Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Dinen evliliği sona ermiş bir kadın, resmen boşanmadan başka bir erkekle evlenebilir mi?
Cevap
Benzer fetvalar
Selamünaleyküm. Nikâh üzerinde gel git olmaz. Dinen bitenin başka yolla devam etmesi söz konusu olamaz ama resmi evrak üzerinden de bitmedikçe evlilik yapılamaz. Evlilik ciddiye alınmalıdır.
İslâm’a göre evlilik devam ettikçe ve boşama hâlinde iddet süresince erkek, eşinin nafakasını temin etmekle sorumludur. (el-Bakara, 2/233; en-Nisâ, 4/34; et-Talâk, 65/7; Buhârî, Nafakât, 1-3 [5351-5358]; Kâsânî, Bedâ’i, 4/15-16) Dinen boşama olmadan mahkemeye boşanma davası açılmış ve kadın da evi terk etmemişse mahkeme devam ettiği sürece eşler evli hükmünde olduğundan, dava süresince de kadının nafakasını temin etme yükümlülüğü kocasına aittir. Bu yükümlülük mahkeme boşadıktan sonra başlayan iddet süresi bitinceye kadar devam eder. Ancak dinen boşanma gerçekleşmişse süreç devam etse bile İslâm hukukuna göre kocanın eşine yönelik nafaka borcu iddetin bitimiyle sona erer.
Evlilik ciddi bir müessesedir. Evlenmek isteyen kimselerin öncelikle resmî muamele yaptırmaları, sonra halk arasında “dinî nikâh” olarak bilinen merasimi yapmaları uygun olur. Bununla birlikte, evlenmek üzere nişanlanan kimselerin şartlarına uygun olarak yaptıkları nikâh akdi de dinen geçerlidir. Bu durumdaki bir kadın, nikâhlandığı kimsenin dinen eşi olduğundan, kocası kendisini boşamadıkça bir başka erkekle evlenemez. Daha sonra kız fiilen bir araya gelmekten vazgeçer; fakat erkek onu boşamazsa, dinen nikâh devam eder. Bu durumda yapılacak şey, bir şekilde erkeğin boşamasını sağlamak, bu yapılamadığı takdirde, hakemler aracılığıyla aralarını tefrik etmektir. Böyle bir durumda erkeğin, sırf kadına zarar vermek amacıyla kadını boşamamakta ısrar etmesi dinen doğru değildir. (el-Bakara, 2/231) Dolayısıyla söz konusu olayda öncelikle sözü dinlenir, ilim ve fazilet sahibi bir kişi, karı-koca arasını ıslaha çalışmalı; bu mümkün olmazsa boşamamakta direnen kocaya bu tutumunun hiçbir yarar sağlamadığını, böyle bir nikâha son vermesi gerektiğini, nikâhın karşı tarafa zarar vermek amacıyla kullanılamayacağını, bunun İslâm’ın ruhuna aykırı olduğunu anlatarak erkeğin boşamasını sağlamaya çalışmalıdır. Buna rağmen erkek boşamamakta ısrar ederse, kadın ve erkeğin aileleri bu konuda bir sonuca varmak üzere birer hakem seçerler. Ailelerden biri direnir, hakem seçmezse karşı taraf onun yerine âdil ve tarafsız bir hakem seçebilir. Seçilen hakemler öncelikle arabuluculuk yaparlar. Lüzum ve zaruret bulunduğunda kocanın rızası olmasa bile ayrılmalarına karar verebilirler. Böylece taraflar arasında nikâh bağı sona ermiş olur.
Mahkeme yoluyla boşanan eşler, dinî hükümlere göre bir bâin talâkla boşanmış olurlar. Zira hâkimin boşaması bâin talâk kabul edilmektedir. (bk. Kâsânî, Bedâʾi‘, 2/326; Sâidî, Hâşiyetü’l-ʿadevî, 2/41, 93; Haraşî, el-Muhtasar Halil, 4/16; İbn Kudâme, el-Muğni, 7/563-564; Nevevî, el-Mecmûʿ, 17/333) Buna göre, mahkeme yoluyla boşanan bir kadının -eğer başka bir erkekle evlenmek niyeti varsa- önce iddetini tamamlaması gerekir. (Şeyhîzâde, Mecme‘u’l-enhur, 1/464) İddetini tamamlayan bu kadın dilerse bir başkası ile evlenebilir. Eski eşinin istemesi durumunda ise iddetini tamamlamasa dahi yeniden nikâh kıyılması suretiyle boşandığı eşiyle aile kurabilir. Bu evlilik tarafların en fazla iki defa boşanması durumunda gerçekleşebilir.
Selamünaleyküm. Nikâhı dinli veya dinsiz diye ayırmayın. Nikâh nikâhtır. İkinci bir hanımla evlenmek de şartları uygunsa mümkündür. Birinci ile boşanmalarının bununla bir alakası yoktur. Boşanma ayrı bir hukuktur.
İslâm dini, aile kurumuna ve onun korunmasına büyük önem verir. Ancak eşler arası geçimsizlik, ileri dereceye ulaşır ve evlilik çekilmez hâle gelirse, boşanma bir çıkar yol olmakla birlikte en son başvurulması gereken bir çaredir. Kur’ân-ı Kerîm’de de boşanmadan önce evliliğin devam ettirilmesi için fedakârlıkta bulunulması, hoşnutsuzluk veya soğukluk hâlinde bile tarafların meselelerini konuşarak halletmeleri öğütlenmiş; aralarındaki anlaşmazlık daha ileri safhaya gittiğinde, kadının ve erkeğin ailelerinden seçilen hakemler vasıtasıyla eşler arasındaki anlaşmazlığın giderilmesi yolu tavsiye edilmiştir. (en-Nisâ, 4/34-35) Bununla birlikte bütün anlaşma yolları kapanmış ve evlilik hayatının sürdürülmesi imkânsız hâle gelmişse, boşanma en makul yol olarak meşrû görülmüştür. Evli bir kadın, eşinin evlilikten doğan görev ve yükümlülükleri yerine getirmemesi veya kendisine karşı kötü muamelede bulunması hâlinde, mahkemeye başvurarak evliliğin sona erdirilmesini isteyebilir. Mahkeme, tarafları dinledikten sonra eşlerin ayrılmaları yönünde karar verecek olursa, mahkemenin bu kararıyla dinî hükümlere göre, bir bâin talâk meydana gelmiş olur.
AİLE HAYATI konusundaki diğer fetvalar
Evliliğin sonlandırılması, kocanın şartlarına uygun boşama beyanında bulunmasıyla gerçekleşebileceği gibi boşanma davası açılması üzerine mahkemenin boşamaya hükmetmesiyle de gerçekleşebilir. (bk. Kâsânî, Bedâʾi‘, 2/326; Sâidî, Hâşiyetü’l-ʿadevî, 2/41, 93; Haraşî, el-Muhtasar Halil, 4/16; İbn Kudâme, el-Muğni, 7/563-564; Ebü’l-Ferec İbn Kudâme, eş-Şerḥu’l-kebîr, 8/55; Nevevî, el-Mecmûʿ, 17/333) Şayet koca, boşama beyanında bulunmuşsa beyan anından itibaren evlilik dinen sona erer ve iddet vb. hükümler işlemeye başlar. Ancak talak söz konusu olmadan mahkemede boşanma davası açılmışsa bu durumda evlilik, mahkemenin boşama kararının kesinleşmesiyle sona erer. Buna göre mahkemenin boşama kararına süresi içerisinde itiraz edilmemesi durumunda, itiraz süresinin dolmasıyla; itirazda bulunulması halinde ise hukukî süreçlerin tamamlanıp boşama kararının kesinleşmesiyle evlilik sona ermiş olur. Bu durumda boşanmaya dair iddet, nafaka vb. hükümler yargı kararının kesinleştiği tarihten itibaren başlar. Öte yandan boşanma davası açan eşin, dava sonuçlanmadan boşanma talebinden vazgeçmesi ve bunu mahkemeye bildirmesi durumunda dava düşer; eşlerin evlilik hayatı devam eder.
İslam, çocukların fıtrat özellikleri çerçevesinde ve biyolojik cinsiyetlerine uygun olarak sağlıklı gelişimleri için onların mahremiyet eğitimine büyük önem vermiştir. Bu bağlamda çocukların belli bir yaşa geldiklerinde yataklarının ve odalarının ayrılması, mahremiyet bilinci kazanmaları ve cinsiyetlerine uygun olarak yetişkinlik dönemine geçişlerinin sağlanması bakımından önemlidir. Hadislerde çocukların yataklarının ayrılması ile ilgili yedi ve on yaşları üzerinde durulmaktadır. (bk. Ebû Dâvûd, Salât, 26 [495]; Bezzâr, el-Müsned, 9/329 [3885]; Dârekutnî, Sünen, 1/429 [886]; Hâkim, Müstedrek, 1/317 [721]) Bu hadisi şerifler, çocukların cinsiyetlerine ve biyolojik gelişim özelliklerine bağlı olarak 7-10 yaş arasında yataklarının ayrılması ve mahremiyet alanlarına riayet edilmesi gerektiğini göstermektedir. Ebeveynin çocuklarına karşı başta gelen sorumluluklarından biri, her bakımdan sağlıklı gelişimleri için gerekli tedbirleri almak, mahremiyet bilinci kazandırmak ve onları dinî hayata hazırlamaktır; belli bir yaşa geldiklerinde yataklarının ayrılması da bu kapsamdadır. Sonuç olarak çocukların cinsiyetleri ve gelişim süreçleri göz önünde bulundurularak yataklarının 7-10 yaş aralığında ayrılması gerekir. (bk. Tahtâvî, Hâşiye, 174; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 6/382; Zekeriyyâ el-Ensârî, Esne’l-metâlib, 3/113-114; Karâfî, ez-Zahîra, 2/407, 13/316; İbn Müflih, el-Âdâbü’ş-şer‘iyye, 3/538) Öte yandan ailelerin, sosyo-ekonomik şartları doğrultusunda kız ve erkek çocukların odalarını da ayırmaları uygun olur.
İslam dininde takı kullanımına belirli ölçü ve kurallar dâhilinde izin verilmiştir. Buna göre kadınların mahremiyet ve tesettür ölçülerine riayet etmek kaydıyla altın ve gümüş ile akik, yakut gibi kıymetli taşlardan yapılmış yüzük ve zînet eşyalarını takmaları; erkeklerin ise gümüş ile akik, yakut gibi kıymetli taşlardan yapılan yüzükleri kullanmaları caizdir. (Mevsılî, İhtiyâr, 4/159; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 6/360; Nevevî, Mecmû,4/464-466; Buhûtî, Keşşâfü’l-kınâ, 2/236-237) Hz. Peygamber’in (s.a.s.) demir, bakır, çelik vb. madenlerden imal edilen takı ve zînet eşyalarının kullanımını hoş görmediğine dair rivayetler mevcuttur. (Ebû Dâvûd, Hatem, 4 [4223]; Nesâî, Zînet, 46 [5195]; Tirmîzî, Libas, 43 [1785]) Bu rivayetlere binaen Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinde tercih edilen görüşe göre demir, bakır vb. madenlerden yapılan takıları takmak mekruhtur. (Kâsânî, Bedâ’i, 5/133; Mevsılî, İhtiyâr, 4/159; Desûkî, Hâşiye,1/63; Buhûtî, Keşşâfü’l-kınâ, 2/236-237) Şafiîler ise Hz. Peygamber’in, maddi imkânı olmayan birine, mehir olarak vermesi için “Haydi git, araştır ve demir bir yüzük de olsa bul getir.” (Buhârî, Nikâh, 32 [5121]) şeklindeki beyanı vb. delillerden hareketle, zikredilen madenlerden üretilen takıları takmayı mubah görmüşlerdir. (Nevevî, Mecmû, 4/465; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 1/586-587) Konuyla alakalı rivayetlerin farklılık göstermesi, doğrudan yasaklayıcı bir nass bulunmaması, Müslümanlar arasında söz konusu takıları kullanmanın yaygınlık kazanmış (umûmü’l-belvâ) olması ve bunun yadırganmaması sebebiyle demir, bakır, çelik vb. takıların kullanılmasının caiz olmadığı söylenemez. Ancak diğer ziynetlerde olduğu gibi bu nevi takıların da diğer dinlerin simgelerini içermemesi, israf ve gösterişten uzak olması ve sağlığa zararlı olmaması gerekir. Ayrıca bu hususta fıtratın muhafazasına özen gösterilmeli, karşı cinse benzememe prensibine de hassasiyetle dikkat edilmelidir.
Çocuğun emzirilmesiyle ilgili temel hükümler Kur’an ve Sünnet’te belirlenmiştir. (el-Bakara, 2/233; en-Nisâ, 4/23; et-Talâk, 65/6; Buhârî, Şehâdât, 7 [2645]; Nikâh, 27 [5110]; Müslim, Rada‘, 9 [1445], 12 [1447]) Bu çerçevede İslam âlimleri, süt akrabalığının belirli yakınlar arasında mahremiyet oluşturduğu hususunda ittifak etmekle birlikte bazı detay hükümlerde farklı kanaatler serdetmişlerdir. Fakihlerin çoğunluğuna göre ilk iki yaş içerisinde annesinden başka bir kadının sütünü emen çocuk o kadının süt çocuğu olur. (Kâsânî, Bedâʾi, 4/7; İbn Kudâme, el-Muğnî, 8/178; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 5/127-128) Böyle bir çocuk mahremiyet bakımından o kadının öz çocuğu gibidir. Hanefî ve Mâlikîlere göre çocuğun süt emme yaşı içerisinde emdiği süt, az olsun çok olsun süt hısımlığı meydana getirir. (Serahsî, el-Mebsût, 5/134; Kâsânî, Bedâʾi, 4/7; Sahnûn, el-Müdevvene, 2/295; Nemerî, el-Kâfî, 2/539-540) Şafiî ve Hanbelîler ise süt hısımlığının oluşabilmesi için süt çağındaki bebeğin doyup kendiliğinden bırakması sureti ile ayrı ayrı beş kez emmesinin şart olduğunu söylemektedirler. (Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 5/130-131; İbn Kudâme, el-Muğnî, 8/171, 173) Süt akrabalığının oluşması için sütün çocuğa doğrudan emzirilmesi ile biberon ve benzeri araçlarla içirilmesi arasında fark yoktur. (Kâsânî, Bedâʾi, 4/9; Haraşî, Şerhu Muhtasar, 4/177; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 5/136; İbn Kudâme, el-Muğnî, 8/173) Bu bağlamda farklı kadınlara ait sütlerin biberon vb. araçlarla karıştırılması durumunda süt veren kadınlarla bu sütleri içen çocuklar arasında süt hısımlığı oluşmuş olur. (Mevsılî, el-İhtiyâr, 3/119-120; el-Fetâva’l-Hindiyye, 1/344-345; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, 5/125-126; İlîş, Minehu’l-celîl, 4/374) Bebeklerin, annelerinden başka kadınlar tarafından emzirilmesinde ve sütlerin şartlarına uygun bir şekilde saklanarak daha sonra bebeklere verilmesinde dinen bir sakınca yoktur. Ancak süt akrabalığında herhangi bir karışıklığa meydan vermemek ve dinen haram sayılan bir evliliğe yol açmamak için her türlü tedbirin alınması ve bu tedbirlerin hassasiyetle uygulanması gerekir. Bu itibarla emzirme veya saklama yoluyla sütlerin başka bebeklere verilmesi konusunda şu hususlara dikkat edilmelidir: 1. Meşru bir mazeret olmadıkça annelerin çocuklarını emzirmekten kaçınmamaları esastır. (el-Bakara, 2/233) Kendi annesinin sütü ile yeterli bir şekilde beslenme imkânı bulunan bebeklere ise başka kadınların sütü verilmemelidir. (bk. İbn Nüceym, el-Bahr, 3/238) 2. Süt veren kadın ile süt verilen bebek arasındaki süt bağı yazıyla kayıt altına alınmalı; tarafların kimlik bilgileri açıkça mutlaka kaydedilmelidir. Sütanneye kimi/kimleri emzirdiğine dair kayıtların; süt emenlere de (velilerine) kimden süt emdikleri ve aynı sütanneden başka kimlerin süt emdiği bilgisi/belgesi verilmelidir. (bk. Mevsılî, İhtiyâr, 3/120; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 3/212; İbn Nüceym, el-Bahr, 3/238) 3. Bir çocuğu sadece bir sütanne emzirmeli ve zorunluluk oluşmadıkça sütanne sayısının artırılmamasına özen gösterilmelidir. 4. Evliliğe engel teşkil eden süt akrabalığı dairesinin genişlememesi, süt akrabalığı konusunda bir karışıklığın oluşmaması ve konuyla ilgili bilginin belirgin olması için birden fazla anneye ait sütler karıştırılmamalıdır. 5. Çocuğun sütanneye verilmesi durumunda emzirme karşılığında bir ücret talep edilirse bu ücret baba tarafından ödenir. (el-Bakara, 2/233; et-Talâk, 65/6) Ancak bir kadının sütünün biberon vb. bir kaba sağılarak satılması caiz değildir. (Merğînânî, el-Hidâye, 3/46; İbn Nüceym, el-Bahr, 6/87)
Kaybolup da kendisinden haber alınamayan, yeri ve hayatta olup olmadığı bilinmeyen kişiye “mefkûd” denilir. Fakihler, mefkûdün eşinin boşanma hakkı konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Hanefîler “hükmen ölüm kararı” için “akranlarının vefatına kadar veya ortalama olarak yaşayabileceği azami süre beklemek gerekeceği” görüşünü benimsemişler; ayrıca bu durumu, eşinin müracaatı üzerine mahkeme tarafından “evlilik bağına son verilmesine imkân sağlayan bir gerekçe” saymamışlardır. (Serahsî, el-Mebsût, 11/35-36) Hanbelî mezhebinde, “mefkûd/kayıp” kişinin ortalama olarak yaşayabileceği süre dolunca; (Haraşî, Şerhu Muhtasar, 4/149-151) Şâfiî mezhebindeki yaygın görüşe göre de “daha fazla yaşamayacağına kanaat getirildiğinde” ölü sayılmasına mahkeme tarafından karar verilir. (Şâfiî, el-Ümm, 5/255-256; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 4/48) Mâlikîlere göre ise mefkûd/kayıp kişinin eşinin müracaatı üzerine hâkim gerekli araştırmayı yapar. Bilgi edinilmesinden ümit kesilmesi hâlinde “dört yıl” beklenir; bu süre bitince hâkim ayırma kararı verir ve kadın vefat iddetini bekledikten sonra başkasıyla evlenebilir. (Sahnûn, el-Müdevvene, 2/29; Haraşî, Şerhu Muhtasar, 4/149; Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, 6/4873) 1917 tarihli Osmanlı Hukûk-ı Âile Kararnâmesi de konuyu bu görüşe göre düzenlemiştir. (HAK, md. 126, 127) Bu içtihat maslahata daha uygundur.
Nikâh kıyıldıktan sonra henüz zifafa girilmeden yapılan boşama geçerlidir. Bu durumda bir bâin talâk meydana gelir. Kadının yeni bir evlilik için iddet beklemesi gerekmez. Erkek, boşadığı kadınla tekrar evlenmek isterse, ancak yeni bir nikâhla evlenebilir. Zifaf veya halvet-i sahîha olmadan yapılan boşamalarda mehir önceden belirlenmişse kocanın, mehrin yarısını kadına vermesi gerekir. Mehir belirlenmemişse kocanın, bütçesine ve toplumun örfüne uygun bir hediye (müt‘a) vermesi gerekir. Boşanan çiftler arasında zifaf veya halvet-i sahîha olmuş ve mehir de önceden belirlenmiş ise mehrin tamamının verilmesi gerekir. Şayet mehir önceden belirlenmemiş ise mehr-i misil verilmelidir. Mehr-i mislin miktarı kadının baba tarafından akrabaları arasında kendi konumuna denk kadınların aldığı mehir miktarıdır. Bu durumda kadın yeni bir evlilik için iddet beklemelidir. (Mevsılî, el-İhtiyâr, 3/102-103, 131, 172-173)