Sünen-i İbn Mâce · 458
Arapça metin
حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا ابْنُ عُلَيَّةَ، عَنْ رَوْحِ بْنِ الْقَاسِمِ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَقِيلٍ، عَنِ الرُّبَيِّعِ، قَالَتْ أَتَانِي ابْنُ عَبَّاسٍ فَسَأَلَنِي عَنْ هَذَا الْحَدِيثِ، - تَعْنِي حَدِيثَهَا الَّذِي ذَكَرَتْ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ تَوَضَّأَ وَغَسَلَ رِجْلَيْهِ - فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ إِنَّ النَّاسَ أَبَوْا إِلاَّ الْغَسْلَ وَلاَ أَجِدُ فِي كِتَابِ اللَّهِ إِلاَّ الْمَسْحَ .
Er-Rübeyyi (bint-i Muavviz) (Radiyallahu anha)'den şöyle söylemiştir: İbn-i Abbas (r.a.), bana gelerek şu hadisi (mi) sordu: Er-Rubeyyi, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) abdest alırken ayaklarını (üçer defa) yıkadığını anlatan (390 nolui hadisini kasteder. (Hadis ibn-i Abbas'a anlatıldıktan) sonra İbn-i Abbas: Gerçekten herkes (ayakları) yıkamaktan başka bir şeye ( meshetmeye) rıza göstermez. Hal böyle iken. ben Kitabullahla yalnız (ayakları) meshetmeyi buluyorum, dedi." Not: Zevaid'de Hadis'in isnadı hasendir, denilmiştir. AÇIKLAMA : Sindi, diyor ki: İbn-i Abbas r.a., Resul-i Ekrem (s.a.v.)'in ayaklarını yıkadığını Er-Rubeyyi r.anha'dan işitince, vardığı neticeyi belirtmek maksadı ile bu sözü söylemiş olabilir. Yani Resul-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in ayaklarını yıkadığı sabit olduğu için insanlar (sahabiler) yıkamak hükmünde ittifak etmişlerdir. Eğer bundan olmazsa Kur'an-ı Kerim'in zahirine göre meshetme hükmü vardır, demek istemiş olur. İbn-i Abbss'ın "insanlar'' sözü ile sahabiler kastedilmiştir. Çünkü o zaman orada sahabilerden başka kimse yoktu. Sahabilerin icmaı, ittifakla hüccettir (delildir). Şu halde sünnet ve ümmetin icmaı ile yıkamak hükmü sabittir. Dolayısıyla hak ve doğru olanı da budur. Kur'an ayetini buna göre yorumlamak gerekir. İbn-i Abbas'ın " ... Kitabullah'ta yalnız meshetmeyi buluyorum.'' demesinin sebebi; ayetteki 'Ercul' kelimesinin 'Ruus' kelimesinin yanında olması ve ikisinin mecrur okunması halinde zahiren ayaklar baş hükmüne tabi görülür. Çünkü cerr-i civari durumu arap dilinde nadiren bulunur. Ercul, kelimesinin mensub okunmasına ait kıraat şeklini İbn-i Abbas duymamış ve bunun için bu sözü söylemiş olması da muhtemeldir. 456 nolu hadisin açıklaması bahsinde bazı malumatı naklettiğim EI-Menhel yazarı aynı babta El-Hafız İbn-i Hacer'den naklen şöyle der: "El-Hafız İbn-i Hacer'in EI-Fetih'te: Ayakları yıkamaya muhalif herhangi bir hüküm hiç bir sahabi'den sabit olmamıştır. Yalnız Ali, İbn-i Abbas ve Enes r.a.'den meshetme hükmü duyulmuş ise de bunların da meshetme hükmünden rucu ederek (vazgeçerek) yıkamanın gereğini söyledikleri sabittir. Abdurrahman bin Ebi Leyla; "Resulullah (s.a.v.)'in Ashabı, ayakları yıkama hükmünde icma' etmiştir, diye Said bin Mansur'dan rivayet vardır, der. Tahavi ve İbn-i Hazm ise meshin mensuh olduğunu iddia etmişlerdir." Miftahu'l-Hace yazarı ise İbn-i Abbas'ın Er-Rubeyyi'e cevap olarak söylediği söz ile ilgili olarak şöyle der; "İbn-i Abbas, sahabilerin cumhuruna muhalif bir hüküm beyan etmek istemiştir. Bu, şaz bir mezhebtir. İbn-i Abbas tek kalmıştır. EI-Hafız İbn-i Hacer, Fethu'l-Bari'de İbn-i Abbas'ın bundan rücu ettiği sabittir, demiştir.» Buhari ve Müslim de Ayakları Yıkama başlığı altında açılan bab ta ayakları yıkamanın gerekliliğini ve meshin kifayet etmediğini ispatlayan sahih hadisleri nakletmişlerdir
Benzer hadisler
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يَحْيَى، حَدَّثَنَا الْهَيْثَمُ بْنُ جَمِيلٍ، حَدَّثَنَا شَرِيكٌ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَقِيلٍ، عَنِ الرُّبَيِّعِ بِنْتِ مُعَوِّذٍ، قَالَتْ أَتَيْتُ النَّبِيَّ ـ صلى الله عليه وسلم ـ بِمِيضَأَةٍ فَقَالَ " اسْكُبِي " . فَسَكَبْتُ فَغَسَلَ وَجْهَهُ وَذِرَاعَيْهِ وَأَخَذَ مَاءً جَدِيدًا فَمَسَحَ بِهِ رَأْسَهُ مُقَدَّمَهُ وَمُؤَخَّرَهُ وَغَسَلَ قَدَمَيْهِ ثَلاَثًا ثَلاَثًا .
Er-Rubeyyi binti Muavviz r.a.’den: Şöyle söylemiştir: Ben Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e bir ıbrık su ile vardım. Kendisi : '' (Su) dök.'' buyurdu. Ben de (suyunu) dökmeye başladım. Yüzünü ve kollarını yıkadı. Yeni bir su alarak başının ön ve arkasını (tamamını) meshetti ve ayaklarını üçer defa yıkadı. AÇIKLAMA : Hadisin ravisi Er-Rubeyyi' r.anha Resul-i Ekrerrt (s.a.v.)'e biat ederek savaşlara katılan Ensar-ı Kiram'ın bahtiyar kadınlarındandır. Buhari ve Nesai'nin tahric ettikleri bir hadiste Er-Rubeyyi' : Biz Resulullah (s.a.v.) ile beraber savaşır, askere su verir, onlara hizmet eder, şehitleri ve yaralıları Medine-i Münevvere'ye götürürdük, demiştir. 21 hadisi var: Buhari ve Müslim 1 hadisini müttefiken ve yalnız, Buhari 2 hadisini rivayet etmişlerdir. Ebu Davud. Tirmizi, Nesai ve İbn-i Maceh de o'nun hadislerini nakletmişlerdir. Ravileri ise Nafi', Mevla, İbn-i Ömer, Ebu Seleme, SüI'eyman bin Yesar, Abdullah bin Muhammed, Halid bin Zekvan ve başkalarıdır. Er-Rubeyyi'in burada rivayet edilen hadisi, Tirmizi, Ahmed ve Beyhaki tarafından da rivayet edilmiştir. Ebu Davud da kısa ve uzun metinler halinde muhtelif yollarla rivayette bulunmuştur. El-Hafız, Telhis'te: Rubeyyi'in hadisi için bulunan yolların ve lafızların dönüm noktası ravi Abdullah İbn-i AkiI'dir ki o'nun zayıflığı söz konusu edilmiştir, der. Müellif'in rivayetinde Peygamber'in mübarek yüz ve kollarını kaçar defa yıkadığı beilrtilmemiş ve yüz yıkamadan önce el yıkamaya, ağız ile buruna su almaya, keza kulakları meshetmeye temas edilmemiştir. Fakat Ebu Davud'un rivayetlerinden birisinde Resul-i Ekrem'in (mübarek) ellerini (bileklere kadar) ve yüzünü üçer defa yıkadığını, bir defa (mübarek) ağzına ve burnuna su aldığını, kollarını üçer defa yıkadığını, başının arkasını ve önünü iki defa meshettiğini, kulağının her tarafını meshettiğini ve ayaklarını üçer defa yıkadığını belirtiyor. Abdest uzuvlarının kaçar defa yıkandığı hususu, İbn-i Maceh'in Süneninde Taharet Kitabı'nın 45 ila 53'üncü bablarında rivayet edilen hadislerin tercemesi yapılırken anlatılacak inşaallah. Abdest almada başkasının yardımcı olması hususuna gelince, bu bab ta geçen hadisler abdest almak için başkasından yardım istemenin caiz oıduğuna delalet eder. Müslim'in "Mestler üzerine meshetmek» babında rivayet olunan Muğire'nin hadisini açıklayan Nevevi özetle şöyle söyler: Abdestte yardım istemenin caiz olduğuna bu hadis delalet eder. Ayrıca Usame bin Zeyd (r.a.)'in hadisinde Resul-i Ekrem'in Arefe'den dönüşünde abdest alırken, suyunun Usame tarafından döküldüğü sabittir. Sabit olmayan bazı hadislerde, abdest için yardım istemek yasaklanmıştır. Arkadaşlarımız, söz konusu yardım isternek üç kısımdır. demişlerdir : 1. Abdest suyunun hazırlanması için başkasından yardım isternek. Bunda ne kerahet var ne de noksanlık. 2. Abdest uzuvlarını yıkamak için başkasından yardım isternek ve o'na yıkatmaktır. Bunda kerahet var. Ancak bir zaruret ve ihtiyaç duyulursa kerahet yoktur. 3. Abdest suyunu başkasına döktürmektir. En iyisi bunu yapmamaktır. Ama, buna mekruh denilir mi? Bu hususta iki türlü fetva vardır. Bazılarına göre mekruhtur. Abdest alanın eline su döken kişi, abdest alan adamın solunda durmalıdır. Hanefi fıkıh alimlerinden İbn-i Abidin, abdestin müstahabları bahsinde, abdestte başkasından yardım isternek hususunda müteaddit kitablardan nakiller yaptıktan sonra şöyle söyler; 'EI-Hilye'de Buhari, Müslim ve diğer hadis kitabIarından naklen zikredilen bir çok hadiste Resul-i Ekrem (s.a.v.)'in istemesi üzerine ve istemeden, abdest suyunun başkası tarafından döküldüğü açıkça belirtilmiştir. El-Hilye yazarı bu hadisleri kaydettikten sonra şunları söyler: Resul-i Ekrem'in mekruh'olan bir şeyi yapmadığı kesindir. Şu halde, başkasına su döktürmesi işi kerahetsiz cevazla yorumlanır. Bir şeyin mekruh olduğuna dair delil bulunduğu halde Resul-i Ekrem tarafından yapılmış ise o işin ümmeti için mekruh olmakla beraber cevazını bildirmek için yapmıştır, denilir. Burada Keraheti ifade eden bir delil yoktur. Hz.. Ömer (r.a.)'in: Abdest hususunda kimsenin bana yardım etmesini sevmem, mealindeki hadis zayıttır. Keza, Resul-i Ekrem abdest işini kimseye bırakmazdı, şeklindeki hadis de zayıttır. Bunlar sabit olmuş olsaydı bile yukarıda (EI-Hilye)'de geçen sahih hadislere karşı güçsüzdür. Kaldı ki, anılan iki hadisten maksad, abdest uzuvlarını başka şahsa yıkattırmak hususu olabilir. El-İhtiyar'ın: 'Acizlik hali olmadan abdest işinde başkasından yardım istemek mekruhtur...' sözünden maksadının da bu olduğu umulur." İbn-i Abidin, yukarıya özetini aldığım EI-Hilye'nin sözünden sonra diyor ki : Hulasa: Abdest için istenen yardım su hazırlatmak veya su döktürrnek tarzında olursa bunda kat'iyyen kerahet yoktur. Şayet yardım, yıkama ve mesh işini başkasına özürsüz yaptırmak şeklinde ise mekruhtur. Bunun için Tatarhimiye'de: Abdestin adabından birisi de kişinin abdest işini bizzat görmesidir. Eğer başkasından yardım isterse yıkayıcı kendisi olduktan sonra kerahet yoktur. denilmiştir." Şafii fıkıh kitapIarından Nihayetu'l-Muhtaç yazarı abdest babında şunları beyan eder: «Özür olmaksızın abdest suyunun başka şahıs tarafından dökülmesini istememek sünnettir. İstemek ise mekruh değil ama uygun da sayılmaz. Abdest suyunu hazırlatmak şeklindeki yardım talebi ise mübahtır. Özürsüz halde abdest uzuvlarını başkasına yıkatmak şeklindeki yardım isternek mekruhtur. Özür dolayısıyla abdest almaya gücü yetmeyen kimse ise maddi durumu ücret ödemeye müsait olduğu takdirde ücretle bile olsa başkasına abdestini aldırması zorunludur. Maddi durumun müsaitliği ölçüsü fitre ödemek hususundaki ölçüdür .. (Aile efradının ve kendisinin bir günlük nafakasından fazla olarak ödeyeceği ücrete sahıp olması ölçüsüdür)
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ رُمْحٍ، أَنْبَأَنَا اللَّيْثُ بْنُ سَعْدٍ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ سَعْدِ بْنِ إِبْرَاهِيمَ، عَنْ نَافِعِ بْنِ جُبَيْرٍ، عَنْ عُرْوَةَ بْنِ الْمُغِيرَةِ بْنِ شُعْبَةَ، عَنْ أَبِيهِ الْمُغِيرَةِ بْنِ شُعْبَةَ، عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ أَنَّهُ خَرَجَ لِحَاجَتِهِ فَاتَّبَعَهُ الْمُغِيرَةُ بِإِدَاوَةٍ فِيهَا مَاءٌ حَتَّى فَرَغَ مِنْ حَاجَتِهِ فَتَوَضَّأَ وَمَسَحَ عَلَى الْخُفَّيْنِ .
Muğtre bin Şu'be (r.a.)'den rivayet edildiğine göre: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) abdestini bozmaya çıktı. Muğire de içinde su bulunan bir matara ile Onu izledi. Resul-i Ekrem (Sallallahu aleyhi ve sellem) ihtiyacını giderdikten sonra (gelip) abdest aldı ve mestler üzerine meshetti." AÇIKLAMA : Bu hadisi Buhari, Müslim ve, Sünen sahipleri' uzun ve kısa metinler halinde rivayet etmişlerdir. Bazı lafızlarda değişiklik varsa da hepsi Peygamber (s.a.v.)'in abdest aldığında mestler üzerine meshettiğini bildirmektedirler. Bu hadisde mestler üzerine meshetmenin meşruluğuna delalet eder. İmamiye mezhebine mensub olanlar ile hariciler ve Ebu Bekir bin Davud Ez-Zahiri. mestler üzerine meshetmenin caiz olmadığını söylemişlerdir. Bunlarabdest almaya dair Maide suresinin 6. ayetini delil göstererek; bu ayette ayakların yıkanması emredilmiştir, derler. Ayrıca Resul-i Ekrem (s.a.v.)'in abdest almayı öğrettiği şahsa: ''... Ve ayağını yıka .'' buyurması ve mestler üzerine meshetmekten bahsetmemesine dayanırlar. Bir de: 'Abdestte yıkanmayan topuklara azab olsun.' ile ayakları yikadıktan sonra: 'Ayakların yıkanması olmaksızın, Allah namazı kabul etmez.' mealIerindeki hadisleri mesned gösterirler ve meshe aİt hadislerin abdestayetiyle mensuh olduğunu söylerler. Alimlerin cumhüru mestler üzerine meshetmenin caizliğine hükmetmişlerdir. Hanefi alimlerinden İbnü'l-Himan Fethu'l-Kadir'de: 'Meshe ait hadisler çoktur. Ebu Hanife: Gün ışığı gibi apaçık delilleri bulduktan sonra mestler üzerine meshetmeyi caiz gördüm. Bunu caiz görmiyenin küfre gitmesinden endişelenirim. Çünkü bu hususta gelen eserler, tevatür haddini bulmuştur, demiştir. Ebu Yusuf da; Meshe ait haber meşhur olduğu için bununla ayetin neshi caizdir, demiştir' diye nakleder. El-Ayni de : Meshetmenin caizliğini hiç kimse inkar edemez. Ancak sapık bid'atçı inkar edebilir, demiştir. Hasan-i Basri de: 'Ben, yetmiş sahabiyle görüştüm. Hepsi mestler üzerine meshetmeyi meşru sayıyorlardı.' demiştir. Şafiiler'den Nevevi: İcma'ın oluşmasında sözü muteber olan bütün alimler hazarda ve seferde, ihtiyaç olsun olmasın mestler üzerine meshetmenin caizliği husüsunda, icma' etmişlerdir. Hatta. evinden çıkmayan kadın ve yürüyemeyen sakat kimse bile meshedebilir. Yalnız, Şiiler ve Hariciler, meshin caizliğini inkar etmişler ki, bunların muhalefeti muteber değildir. Malik'in mezhebi de meşhur rivayete göre cumhurun mezhebi gibidir. Sayılamıyacak kadar çok tabii bu hususu sahabilerden rivayet etmişlerdir. Ali, Aişe, İbn-i Abbas ve Ebu Hureyre (r.anhum)'un mestler üzerine meshetmeyi kabul etmediklerine dair yapılan isnad sabit değildir. Hz. Ali (r.a.)'e «Kitab. mestleri geçti.» şeklinde izafe edilen eser muttasıl bir isnad ile rivayet edilmemiştir. Hz. Aişe (r.anha)'nın: Mestler üzerine meshetme hükmü Ali bilir, diyerek mes'eleyi Hz. Ali'ye havale ettiği sabittir. İbn-i Abbas ise, abdest ayetinin inişinden sonra Peygamber (s.a.v.)'in meshetmesi sabit olmadığı zaman bundan kerahat ettiği, bilahare Peygamber (s.a.v.)'in meshettiği sabit olunca buna rücu' ettiği sabittir. Ahmed bin Hanbel; Meshin inkarı hakkındaki Ebu Hureyre'nin hadisi sahih olmayıp batıldır, demiştir. Menhel yazarı yukarıda verilen bilgiyi naklettikten sonra şöyle der: «Yukarıda işaret edilen abdest ayetine ve hadislere dayanarak meshin caiz olmadığını söyliyenlerin sözü reddedilmiştir. Şöyle ki; Ayetin hadisleri nesh ettiğine dair sözleri tutarsızdır. Çünkü Ayet Müreysi savaşında nazil olmuş, halbuki Muğire'nin bu hadiste anlattığı olay, Müreysi' savaşından sonra vuku bulan Tebuk savaşında meydana gelmiştir. Cerir (r.a.)'in (543 nolu) hadisi, Peygamber (s.a.v.)'in bu ayetin inişinden sonra meshettiğini ispata kafidir
حَدَّثَنَا هِشَامُ بْنُ عَمَّارٍ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْحَمِيدِ بْنُ حَبِيبِ بْنِ أَبِي الْعِشْرِينَ، حَدَّثَنَا الأَوْزَاعِيُّ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ أَبِي رَبَاحٍ، قَالَ سَمِعْتُ ابْنَ عَبَّاسٍ، يُخْبِرُ أَنَّ رَجُلاً، أَصَابَهُ جُرْحٌ فِي رَأْسِهِ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ ثُمَّ أَصَابَهُ احْتِلاَمٌ فَأُمِرَ بِالاِغْتِسَالِ فَاغْتَسَلَ فَكُزَّ فَمَاتَ فَبَلَغَ ذَلِكَ النَّبِيَّ ـ صلى الله عليه وسلم ـ فَقَالَ " قَتَلُوهُ قَتَلَهُمُ اللَّهُ أَفَلَمْ يَكُنْ شِفَاءَ الْعِيِّ السُّؤَالُ " . قَالَ عَطَاءٌ وَبَلَغَنَا أَنَّ النَّبِيَّ ـ صلى الله عليه وسلم ـ قَالَ " لَوْ غَسَلَ جَسَدَهُ وَتَرَكَ رَأْسَهُ حَيْثُ أَصَابَهُ الْجِرَاحُ " .
Ata' bin Ebi Rebah (r.a.)'den rivayet edildiğine göre: Ben İbn-i Abbas (r.a.)'dan şu haberi duydum, demiştir: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hayatta iken bir adam başından yaralanmış sonra ihtilam olup ona gusül yapması gerekir denmiş, kendisi de yıkanarak soğuk algınlığı neticesinde ölmüştür. Olay, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e ulaşmış, bunun üzerine O : «Onu öldürmüşler. Allah onları öldürsün. Cehaletin şifası sormak değil miydi?» buyurmuştur.» Ata': Ve Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in: «Vücudunu yıkayıp, başının yaralı yerini terketmiş olsaydı.» buyurduğu bize ulaşmıştır.» Not: İsnadının münkati' olduğu Zevaid'de bildirilmiştir, AÇIKLAMA : Evzai de bu hadisi Ata' aracılığıyla İbn-i Abbas (r.a.)'tan rivayet etmiş olup, doğrusu da budur. Beyhaki. müteaddit tariklerden rivayet ederek, zayıf olduğunu söylemiştir. Ebu Davud ve Darekutni ise hadisi Ata' aracılığıyla Cabir bin Abdillah El-Ensari'den rivayet etmişler, İbnü's-Seken de bunu sahih görmüştür. Ancak bu senedde Ata'dan münferiden rivayet eden Zübeyr bin Harik adlı ravinin kuvvetli olmadığını Darekutni söylemiştir. Hulalsa sargılar ve cebireler üzerine meshetmek hususunda Resul-i Ekrem (s.a.v.)'den bir şey sabit olmamıştır. Lakin Abdullah İbn-i Ömer (r.anh)'in bütün meshi yaptığı sabittir. HADİSİN MANASINA GELİNCE : Başından yaralı adam, ihtilam olunca, yarayı ıslatmaktan korkmuş, bu nedenle boy abdestini almamak için bir çarenin bulunup bulunmadığını yanındakilere sorarak; su bulunmasına rağmen mazeretim dolayısıyla teyemmüm yapabilir miyim? demek istemiş. Yanındakiler de: Biz, senin için bir ruhsat olduğunu bilmiyoruz, demişlerdir. Çünkü onlar, su bulunmadığı zaman teyemmüm yapılabilir. su varken teyemmüm yapılamaz, itikadında idiler. Hadiste geçen: "Allah onları öldürsün.'' parçası, bilmeden fetva vermekten ve müslümanlara zarar vermekten kaçındırmak için buyurulmuş olan önleyici bir tehdit mahiyetindedir. Yoksa onların öldürülmesini dilemeK değildır. Hadis, yanlış fetva verme neticesinde doğan zarar ölüm dahi olsa kısas yolu ile fetva verenin öldürülmeyeceğine delalet eder. "Cehaletin şifası sormak değil midir?'' parçası ile öğrenmek ve bilenlere baş vurmak isteniyor. Resul-i Ekrem (s.a.v.), kesin bilgi olmadan fetva verdiklerinden dolayı onları kınamış ve dinde güçlük olmadığına dair İslami prensibi düşünmeme kusurunu işlediklerinden dolayı onlara beddua etmiştir. Ebu Davud'un rivayetinde Resul-i Ekrem (s.a.v.)'e ait hadis metninde kişinin yapması gerekli olan iş şöyle buyuruluyor: "Onun teyemmüm etmesi, yarasına bir bez sarması, sonra bezin üstünü meshedip vücudunun kalan kısmmı y!kaması kafi idi.'' Hattabi bu rivayetle ilgili olarak: 'Burada yaralının sağlam vücudunu yıkaması ve teyemmüm etmesi emrediliyor. Yalnız yıkanma veya yalnız teyemmüm kafi görülmüyor. Rey ehline göre kişinin uzuvlarının azı yaralı ise hem yıkanır hem teyemmüm eder. Şayet yaralı' uzuvlar çoğunlukta ise sağlam yerleri yıkamaya gerek yok. Teyemmüm kafidir. Şafii mezhebine göre sağlam kısım çok olsun az olsun yıkanmalıdır.' der. EI-Menhel yazarı şöyle der: "Hasılı su kullanmayı tehlikeli gören kişi, alimlerin ittifakıyla teyemmüm edebilir. Şayet hastalığının artmasından veya iyileşmesinin gecikmesinden endişelenirse Ebu Hanife ve Malik'e göre teyemmüm etmesi caizdir. Bu haliyle kıldığı namazı bilahere iade etmez. Şafii mezhebinin racih kavli de budur. Her hangj bir uzvunda yara, kırıklık gibi bir şey olup, üzerine cebire çekilmiş ve açılması tehlikeli görülüyorsa Şafii'ye göre; cebire üzerine mesh yapılarak teyemmüm yapılır ve eğer cebireyi abdestli iken koymuşsa, bilahere namazı iade etmez. Ebu Hanife ve Malik'e göre vücudunun bir kısım yaralı olan kişinin bedeninin çoğu sağlam ise orayı. yıkar. Yaraya da mesheder. Şayet çoğu yaralı ise teyemmüm eder. Sağlam yeri yıkaması gerekmez. Ahmed bin Hanbei ise: Kişi sağlam yeri yıkar, yaralı yer için teyemmüm eder, demiştir ..• BU HADİS’İN EBU DAVUD RİVAYETLERİ: 336 –
حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ، عَنْ عَبْدِ الْوَاحِدِ، عَنِ الأَعْمَشِ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ، عَنْ عَلْقَمَةَ، عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ، قَالَ بَيْنَا أَنَا أَمْشِي، مَعَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فِي بَعْضِ حَرْثِ الْمَدِينَةِ وَهْوَ يَتَوَكَّأُ عَلَى عَسِيبٍ مَعَهُ، فَمَرَرْنَا عَلَى نَفَرٍ مِنَ الْيَهُودِ فَقَالَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ سَلُوهُ عَنِ الرُّوحِ. فَقَالَ بَعْضُهُمْ لاَ تَسْأَلُوهُ أَنْ يَجِيءَ فِيهِ بِشَىْءٍ تَكْرَهُونَهُ. فَقَالَ بَعْضُهُمْ لَنَسْأَلَنَّهُ. فَقَامَ إِلَيْهِ رَجُلٌ مِنْهُمْ فَقَالَ يَا أَبَا الْقَاسِمِ مَا الرُّوحُ فَسَكَتَ عَنْهُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فَعَلِمْتُ أَنَّهُ يُوحَى إِلَيْهِ فَقَالَ {وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَمَا أُوتُوا مِنَ الْعِلْمِ إِلاَّ قَلِيلاً}. قَالَ الأَعْمَشُ هَكَذَا فِي قِرِاءَتِنَا.
İbn Mesud şöyle anlatmıştır: Ben bir keresinde Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile beraber Medine'nin tarlalarından birinde yürüyorduk. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanında bulunan hurma dalından bir değneğe dayanıyordu. Derken biz, Yahudilerden bir topluluğa tesadüf ettik. Onlardan birtakımı diğer takımına "Ona ruh hakkında soru sorun" dedi. Diğer takımı da "Ona bir şey sormayın. Belki bunun hakkında hoşlanmayacağınlZ bir cevap getirir" dedi. Bazıları ise "Biz ona muhakkak soracağız" dediler. Bunun üzerine onlardan biri ayağa kalktı ve "Ya Ebe'I-Kasım! Ruh nedir?" diye sordu. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem sükCıt etti. Ben kendisine vahiy verilmekte olduğunu anladım. Sonunda "Sana ruh hakkında soru sorarlar. Deki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir"(İsra ı 85) ayet-i kerimesini okudu. Hadisi rivayet eden A'meş bizim kıraatimizde böyle "ve ma CıtCı = onlara verilmemiştir" şeklindedir dedi. Fethu'l-Bari Açıklaması: İbn Battal şöyle demiştir: Bu hadiste yer alan "emrullah=Allah'ın emri" ifadesinden maksat kıyamettir. Doğrusu Allah'ın emrinden maksat kıyametin kopmasıdır. Böylece kıyametin kopma saati Allah'ın hükmü ve kazasına bağlıdır. Dördüncü sırada yer alan İbn Abbas'ın Müseylime hakkındaki naklettiği hadis tam metin olarak Megazı Bölümünün sonlarında açıklamasıyla birlikte geçmişti. Hadisin buraya alınmasından maksat, "Allah'ın senin hakkındaki hüküm ve takdirini öteye geçemezsin" cümlesidir. Bu, Allah'ın senin hakkında takdir buyurmuş olduğu bedbahtlık veya mutluluk hükmünü aşamazsın demektir. İbn Mesud'un Yahudilerin ruh hakkındaki soruları ile ilgili naklettiği beşinci sıradaki hadis ve "Deki: Ruh, Rabbimin emrindendir"(İsra ı 85) ayet-i kerimesine gelince, İbn Mesud'un rivayet ettiği bu hadiste yer alan "el-emr"den maksat, "elme'mCır=emredilen şey" demektir. Bu tıpkı "el-halk" ifadesinin "el-mahluk" anlamına gelmesi gibidir. Hadisin bazı rivayet yollarında bu açıkça yer almaktadır. Süddl'nin tefsirinde Ebu Malik vasıtasıyla İbn Abbas ve başkalarından nakillerine göre "Deki: Ruh, Rabbimin emrindendir" ayeti hakkında şöyle demişlerdir: Ruh, Allah'ın yarattığı yaratıklardan birisidir. O Allah'ın emrinden bir şey değildir. Hakkında soru sorulan ruhtan maksqdın ne olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. İhtilaf noktası, bunun hayatı sağlayan ruh mu yoksa "Yevme yekumu'r-ruhu ve'l-melaiketü saffa=Ruh (Cebrail) ve melekler safsaf olup durduğu gün"(Nebe 38) "O gecede Rablerinin izniyle melekler ve ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar" (Kadr 4) ayetlerinde zikredilen ruh mudur? İkinci görüşü savunanlar, şöyle bir akıl yürütmüşlerdir: Soru genelde ancak vahiy yoluyla bilinen şeyler için sorulur. Hayat kaynağı olan ruh hakkında insanlar -sözkonusu olan ruhun aksine- eskiden beri söz söylemektedirler. Çünkü insanların çoğunluğu sözkonusu ruh hakkında bilgiye sahip değillerdir. Hatta hayat kaynağı olan ruhun aksine bu ruh gayb ilminden sayılır. Yüce Allah Kur'an'da vahye ruh ismini vermektedir. Nitekim "Ve kezalike evhayna ileykerruhan min emrina=işte böylece sana da emrimizle ruh (Kur'an) vahyettik. "(Şura 52) "Yuikırruha min emrihi ala men yeşa=O kullarından dilediğine iradesiyle ilgili ruhu (vahyi) indirir"(Mu'min 15) ayet-i kerimeleri buna örnektir. Yüce Allah kuwet, sebat ve zafere de "ruh" adını vermektedir. Nitekim "Ve eyyedehum bi ruhin minhu=İşte onların kalbine Allah iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir"(Mücadele 22) ayeti buna örnektir. Yüce Allah birçok ayette Cebrail'e, Meryem oğlu İsa'ya da "ruh" demiştir. Kur'an'da Adem oğluna "ruh" dendiği hiç görülmemiştir. Tam tersine Allah Adem oğluna "nefis" ismini vermektedir: "en-Nefsu'l-mutmainneh=Ey huzura kavuşmuş insan"(fecr 27) "en-Nefsü'l-emmaratu bi's-su'=çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder"(Yusuf 53) "Vennefsu'l-levvameh =Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse"(Kıyame 2) "Ve nefsin ve ma sevvaha=Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki"(Şems 7) "Küllü nefsin zaikatu'lmevt=Her can ölümü tadacaktır"(Ankebut 57) ayetleri buna örnektir. Burada geçen "ruh"un kadim olduğunu iddia edenler, kelimenin Yüce Allah'a izafe edilerek "Ve nefahtu jfhi min ruhf=Ve ona ruhumdan üflediğim"(Hicr 29) ayetini delil almışlardır. Ancak ayette buna delil yoktur. Zira izafet, bazen ilim ve kudret örneğinde olduğu gibi mevsufla birlikte bulunan sıfata, bazen de "beytullah=Allah'ın evi", "nakatullah=Allah'ın devesi" terkiblerinde olduğu gibi ondan ayrı olana da yapılabilir. Dolayısıyla "ruhuilah" bu kabil bir izafettir. İkinci olarak bu bir ait olma ve şereflendirme izafetidir. Böyle bir izafet,icad manasındaki genel izafetten daha üstündür. Sonuç olarak izafet üç mertebededir. İzafet-i icad, izafet-i teşrif ve izafet-i sıfa. Ruhun mahluk olduğu Yüce Allah'ın '1ı.llahu haliku külli şey=Allah her şeyi yaratandır"(Rad 16) "Ve huve Rabbu küllü şey=Allah her şeyin Rabbi iken"(En'am 164) "Rabbukum ve Rabbu abdikumu'levvelfn =Sizin de Rabbiniz, sizden önce gelen atalarınızın da Rabbi olan Allah "(Saffat 126) ayetlerinin genelliği bunu göstermektedir. Netice olarak ruhlar merbDbtur. Her merbDb, alemlerin Rabbi olan Allah'ın yaratmasının eseridir
حَدَّثَنِي زِيَادُ بْنُ أَيُّوبَ، حَدَّثَنَا هُشَيْمٌ، أَخْبَرَنَا أَبُو بِشْرٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَ هُمْ أَهْلُ الْكِتَابِ، جَزَّءُوهُ أَجْزَاءً، فَآمَنُوا بِبَعْضِهِ وَكَفَرُوا بِبَعْضِهِ. {يَعْنِي قَوْلَ اللَّهِ تَعَالَى {الَّذِينَ جَعَلُوا الْقُرْآنَ عِضِينَ }
İbn Abbas r.a. dedi ki: "Onlar kitap ehlidirler. Onu kısımlara ayırdılar. Bir bölümüne iman ettiler, diğer bazısını inkar edip kafir oldular." Bu Hadis 4705 ve 4706 numara ile gelecektir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Medine'ye gelişinden sonra Yahudilerin yanına gelmeleri" Ebu Said "Şerefu'I-Mustafa" adlı eserinde Said b. Cubeyr yoluyla şunu rivayet etmektedir: Yahudilerin başı olan Meymun b. Yamın, Resuluilah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanına gelerek dedi ki: Ey Allah'ın Resulü! Onlara bir haber gönder ve beni de hakem tayin et. Onlar (anlaşmazlık konularında) bana başvururlar. O da onu içeriye yerleştirdi. Sonra Yahudilere haber gönderdi. Onun yanına gelerek onunla konuştular. Allah Resulü onlara: Benimle sizin aranızda hakemlik yapacak bir adam seçiniz, diye buyurdu. Onlar: Biz Meymun b. Yamın'in hakemliğine razıylZ, dediler. Allah Resulü: Yanlarına çık diye buyurdu. Meymun: Şehadet ederim ki o Allah'ın Resulüdür, dedi. Fakat onu tasdik etmeyi kabul etmediler. İbn İshak'ın zikrettiğine göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Medine'ye geldikten sonra Yahudilerle bir barış antlaşması yaptı. Onlar ona tabi olmayı kabul etmediler. Bu sebeple onlarla arasında bir kitap yazdı (bir antlaşma belgesi düzenledi.) Yahudiler Kaynuka, Nadir ve Kureyza olmak üzere üç kabile idiler. Üçü de biri diğerinden sonra ahitlerini bozdular. Kaynuka oğullarını karşılıksız serbest bıraktı, Nadir oğullarını sürgüne gönderdi, Kureyza oğullarını da kökten imha etti. Yüce Allah'ın izniyle biraz sonra bütün bunlara dair etraflı açıklamalar gelecektir. "Yahudilerden on kişi bana iman etse, Yahudilerin hepsi bana iman edecektir." el-İsmaill'nin rivayetinde: "Müslüman olmadık Yahudi kalmaz" şeklindedir. Ebu Said de "Şerefu'I-Mustafa" adlı eserinde bunu böylece rivayet etmiş ve sonunda şunları eklemiştir: "Ka'b dedi ki: Bunlar yüce Allah'ın Maide suresinde sözünü ettiği kimselerdir." Buna göre kastedilen, belirli özel on kişidir. Çünkü ona (Yahudilerden) on kişiden fazla iman etmiş idi. Göründüğükadarıyla bunlar, o dönemde Yahudiler arasında başkanlık konumunda idiler. Onların dışında olanlar da onlara tabi kimseler idi. Fakat bunlar arasından ancak pek az kimse Müslüman olmuştur. Abdullah b. Selam gibi. O da Nebi s.a.v.'in Medine'ye gelişi sırasında Yahudiler arasında başkanlığı ile ünlü kimselerden idi. Nadir oğullarından Ebu Yasir b. Ahtab, onun kardeşi Huyey b. Ahtab, Ka'b b. el-Eşref ile Rafi' b. Ebi'l-Hukayk da bulunmaktadır. Kaynuka oğullarından Abdullah b. Huneyf, Finhas ve Rifaa b. Zeyd'dir. Kureyza oğullarından ise Zubeyr b. Batıya, Ka'b b. Esed ve Şemuvil b. Zeyd'dir. Bunlardan hiçbirisinin Müslüman olduğu sabit değildir. Bunların her birisi Yahudiler arasında bir başkan idi. Eğer bu başkan Müslüman olmuş olsaydı, Yahudilerden bir topluluk onlara uyardı. Muhtemelen kastedilen de budur
حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا أَبُو الأَحْوَصِ، عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ، عَنْ أَبِي حَيَّةَ، قَالَ رَأَيْتُ عَلِيًّا تَوَضَّأَ فَغَسَلَ قَدَمَيْهِ إِلَى الْكَعْبَيْنِ ثُمَّ قَالَ أَرَدْتُ أَنْ أُرِيَكُمْ طُهُورَ نَبِيِّكُمْ ـ صلى الله عليه وسلم ـ .
Ebu Hayye (Radiyallahu anh)'den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir: Ben, Ali (Radiyallahu anh)'i abdest alıp ayaklarını topukları (aşık kemikleri) ile beraber yıkarken ve (abdestini tamamladıktan) sonra: «Ben, Nebimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)'in abdestini size göstermek istedim.» derken gördüm." Diğer tahric: Tirmizi. Nesa ve Ebu Davud (kütüb-i sitte'den) AÇIKLAMA : Hadis, abdestte ayakları yıkamanın gereğine delalet eder. Sindi diyorki "ŞiiIer abdestte ayakları meshetmenin gereğini ve yıkamanın gereksiz olduğunu iddia ederler. Hadis, onların iddialarını açık birşekilde reddeder. Hele Hadis'in Hz. Ali'ye ait oluşu ayrı bir önem taşır. Şiiler'in Hz. Ali'ye bağlılıklarını göz önünde tutan müsannifin bu babı Hz. Ali'nin Hadisi ile açması çok isabetli olmuştur. Aslında abdst alınırken ayakları yıkamanın gereğini ıspatlayan hadisler çoktur. Nevevi gibi muhakkik (araştırmacı) alimler; Peygamber'in muhtelif yerlerde ve çeşitli şekillerde almış olduğu abdest türlerini tarif edenlerin hepsi ayakların yıkanması gereği hususunda ittifak etmişlerdir,derler. Hadis, Tirmizi. Nesa ve Ebu Davud tarafından da tahric edilmiştir. Tirmizi. Hadis için müteaddit senedler zikrederek hasen-sahih olduğunu da kaydetmiştir. Ebu Davud'un Süneninin "Peygamberin Abdestinin Sıfatı, babında Peygamber'in abdestini tarif eden Hz. Osman (r.a.)'ın hadisini açıklayan EI-Menhel yazarı ayakları yıkamakla ilgili olarak özetle şunları söyler: «Hz. Osman'ın Hadisi abdestte ayakları yıkamanın meşruluğuna delalet eder. Ayakları yıkamak hususunda ihtilaf vardır. Dört mezheb imamı ve bunlardan başka, ehl-i sünnet mezhebine mensup bütün alimler ayakları yıkamanın gereğine hükmetmişlerdir. Delilleri de bu babta rivayet olunan hadisler ve abdest hakkında inen Maide suresinin 6'ncı ayetindeki : ''Başınıza meshediniz ve ayaklarınızı da topuklarınızla beraber yıkayınız ... " nazm-i celilidir. Ayetteki وَأَرْجُلَكُمْ erculekum kelimesi mansup (üstünlü) ve mecrur (esreli) olarak okunmuştur. Her iki okuyuş, kıraat-ı seb'a (yedi kıraat'dandır. Her iki kıraat halinde, bu kelime بِرُؤُوسِكُمْ ‘‘ruus.’’ kelimesine atfedilmekle meshetme manasını ve yıkanan " وُجُوهَكُمْ vucuh» veya وَأَيْدِيَكُمْ eydiye’’ kelimelerine atfedilmekle yıkama manasını ifade edeceği hususunda Lugat alimleri ittifak halindedirler. Bu duruma göre; şu üç mana'dan birisi kasdediImiş denilebilir. Başka bir ihtimal yoktur. 1. Yıkama ve meshetme birlikte muraddır. Yani kişi abdest alırken ayaklarını hem meshedecek hem de yıkayacaktır. Zahiriye mezhebine mensup bazı Alimler böyle demişlerdir. Ama hiçbir sağlam.delil gösterememişlerdir ve görüşleri icma'ya muhalif olduğundan tutarsızdır. 2. Yıkamak ve meshetmekten birisinin yapılması kafidir. Kişi isterse mesheder, isterse yıkar. Hasan-i Basri. Muhammed bin Cerir ve Mu'tezile'nin başkanı El-Cubai böyle söylemişlerdir. Bu görüş de tutarsızdır. Çünkü ayette muhayyerlik geçmez ve buna delalet eden bir işaret de yoktur. 3. Yıkamak ve meshetmekten birisi kasdedilmiştir. Hangisi kasdedilmiş ise onu yapmak zorunludur. Diğerini yapmak öngörülmemiştir. Bunlardan hangisinin kasdedilmiş olduğunu belirlemek için delile ihtiyaç vardır. Bütün alimler: Ayaklarını yıkayan kişi farz olanı yapmış, ayetle kasdedileni ifa etmiş ve ayrıca ayaklarını meshetmediği için kınanmaz, demekte ittifak etmişlerdir. Bu ittifak, ayet ile kasdedilen mananın ayakları yıkamak olduğunun delilidir. Keza kasdedilen mananın yıkamak veya meshetmek olması muhtemel olunca ayet'in bu cümlesi mücmel hükmünde kabul edilerek beyana muhtaç olur. Resul-i Ekrem (s.a.v.) tarafından kavli veya fi'li bir beyan görülünce Allah Teala'nın maksadı anlaşılır. Ayet ile ayakların yıkanmasının murad olduğu, Peygamber'in hem kavli hem fi'li beyanı ile sabittir. Fi'li beyanı şudur: Müstefiz ve mütevatir nakille sabit olmuştur ki Peygamber (s.a.v.) abdest alırken ayaklarını yıkamıştır. Bu hususta imamlar arasında her hangi bir ihtilaf yoktur. Kavli beyanı ise Tahavi ve İbn-i Maceh'in rivayet ettikleri (454 nolu) Cabir'in hadisi, Nesai, İbn-i Huzeyme, Ebu Davud ve İbn-i Maceh'in rivayet ettikleri (422 nolu) AbduIIah bin Amr'ın hadisi, Şafii'nin kendi müsnedinde rivayet ettiği: «Abdest alan a'ma bir adama, Peygamber (s.a.v.); Ayağın altına dikkat et» buyurdu. Bunun üzerine a'ma ayağının altını iyice yıkamaya başladı.» mealindeki hadis ve Beyhaki'nin rivayet edip sahih olduğunu belirttiği Amr bin Abese r.a.'ın Peygamber'in abdest şeklinin tarifine dair hadisinin şu parçasıdr: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki ayağını da topukIarı ile beraber Allah'ın O'na emrettiği gibi yıkadı.» -Beyhaki : Bu hadis, Allah'ın, ayakları yıkamayı emrettiğine delalet eder, demiştir. Şiiler'in İmamiye kolu, ayakları meshetmenin farz olduğunu söylemişler ise de onların iddiası reddedilmiştir. ''EI-Menhel, onların delillerini cevabları ile beraber zikretmiştir. Bu husus uzun sürdüğü ve anlatılmasına gerek olmadığı kanısında olduğum için buraya aktarmadım. Nevevi demiştir ki «Bütün ülkelerde ve devirlerde yetişmiş olan ve fetvaya yetkili fıkıhçıların hepsi abdest alınırken ayakları topuklarla beraber yıkamak farzdır, ayakları meshetmek yeterli değildir, ayakları yıkarken bunları ayrıca meshetmek vacib değildir, demişlerdir. İcma'nın oluşması hususunda muteber olan hiç bir alimden buna muhalif bir fetva sabit olmamıştır.» Ehl-i Sünnet alimlerine göre abdest ayetindeki; وَأَرْجُلَكُمْ kelimesi mansub (üstünlü) okunduğunda yıkanması emrolunan yüz veya ellere atfedilmekle ayakları yıkama hükmü açıktır. Bu kelime mecrur (esreli) okunduğunda hüküm aynıdır. بِرُؤُوسِكُمْ Ruus kelimesinin yanında bulunduğu için bu kelime de mecrur okunmuştur. Bu tür harekelemeye 'cerr-i civar = komşuluk esresi, denir. Bu komşuluğun faydası ise yıkanmasında fuzuli su harcanması beklenen ayakları yıkarken su israfından kaçınmaya dikkatleri çekmek ve mesh'e yakın bir yıkamanın uygunluğuna işaret etmektir. Sindi, Zemahşeri'nin böyle dediğini naklettikten sonra: Ayette yıkanması farz olan yüz ve kollar zikredildikten sonra başın meshinden bahsedilir ve bundan sonra da ayakların yıkanması emredilir. Kolların yıkanması ile ayakların yıkanması arasında başın meshinden bahsedilmesinin hikmeti, abdest uzuvları arasında tertibe riayet etmenin önemine işaret etmektir. Bir de Zemahşeri'nin dediği gibi ayakları yıkarken suda israf etmemektir. Ayetteki 'Ercul' kelimesinin mecrur ve mensub okunması hususunda alimlerin bir kısmı şöyle de yorum yapmak mümkündür, demişlerdir: Mecrur okunup meshetme manası, ayağında mest bulunan kimse hakkındadır. Mansub okunup yıkama manası ise; ayağında mest olmayan kimse hakkındadır. Bütün bu yorumlardan başka şu da vardır ki: Mesh kelimesi arap dilinde yıkamak anlamına da kullanılır. Abdest alan kişi için uzuvlarını meshetti (yani yıkadıl deniliyor. Sindi diyor ki, alimler ayet'i, başka şekillerde de yorumlamışlardır. Biz anlattığımız cerr-i civar yorumu ile yetinelim)