirir. İmran'ın onun bu söylediklerine bu kadar tepki göstermesi, sözlerinin anlamı açısından değildir. Ona bu sözlerini Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sözüne başkasının sözüyle karşılık vermek anlamına gelecek şekilde söylediği için tepki göstermiştir. "Haya imandandır." İbnu't-Tin'in, Ebu Abdulmelik'ten nakletliğine göre bundan maksat, imanın kemalidir. Ebu Ubeyd el-Herevi de şöyle demektedir: Yani hayalı bir kimse, takvalı olmasa dahi hayası sayesinde masiyetlerden uzak durur. Böylelikle haya kendisini masiyetler işlemekten engellemek bakımından iman gibi olur. İyad ve başkaları da şöyle demektedir: Haya, insanın tabiatında olan bir şey olmakla birlikte, imandan diye değerlendirilmesinin sebebi, hayanın şeriatın kanununa göre kullanılmasının belli bir maksada, o alanda fiil işlemeye (kesbe) ve ilme ihtiyacının olmasından dolayıdır. Tamamıyla hayır olup onun ancak hayır getirmesine gelince, bunun genelolarak yorumlanması zor bir durumdur. Çünkü haya bazı hallerde kişiyi kötülükler işleyen kimseye karşı çıkmaktan alıkoyabilir ve bazı hakları ihlal edip yerine getirmemeye itebilir. Buna şöyle cevap verilmiştir: Bu hadislerde kastedilen haya, şer'i alandır. Hakların ihlal edilmesi sonucunu veren haya şer'i bir haya değildir, aksine o bir acizlik ve bir küçüklüktür. Buna haya adının verilmesi, şer'i hayaya benzerliğinden ötürüdür. O da kişiyi çirkin olan işi terk etmeye iten bir ahlaktır. Derim ki: Bununla, hayayı ahlak edinen bir kimsenin bu hayasının çoğunlukla hayra götüren türden olana işaret edilme ihtimali de vardır. Böylelikle haya sebebiyle yaptığı hayırların yanında, sözü geçen türden yapması muhtemel olumsuzlukların pek değeri olmaz. Yahut haya hayra götüren bir sebep olduğu için haya sahibinin huyu ve adeti haline geldiği takdirde, bu haya sebebiyle bizatihi hayır ve hayra sebep olan işleri yapar. Ebu'I-Abbas el-Kurtubi dedi ki: Kesbi haya, şeriat koyucunun imandan kabul ettiği hayadır. Kendisiyle mükellef kılınan haya da budur. Tabiatla bulunan haya değildir. Şu kadar var ki, tabiatında bir miktar haya bulunan kimsenin sahip olduğu bu tabii haya, kesbi hayaya sahip olmakta ona yardımcı olur. Bazen kesbi haya tabiatta yer edinceye kadar bir karakter haline de gelebilir. Devamla dedi ki: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, hayanın her iki türünü de kendi şahsında toplamıştır. Onun tabiatında bulunan haya, perdesi arkasında saklanan bakire kızdan daha ileri idi. Kesbi hayası itibariyle de en yüksek zirveye ulaşmıştı. ---Ebu'I-Abbas el-Kurtubl'den iktibas burada sona ermektedir. --- Böylelikle burada üçüncü hadisin zikredilmesinin alakası da anlaşılmış olmaktadır. Buna dair açıklamalar da daha önce Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in nitelikleri başlığında geçmiş bulunmaktadır
Benzer hadisler
حَدَّثَنَا أَبُو الْوَلِيدِ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ، سَمِعَ الْبَرَاءَ ـ رضى الله عنه ـ يَقُولُ كَانَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم مَرْبُوعًا، وَقَدْ رَأَيْتُهُ فِي حُلَّةٍ حَمْرَاءَ مَا رَأَيْتُ شَيْئًا أَحْسَنَ مِنْهُ.
Bera r.a.'dan, dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem orta boylu idi. Ben onu kırmızı bir elbise giyinmişken gördüm. Ondan daha güzelini asla görmedim." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Kırmızı elbise." Kırmızı elbise giymek hususunda selefin görüşlerini yedi ayrı görüş olarak şöylece özetleyebiliriz: 1- Mutlak olarak caizdir. Ali, Talha, Abdullah b. Cafer, el-Bera ve ashab-ı kiram'dan daha başkalarından, tabiinden de Said b. el-Müseyyeb, en-Nehaı, eşŞa'bı, EbQ Kilabe ile EbQ Vail ve kalabalık bir topluluktan rivayet edilmiştir. 2- Mutlak olarak yasaktır. Buna gerekçe ise daha önce kaydedilen Abdullah b. Amr yolu ile gelen hadis ile Beyhaki'nin naklettiği İbn Mace'nin de zikrettiği İbn Ömer'in şu hadisidir: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem el-mufeddem denilen uspur ile iyice doyurulmuş (boyanmış) elbise giyinmeyi nehyetmiştir." Bunun ne demek olduğunu hadiste zaten açıklamış bulunmaktadır. Ömer'den rivayet edildiği ne göre de o bir adam üzerinde uspurlu bir elbise gördü mü onu hızhca çeker ve: Bunu bırakın da kadınlar giyinsin, derdi." Bunu Taberi rivayet etmiş bulunmaktadır. 3- Boyası hafif olanlar değil de kırmızısı iyice doyurulmuş elbise giyinmek mekruhtur. Bu görüş Ata, Taws ve Mücahid'den rivayet edilmiştir. Bu hususta delil de az önce zikrettiğimiz el-müfeddem'i söz konusu eden hadis olabilir. 4- Süslenmek ve gösteriş kastı ile kırmızı elbise giymek, mutlak olarak mekruhtur. Ama evlerde, iş esnasında giyilmesi caizdir. Bu görüş İbn Abbas'tan nakledilmiştir. 5- İpliği boyandıktan sonra dokunmuş olanı giymek caizdir. Ama dokunduktan sonra boyananı giyinmek yasaktır. Bu görüşe el-Hattabı meyletmiş ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kırmızı bir elbise giyindiğine dair varid olmuş haberlerde geçen hullenin Yemen hullelerinden birisi oluşunu delilgöstermiştir. Aynı şekilde kırmızı burdlerin durumu da böyledir. Yemen burdlerinin ipi önce boyanır, sonra dokunurdu. 6- Nehy (yasak) özelolarak uspur ile boyanmış elbiseler hakkındadır. Çünkü nehy ona dair varid olmuştur. Daha başka boyalarla boyanmış olan ise yasak değildir. Ancak daha önce geçmiş olan Muğire hadisi bu iddiayı zayıflatmaktadır. 7 - Yasağın bütünüyle kırmızıya boyanmış olan elbise hakkında has kabul edilmesi. Kırmızı dışında beyaz, siyah ve daha başka renklerin de bulunduğu elbiseler ise yasak değildir. İşte kırmızı hulle hakkında varid olmuş hadisler de buna göre yorumlanır. Çünkü Yemen'den gelen hulleler çoğunlukla kırmızı ve daha başka renkte çizgili yapılırdj. İbnu'l-Kayyim dedi ki: İlim adamlarından kimisi kırmızı boya ile iyice doyurulmuş bir elbise giyer ve onun bununla sünnete uyduğunu iddia ederdi. Ama bu yanlıştır. Çünkü kırmızı hulle Yemen burdlerindendir. Burd ise sadece kırmızı ile boyanmaz. İbnu'l-Kayyim böyle demiştir. et-Taberı ise bu görüşlerin çoğunu zikrettikten sonra şunları söylemektedir: Benim görüşüme göre her renkle boyanmış olan elbiseyi giymek caizdir. Şu kadar var ki ben katıksız kırmızı (kırmızıya doymuş) elbiseyi giymeyi sevmediğim gibi, diğer elbiselerin üzerinde üst elbise olarak kırmızı renkli yi de mutlak olarak giyinmeyi sevmiyarum. Çünkü kırmızı elbise günümüzde mert kimselerin elbise çeşitleri arasında değildir. Şüphesiz ki günah olmadığı sürece zamanın kılık kıyafetine riayet etmek, mertliğin bir gereğidir. Kabul gören kıyafetlere aykırı hareket etmek ise bir tür gösteriştir. Bunun sekizinci bir görüş olarak kabul edilmesi de mümkündür. Bu konuda meselenin tahkikine gelince, kırmızı renkli elbiseyi giymeye dair yasak, kafirlerin giydiği elbise olduğundan ötürü ise bu hususta kabul edilmesi gereken görüş, ileride geleceği üzere kırmızı mısera ile ilgili görüş gibidir. Eğer yasak, onun kadınların kıyafeti olduğundan dolayı ise, o takdirde bu, kadınlara benzemenin yasaklanışı kapsamındadır. Bu durumda onun nehyedilmesi, bizatihı değildir. Eğer gösteriş yahut mertliğe aykırı olmak açısından yasaklanmış ise, böyle bir halalduğu takdirde yasak olur, değilse Malik'in benimsediği görüş olan toplantı yerleri ile evarasında fark gözetmek, daha da pekişir
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مَالِكٌ، عَنْ أَبِي حَازِمٍ، عَنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ، قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم لِرَجُلٍ " أَمَعَكَ مِنَ الْقُرْآنِ شَىْءٌ ". قَالَ نَعَمْ سُورَةُ كَذَا وَسُورَةُ كَذَا. لِسُوَرٍ سَمَّاهَا.
Sehl b. Sa'd'ın nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem birisine "Kur'an'dan ezberinde bir şey var mı?" diye sordu. O zat da "Evet,ezberimde şu sure, şu sure vardır" diye birtakım surelerin isimlerini saydı. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Nebi s.a.v. de Kur'an'a 'şey' ismini vermiştir." İmam Buhari burada Sehl b. Sa'd hadisine yer vermiştir. Bu hadiste "Kur'an'dan ezberinde bir şey var mı?" diye bir cümle vardır. Bu, Nebi s.a.v.'e mehir istemeksizin evlenme teklif eden kadınla ilgili uzunca hadisten kısaltılarak alınmış bir cümledir. Hadis uzun haliyle açıklamasıyla birlikte Nikah bölümünde geçmişti. Kur'an'a neden "şey" denmesine gelince, Kur'an'ın bir kısmı Kur'an'dan sayılır ve Yüce Allah o parçaya "şey" adını vermiştir. "Yüce Allah 'Onun zatından başka her şey yok olacaktır' diye haber vermiştiL" İbn Battal, İmam Buhari'nin yukarıdaki başlığı Abdulaziz b. Yahya el-Mekkl'nin ifadesinden çekip aldığını işaret etmiştir. Çünkü o Kitabu'l-Hiyede isimli eserinde şöyle demektedir: Yüce Allah varlığını ispat ve yokluğu kendisinden uzak kılmak için kendi nefsine "şey" ismini vermiştir. Aynı şekilde kendi nefsine icra ettiği şeyi kelamına da etmiştir ve "şey" sözcüğünü kendi isimlerinden kılmamış, aksine kendisinin "bir şey" olduğunu ifade etmiştir. Böylece çeşitli milletlerin içinde varolan dehrileri ve ilah inkarcılarını yalanlamayı hedeflemiştir. Allah'ın ezeli ilminde ileride isimlerini inkar edecek, insanların kafasını karıştıracak ve kelamını yaratılmış şeylerin arasına katacak kimseler geleceği mevcuttu. Bundan dolayı "Onun benzeri hiçbir şey yoktur"(Şura 11 buyurmuştur. Böylece o kendi nefsini ve kelamını yaratılmış olan şeylerin dışında tutmuş, sonra kelamını nefsini vasfettiği şeylerle niteleyerek şöyle buyurmuştur: "Allah'ı layık olduğu şekilde tanımadılar. Çünkü 'Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi' dediler. "(En'am 91) Ve ''Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken 'bana da vahyolundu' diyenden ... daha zalim kim vardırf"(En'am 93) Böylece Yüce Allah nefsine delalet eden şeyle kelamına da delalet etmiştir ve kelamının zat! sıfatlarından birisi olduğunun bilinmesini istemiştir. "Şey" diye isimlendirilen her sıfat "mevcuttur" manasındadır. •
حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، قَالَ سَمِعْتُ ابْنَ الْمُنْكَدِرِ، يَقُولُ سَمِعْتُ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ، يَقُولُ مَرِضْتُ فَجَاءَنِي رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَعُودُنِي وَأَبُو بَكْرٍ وَهُمَا مَاشِيَانِ، فَأَتَانِي وَقَدْ أُغْمِيَ عَلَىَّ فَتَوَضَّأَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ثُمَّ صَبَّ وَضُوءَهُ عَلَىَّ فَأَفَقْتُ فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ ـ وَرُبَّمَا قَالَ سُفْيَانُ فَقُلْتُ أَىْ رَسُولَ اللَّهِ ـ كَيْفَ أَقْضِي فِي مَالِي كَيْفَ أَصْنَعُ فِي مَالِي قَالَ فَمَا أَجَابَنِي بِشَىْءٍ حَتَّى نَزَلَتْ آيَةُ الْمِيرَاثِ.
Cabir b. Abdullah r.a. şöyle anlatmıştır: Hastalandığımda Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile Ebu Bekir yürüyerek beni ziyarete geldiler. Bana geldiklerinde bayılmış halde idim. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem abdest aldı. Sonra abdest aldığı sudan benim üzerime döktü. Ben bunun üzerine ayıldım ve "Ya Resulallah! -Ravi Süfyan, bu hitabı ey 'Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem' şeklinde nakletmiş olabilir- Malım hakkında nasıl hükmedeyim, malım hakkında nasıl davranayım" diye sordum. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana miras ayeti ininceye kadar hiçbir cevap vermedi. Fethu'l-Bari Açıklaması: Başlıktan anlaşılan şudur: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e hakkında vahiy inmeyen bir şey sorulduğunda iki durum sözkonusuydu: Ya bu soruya "bilmiyorum" diye cevap verir ya da kendisine vahiyle açıklaması gelinceye kadar susardı. Burada "vahiy" kelimesinden maksat, okunmasıyla ibadet edilen Kur'an ve bunun dışında başka şeyleri kapsar. "Bilmiyorum" ifadesi için İmam Buhari herhangi bir delil zikretmemiştir. Çünkü mu allak ve mevsul her iki hadis ikinci şık için örnektir. Öyle anlaşılıyor ki İmam Buhari, başlıkta buna benzer şeylerde adeti olduğu üzere bu konuda varid olan habere işaret etmiştir. Fakat -haber delil olmaya elverişli olsa bile- onun gerekli gördüğü şartı taşıyan herhangi bir rivayet sabit değildir. Bu konuda birçok hadis vardır. Bunlardan biri İbn Ömer'in rivayet ettiği şu hadistir: "Adamın biri Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gelip 'dünyanın hangi köşesi daha hayırlıdır?' diye sordu. O da 'bilmiyorum' dedi. Akabinde kendisine Cebrail ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu soruyu ona sordu. Cebrail de 'bilmiyorum' dedi. Bunun üzerine Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem 'Rabbine sor' deyince Cebrail öyle bir sarsıldı ki. .. " Hadisi İbn Hibban rivayet etmiştir. Hakim de CUbeyr b. Mut'im'den buna benzer şekilde nakletmiştir.(Hakim, Müstedrek, I, 167, II, 9) "Rey ve kıyasa göre hüküm vermezdi." Evza! "İlim, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sahabilerinden nakledilen şeylerdir. Onlardan gelmeyenler ilim değildir" demiştir. Ebu Ubeyd ve Yakub b. Şeybe'nin nakline göre İbn Mesud şöyle demiştir: "İnsanlar Muhammed'in sahabilerinden, onların büyüklerinden kendilerine ilim geldiği sürece hayır içinde kalmaya devam edeceklerdir. Onların küçüklerinden kendilerine ilim geldiğinde hevesleri ve arzuları birbirinden farklı olduğunda helak olurlar." Ebu Ubeyde bu sözü şöyle tefsir etmiştir: Sahabe ve onlara iyilikle tabi olan önde gelen büyüklerden nakledilen her şey, miras olarak alınan ilimdir. Onlardan sonra gelenlerin uydurdukları ise kınanmıştır. Selef bilginleri ilimle reyi birbirinden ayırıyorlar, sünnete "ilim" derken, bunun dışındakilere "rey" diyorlardı. Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir: İlim, Nebiden sonra sahabilerden alınır. Sahabi yoksa kişi tabiOndan ilim almakta muhayyerdir. Ahmed b. Hanbel'in şöyle dediği nakledilir: Hulefa-yı Raşidın'den gelen şeyler sünnetten sayılır. Onların dışındaki sahabilerden "Bu sünnettir" diyen kimsenin ifadesini reddetmem. İbnü'l-Mübarek, "Hükme esas alınacak olan haber olmalıdır, reyden de size haberi tefsir edeni alınız" demiştir. Kısacası, rey kitap veya sünnetten bir nakle dayalıysa övülmüştür. İlimden dayanağı yoksa kınanmıştır. Abdullah b. Amr'ın yukarıdaki hadisi, bunu ifade etmektedir. Çünkü o, ilmin yok olmasından sonra cahillerin kendi görüşlerine dayanarak fetva vereceklerini söylemiştir
وَقَالَ الْمَكِّيُّ حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ سَعِيدٍ،. وَحَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ زِيَادٍ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَعْفَرٍ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ سَعِيدٍ، قَالَ حَدَّثَنِي سَالِمٌ أَبُو النَّضْرِ، مَوْلَى عُمَرَ بْنِ عُبَيْدِ اللَّهِ عَنْ بُسْرِ بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ احْتَجَرَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حُجَيْرَةً مُخَصَّفَةً أَوْ حَصِيرًا، فَخَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يُصَلِّي فِيهَا، فَتَتَبَّعَ إِلَيْهِ رِجَالٌ وَجَاءُوا يُصَلُّونَ بِصَلاَتِهِ، ثُمَّ جَاءُوا لَيْلَةً فَحَضَرُوا وَأَبْطَأَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَنْهُمْ، فَلَمْ يَخْرُجْ إِلَيْهِمْ فَرَفَعُوا أَصْوَاتَهُمْ وَحَصَبُوا الْبَابَ، فَخَرَجَ إِلَيْهِمْ مُغْضَبًا فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " مَا زَالَ بِكُمْ صَنِيعُكُمْ حَتَّى ظَنَنْتُ أَنَّهُ سَيُكْتَبُ عَلَيْكُمْ، فَعَلَيْكُمْ بِالصَّلاَةِ فِي بُيُوتِكُمْ، فَإِنَّ خَيْرَ صَلاَةِ الْمَرْءِ فِي بَيْتِهِ، إِلاَّ الصَّلاَةَ الْمَكْتُوبَةَ ".
Zeyd İbn Sabit r.a.'dan, dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem (mescidde) hurma dallarından kendisi için küçük bir hücre çevirdi -yahut bir hasır edindi.- Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem çıkıp onun içinde namaz kılıyordu. Birtakım adamlar da kendisini takip ederek onun namazına uyup namaz kıldılar. Daha sonra yine bir gece gelip orada hazır bulundular. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ise onlara göre geç kaldı ve yanlarına çıkmadı. Bu sefer seslerini yükselterek kapıya da çakıl taşları atıp kapıyı çalmaya koyuldular. Allah Rasulü kızgınlıkla yanlarına çıktı ve onlara: Siz o yaptığınızı sürdürüp gidince ben de onun üzerinize farz olarak yazılacağını zannettim. Bu sebeple (nafile) namazlarınızı evlerinizde kılmaya bakınız. Çünkü şüphesiz farz namaz dışında kişinin en hayırlı namazı evinde kıldığıdır, buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Yüce Allah'ın emri dolayısıyla gazabın ve şiddet göstermenin caiz oluşu. Nitekim yüce Allah: "Kafirlerle münafıklara karşı cihad et ve onlara sert ol. "(Tevbe, 73) diye buyurmuştur." Buhari, bu başlıkla Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in eziyetlere sabrettiğine dair varid olan hadisin, ancak kendi nefsi ile ilgili olan hususlar ile ilgili olduğuna işaret ediyor gibidir. Eğer yüce Allah'ın bir hakkı sözkonusu ise o, o hususta Allah'ın sertlik gösterme emrine uyardı. Buhari bu başlıkta beş hadis zikretmektedir: Birincisi, Aişe'nin perde ile alakah hadisi olup buna dair açıklamalar daha önce Giyim bölümündEbu geçmiş bulunmaktadır. İkincisi, Ebu Mesud'un imamın sabah namazını uzun kıldırması olayı ile ilgili olan hadisidir. Bunun açıklaması da Namaz bölümünde (702.hadiste) geçmiş bulunmaktadır. Üçüncü hadis ise İbn Ömer'in balgam çıkarmak ile alakah hadisidir. Bunun açıklamaları da Namaz bölümünün baş taraflarında (406.hadiste) geçmiş bulunmaktadır
حَدَّثَنَا أَبُو الْوَلِيدِ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ مُخَارِقٍ، سَمِعْتُ طَارِقًا، قَالَ قَالَ عَبْدُ اللَّهِ إِنَّ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللَّهِ، وَأَحْسَنَ الْهَدْىِ هَدْىُ مُحَمَّدٍ صلى الله عليه وسلم.
Tarık'tan, dedi ki: "Abdullah dedi ki: Şüphesiz sözün en güzeli Allah'ın kitabı, hedyin (önderliğin) en güzeli de Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in gösterdiği yoldur." Bu Hadis 7277 numara ilede geçiyor Fethu'l-Bari Açıklaması: "Dell: Davranış, tutum". Yürüyüş, konuşma ve başka hallerde güzel hareket etmek demektir. Yol hakkında da kullanılır. "Semt: Dini hususlarda görünüş". Din ile ilgili hususlarda görünüşün güzelliği demektir. İşte mutedil olmak, yol ve cihet hakkında da kullanılır. "Hedy". Ebu Ubeyd dedi ki: AsIında el-hedy ve ed-dell birbirine yakın anlamIardadır. Sekinet ve vakar, heybet, görünüş ve şe mail (bedeni özellikler) hakkında da kullanılır. Semt genelde güzellik ve süs cihetiyle değil de hayır ve dil bakımından güzel görünüş ve güzel heyet anlamındadır. YOI hakkında da kullanılır. Kişinin İslam ehlinin yolu üzere, hayır ehlinin kılığında olması cihetiyle her ikisi de güzel anlamdır. Hadis-i şerifte İbn Mesud'un pek üstün bir fazileti sözkonusu edilmektedir. Çünkü Huzeyfe onun insanlar arasında bu özellikler bakımından Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e en ileri derecede benzeyen birisi olduğuna tanıklık etmektedir. Bu ifadelerde kişinin bilmediği şeyler hakkında kanaat belirtmekten sakınmak da dile getirilmektedir. Çünkü Huzeyfe: "Evinden çıktığı zamandan döndüğü vakte kadar" demiş ve bu tanıklığında tanıklık etmesi mümkün olan bu kadarı ile yetinmiştir. Diğer taraftan: "Ailesi ile birlikte başbaşa kaldığında da ne yaptığını bilmiyoruz." demiştir. Çünkü ailesi ile başbaşa kaldığı takdirde, ailesi ile hoş geçinip onlarla rahat etmesinin, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hanımları ile birlikteki halinden daha fazla ya da eksik olmasını mümkün görmüştür. Bu sözleri ile Abdullah radıyaııahu anh hakkında eksiltici bir ifade kullanmayı da kastetmiş değildir. Buhari el-Edebu'l-Müfred'de, Zeyd İbn Vehb yoluyla şu rivayeti nakletmektedir: "Ben İbn Mesud'u şöyle derken dinledim: Şunu bilin ki, ahir zamanda güzel bir yaşayış, bazı amellerden daha hayırlıdır." Hadisin senedi sahihtir. Böyle bir ifade de kişinin kendi görüşüne dayanarak söylenemez. Sanki İbn Mesud, bundan dolayı yaşayışının, hal ve hareketlerinin güzelolmasına çokça dikkat eder, gayret gösterirdi
حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ، حَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنْ أَبِي الزِّنَادِ، عَنِ الأَعْرَجِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " دَعُونِي مَا تَرَكْتُكُمْ، إِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِسُؤَالِهِمْ وَاخْتِلاَفِهِمْ عَلَى أَنْبِيَائِهِمْ، فَإِذَا نَهَيْتُكُمْ عَنْ شَىْءٍ فَاجْتَنِبُوهُ، وَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِأَمْرٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ ".
Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Sizi bıraktığım sürece beni kendi halime bırakınız. Çünkü sizden öncekiler Nebilerine soru sordukları ve onlara çokça başvurdukları için helak oldular. Size bir şeyi yasak ettiğim de ondan kaçınınız. Bir şeyi emrettiğimde onu gücünüz yettiği kadar yapınız." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Resullahın sünnetlerine uyma." Yani Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetlerini kabul edip, anlamına göre amel etme. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sözlerine gelince, bunların içinde emir, yasak ve (birtakım şeyleri) haber verme vardır. Emir ve yasağın hükmü ileride başlı başına gelecektir. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in fiillerine gelince, onlar da yakında ayrı bir bölümde gelecektir. "Yüce Allah'ın "Ve bizi takva sahiplerine önder kıl!" ayeti. İmam Buhari bunu şöyle açıklamıştır: Bizleri bizden öncekilere uyan ve bizden sonrakilerin de uyduğu önderler kıL." Taberi, İbn Ebi Hatim'in, Ali b. Ebi Talha vasıtasıyla nakillerine göre İbn Abbas ayeti "Bizleri takva sahiplerine uyacakları önderler kıl" şeklinde tefsir etmiştir. Taberi'nin ifadesi böyledir. İbn Ebi Hatim'in rivayetine göre ise "Bizleri bize uyulması için hidayet önderleri kıl, bizleri sapıklık önderleri kılma" şeklinde tefsir etmiştir. Zira Yüce Allah saadet ehli olanlara "Onları emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık"(Enbiya 73) buyurmaktadır. Bedbaht olanlar için de "Onları ateşe çağıran öncüler kl/dık (Kasas 41) ifadesini kullanmaktadır. Taberl'nin tercihine göre onlar muttakilere önder olmayı istemişler, Allah'ın muttakileri kendilerine önder kılmasını istememişlerdir. Abd b. Humeyd'in sahih bir senedIe nakline göre Katade "Bizi takva sahiplerine önder kıl" ayetindeki "imam" kelimesini hayırda lider ve yine hayırda kendilerine uyulan hidayet davetçileri kıl şeklinde açıklamıştır. İbn Ebi Hatim'in Süddı vasıtasıyla nakline göre ayetten maksat, bizi takva sahiplerine imam kıl demek değildir. Onlar şunu istemektedirler: Bizleri takva sahiplerine helal ve haram konusunda uyulan önderler kıl. "Kardeşlerim için." Hammad'ın rivayetinde bunun yerine "ashabım için" ifadesi yer almaktadır. "Bu sünnet" bu kelime ile Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yoluna şahsi değil, bir tür ve çeşit işareti yapılmaktadır. "İnsanların öğrenmelerini ve onu sormalarını severim." "Hayırda olması durumu hariç insanları kendi hallerine bırakmaktır." Bu cümle çoğu eserlerde "dal" harfinin üstün haliyle "yeda'u" şeklinde yer almaktadır. Fiil bu haliyle "el-veda" kökündendir ki manası bırakmak, kendi haline terk etmek demektir. Küşmıhenl'nin rivayetinde ise "dal" harfi sakin olarak "dua" kökünden olmak üzere kelime "yed'u" şeklindedir. Kirmanı şöyle demiştir: İbn Avn Kur'an hakkında "yetefehhemuhu=onu anlamaya çalışıyorlar" fiilini kullanırken sünnet hakkında "yeteallemuha = onu öğrenmeye çalışıyorlar" ifadesini kullanmıştır. Sebebine gelince, genelde Müslüman Kur'an'ı daha ilk çocukluk yıllarından itibaren öğrenir. Dolayısıyla ona Kur'an'ı öğrenme tavsiyesinde bulunmaya gerek yoktur. Bundan dolayı İbn Avn onun manasını anlamaya çalışmayı ve ifadesini kavramayı tavsiye etmiştir. İki farklı ifadenin kullanılmasının sebebi şu da olabilir: Kur'an o zamanlar mushafın iki kapağı arasında toplanmışken, sünnet henüz toplanmamıştı. İbn Avn sünnetin öğrenilmesiyle onu peyderpey anlayabilmek için toplanmasını kastetmiştir. Oysa Kur'an böyle değildir. Çünkü o mushafın iki kapağı arasında biraraya getirilmiştir. Dolayısıyla Müslüman onu hemen anlamaya çalışmalıdır. "Orada" yani Kabe'de "bir şey bırakmayayım." İbn Battal şöyle demiştir: Ömer, bu ifadeyle malın Müslümanların maslahatlarına taksim edilmesini istemiştir. Şeybe kendisine Nebi s.a.v. ile ondan sonra gelen Ebu Bekir'in bu konuya el atmamaları dolayısıyla onlara muhalefet etmesinin caiz olmadığını bildirmiş ve onlara uymanın vacip olduğu kanaatini ifade etmiştir. Bizim kanaatimize gelince, bu konudaki tamamlayıcı bilgi şöyledir: Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in takriri, -değişiklik yapmadığı şeyler devam edip gittiği için- onun hükmü mesabesindedir. Dolayısıyla bu konuda ona uymak gerekir. Zira Yüce Allah'ın "Buna uyun"(En'am 153) emrinin genelliği bunu göstermektedir. Ebu Bekr' e gelince, onun bu işe el atmamış olması Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sözünden ve uygulamasından yukarıda sözü edilen takrire aykırı bir şey görmemiş olmasından dolayıdır. Şayet karşısına böyle bir delil çıksaydı, o bunu yapardı. Özellikle halifeliği döneminde mal az olduğu için buna ihtiyacı varken mutlaka yapardı. Ömer ise kendi halifelik döneminde mal çok olmakla birlikte ikinci hadise yani Huzeyfe'nin emanet konusundaki hadisine evleviyetle değinmez. Bu hadisin şerhi Fiten bölümünde geçmişti. "İşlerin en kötüsü sonradan ortaya çıkanlardır." Bu ibarede yer alan "elmuhdesat" "muhdese" kelimesinin çoğuludur. Muhdese, sonradan uydurulan, şeriatta aslı esası olmayan demektir. Buna şeriat örfünde "bid'at" denilir. Şeriatın delalet ettiği aslı olan şey ise bid'at değildir. Bid'at, şeriat örfünde dilin aksine kınanmıştır. Çünkü dil açısından daha önce geçmiş bir örneğe benzemeksizin ortaya çıkan her şeye -ister övülsün, ister kınansın- bid'at denir. "el-Muhdese" konusunda da hüküm böyledir. Hz. Aişe radıyallahu aııha hadisinde yer alan "Sonradan ortaya çıkan durum" hakkında da hüküm böyledir: Aişe r.anha hadisi şöyledir: "Kim bizim bu yolumuzda onda olmayan bir şeyi uyduracak olursa bu reddedilir." Bu hadisin açıklaması ve izahı Ahkam Bölümünde kısa bir süre önce geçmişti. Cabir'in işaret edilen hadisinde "Her bid'at sapıklıktır" buyurulmuştu. el-İrbad b. Sariye hadisinde ise "Sonradan uydurulan şeylerden sakınınız. Çünkü her bid'at sapıklıktır" buyurulmuştur. Bu hadisin baş tarafı "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize son derece belağatli bir öğütte bulundu" şeklindedir. Bu hadisi Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud, Tirmizi rivayet etmişler, İbn Mace, İbn Hibban ve Hakim sahih olduğunu belirtmişlerdir.(Ahmed b. Hanbel, Müsned, ıV, 126; Ebu Davud, Sünne; TIrmizi, İlim) Bu hadis mana açısından yukarıda işaret edilen Aişe r.anha hadisine yakındır. Hadis, cevamiu'l-kelim örneklerinden biridir. İmam Şafii şöyle demiştir: "Bid'at ikiye ayrılır; Güzel ve çirkin. Sünnete uygun olan güzeldir, ona aykırı olan da kınanmıştır." İbn Mes'ud şöyle demiştir: "Sizler fıtrat üzere oldunuz. İleride (bir şeyler) uyduracaksınız ve size de uydurulacak. Sonradan uydurma bir şey gördüÇjÜnüzde ilk hidayete yapışınız." Hadislerin tedvin edilmesi, Kur'an'ın tefsiri, sırf reyden yararlanarak ortaya çıkarılan fıkhı meselelerin tedvini, sonra kalplerin amellerine dair şeylerin tedvini. Bunlar, hep sonradan ortaya çıkan şeylerdendir. Bunlardan birincisine (hadislerin tedvini) Ömer ve Ebu Musa tepki göstermişlerdi, çoğunluk ise buna ruhsat vermişti. İkinciye (Kur'an'ın tefsiri) gelince, Şa'bı gibi tabiun alimlerinden bir grup bunu reddetmişlerdir. Üçüncüye gelince (fıkhı meselelerin tedvini) buna Ahmed b. Hanbel ve sayıca az bir zümre tepki göstermişlerdir. Aynı şekilde Ahmed b. Hanbel'in ondan sonrakine tepkisi de şiddetli olmuştur. Sonradan ortaya çıkan şeylerden birisi de dini esaslar konusundaki sözlerin tedvinidir. Buna bazıları olumlu tavır takınırken, bazıları karşı durmuşlardır. Buna olumlu bakanlar (Allah'ı başka bir şeye) benzetecek dereceye düşmüşler, diğerleri ise inkarda ileri gidip, bunların tamamını yok kabul etmişlerdir. Ebu Hanife, Ebu Yusuf, Şafii gibi selef bilginlerinin buna tepkisi şiddetli olmuştur. Onların, kelamcıları kınama konusundaki ifadeleri meşhurdur. Bunun sebebi kelamcıların Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve ashabının söz etmedikleri konularda konuşmalarıdır. İmam Malik'in "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ebu Bekir, Ömer döneminde heva ve hevesten hiçbir şey yoktu -O, bununla Haricilerin, Rafızlıerin ve Kaderiyenin bid'atlerini kastetmektedir.- Faziletli olan ilk üç nesilden sonra gelenler tabiun ve etbau't-tabiın imamlarının inkar ettikleri bir çok konuda geniş davranmışlar, bununla da yetinmeyerek dini meseleleri Yunan kelamı ile birbirine karıştırmışlar, filozofların sözlerini asıl kabul ederek ona muhalif olan haberleri tevil ile -çirkin bile kaçsa- bu asla bağlamışlardır. Sonra bununla da yetinmemişler, tertip ettikleri şeyin ilimIerin en şereflisi ve en önce öğrenilmesi gereken ilim olduğu iddiasında bulunmuşlardır. Onlara göre üzerinde ittifak ettikleri bu şeyleri kullanmayanlar avamdan olup, cahildirier. Netice olarak mutluluğu elde edecek kişi, selef bilginlerinin yoluna yapışan ve halefin uydurduklarından kaçınandır. Bu uydurma şeylere mutlaka yapışacaksa ihtiyacı kadarıyla yetinsin ve birinciyi asıl hedef olarak alsın. Başarıya ulaştıracak olan Yüce Allah'tır. Ahmed b. Hanbel'in ceyyid bir isnadla nakline göre Gudayf b. el-Haris şöyle demiştir: Abdulmelik b. Mervan bana şöyle bir haber gönderdi: "Biz insanları Cuma günü minber üzerinde imamın ellerini kaldırması, sabah ve ikindi namazından sonra cemaate va'zetmesi konusunda görüş birliği oluşturduk." Gudayf şöyle demiştir: Bahsettiğim bu iki mesele bence sizin bid'atlerinizin en bariz olanıdır. Ben size bu iki konuda cevap verecek değilim. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu. "Herhangi bir kavim bir bid'atı ortaya çıkarır çıkarmaz sünnetten onun kadar bir şeyi giderir. Bir sünnete yapışmak, bir bid'atı ortaya çıkarmaktan daha hayırlıdır. "(Ahmed b. Hanbel 4, 105) Bu sünnette aslı olan bir konuda sahabinin cevabı olunca, sünnette dayanağı olmayan bir hususta ne cevap vereceğini zannedersin! Sünnete muhalif olan bir şeyi içinde bulunduran şeye karşı ne tepki vereceğini düşünürsün! "Ümmetimin herbir ferdi -kaçınanları yan çizenler hariç- cennete girecektir." urada yer alan "........" fiili "el=kaçındı / yanaşmadı / yan çizdi" anlamınadır. Ifadenin zahirinden anlaşılan bu genelliğin sürekli olduğudur. Çünkü ümmetin herbir ferdi cennete girmekten kaçınmaz. Zaten bundan dolayı orada bulunanlar "Kaçınanlyan çizen/yanaaşmayan kimdir?" diye sormuşlardır. Buradan anlaşılıyor ki cennete girmekten kaçınmanın onlara isnadı, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetinden kaçınmanın -bu ona isyandır- mecazi anlatımıdır. Ahkam Bölümünün baş tarafında "Her kim bana itaat ederse Allah'a itaat etmiştir" şeklindeki Ebu Hureyre hadisi ve geniş bir açıklaması geçmişti. "Melekler 'Bunu ona tevil edin de anlasın' dediler." Tabir alimlerinin "Rüyada tabir yapıldı mı ona itibar edilir" şeklindeki görüşleri, bu ifadeden alınmıştır demişlerdir. İbn Battal şöyle der: "Bunu ona tevil edin" ifadesi rüyanın rüyada tabir edildiği üzere olduğunu gösterir demişlerdir. Ancak bu tartışılır. Zira rüyayı gören Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve görülen melek olduğundan dolayı bu hükmün bu olaya mahsus olma ihtimali vardır. Netice olarak bu başkaları hakkında geçerli bir kuralalamaz. "Muhammed' e itaat eden, AIlah'a itaat etmiş olur." Çünkü o sözkonusu ziyafetin sahibinin elçisidir. Her kim bu davete icabet eder ve o eve dahil olursa o ziyafetten yer. Bu da cennete girmenin kinayeli anlatımıdır. Bunun açıklaması Sa'id'in rivayetinde daha önce geçmişti. O rivayet şöyleydi: "Sen ya Muhammed! Allah'ın Resulü! Kim sana icabet ederse cennete girer. İslama giren cennete girer. Cennete giren orada bulunanlardan yer." "Eğer sağa veya sola saparsanız." Yani sözkonusu duruma muhalefet ederseniz. Huzeyfe'nin ifadesi Yüce Allah'ın "Şüphesiz bu benim doğru yolumdur. Buna uyun, (başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah 'ın yolundan ayırır"(En'am 153) ayet-i kerimesinden alınmıştır. Merfu hükmünde olan bu Huzeyfe hadisi, muhacir ve ensardan ilk nesiin faziletine işaret etmektedir. Zira onlar istikamet üzere yürümüşler, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzurunda şehit düşmüşler veya ondan sonra Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yolu üzere yaşamışlar, sonra şehit düşmüşler ya da yataklarında vefat etmişlerdir. Çıplak uyarıcı ile ilgili olan dokuzuncu Ebu Musa hadisinin açıklaması Rikak Bölümünde Günahlardan Vazgeçme başlığı altında geniş bir şekilde açıklanmıştı. "Uyeyne b. Hısn b. Huzeyfe b. Bedr geldi." Yani Uyeyne el-Fezari geldi. Bu Uyeyne sahabeden kabul edilmektedir. Uyeyne cahiliye döneminde cesaret, cehalet ve katılıkla meşhurdu. Meğazi Bölümünde ondan söz edilmektedir. Uyeyne daha sonra Mekke'nin fethinde Müslüman oldu ve Nebi s.a.v. ile birlikte Huneyn savaşında bulundu. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem müellefe-i kulub ile birlikte ona bağışlarda bulundu. Uyeyne'nin Ebu Bekir ve Ömer'le birlikte yaşadıkları bir olay vardır. O Ebu Bekir' den bir toprak parçası istedi. Ömer ise bunu kabul etmedi. İmam Buhari bu olayı et-Tarihu's-Sağir isimli eserinde zikreder. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona "el-ahmaku'l-muta' = itaat edilen ahmak" adını verdi. Uyeyne Nebilik iddiasında bulunan Tulayha el-Esedl'ye uyanlardan biriydi. Müslümanlar, mürtedlerle yaptıkları savaşta onlara galip gelince, Tulayha firar etti, Uyeyne ise esir düştü. Ebu Bekir onu getirdi ve tövbe etmesini istedi, o da tövbe etti. Uyeyne'nin Medine'de Hz. Ömer'in huzuruna gelmesi durumu düzeldikten ve fetihlerde bulunduktan sonradır. Uyeyne' de bedevilere mahsus katılık vardı. "O, Ömer'in yakın adamlarındandır." Sözünün anlamı şöyle izah edilir: Buhari bundan sonra bunun sebebini şöyle açıklar: "Kurra" yani ibadete düşkün olan alimler "Ömer'in meclisine gelip gidenlerdi." Bu ifade, el-Hurr'un da bu özelliklere sahip olduğunu göstermektedir. "Senin bu emırin (halifenin) katında herhangi bir itibarın var mı?" Bu Uyeyne'nin katılıkları arasındadır. Çünkü "bu emir" diyeceğine, "emırü'lmu'min!n" diyebilirdi. Fakat o büyüklerin mertebelerini bilen biri değildi. "Benim için izin istesen de onunla başbaşa görüşsem." Zira Ömer evine çekildiği ve istirahat ettiği zamanlar hariç insanlardan kaçınan bir halife değildi. Bundan dolayı Uyeyne'ye "Kendisiyle baş başa kalabilmen için ondan izin isteyeceğim" demiştir. İbn Abbas dedi ki: "O" yani el-Hurr, "Uyeyne için izin istedi." Uyeyne içeri girince, "Ey Hattab'ın oğlu" dedi. Buradaki "Ey Hattab'ın oğlu" ifadesi de Uyeyne'nin kaba davranışlarından biridir. Çünkü "emıru'l-mu'minın" diyeceğine "Ey Hattab'ın oğlu" demiştir. "Allah'a yemin olsun ki bize çok vermiyorsun" yani çok vermeyeceksin. İfadede geçen "el-cezel" kelimesinin aslı, büyük miktarda odun demektir. "Hatta onu dövmeye kalkıştı." "........=onu aşamadı" cümlesinin manası, ayetin delalet ettiğinin dışında bir şey yapmadı. Tam tersine onun gereğine göre amel etti demektir. Bundan dolayı "Ömer, Allah'ın kitabının hükmü nerede ise orada dururdu" ifadesini kullanmaktadır. Yani o Allah'ın kitabında olanlarla amel eder ve onu bir yana bırakıp, daha ileri gitmezdi. Bu ifade "Bu ayet muhkemdir" görüşünü taşıyan çoğunluğun yaklaşımını takviye etmektedir. Taberi bu konuda selef alimlerinin görüşlerine yer verdikten sonra -ki bunların arasında ayetin kıtal ayetiyle neshedildiği kanaatini taşıyanlar bulunmaktadır.- Şöyle demektedir: En doğru olanı ayetin mensuh olmadığıdır. Zira Yüce Allah müşriklere meydan okuyarak Nebiine öğretisini bildirmektedir. Ayette neshe delalet eden bir unsur yoktur. Sanki ayet Hz. Nebie müşriklerden savaşması emredilmeyen kimselerle nasıl yaşayacağını tarif etmek için indirilmiştir ya da bununla Müslümanlara eğitim verilmek istenmiş ve daha öncekilerin bağışlama vasfını almaları emredilmiştir. Dolayısıyla bu, vacip olmayan hususlarda insanların birbirleriyle nasıl yaşayacaklarının Yüce Allah tarafından öğretilmesidir. Vacip olana gelince, bunu gerek yaparak, gerekse yapmayarak mutlaka yerine getirmek gerekir. Rağıb şöyle demiştir: "Af yolunu tut" ifadesinin manası alması kolayolanı al demektir. Bazıları insanlara af ile muamele et anlamına gelir demişlerdir. Buna göre mana, insanların fiillerinden ve ahlaklarından sana kolayolanı külfetsiz olarak aL. Onlardan güçlerini bitirecek olan şeyleri ve kendilerine zor olanları talep etme ki nefret edip kaçmasınlar demek olur. Bu tıpkı "Kolaylaştmnız, zorlaştırmayınız" hadisi gibidir. "Sizi bıraktığım sürece ... " Yani sizleri herhangi bir şeyi emredip, yasaklamaksızın kendi halinize bıraktığım sürece. Bu emirden maksat, hakkında vaciplik veya haramlık iner korkusuyla henüz vuku bulmamış şeyin hükmünü sormayı terk etmek ve çok soru sormayı bırakmaktır. Zira bu, genellikle kargaşa ve inatlaşmaya götürür. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bu emri vermesinin bir başka sebebi mükelleflere ağır gelecek bir cevap verilmesi endişesidir. Bu bazen o emre sarılmayı terke ve neticesinde emre aykırı davranmaya sebep olur. "Size bir şeyi yasak ettiğim de ondan kaçınınız." Burada geçen yasaklık, bütün yasaklıkları kapsamaktadır. Bundan içki içmek örneğinde olduğu gibi mükellefe zorla yaptırılan şeyler müstesnadır. Çoğunluğun görüşü bu doğrultudadır. Bazıları bu görüşe muhalefet etmiş ve genelliği esas alarak şöyle demişlerdir: Bir günahı işlemeye yapılan zorlama o günahı mubah kılmaz. Ancak doğru olanı, ortada geçerli bir zorlama olduğu takdirde sorumluluğun olmadığıdır. Bazı Şafı alimleri bu hükümden zinayı istisna etmişler ve şöyle demişlerdir: Zina konusunda zorlama olacağını tasavvur etmek mümkün değildir. Zira zorlama altında zina eden kimse adeta bu fiile devam etmek istiyor gibidir. Aksi takdirde bir kimsenin sebepsiz yere cinselorganının sertleşmesi, sonra ilişkiye zorlanması ve bunu nikahı olmayan bir kadınla gerçekleştirmesinde herhangi bir mani yoktur. Böyle bir durum imkansız değildir. Kişi zinayı kendi irade ve isteğiyle yaparsa zinakar olur. Netice olarak zinaya zorlama tasavvur edilebilir. "İçki gibi haram olan bir şeyle tedavi, susuzluğu gidermek ve boğaza dikilen bir lokmayı aşağıya indirmek caiz değildir" diyenler delilolarak bunu göstermişlerdir. Şafil mezhebinde sahih olan görüşe göre canı korumak amacıyla üçüncünün yani boğaza dikilen şeyi haram olan bir içecekle aşağıya indirmenin caiz olduğudur. Bu durum, darda kalan bir kimsenin ölü etini yemesine benzer. Haram nesneyle tedavi ise böyle değildir. Zira o konuda yasaklık vardır. Müslim'in (Müslim, Eşribe) Vail'den nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem içkinin deva değil, hastalık olduğunu ifade etmiştir. Ebu Davud'un (tıb) Ebü'd-Derda'dan nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Haramla tedavi olmayınız" buyurmuştur. Ebu Davud'un Ümmü Seleme'den naklettiği bir başka hadis şöyledir: "Yüce Allah ümmetimin şifasını onlara haram kıldığı şeylerde yaratmamıştır." Susuzluğa gelince, içki içmekle susuzluk gitmez. Zira bu haram bir şeyle tedavi niteliğindedir. Doğruyu en iyi Yüce Allah bilir. Gerçek olan şudur ki yasak olan şeyden kaçınma emri, -darda kalanın ölü eti yemesi örneğinde olduğu gibi- yasak olan bir fiili işleme izni sözkonusu olmadığı sürece genelliği üzeredir. "Bir şeyi emrettiğimde onu gücünüz yettiği kadar yapınız." Yani onu gücünüz yettiği oranda işleyiniz. Nevevı şöyle demiştir: Bu cümle cevamiu'l-kelim örneklerindendir ve İslamın kaidelerinden biridir. Birçok ahkam bu hükme dahildir. Namazın bir rüknünü veya şartını yerine getirmekten aciz olan kimse, gücünün yettiği kadarını yapar. Abdest, avret yerini örtme, Fatiha'nın bir kısmını ezberleme, tamamını vermeye gücü yetmeyen kimselerin fitrenin bir kısmını vermesi, bir mazerete dayalı olarak Ramazan' da orucunu bozan, sonra gün içinde oruç tutabilecek güce sahip olan kimsenin günün kalan kısmında oruçlu durması. Daha bunun dışında açıklaması uzun sürecek bir çok mesele buraya dahildir. Bir başkası şöyle demiştir: Hadise göre bazı şeyleri yapmaktan aciz olan kimseden gücünün yettiğini yapması sorumluluğu düşürmez. Bazı fıkıh bilginleri bunu şöyle formüle etmişlerdir: Meysur (güç yeten hareket), ma'sur ile (zor olan şeyle) düşmez. Aynı şekilde namazın bazı fiillerini yerine getirmeye gücü yetmeyen kimseden, gücünün yettiği rükünleri yapmasının sorumluluğu düşmez. Bu hadisten şari' tarafından yasaklık sabit olmadığı sürece bütün eşyada aslolanın mubah olduğu sonucu çıkarılmıştır. Yine meseleleri çoğaltmanın ve bu konuda derinlemesine gitmenin yasaklığı, bu hadise dayandırılmıştır. Beğavı Şerhu's-Sünne isimli eserinde şöyle der: Meseleler iki yönlüdür: Birincisi dini konulardan ihtiyaç duyulanları öğretme tarzındadır. Bu caizdir hatta "Eğer bilmiyorsdnız, bilenlere sorunuz" (Nahl 43) ayet-i kerimesi dolayısıyla bu, emredilmiştir. Sahabilerin enfal, kelale ve başka konularda sordukları sorular bu tür sorulardır. İkincisi soru sorarak karşı tarafı köşeye sıkıştırma ve yapmacık davranma yollu sorulardır. Bu hadiste kastedilen bu tip sorulardır. Doğruyu en iyi Yüce Allah bilir. Sözkonusu yaklaşımı hadiste bunu yasaklama ile ilgili gelen ifadeler ve selefin kınaması teyit etmektedir. Ahmed b. Hanbel'in Muaviye'den nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "İnsanı hataya düşüren zor meseleleri sormayı yasaklamıştır."(Ahmed b. Hanbel, V, 435) Evzaı şöyle demiştir: Hadiste geçen "el-uğIut...' zor olan meselelerdir. Evzai de şöyle demiştir: "Yüce Allah, kulunu ilmin bereketinden mahrum etmek istediğinde onun diline yanıltıcı sorular sordurur. Ben bu kimseleri insanların arasında ilmi en az olan güruh olarak gördüm." İbn Vehb'in na.kline göre İmam Malik şöyle demiştir: "İlimde riyakarlık, ilmin nurunu insanın kalbinden alıp götürür." İbnü'l-Arabi ise şöyle der: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem döneminde soru sormanın yasaklığı, onlara ağır gelecek hükümlerin inebileceği korkusuna dayanıyordu. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den sonra artık bu korkudan emin olunmuştur. Fakat selef bilginlerinden konuşmanın mekruhluğuna dair gelen nakillerin çoğunluğu, henüz vuku bulmamış meselelerle ilgilidir." İmam Malik şöyle der: "Bu -alimler hariç- haram değilse mekruhtur. Alimler ise meseleleri dallara ayırmışlar, hazır hale getirmişlerdir. Yüce Allah onlardan sonra gelenleri bu hükümlerle yararlandırmıştır. Özellikle alimler gittikten ve ilim yeryüzünde yok olduktan sonra. Bir alim için mekruhluk, bu fiilin onu bundan daha önemli olan şeyle ilgilenmekten alıkoyması durumunda sözkonusu olur. Dolayısıyla çok vuku bulan şeyi nadiren meydana gelenlerden ayırmakta fayda vardır. Özellikle öğrenilmesinin kolayolması açısından muhtasarlarda böyle davranmalıdır. Yardım dilenecek tek varlık Yüce Allah'tır. Hadis-i şerif şu anda ihtiyaç duyulmayan şeyi bırakarak acilen ihtiyaç duyulan daha önemli şeyle meşgulolmak gerektiğine işaret etmektedir. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem adeta şöyle buyurmaktadır: Emredilenleri yapıp, yasak edilenlerden kaçınmalısınız. Henüz vuku bulmamış şeylerin hükmünü sormakla meşgulolmak yerine bunlarla meşgulolunuz. Bir müslümanın Yüce Allah'tan ve Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den gelen şeyleri araştırması, sonra bunları anlamak için çaba harcaması ve ne anlama geldiği konusunda kafa yorması daha uygundur. Müslüman bundan sonra öğrendikleriyle amel etmekle meşgulolur. Bunlar ilmi şeylerdense bunları doğrulamakla ve hakikatine inanmakla meşgulolur. Şayet ameli hususlardan ise bütün gücünü onları yapmak ve yapmamak noktasında harcar. Buna karşılık kişinin ilgisi emir ve yasağı duyduğunda duyduğu şeyin gereğine göre ameletmekten yüz çevirerek vuku bulması mümkün olan veya olmayan birtakım durumları öngörmeye yönelikse işte bu, yasaklık kapsamına giren hareketlerdendir. Dinde ah karnı derinlemesine öğrenmeye çalışmak ancak -cedel ve tartışma maksadıyla değil- gereğince amel etmek maksadıyla olunca güzel bir fiil olarak kabul edilir