Sahîh-i Buhârî · 6913
Arapça metin
حَدَّثَنَا مُسْلِمٌ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ زِيَادٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " الْعَجْمَاءُ عَقْلُهَا جُبَارٌ، وَالْبِئْرُ جُبَارٌ، وَالْمَعْدِنُ جُبَارٌ، وَفِي الرِّكَازِ الْخُمُسُ ".
Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Hayvanların verdiği zararın diyeti hederdir, kuyu kazmaktan meydana gelen zarar da hederdir. Maden kazmada meydana gelen zarar da hederdir. Define mallarında beşte bir oranında vergi vardır" buyurmuştur. Fethu'l-Bari Açıklaması: "İbn Sirin şöyle demiştir: Bilginler hayvan tepmesinden meydana gelen zararı ödetmezlerdi." Burada yer alan "en-Nefha" ayağıyla vurma yani tepme demektir. "Binicinin hayvanın dizginini çekmesinden dolayı ayağı ile bir şeye zarar verdiğinde zararı ziya nı tazmin etmek gerektiğini belirtirlerdi." Hadis metninde yer alan "el-inan" hayvana binen kişinin onu istediği tarafa yönlendirmesi için ağzına konulan şey yani dizgin demektir. Hadisin ma\: şudur: Bir hayvana binildiği ve binid de dizginini çektiği takdirde hayvan ayağıyla bir şeye zarar verirse, binen kişi o zararı tazmin eder. Buna karşılık binid sebep olmadan hayvan ay ağıyla bir şeye zarar verecek olursa, binen kişi bunu tazmin etmez. "Hammad şöyle demiştir: Hayvan tepmesinden meydana gelen zarar tazmin olunmaz, ancak insanın hayvanı dürtmesi dolayısıyla meydana gelen zarar ziyan tazmin olunur." "Ancak insanın hayvanı dürtmesi dolayısıyla meydana gelen zarar ziyan tazmin olunur." Bu durum, hayvanı sahibinin veya başka bir kimsenin dürtmesi durumundan daha geneldir. "Bir kimse hayvanına vurur, hayvan da buna tepki olarak ayağı ile ona vurursa meydana gelen zarar ziyan tazmin edilmez." İbn Ebi Şeybe'nin nakline göre Muhammed b. Sırın şöyle demiştir: Kadı Şureyh hayvanı süren veya binen kimse hayvanın verdiği zarar ve ziyanı tazmin eder ancak hayvan kendisine vurulması neticesinde bir zarara yol açarsa tazmin etmez dedi. Ben "Hayvanın muakabesi nedir" diye sordum. Kadı Şureyh "Bir kimse hayvana vurur da, hayvan da onu yaralarsa buna muakabe denir dedi. "Hayvanını kiraya veren kimse (mükarı) üzerinde bir-kadın bulunan eşe ği sürdüğü zaman ... " ve kadın da o hayvandan düştüğünde sürücü üzerine tazminat yoktur. "Şa'bı ise şöyle demiştir: Sürücü hayvanı sürüp yorduğu zaman, hayvanın verdiği zararı tazmin eder. Hayvanı yormaksızın yavaş yavaş yumuşaklıkla sürer de bu sırada bir zarar verirse o zararı ödemez." İbn Battal şöyle demiştir: Hanefiler hayvanın-ön a)laklarıyla, arka ayaklarının verdiği zararı farkli mütalaa etmişler ve hayvan arka ayakları ve kuyruğuyla zarar verdiğinde kişi buna sebep bile olsa hayvanın verdiği zararı tazmin etmez, buna karşılık ön ayakları ve ağzıyla verdiği zararı tazmin eder demişlerdir. İmam Buhari, Kefe imamlarından bu görüşe muhalif görüşü naklederek bunu kabul etmediğine işaret etmektedir. Şafiilerin bu konudaki görüşü şöyledir: Hayvanla birlikte insan bulunduğu takdirde insan hayvanın cana veya organa ya da mala verdiği zararı tazmin eder. Bu kişi ister hayvanı süren, ister binen, ister yularını çeken olsun fark etmediği gibi hayvanın sahibi veya kiraya vereni ya da kiralayanı veya ödünçalanı ya da gasıbı olsun yine farketmez. Ayrıca hayvanın bu zarara ön veya arka ayaklarıyla ya da kuyruğuyla veya başıyla yol açması arasında fark olmadığı gibi zararın gece veya gündüz meydana gelmiş olmasında da herhangi bir fark yoktur. Bu görüşün deliline gelince, zarar ve ziyanın kasten veya başka bir yolla yapılmış olması arasında hiçbir fark yoktur. Hayvanla birlikte bulunan kimse ona hakimdir. Hayvan adeta onun elindeki bir alet gibidir. Dolayısıyla hayvanın fiili kişi hayvanı buna ister sevk etsin, isterse etmesin yine bunu ister bilsin, isterse bilmesin kendisine nispet edilir. İmam Malik'ten de buna benzer bir görüş nakledilmiştir. Ancak birisi hayvanın tepmesine sebep olacak bir hareket yapmadan teperse, bu müstesnadır. İbn Abdilberr'in nakline göre çoğunluğun görüşü bu doğrultudadır. Bu hadis, hayvanın ekin veya başka bir şeyi gece ve gündüz itlaf etmesi arasında fark olmadığına delil gösterilmiştir. Hanefl ve zahirilerin görüşü bu doğrultudadır. Çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginleri şöyle demişlerdir: Verilen zarar ve ziyan gündüz meydana gelmişse tazminat yükümlülüğü düşer. Gece yapılmışsa hayvan sahibi hayvanını korumakla görevlidir. Dolayısıyla hayvan sahibinin kusuru neticesinde bir zarar ve ziyan meydana gelmişse hayvan sahibi hayvanın bu zararını tazmin etmekte yükümlüdür. Bu tahsisin delili ise İmam Şafii, Ebu Davlid, Nesa! ve İbn Mace'nin, Zührı, Haram b. Muhaysa el-Ensarı vasıtasıyla Bera b. Azib'den yaptıkları şu nakildir: "Bera'nın zarara yol açan bir devesi vardı. Bir gün bu deve bir bahçeye girerek oraya hasar verdi. Bunun üzerine Resuluilah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bahçeleri gündüz sahiplerinin korumaları, hayvanları geceleyin sahiplerinin muhafaza etmeleri ve geceleyin verdikleri zararı sahiplerinin tazmin etmesi gerektiğine hükmetti. "(Ebu Diıvud, Buyu' ve'l-İcarat) İbn Abdilberr şöyle demiştir: Bu hadis her ne kadar mürsel ise de meşhur olup, sika raviler tarafından nakledilmiştir. Hadisi Hicaz fıkıh bilginleri kabul etmiştir. Tahavl'nin bu hadisin yukarıda zikredilen hadisle mensuh olduğuna işaret etmesine gelince, nesheden rivayetin tarihi bilinmeden ihtimale açık bir durumda nesih olamaz denilerek tenkit edilmiştir. Bundan daha güçlü olanı ise İmam Şafii'nin şu görüşüdür: Biz Bera hadisini sabit olduğu ve ravilerinin durumu bilindiği için kabul ediyoruz. "Hayvanların verdiği zarar ziyan hederdir" hadisi bu hadisle çelişmez. Çünkü bu, özel anlam kastedilerek kullanılmış genel ifadedir
Benzer hadisler
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، حَدَّثَنَا ابْنُ شِهَابٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، وَأَبِي، سَلَمَةَ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " الْعَجْمَاءُ جُرْحُهَا جُبَارٌ، وَالْبِئْرُ جُبَارٌ، وَالْمَعْدِنُ جُبَارٌ، وَفِي الرِّكَازِ الْخُمُسُ ".
Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Hayvanların meydana getirdikleri yaralamalar hederdir, kuyu ve madenden kaynaklanan zarar ziyan, ölüm hederdir, rikaz (define) ma/larında beşte bir oranında vergi vardır" buyurmuştur. Fethu'l-Bari Açıklaması: HAYVAN ZARARINA DAİR BÖLÜM AÇIKLAMADAN SONRA "Acma", "a'cem" kelimesinin müennesi olup, hayvan demektir. "Cubar" bir şey ödemek gerekmeyen heder demektir. Tirmizi şöyle demiştir: Bazı bilginler bunu tefsir ederken şu açıklamayı yaparlar: Acma, sahibinin elinden kurtulan hayvan demektir. Böyle bir hayvan bağını koparıp, herhangi bir zarar verdiğinde sahibinin bir şey tazmin etmesi gerekmez. Ebu. DavUd hadisi naklettikten sonra şöyle der: Acma, bağından boşanmış, yanında hiç kimse olmayan hayvan demektir. Bu geceleyin değil, gündüz sözkonusu olur. "Kuyulardan kaynaklanan zarar ziyan, ölüm hederdir." Esved b. Ala'nın Müslim'de yer alan nakli "Kuyunun sebep olduğu yara hederdir" şeklindedir.(Müslim, Hudud) Ebu. Ubeyd şöyle der: Burada kuyudan maksat sahibi bilinmeyen çölde bulunan eski kuyulardır. Bu kuyuya bir insan' veya hayvan düştüğü takdirde hiçbir kimse bir şey ödemekle yükümlü olmaz. Aynı şekilde bir kimse kendi toprağında veya kimsenin sahibi olmadığı •jlü bir arazide kUY1('Pçsa oraya bir insan veya başka bir canlı düşüp ölse, buna kuyu açan kimse sep olmadığı takdirde herhangi bir tazminat ödemesi gerekmediği gibi ta'zir de gerekmez. Bunun gibi bir kimse kendisine kuyu kazsın diye bir başkasını işçi tutsa, o kişi çalışma esnasında bu kuyuya yuvarlansa yine herhangi bir şey tazmin etmek gerekmez. Buna karşılık bir kimse Müslümanların gelip geçtiği yol üzerinde kuyu kazsa, aynı şekilde bir başkasının mülkünde onun iznini almadan kuyu açsa ve bir kimse bu kuyuya düşerek ölse, o kişinin diyeti kuyuyu kazan kimsenin akılesine aittir. Kefareti ise kendi malından öder. Bu kuyuya insan değil de hayvan düşüp ölse, onun tazmini kuyuyu kazan kimsenin malından yapılır. Açılan hertürlü çukur yukarıda belirtilen ayrıntı çerçevesinde kuyu gibi değerlendirilir. Hadiste geçen "cerh= yaralama"dan maksat, en-Nihaye'de Ezherı'den nakledildiği üzere oraya düşenin aldığı yaradır. Yara sadece buna mahsus da değildir. Tam tersine bütün ölümler yaralama kategorisindedir. Kadi İyad ve bir grup bilgin şöyle derler: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bunu "yaralama" kelimesiyle ifade etmesi, genelde zarar ve ziyanın yaralama şeklinde ortaya çıkmasındandır ya da bu bir örnekleme olup, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem başka zarar ve ziyana bununla dikkat çekmiştir. Gerek cana, gerekse mala gelen bütün zarar ve ziyanlarda hüküm buna göredir. İbn Battal şöyle demiştir: Bu konuda Hanefiler muhalif kalmışlardır. Onlar hayvana binmiş bir kimseye kıyasen kuyu kazana mutlak olarak tazminat yükümlülüğü getirmişlerdir. Oysa nassın bulunduğu yerde kıyas yapılamaz. "Madenden kaynaklanan zarar ziyan, ölüm hederdir." Bu konudaki hüküm kuyu konusundaki ile aynıdır. Bir kimse kendi mülkünde veya ölü arazide maden kuyusu kazsa ve oraya bir şahıs düşüp ölse kanı hederdir. Aynı şekilde bir kimse çalıştırmak üzere bir işçi kiralasa, o kişi o maden çukuruna yuvarlanıp ölse kanı hederdir. Bu konuda bir hurma ağacına çıkmak üzere kiralanıp, ağaçtan düşerek ölen işçi örneğinde olduğu gibi herhangi bir işi görmek üzere kiralanan bütün ücretliler bu konuda kuyu ve maden örneğinde zikredilen hükme tabidirler. "Define mal/arında beşte bir oranında vergi vardır." Bunun genişçe bir açıklaması Zekat bölümünde geçmişti)
حَدَّثَنَا عَبْدَانُ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ، أَخْبَرَنَا يُونُسُ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، أَخْبَرَنِي عُرْوَةُ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ مَا انْتَقَمَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لِنَفْسِهِ فِي شَىْءٍ يُؤْتَى إِلَيْهِ حَتَّى تُنْتَهَكَ مِنْ حُرُمَاتِ اللَّهِ فَيَنْتَقِمَ لِلَّهِ.
Aişe r.anha "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisine arz edilen hiçbir şey hakkında Allah'ın haramlarından biri çiğnenilmediği müddetçe kendi nefsi için intikam almamıştır. Haramlardan biri çiğnendiğinde de Allah için intikam alırdı" demiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: ......Ta'zir ....... azere" kökünden türemedir. Bu kökün anlamı engelleme ve geri çevirme demektir. Ta'zir bir şahsı kaçındırmak demektir. Tıpkı düşmanlarını kendisinden savuşturup, ona zarar vermelerini önlemek gibi. "Ve amentum bi'r-rusuli ve azzertümuhum =Nebilerime inanır, onları desteklerseniz"(Maide 12) ayetinde kelime bu anlamda kullanılmıştır. Bu bir kimsenin çirkin bir fiili işlemesine engelolmak gibidir. '\'r':'\.4.l1 •.Jr" tabiri de buna bir başka örnektir. Bu cümlenin anlamı hakim sanık bir kez daha çirkin fiili işlemesin diye onu te'dib etti demektir. Ta'zir, kişinin durumuna uygun olarak sözle olabildiği gibi, fiille de olur. Buharl'nin attığı başlıktaki "Edeb" kelimesinden maksat, te'dib etmektir. Bu kelimenin ta'zir kelimesine atfedilmesinin sebebi şudur: Ta'zir masiyet sebebiyle yapılırken, te'dib bundan daha geneldir. çocuğu te'dib, öğretmenin te'dibi bu kavrama dahildir. İmam Buhari ta'zir ve te'dibin miktarını soru işaretiyle belirterek -biraz sonra açıklayacağımız üzere- bu konudaki ihtilafa işaret etmektedir. "Allah 'zn tayin ettiği hallerden birinde olmadıkça ... " Bu ifadenin zahirinden anlaşılan "had"den maksadın, şari (Allah) tarafından hakkında belli sayıda sopa veya vurma ya da belli bir ukubet tayin edilen ceza olduğudur. Bunlardan üzerinde ittifak edilenler, zina, hırsızlık, sarhoş verici madde içmek, hirabe (yol kesme, eşkiyalık), zina iftirası, adam öldürme, kısasen öldürme ve organlara kısasen zarar verme, dinden dönme sebebiyle katı cezalarıdır. Bu cezalardan son ikisine "had" denilip, denilmeyeceği konusunda bilginler arasında ihtilaf vardır. İşleyen kimsenin cezayı hak ettiği birçok suça "had" veya başka bir şey denilip denilmeyeceği konusunda ihtilaf edilmiştir. Bunlar bırakılan emaneti inkar, homoseksüel ilişki (livata), hayvanlarla cinsel ilişki, bir kadının erkek bir hayvanla ilişkisi, kadın kadına sevicilik (lezbiyenlik), darda kalmayan bir kimsenin ölmüş bir hayvanın etini yiyip kanını içmesi, domuz eti yeme bu suçlardan bazılarıdır. Sihir yapma, içki içme iftirasında bulunma, tembellik ederek namaz kılmama, Ramazan orucunu yeme ve üstü kapalı sözcüklerle (ta'riz) zina iftirasında bulunma da böyledir. Bazı bilginler yukarıda zikrettiğimiz hadislerde geçen "had" kelimesinden maksadın Allah hakkı olduğu kanaatine varmışlardır. Selef bilginleri bu hadisin anlamı üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Leys, kendisinden nakledilen meşhur rivayete göre Ahmed b. Hanbel, İshak, bazı Şafiı bilginleri bu hadisin zahirini almışlarqır. İmam Malik, Şafii ve İmam Ebu Hanıfe'nin iki öğrencisi, hadiste ifade edilen On sayısının üzerine çıkmak caizdir dedikten sonra ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafii hiçe bir zaman had cezalarının en alt sınırına varılmaz demiştir. Ancak burada itibar edilecek olan hür bir kimseye uygulanacak had midir, yoksa köleye uygulanacak had midir? Bu konuda iki görüş vardır. Bir görüşe veya biryaklaşıma göre her ta'zir cezası kendi cinsinin had cezasından belirlenir ve o miktarı aşmaz. "Bu konuda, had cezasına ulaşılmaz" diyen Evzaı'nin görüşünün zorunlu sonucu da budur. Evzaı bu konuda ayrıntıya gitmemiştir. Diğer fıkıh bilginleri ise şöyle demişlerdir: Ta'zirde cezanın tayini hangi miktara çıkarsa çıksın devlet başkanına (hakime) kalmıştır. Ebu Sevr'in tercihi de bu yöndedir: Hz. Ömer'in, Ebu Musa'ya bir mektup yazarak "ta'zir cezasında yirmiden daha fazla vurulamaz" dediği nakledilmiştir. Hz. Osman'ın otuzdan daha fazla vurulamaz dediği rivayet edilirken, Hz. Ömer yüz kamçıya kadar çıkılabilir demiştir. İbn Mesud'dan da bu doğrultuda bir görüş nakledilmiştir. İmam Malik, Ebu Sevr ve Ata şöyle demişlerdir: Ta'zir cezası ancak bir suçu tekrar tekrar işleyen kimseye verilir. Bir kez günah işleyen kimseye had cezası verilemeyeceği gibi, ta'zir de uygulanmaz. Ebu Hanife'nin ta'zirde kırk sopaya çıkılmaz dediği nakledilmiştir. İbn Ebi Leyla ve Ebu Yusuf ise doksanbeş sopanın üstüne çıkılmaz demişlerdir. İmam Malik ve Ebu Yusuf'tan gelen bir nakle göre seksenin üzerine çıkılmaz. Bu bilginler yukarıdaki hadise birçok cevap vermişlerdir. Bunların içinden bazıları yukarıda geçti. Bu cevaplardan birisi de ta'zir cezasının sadece sopa vurularak uygulanacağıdır. Mesela bastonla veya elle vurmaya gelince, burada hadiste belirtilen rakamın üstüne çıkmak mümkündür. Fakat had cezalarının en düşük miktarının üzerine çıkılamaz. Hadise verilen cevaplardan birisi de onun mensuh olduğudur. Hadisin nesh edildiğini sahabenin icmaı göstermektedir. Buna bu görüşü bazı tabiun alimleri ifade etmişlerdir denilerek itiraz edilmiştir. Leys b. Sa' d' ın görüşü bu doğrultuda olup, İslam beldesinin belli başlı merkezlerinde bulunan fıkıh bilginleri de (fukahau'l-emsar) bu görüşü benimsemişlerdir. Hadise verilen cevaplardan bir diğeri de hadisin kendisinden daha güçlü olan bir delille çeliştiğidir. Bu güçlü delil, ta'zir cezasının had cezalarından farklı olacağına dair yapılmış icmadır. Yukarıda zikrettiğimiz hadis, ta'zirin on veya daha az bir sayıyla belirlenmesini gerektirmektedir. Dolayısıyla bu, had cezası gibi olmaktadır. Hadis bir de ta'zir cezası devlet başkanının (hakimin) görüşüne bırakılmıştır. Ağırlaştırmak ve hafifleştirmek onun görevidir şeklindeki icma ile çelişmektedir. ikinci hadis visal orucunu yasaklama hadisidir. Hadise bu başlık altında yer verilmesinden maksat, "ceza verici bir tavırla onlara visal orucu tutturdu". cümlesidir. ibn Battal'ın nakline göre Mühelleb şöyle demiştir: Bu hadisten anlaşılan ta'zir cezası devlet başkanının (hakimin) takdirine bırakılmıştır. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "eğer ay geri kalsaydı, ben sizlere daha fazla visal orucu tuttururdum" buyurmuştur. Bu ifade devlet başkanının (hakimin) ta'ziri uygun gördüğü kadar arttırmaya yetkisi olduğunu göstermektedir. Durum Mühelleb'in dediği gibidir. Fakat bu, yukarıda zikredilen hadisle çelişmez. Çünkü hadis belli bir sayıda vurma veya sopalama hakkında gelmiştir. Dolayısıyla belli bir şeyle ilgilidir. Bu visal orucu ise terk edilen bir şeyle ilgilidir. O da orucu bozan şeylerden kişinin kendini tutmasıdır. Burada çekilen acı aç ve susuz bırakma sebebi iledir. Açlığın ve susuzluğun şahıslardaki etkisi gerçekten birbirinden çok farklıdır. ifadeden öyle -anlaşılıyor ki Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in visal orucu tutturdu ğu kişiler, genelde bunu başarabilecek güçte olankimselerdi. Nebi s.a.v., visal orucu onların aciz kalmalarıyla sonuçlanmış olsaydı, bunun onları vazgeçirmekte daha etkili olacağına işaret etmektedir. Hadisten anlaşılan ta'zirden maksadın caydırmayı sağlayan bir ceza olduğudur. Bu da değneğin veya vurmanın daha hafif veya daha ağır olması şeklinde çeşitli uygulamalar yapmak suretiyle on sopayla mümkün olur. Doğruyu en iyi Allahu Teala bilir. Bu hadisten aç bırakma veya benzeri manevi şeylerle ta'zir uygulamanın caiz olduğu da anlaşılmaktadır. "Nebi s.a.v.'in zamanında (ölçüp tartmaksızın) göz kararı pazarlıkla yiyecek maddesi satın aldıklarında ... " Bu hadisin açıklaması büyu' bölümünde geniş geniş yapılmıştı. Hadisten şer'! emre muhalif olan ve fasid akidere başvuran kimselere vurma suretiyle te'dib cezası uygulanabileceği, çarşı ve pazarlara muhtesib görevlendirmenin meşru olduğu anlaşılmaktadır. Hadiste zikredilen dövme dördüncü hadisten anlaşıldığı üzere emrekarşı gelen kimse içindir şeklinde açıklanmıştır. Bu hadisin geniş bir açıklaması, Nebi s.a.v.'in Sıfatı Bölümünde ge.çmlşti
قَالَ عَطَاءٌ وَأَبُو سَعِيدٍ الْخُدْرِيُّ جَالِسٌ مَعَ أَبِي هُرَيْرَةَ، لاَ يُغَيِّرُ عَلَيْهِ شَيْئًا مِنْ حَدِيثِهِ حَتَّى انْتَهَى إِلَى قَوْلِهِ " هَذَا لَكَ وَمِثْلُهُ مَعَهُ ". قَالَ أَبُو سَعِيدٍ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ " هَذَا لَكَ وَعَشَرَةُ أَمْثَالِهِ ". قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ حَفِظْتُ " مِثْلُهُ مَعَهُ ".
Ata dedi ki: Ebu Hureyre bunu rivayet ederken Ebu Said el-Hudrl'de Ebu Hureyre'nin beraberinde oturuyor ve Ebu Hureyre'nin dediklerinden hiçbir şey değiştirmeye lüzum görmüyordu ta "Bunların hepsi senin ve bir o kadar dahası da hep senindir" sözüne gelince Ebu Said, Ebu Hureyre'ye: Ben Resulullah Sallallahu Aleyhi ve SellemIden "Bunların hepsi ve daha on misli de senindir buyuracaktır" derken işittim dedi. Ebu Hureyre de ben Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den yalnız "Bunlar ve beraberinde bir misli daha senindir" buyurduğunu ezberledim, dedi. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Sıratın cehennem köprüsü olduğu." Yani sıratın Müslümanlar üzerinden geçip cennete gitsinler diye cehennem üzerine kurulan köprü olduğu. "Hel tudarrCıne" yani çekişerek, mücadele ederek ve birbirinizi sıkıştırarak kimseye zarar veriyor musunuz ve kimse de size zarar veriyor mu? Bu kelime "ra" harfi şeddelenmeden de rivayet edilmiştir. Bu takdirde fiil zarar anlamına gelen "ed-dayr" kökünden türemiş olur. Buna göre mana, kimse kimseye muhalif olup da onu yalanlıyor, onunla çekişiyor ve böylece ona zarar veriyor mu demektir. Fiilin kullanımı "darahCı, yadiruhCı" şeklindedir. Bazılarına göre bu fiilin manası bir diğer rivayette olduğu gibi sıkıştırıyor musunuz demektir. "TeravnehCı kezalike =onu böyle apaçık göreceksiniz." Vurgulanmak istenen "görme"nin net, kuşkunun olmadığı, meşakkatin ve birbirine düşmnin bulunmadığı görmeye benzetilmesidir. Nevevi şöyle demiştir: Ehl-i sünnet mezhebine göre müminlerin Rablerini görmeleri mümkündür. Mutezile ve Hariei bid'atçiler ise bunun mümkün olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bu, onların cehaletlerini gösterir. Kitap, sünnet, sahabelerle Ümmetin selefinin ahirette müminlerin Rablerini görecekleri yolundaki iemalarında birçok delil vardır. "Tağutlara tapmakta olanlar onların ardına takılıp gidecektir." Hadiste geçen "tevağit" "tağut" kelimesinin çoğuludur. Tağut, şeytan, put demektir. Kelimenin çoğulu, tekili, müzekkeri ve müennesi aynıdır. Nisa suresinin tefsirinde tağuta bir parça işaret edilmişti. Taberi şöyle der: Bence isabetli olanı şudur: TağCıt, Allah'tan başkasına ibadet olunan ve Allah'a karşı azgınlık edip, haddi aşan her şeydir. Bu da ya onun kendisine ibadet edene galebe çalmasıyla ya da ibadet edenin itaatiyiedir. Bu tapılan varlık insan olabileceği gibi şeytan veya hayvan ya da cansız bir varlık olabilir. Taberi şöyle devam eder: Onların kıyamet günü bu tağCıtların ardına düşmeleri, onlara inanmaya devam etmelerinin cezasıdır. TağCıta tapanların onların peşinden gitmeleri, istemeseler bile zorla cehenneme sürüklenmeleri için de olabilir. Ebu Said el-Hudrl'nin Tevhid Bölümünde nakledilen hadisinde Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle demektedir: "Haç ehli haçlarıyla, putperestler putlarıyla, her ilaha tapanlar ilahlanyla birlikte gideceklerdir." Burada şeytan ve benzeri tapılmaktan hoşnut olan bir varlığa veya cansız bir nesneye ya da hayvana tapanların bu hükme dahilolduklarına işaret edilmektedir. Melekler ve Mesih İsa gibi tapılmaktan hoşnut olmayanlar ise böyle değillerdir. "Yalnız bu ümmet kalacaktır." İbn Ebi Cemre şöyle demiştir: "Ümmet" kelimesinden maksat Muhammed ümmeti olabileceği gibi, bundan daha geniş olarak yorumlama imkanı da vardır. Bu takdirde cinler dahil bütün tevhid ehli, ümmet kavramına girer. Hadisin devamındaki itaatkar veya günahkar olup, Allah'a ibadet eden herkesin yerinde kalacağını ifade eden cümle de bunu göstermektedir. Bizce söz konusu hüküm, hadisin devamındaki "Ümmetini onun üstünden en evvel geçirecek ben olacağım" cümlesinden de anlaşılmaktadır. Çünkü bu cümlede, diğer Nebilerin Hz. Nebilden sonra kendi ümmetierini sırattan geçireceklerine işaret edilmektedir. "Onlara 'Yalan söylediniz' denilir." İbn Battal şöyle demiştir: Bu hadisten münafıkların dünyada yaptıkları gibi -kendilerine fayda verir umuduyla- müminlerle birlikte geri kalacakları ifade edilmektedir. Münafıklar bunun kendileri için devam edeceğini zannetmektedirler. Oysa Allahu Teala müminleri alınlarındaki beyazlık (ğırra) ve ayaklarındaki akseki (tahdı) ile ayıracaktır.' Zira münafıkta ne ğırra, ne de tahdl olacaktır. Biz de şunu ekleyelim: Gırra ve tahdlin Muhammed ümmetine mahsus olduğu sabittir. Bu münafıkların ayrılma meselesine daha yakından bakacak olursak, onlar ğırra ve tahdie sahip olduktan sonra secdeye muafık olamayarak ve nuriarı söndürülmek suretiyle müminlerden ayrılacaklardır. Bir ihtimale göre ise ğırra ve tahdie sahip olacaklar, sonra nurun söndürülmesi esnasında bunlar kendilerinden alınacaktır. "Allah onlara evvelce tanıdıklanndan başka bir surette gelecektir." İbnü'lArabi şöyle demiştir: Onların bu esnada (Allah'a) sığınmaları bunun istidrac olduğuna inanmalarındandır. Çünkü Allah kötü bir şeyi emretmez. Batıla ve batıl taraftarlarına uymak çirkin şeylerdendir. Bundan dolayı Sahih'te şöyle bir ifade yer alır: "Allah onlara tanımadıkları bir surette gelir. Bu, batıla tabi olanlara uyma emridir. Bundan dolayı 'Rabbimiz geldiğinde biz onu tanırIZ' derler." Bunun manası Rabbimiz bize bildiğimiz hak sözü söyleyerek geldiğinde biz onu tanırız demektir. İbnü'l-Cevzl'ye göre hadisin manası şudur: Allah onlara kıyamet gününün korkunçluğuyla ve dünyada mislini tanımadıkları şekliyle meleklerin suretinde gelir. Onlar da bu durumdan (Allah'a) sığınırlar ve şöyle derler: Rabbimiz gelseydi biz onu tanırdık yani Rabbimiz bize tanıdığımız lütfuyla gelseydi biz onu tanırdık. Bu Allahu Teala'ın "İncikten açılır"(Kalem 42) ifadesiyle anlattığı durumdur ki "incikten açılmak" işlerin güçleşmesi demektir. Kurtubi şöyle demiştir: Bu, kullarından murdar olanları temizlerden ayırması için Allahu Teala'ın onları imtihan ettiği korkunç bir durumdur. Şöyle ki münafıklar dünyada iken olduğu gibi, orada da mümkün olduğu zannıyla kendilerinin de müminlerden olduğunu iddia ederek onlarla birlikte karışık olarak geri kaldıklarında Allah onlara korkunç bir şekilde gelmek suretiyle kendilerini imtihan eder ve onların tümüne "Ben sizin Rabbinizim" der. Müminler Rablerine inkarla cevap verirler. Çünkü onlar Allahu Teala'ı daha önceden tanımaktadırlar ve onun bu suretteki niteliklerden uzak olduğunu bilmektedirler. Bundan dolayı "Senden Allah'a sığınırız. Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayız" derler. Hatta bazıları az kalsın dönecek hale gelir yani ayağı kayıp da münafıkların düşündüğü gibi düşünecek duruma gelir. Kurtubi şöyle der: Bunlar alimler arasında kökü ve kökeni olmayan bir zümredir. Herhalde bunlar hakka inanıp, basiretsizce onun etrafında dönenlerdir. Hattabi'nin düşüncesi ise şöyledir: Allah'ın bu görülmesi, onlara onurlandırma ölsun diye cennetteki görülmesinden farklı olacaktır. Çünkü bu imtihan içindir. Diğeri onların onurunu arttırmak içindir. Nitekim "el-hüsna ve ziyade = güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır"(Yunus 26) ayetindeki "bir de fazlası" bu şekilde tefsir edilmiştir. Hatta.bi şöyle devam eder: Mahşer yerinde imtihanın yapılmasında herhangi bir problem yoktur. Çünkü mükellefiyetierin izleri, ancak cennete veya cehenneme yerleştikten sonra kesilir. Kurtubi sözüne devamla der ki: Burada şöyle denebilır: Allahu Teala'ın ilk başta kendisini onlardan gizlemesi, aralarında kendisini görmeye layık olmayan münafıkların bulunmasındandır. Onlar müminlerden ayrılınca aradaki perde kaldırılır ve müminler o zaman "Sen bizim Rabbimizsin" derler. Bizim kanaatimiz ise şu yöndedir: "Bize kendisini tanıtınca onu tanırız" ifadesi ve onun teviliyle ilgili söylediklerimiz göz önüne alındığında problem ortadan kalkmaktadır. "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu ki: 'Ümmetini onun üstünden en evvel geçirecek ben olacağım'" Şuayb'ın rivayetinde "men yüCızu" cümlesi "yucevvizu bi ümmetihi" şeklindedir. Asmai şöyle demiştir: "Caze'l-vadiye" vadide yürüdü, "ecazehCı" vadiyi yürüyüp kat etti demektir. Nevevi şöyle demiştir: Hadisin manası şudur: Sıratın üzerinden ilk geçecek ve onu kat edecek ben ve ümmetim oluruz. Arapçada "d'ize'l-vadiye ve ecazehu" vadiyi yürüyüp kat etti ve arkasında bıraktı demektir. "O gün Nebilerin duaları :4l/ahümme sel/im sel/im' şeklinde olacaktır." Bu cümle Şuayb'ın rivayetinde "ve la yetekellemu yevmeizin ahadun iIIe'rrusül =0 gün Nebilerden başka hiç kimse konuşmayacaktır" şeklindedir. İbrahim b. Sa'd'ın rivayetinde ise "Onunla ancak Nebiler konuşabilir. Nebilerin o günkü duaları :4l/ahumme! Sel/im, seiUm' şeklinde olur." Tirmizl'de yer alan el-Muğire hadisine göre Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Müminin sırattaki şiarı 'Rabbi sel/im, sel/im = Allah'ım selamet ver, selam et ver' şeklindedir. "(Tirmizi, Kıyame) Bu ifadeden müminlerin şiarının bunu konuşacakları şeklinde olduğu sonucu çıkmaz. Tam tersine bunu müminlere selamet duası yapan Nebiler söylerler ve buna onların şiarı ismi verilir. Bu açıklamayla bu konudaki haberlerin tümü cem ve telif olmaktadır. Ebu Said hadisinde şöyle bir farklı ifade vardır: "Mümin (sırattan) göz açıp kapama hızında, şimşek gibi, rüzgar gibi, cins atlar ve develer gibi geçer." Huzeyfe ve Ebu Hureyre'nin birlikte rivayet ettikleri hadiste ise şöyle denmektedir: "Onların ilk zümresi şimşek gibi geçer, sonra rüzgar, sonra kuş ve hızlı koşan erkekler gibi geçerler. Onları sırattan amel/eri geçirir. "(Müslim, İman) . "Ve bihf kela/fb= Onun çengel/eri vardır." "Bihi''' kelimesindeki zamir, "slrat" yerine kullanılmıştır. Huzeyfe ve Ebu Hureyre'nin birlikte yaptıkları rivayete göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Sıratın iki yanında asılı ve işaret edilen kimseleri yakalaması emredilen çengel/er vardır" diye haber vermiştir. Kadı Ebu Bekir el-Arabi' şöyle demiştir: Buradaki "çengeller" "Cehennem şehvetlerle kuşatılmıştır" şeklinde daha önce geçen hadiste işaret edilen şehevi şeylerdir. İbnü'I-Arabi' şöyle der: Şehvetler sıratın iki tarafına konmuştur. Her kim bunlara dalacak olursa cehenneme düşer. Çünkü şehvetler sırat köprüsünün insanı kapan çengelleridir. Huzeyfe hadisinde ise "Emanet ve sı la-i rahim gönderilir ve sıratın sağlı sol/u iki tarafında durur" (Müslim, İman) yani sıratın iki yakasında dururlar. Bu hadisin manası şudur: Emanet ve sıla-i rahim, şanları yüce, kullara riayeti gerekli olan hakkının büyüklüğü sebebiyle emanete riayet eden, etmeyen, akrabalarıyla ilişkisini koparan ve koparmayan herkes orada durdurulur. Bunlar, hak üzere olan adına mücadele ederken batıla sapanların aleyhine şehadet ederler. "Emanet" kelimesi ile "inna aradna'l-emanete ale's-semavati ve'l-ardi = Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik''(Ahzab 72) ayetinde geçen "emanet", "sıla-i rahim" den de "vetteku'l-lahellezi: tesaelune bihi: ve'l-erham = adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten sakının"(Nisa 1) ayetinde yer alan "sıla-i rahim" kastedilmiş olabilir. Allah'ın emrine tazimde ve yarattıklarına şefkatte bulunmak da buna dahilolur. Sanki emanet ve sıla-i rahim, sırat-i müstakim, imanın ve dosdoğru dinin iki fıtratı olan İslamın iki yanına gizlenmişlerdir. "İşte bu çengeller insanları (kötü) amellerinden dolayı kapıp alırlar." ez-Zeyn b. el-Müni:r şöyle demiştir: Sözkonusu çengellerin Sa'dan dikenine benzetilmesi, insanları kapmaktaki hızı, kaçınma ve korunmaya rağmen ona taktlmanın çokluğu açısından benzetilmiştir. Böylece insanlara dünyada bildikleri ve doğrudan alıştıkları bir şeyle örnek verilerek temsili bir anlatım yapılmıştır. Sonra Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem sözkonusu benzetmenin bunların miktarları konusunda olmadığına işaret etmek üzere istisnada bulunmuştur. "Minhum el-muhardelu." Bunun manası sırat onları kurtuluşa erenlere katılmaktan alıkoyar demektir. Bazılarına göre "el-muhardel" yere çarpılmış demektir. İbnü't-Tıyn' u manayı tercih etmiş ve haberin ifade akışına bu daha uygundur demiştir. "Summe yencu = sonra kurtulur." İbn Ebi: Cemre şöyle demiştir: Bu cümleden sırattan geçecek olanların üç sınıf oldukları anlaşılmaktadır. Bunlar herhangi bir sıyırık, tırmalama olmaksızın kurtuluşa erenler, ilk etapta helak olanlar ve bunların ortası olanlardır ki bunlar önce yara alırlar, sonra kurtuluşa ererler. Bu kısımlardan her biri de kendi aralarında tekrar kısımlara ayrılır. Böyle olduğu "bi kadri a'm6/ihim = amellerine göre" ifadesinden anlaşılmaktadır. "Mekdus" kelimesinin telaffuzu hakkında ihtilaf edilmiştir. Kelime Müslim'de yer alan bir rivayette (Müslim, İman) "mekdus" şeklinde yer alırken bazıları "mekduş" şeklinde rivayet etmişlerdir. "Mekduş", şiddetli bir şekilde sevk etmek demektir. "Mekdus" ise bir kısmı diğerine binen demektir. "Allah kulları arasında hüküm ve adaletini tamamladığında." İbn Ebi: Cemre bu cümleyi Allah'ın ilminde onlara merhamet edeceği vakit geldiğinde şeklinde tefsir etmiştir. Nevevi: şöyle der: Hadisin zahirine göre cehennem ateşi yedi secde organlarının tamamını yemeyecektir. Bunlar alın, iki el, iki diz, iki ayaktır. Ba,:ı alimler bunu kesin bir dille ifade etmişlerdir. İbn Ebi Cemre bu hadisten Müslüman olup namaz kılmayan bir kimsenin cehennemden çıkmayacağını, çünkü onun alnında ve ayaklarında alamet olmayacağını söylemiştir. Fakat bu hadis "Iem ya'melu hayran kattu = hiç amel işlememiş" ifadesinin genelliği dolayısıyla Allah'ın kabzasında çıkacak şeklinde yorumlanmıştır. "Yabani reyhan tohumları nasıl çabuk biterlerse (yeniden) öylece biteceklerdir. " İman bölümünde bu kelimenin yabani reyhan olduğu geçmişti. Kelimenin çoğulu "hibeb"dir. "Ff hamili's-seyl = sel uğrağında" yani selin getirdiği ince toprak üzerinde. İbn Ebi Cemre şöyle demiştir: Bu ifade onların yerden bitme hızlarına işaret etmektedir. Zira yabani reyhan tohumu, bitkilerin içerisinde en hızlı bitendir. Bir de sel artığında oldıı mu daha da hızlı biter. Zira sel artığında yumuşak çamurla birlikte selle birlikte gelen çerçöpün harareti bir araya gelir. "Bir kimse kalır." Bundan önceki başlık altında yer alan 22. hadisin açıklamasında cehennemden en son çıkacak kişiden söz edilmiş ve bu kişinin kefen soyucu olduğu belirtilmişti. Huzeyfe'nin naklettiği İsrailoğulları ile ilgili hadiste şu ifade yer almaktaydı: "Adamın biri kendi ameli hakkında iyi düşünmüyordu. Allesine '(Ölünce) Beni yakın' dedi." Bu hadisin son kısmında o kişinin "Kefen soyucu olduğu" yer almaktaydı Ahmed b. Hanbel, Ebu Avane ve başka kaynaklarda zikredilen Huzeyfe'nin Ebu Bekir'den naklettiği hadiste şu ifade yer almaktadır: "Sonra Allah 'Cehennemde herhangi bir am el yaptığı halde kalan var mı bakın?' diye emreder ve orada bir kişiyi bulurlar. Ona 'Hiç hayır işledin mi?' diye sorulur. O da 'Hayır! Ancak alışverişlerimde insanlara müsamaha ederdim' der." (Ahmed b. Hanbel, 1,4) "Şu ateşin kokusu beni zehirleyip duruyor." Hattabi şöyle demiştir: "Kaşabehu'd-duhan" duman boğazına doldu ve kişi onu yutmaya başladı demektir. "el-Kaşb" kelimesinin aslı yemeğe zehir katmak demektir. Kullanımı "kaşabehu" şeklindedir. Manası onu zehirledi demektir. Daha sonra bu fiil dumanla hoş kokunun zirveye çıkması anlamında kullanılmıştır. Nevevi şöyle der: "Kaşebeni" beni zehirledi, bana eziyet etti ve beni helak etti anlamınadır. Bu anlam dilbilimcilerin çoğunluğunun görüşünü yansıtmaktadır. Bizce Hattabi'nin görüşünün güzelliğini herkes fark edebilir. "Yalını beni yakıp duruyor." Hadis metninde geçen "zekauha" alevi çoktur, tutuşması ve yakıcılığı şiddetlidir anlamınadır. "Ya Rab' Ben İ mahlukatının en bedbahtı kılma!" Hadis metninde geçen "elhalk" kelimesinden burada maksat cennete girenlerdir. "Bunların hepsi ve bir o kadar dahası da hep senindir!" Ebu Said Ebu Hureyre'ye 'Ben Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den duydum ... ' demiştir.' Hadisten Çıkan Sonuçlar 1- İbn Ebi Cemre şöyle demiştir: Hadise göre bir şahsa hakikatı kavranamayan bir şeyle hitap etmek caizdir ve gerçeği kavranılmayan bu şeyi o kişinin anladığı simgelerle ifade etmek mümkündür. Ahirette olacak şeyler isimlendirme hariç dünyadakilere benzemez. 2- Mükellefiyet, kişi cennette veya cehennemde yerini almadıkça kesilmez. Mahşer yerinde emri yerine getirme ister istemez zorunlu olarak gerçekleşir. 3- Hadisten imanın fazileti anlaşılmaktadır. Zira münafık zahiren imanlı göründüğü için yüzündeki nur ve başka şeyler söndürülüp, müminlerden ayrılıncaya kadar dokunulmazlığı kendisinde kalmıştır. Sırat köprüsü olanca inceliğine ve keskinliğine rağmen Adem'den kıyamete kadar gelip geçmiş bütün mahlukatı içine alır. 4- Cehennem ateşi büyüklüğüne ve şiddetine rağmen yakılması emredilen sınırı aşmayacaktır. 5- Şefaat dilemek ancak günahkar için sözkonusudur gerekçesi ile bunu kabul etmeyenlerin aksine onu dilemek caizdir. Kadi İyad şöyle demiştir: Bu görüşü savunanlar daha önce açıklandığı üzere hesapsız bir şekilde ve bunun dışında cennete girme esnasında şefaatin olacağını gözden kaçırmışlardır. Bunun yanında aklı başında olan herkes, kendisinin kusurlu olduğunu itiraf ettiğine göre kusurundan dolayı af talebine ihtiyaç duyacaktır. Amel eden herkes de aynı şekilde amelinin kabul edilmeyeceğinden korku duyacak ve onun kabulü için şefaate ihtiyaç duyacaktır. Kadı Iyaz şöyle devam eder: Karşı görüşü ileri süren kimsenin bağışlanma ve rahmet duasında bulunmaması gerekir. Bu da selefin dualarında izledikleri yola aykırıdır. 6- Hadisten Allahu Teala'ı ahirette görmenin mümkün olduğu anlaşılmaktadır. 7 - Bu ümmete mensup günahkar bir zümre ateşle azaba uğrayacak, sonra şefaat ve rahmetle oradan çıkacaktır. Ancak bazıları bu ümmet için böyle bir şeyin sözkonusu olmadığını söylemiş ve bu konuda gelen haberleri zorlama birtakım şeylerle tevil etmeye kalkışmışlardır. Oysa sarih naslar bunun sabit olacağı noktasında birbirini desteklemekte ve güçlendirmektedir
حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، حَدَّثَنَا أَبُو الزِّنَادِ، عَنِ الأَعْرَجِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ أَبُو الْقَاسِمِ صلى الله عليه وسلم " لَوْ أَنَّ امْرَأً اطَّلَعَ عَلَيْكَ بِغَيْرِ إِذْنٍ، فَخَذَفْتَهُ بِعَصَاةٍ، فَفَقَأْتَ عَيْنَهُ، لَمْ يَكُنْ عَلَيْكَ جُنَاحٌ ".
Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Eğer bir kimse izinsiz olarak senin evine bakar, sen de bir çakıl taşı atarak onun gözünü çıkarırsan bundan dolayı sana herhangi bir günah olm" Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buhari, başlıkta görüldüğü üzere birisinin evinin içine izin almadan bakan ve bu yüzden gözü çıkarılan kimseye diyet verilmeyeceğini kesin bir dille ifade etmektedir. Onun buraya aldığı haberde diyetin olmayacağı açıkça belirtilmemektedir. Fakat o böylece hadisin bazı rivayet yollarından gelen şeylere adeti olduğu üzere işaret etmektedir. "Adamın biri delikten içeri baktı" yani yukarıdan evine baktı "........." "Mişkas" ince ve uzun ok temreni demektir. Şiş gibi demirden yapılmış, keskin bir başı vardır. Bazıları ise demirden dişi olduğunu söylemişlerdir. "Onu dürtmek için sinerek kendisine doğru yaklaşmaya başladı." Kelime "hatel" kökünden türemedir. "Hatel" bir kimseyi gafil avlamak demektir. Hadisten Çıkan Sonuçlar 1. Baştaki saçı kesmemek, onu taramak caizdir. 2. Başından zararlı canlıları gidermek, kir ve bitleri temizlemek için bir tarak edinmek güzeldir. 3.Kapısı kapalı bir evin içinde bulunan kimseden izin almak gerekir. 4.Kapıda bulunan bir delikten içeri bakmak caiz değildir. 5. Saçları taramak meşrudur. İsti'zan bölümünde buna benzer birçok hadis geçmişti. 6. Eve girmek için izin almak sadece mÇlhrem olmayan kimselere mahsus değildir, tam tersine kişinin annesi veya kız kardeşi bile olsa elbisesi giyinik olmayan kimseden izin almak gerekir. 7. Tecessüste bulunan kimseye bir şeyatmak caizdir. Bu suç, hafif bir müeyyide ile önlenemediği takdirde daha ağırını kullanmak mümkündür. Buna göre içeri bakan kimsenin canına veya organına bir zarar geldiğinde bu hederdir. Malikiler bu durumda kısasa gidileceği kanaatine varmışlardır. Onlara göre içeri bakan kimsenin gözüne veya başka bir yerine kastetmek caiz değildir. Malikiler buna gerekçe olarak bir masiyetin bir başka masiyetle önlenemeyeceğini göstermişlerdir. Çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginleri ise buna şöyle cevap vermişlerdir: Bir kimsenin bir hareketi yapmasına izin verilmişse buna masiyet denemez. Fiil, böyle bir nitelik taşımadığı takdirde masiyet sayılır. Bilginler, bir saldırganın hayatına mal olsJ!bile etkisiz hale getirilmesinin caiz olduğu noktasında ittifak etmişlerdir. Oysa byle bir gerekçe olmasaydı sözkonusu fiil masiyet olurdu. Hakkında nass sabit olmakla birlikte bu da saldırı fiili kategorisindedir. Malikiler hadise "Bu hadis kişiyi korkutma ve yaptığı fiilin çok büyük bir günah olduğunu belirtmek amacıyla varid olmuştur" diye cevap vermişlerdir. Ancak onlardan İbn Nafi çoğunluğa katılmıştır. Malikilerden Yahya b. Ömer şöyle der: Herhalde bu haber İmam Malik'e ulaşmamış olsa gerektir. Kurtubi el-Müfhim isimli eserinde şöyle der: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, caiz olmayan bir şeyi yapmaya veya caiz olmayan bir sonuç doğuracak harekette bulunmaya teşebbüs edecek kimse değildir. Meşakkatin kaldırıldığı yolunda nass varken günahın kaldırıldığı şeklinde yorumlamak mümkün değildir. Nass varken kıyasa gidilmez. Bazı Malikiler görüşlerine sebep olarak başkasının avret mahalline kasıtlı olarak bakan kimse hakkındaki icmaı göstermişlerdir. Buna göre böyle bir hareket o kişinin gözünü çıkarmayı mubah kılmadığı gibi, çıkaran kimseden tazminat yükümlülüğünü düşürmez. Kendisine bakılan kimse evinde olduğu takdirde ve içeri bakan kişi de tecessüs ettiğinde durum yine böyledir. Kurtubi böyle bir icma bulunduğuna itirazda bulunmuş ve şöyle demiştir: Bu haber, başkasının evinin içine bakan herkesi kuşatmaktadır. Haber, evin içine bakan kimseyi -istenmeyen şeyleri görme ihtimali kuwetli olmakla birlikte- içerdiğine göre muhakkak olanı evleviyetle ihtiva eder. Bizce bu görüş tartışmaya açıktır. Çünkü evin içinde bulunan kimseye bakmak sözgelimi kişinin avreti gibi muayyen bir şeye bakmakla sınırlı değildir. Tam tersine kişinin harimine bakmayı ve ev sahibinin örtmek istediği ve kimsenin bakmaması gereken şeylere bakmasını da kapsar. Tecessüs yasaklığı ve tehdit bu gibi hareketleri yok etmek için sabit olmuştur. Var olduğu iddia edilen icma sabit olsaydı, bu özel hükmü reddetmek gerekli olmazdı. Bilindiği üzere aklı başında bir kimsenin eşinin ve kızının yüzüne yabancı bir erkeğin bakması ve benzeri şeyler çok ağırına gider. Aynı şekilde kişinin ailesi ile oynaşırken yabancı bir kişi tarafından görülmesi de erkeklik organının açık olarak görülmesinden daha çok ağırına giden hususlardandır. Kurtubl'nin söyledikleri, başkasının gizliliklerine bakmak isteyen ve karşı tarafın da onu savuşturduğu, etkisiz hale getirdiği kimse açısından yerindedir. Bakan kimseye bir şeyatmadan önce onu uyarmak şart mıdır? Bu konuda iki görüş sözkonusudur. Bazı bilginler saldırgan bir kimseyi etkisiz hale getirmede olduğu gibi bu şarttır demişlerdir. Bu iki görüşten daha sahih olanı bunun şart olmadığıdır. Çünkü hadiste "onu dürtmek için sinerek kendisine doğru yaklaşmaya başladı" denilmektedir. Evdeki bir delikten içeriye bakan kimse kapının deliğinden içeriye bakan kimse gibidir. Sokak ortasında durup başkasının mahremine veya bir başkasının evindeki bir şeye bakan kimsenin hükmü de böyledir. Bazı bilginlere göre yasaklık, baktığı kimsenin mülkünde bulunan kişi ile ilgilidir. Acaba kulak verip dinlemek bakma gibi midir? Bu konuda da iki görüş nakledilir. \' Bunlardan daha sahih olanına göre dinlemek bakmak gibi değildir. Çünkü avret yerine bakmak onun anlatılmasını dinlemekten daha beterdir
حَدَّثَنَا الْحَسَنُ بْنُ أَبِي الرَّبِيعِ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، حَدَّثَنَا جَعْفَرُ بْنُ سُلَيْمَانَ، عَنْ ثَابِتٍ، عَنْ أَنَسٍ، قَالَ اشْتَكَى سَلْمَانُ فَعَادَهُ سَعْدٌ فَرَآهُ يَبْكِي فَقَالَ لَهُ سَعْدٌ مَا يُبْكِيكَ يَا أَخِي أَلَيْسَ قَدْ صَحِبْتَ رَسُولَ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ أَلَيْسَ أَلَيْسَ قَالَ سَلْمَانُ مَا أَبْكِي وَاحِدَةً مِنَ اثْنَتَيْنِ مَا أَبْكِي صَبًّا لِلدُّنْيَا وَلاَ كَرَاهِيَةً لِلآخِرَةِ وَلَكِنْ رَسُولُ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ عَهِدَ إِلَىَّ عَهْدًا فَمَا أُرَانِي إِلاَّ قَدْ تَعَدَّيْتُ . قَالَ وَمَا عَهِدَ إِلَيْكَ قَالَ عَهِدَ إِلَىَّ أَنَّهُ يَكْفِي أَحَدَكُمْ مِثْلُ زَادِ الرَّاكِبِ وَلاَ أُرَانِي إِلاَّ قَدْ تَعَدَّيْتُ وَأَمَّا أَنْتَ يَا سَعْدُ فَاتَّقِ اللَّهَ عِنْدَ حُكْمِكَ إِذَا حَكَمْتَ وَعِنْدَ قَسْمِكَ إِذَا قَسَمْتَ وَعِنْدَ هَمِّكَ إِذَا هَمَمْتَ . قَالَ ثَابِتٌ فَبَلَغَنِي أَنَّهُ مَا تَرَكَ إِلاَّ بِضْعَةً وَعِشْرِينَ دِرْهَمًا مِنْ نَفَقَةٍ كَانَتْ عِنْدَهُ .
Enes (r.a.)'den; Şöyle demiştir: Selmân (ı Fârisî) (r.a.) hastalandı. Sa'd (bin Ebî Vakkas) (r.a.) da onu ziyarete gitti. Baktı ki Selman ağlıyor. Bunun üzerine Sa'd, ona: Kardeşim! Seni ağlatan nedir? Sen Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile arkadaşlık etmek şerefine kavuşmadın mı? (Şöyle) değil mi, (böyle) değil mi? (yâni şu ve bu faziletlerin var), dedi. Selman: (Şu) iki şey'den birisi için ağlamıyorum: Ben ne dünyaya bir düşkünlükten dolayı ne de âhiretten hoşlanmamaktan dolayı ağlıyorum Ve lakin Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bana bir tavsiyede bulundu (idi) de ben kendimi o tavsiyenin sınırlarını mutlaka aşmış sanırım , dedi. Sa'd: O, sana ne tavsiye buyurdu? diye sordu. Selman: O, bana: Binek hayvanı üstünde yolculuk edenin azığı kadar (mal) birinize yeter, diye tavsiyede bulundu (idi). Halbuki ben kendimi o tavsiyenin sınırlarını mutlaka aşmış sanırım. Sana gelince Yâ Sa'd: Hüküm vereceğin zaman hükmünde, (hakları) taksim edeceğin zaman dağıtımında ve bir şeye niyetlendiğin zaman azminde Allah'tan kork (azabından sakın), dedi. (Râvilerden) Sabit demiştir ki: Selman (r.a.)'ın (vefat ettiğinde) yanında olan yirmi küsur dirhemlik nafakadan başka bir mal bırakmadığı haberi bana ulaştı." Not: Zevaid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde Ca'fer bin Süleyman ed-Dubai bulunur. Bu ravinin hadisini Müslim kendi Sahih'inde rivayet etmiş ve İbn-i Main de onu güvenilir saymış ise de İbnü'l-Medini: ''Bizce güvenilir, fakat Sabit'ten münker olan bir hayli hadis rivayet etmiş,'' demiştir. Buhari de zayıf raviler bölümünde: 0, hadisinin bazısında muhalefet eder, demiştir. İbni Hibban da. güvenilir raviler bölümünde: O; Ebü Bekir ve Ömer (r.a.)'a buğzederdi; demiştir. Yahya bin Said de onu zayıf sayardı
حَدَّثَنِي زُهَيْرُ بْنُ حَرْبٍ، حَدَّثَنَا جَرِيرٌ، عَنْ عُمَارَةَ، - وَهُوَ ابْنُ الْقَعْقَاعِ - عَنْ أَبِي زُرْعَةَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " سَلُونِي " فَهَابُوهُ أَنْ يَسْأَلُوهُ . فَجَاءَ رَجُلٌ فَجَلَسَ عِنْدَ رُكْبَتَيْهِ . فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا الإِسْلاَمُ قَالَ " لاَ تُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا وَتُقِيمُ الصَّلاَةَ وَتُؤْتِي الزَّكَاةَ وَتَصُومُ رَمَضَانَ " . قَالَ صَدَقْتَ . قَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا الإِيمَانُ قَالَ " أَنْ تُؤْمِنَ بِاللَّهِ وَمَلاَئِكَتِهِ وَكِتَابِهِ وَلِقَائِهِ وَرُسُلِهِ وَتُؤْمِنَ بِالْبَعْثِ وَتُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ كُلِّهِ " . قَالَ صَدَقْتَ . قَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا الإِحْسَانُ قَالَ " أَنْ تَخْشَى اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنَّكَ إِنْ لاَ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ " . قَالَ صَدَقْتَ . قَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَتَى تَقُومُ السَّاعَةُ قَالَ " مَا الْمَسْئُولُ عَنْهَا بِأَعْلَمَ مِنَ السَّائِلِ وَسَأُحَدِّثُكَ عَنْ أَشْرَاطِهَا إِذَا رَأَيْتَ الْمَرْأَةَ تَلِدُ رَبَّهَا فَذَاكَ مِنْ أَشْرَاطِهَا وَإِذَا رَأَيْتَ الْحُفَاةَ الْعُرَاةَ الصُّمَّ الْبُكْمَ مُلُوكَ الأَرْضِ فَذَاكَ مِنْ أَشْرَاطِهَا وَإِذَا رَأَيْتَ رِعَاءَ الْبَهْمِ يَتَطَاوَلُونَ فِي الْبُنْيَانِ فَذَاكَ مِنْ أَشْرَاطِهَا فِي خَمْسٍ مِنَ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهُنَّ إِلاَّ اللَّهُ " . ثُمَّ قَرَأَ { إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الأَرْحَامِ وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَدًا وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ بِأَىِّ أَرْضٍ تَمُوتُ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ} قَالَ ثُمَّ قَامَ الرَّجُلُ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " رُدُّوهُ عَلَىَّ " فَالْتُمِسَ فَلَمْ يَجِدُوهُ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " هَذَا جِبْرِيلُ أَرَادَ أَنْ تَعَلَّمُوا إِذْ لَمْ تَسْأَلُوا " .
Bana Zuheyr b. Harb tahdis etti. Bize Cerir, Umare -b. el-Ka'ka'den tahdis etti. O Ebu Zur'a'dan, o Ebu Hureyre'den şöyle dediğini nakletti: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bana soru sorun" buyurdu. Ashab, heybetinin etkisi ile ona soru sormaktan çekindiler. Sonra bir adam gelip onun dizlerinin yanında oturuverdi. Ey Allah'ın Rasulü, İslam nedir, dedi. O: "Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmaman, namazı dosdoğru kılman, zekatı vermen, ramazan orucunu tutmandır" buyurdu. Adam: Doğru söyledin, dedi. Adam: Ey Allah'ın Rasulü iman nedir? (1/40a) dedi. Allah Rasulü Sallallahu aleyhi ve Sellem: "Allah'a, meleklerine, kitabına, ona kavuşmaya, rasullerine iman etmen, ölümden sonra dirilişe iman etmen ve her şeyiyle kadere iman etmendir" buyurdu. Adam: Doğru söyledin dedi. Sonra: Ey Allah'ın Rasulü, ihsan nedir, dedi. Allah Rasulü Sallallahu aleyhi ve Sellem: ''Aziz ve celi! Allah'tan onu görüyormuşsun gibi korkmandır çünkü sen onu görmezsen dahi muhakkak o seni görür" buyurdu. Adam: Doğru söyledin dedi. Sonra: Ey Allah'ın Rasulü, kıyamet ne zaman kopacak, dedi. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Hakkında kendisine soru sorulan sorandan daha bilgili değildir ama ben sana şartlarını söyleyeyim. Kadının efendisini doğurduğunu görürsen işte bu onun şartlarındandır. Çıplakların, yalınayaklı, sağır ve dilsiz kimselerin yeryüzünün hükümdarları olduğunu görecek olursan işte bu onun şartlarındandır. Dilsiz hayvanlara çobanlık edenlerin uzun bina dikmekte birbirleriyle yarıştıklarını görürsen işte bu onun şartlarındandır. (Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi ise) Allah'tan başka kendilerini kimsenin bilemediği gaybın beş hususu içerisindedir" buyurdu. Sonra da: "Saatin (kıyametin ne zaman kopacağının) ilmi muhakkak Allah'ın yanındadır. Yağmuru o indirir, rahimlerde olanı bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Hiçbir nefis de hangi yerde öleceğini bilmez. Muhakkak Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır. " (Lakman, 34) ayetini okudu. (Ebu Hureyre) dedi ki: Sonra adam kalktı. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "O adamı bana geri getirin" buyurdu. Adamı aradılar ama bulamadılar. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bu Cebrai! idi. Siz soru sormayınca o da sizin (dininizi) öğrenmenizi istedi" buyurdu. Diğer tahric: Yalnız Müslim rivayet etmiştir; Tuhfetu'l-Eşraf, 14915 (AHMED DAVUDOĞLU) AÇIKLAMA : Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in: «Bana sorun!» buyurması ashaba canı sıkıldığı içindi. Çünkü ashab bir çok sualler sormuşlardı. Hatta Peygamber (s.a.v.) bazılarının kendisini müşkül mevki'de bırakmak için sual sorduklarını hissederek gazaba gelmiş; yüzü kıpkırmızı olmuştu. İşte bu teessür ve iğbirar (kırgınlık) haleti içerisinde onlara:«Sorun bana, sorun! Vallahi şu yerimde bulunduğum müddetçe bana ne sorarsanız size ondan haber veririm...» buyurmuşlardı. Hadisin tamamı ileride gelecektir. Ashab bundan korktular. Sual hususuna dair bir de ayet nazil oldu. Artık kimse sual sormaz oldu. Allah'u Teala, Cibril (a.s.)'ı insanlara dinlerini öğretmek için o zaman göndermiştir