İslami Delil
Aramaya dön
Fetva

Fetva Meclisi

Soru

Dünyanın farklı yerlerinde Müslümanlar kafirlerin zulmüne hatta orantısız savaşlarına muhatap olurken hemen hemen hiçbir Müslüman'ın yardımını görmemektedirler. Ucuz sözler ve basit kınamalarla geçiştirilen bir süreç yaşanmaktadır onlar için. Biz Müslümanlar olarak tek bir millet iken bir kısmımızı kafirlerin gözümüze baka baka yok etmesi tam anlamıyla yolda bırakma, düşmana teslim etme halini göstermektedir. Biz tek bir Müslüman olarak bu kötü manzaradan dolayı ahirette hesap verecek miyiz? Devletlerimiz yapmıyor/yapamıyor diye bir kurtulur muyuz?

Cevap

Maalesef size vereceğimiz cevap bir çözüm getirmeyecek ama bazı konuları daha iyi anlamamıza yardım edecektir diye umarız. Cevabımız şudur: Kafirlerin işgali, zulmü ve öldürmesi kadar kaldırılamayacak bir konu da Müslümanların birbirlerini yalnız bırakmalarıdır. Hatta bu yalnız bırakma o kadar üzücü seviyelere gelmiştir ki ancak medyanın gündeminde tuttuğu zulümler ve işgaller nispeten gündemimiz olabilmektedir. Zulüm sadece insanlar üzerindeki mal ve beden eziyeti olarak kalmamakta, dinle ve Müslümanla alay etmeye, gelecek kuşaklar açısından İslam dini ve Müslümanların hayatı bakımından giderilemez bir umutsuzluk ve zulmü benimsemişliğe götürmektedir. Bu uğurda her türlü heyecan ve umudu tükenmiş bir nesil için uğraşılmaktadır. Adeta iyi bir mümin olmak her türlü sıkıntıya aday olmak şeklinde gösterilmektedir. En iyi mümin kafirlere ve onların izini sürenlere takılanlar olarak pazarlanmaktadır. Allah'ın yardımına iman ve onu hak etmek için mücadele etmek unutulmaya yüz tutmuştur. Onun yerini korkaklık ve içine kapanmışlık almıştır. Kadere iman ise konuşulması bile kaldırılamaz konular arasına girmiştir. Bu manzara çıplak gözle bile izlenebilecek kadar ortada olduğu halde herkes yaptığının din adına yapılabilecek en şey olduğuna inanmıştır. Din ekseninde oluşturulmuş büyük oluşumlar, yapılanmalar ve düşünmede sıradanlığı aşmışların hali tam anlamıyla bir kendini beğenmişlik sergilemektedir. Bu derin kendini beğenmenin tabii sonucu olarak da Müslümanlar arasındaki farklılıklar ve ayrılıklar çoğalıp derinleşmiştir. Cihat gibi bir ibadet bile herkesin kendi zevk ve menfaatine göre kılıflandırılmıştır. Dua etmenin önemi var mıdır sorusuna belki de yoktur diyenler dahi bulunabilecektir. Özellikle alimler bu üzücü manzarada büyük sorumluluklar taşımaktadırlar. Elbette onların bütün sıkıntıları giderebileceği bir formülleri yoktur ama meselenin ağırlığını ve Allah'a daha yakın olacak işler yapmanın gerekliliğini daha çok insana anlatmaları mümkündü. Ne yazık ki onlar da en iyi yorumla resmi politikaların veya içi doldurulamaz aşırılıkların içinde kaybolup gittiler. Şimdi sorumuza gelelim: Birey olarak biz ne yapabiliriz? Ailemize bile hükmetmekte zorlandığımız bir ortamda nasıl çözüm üretebiliriz? Şu değişmez bir kuraldır: Allah teala hiçbir kuluna kaldıramayacağı yükü yüklemez. Kulun neyi gerçekten kaldırıp kaldıramayacağını da en iyi Allah teala bilir, kulun kendisi bilir. Bir konuda Müslüman daraldı ise büyükten küçüğe ya da zordan kolaya doğru çözümler üzerinde yoğunlaşır. Sıfır noktasına geldiğinde yani yapabileceği bir şey kalmadığında sorumluluğu da kalkmış demektir. Bu kural en üstteki iman esaslarından en alttaki bir edep veya nafileye kadar böyle işler. Yeter ki kul, Allah'ın razı olacağı iyi bir niyet ve ihlas içinde olsun. Kendisini kandıracağı yapay planlar ve hesaplar peşinde olmasın. Yapabileceği fedakarlıkları yapsın. Dua ve tevekkül gibi vazifelerini yerine getirsin. Her konu için farklı bir iş planından söz edebiliriz. Müslüman kardeşlerimiz için neler yapabiliriz üzerinden çözüm arayacaksak şöyle bir örnekleme yapmamız mümkündür: Öncelikli başlığı iman ekseninde bütün müminlerle bir arada olmak şeklinde belirlenir. İmanın bir altı olan başlıkları daha sonraki dönemlere erteleyebilir. Önceliği dini ve ümmeti olur. Din ve ümmet için oluşturulmuş olsa bile diğer oluşumlar sonraya ertelenebilir. Canla, malla, dille ve her ne ile icra edilebilecekse onunlar cihat yollarını araştırır. Bu arada zayıf düşmemek, şeytanın hilelerine mağlup olmamak için ibadete daha çok önem verir. Büyük küçüğe doğru projelendirme yaparken ailesinin hiç bir zaman küçük sayılmayacağını, aslın aile olduğunu unutmaz. Dua eder. Ümmetimizin geçmişindeki benzer olayları ve dönemleri o zamanın müminlerinin nasıl çözdüğü üzerine incelemeler yapar. Umut yükünü hiçbir zaman azaltmaz. Umutla yaşar, umutla ölür ve Rabbine bitmez tükenmez bir umutla gider.
Orijinal kaynak

Benzer fetvalar

FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Önce şunu tespit edelim: Müslüman Allah’a iman eden insandır. Onun iman ettiği Allah, her şeyi yaratan ve idare edendir. Mülk onundur, söz onundur. Onun imanında her şeyin yaratanı Allah olur. İnsan da üzerine düşeni yapar. İnsan üzerine düşeni yaptıktan sonra gerisinden mesul olmaz. Görevini ihmal ettiğinde ise ihmali kadar sorumlu olur. Bu bir dengedir. Bu denge Müslüman’ı huzurlu kılar. Her şeyi maddi gözle görebilen, ruhtan yoksun anlayış sahipleri için ise matematik hayatın bütünüdür. Rakamlarla okuyabildiklerini anlayabilirler. Biz bu hayatı bakışı bu olanlarla beraber paylaşmaya mecburuz. Gidebileceğimiz başka bir dünya yoktur. Ne biz mü'minler ne de onlar yok oluruz. Bir ortak noktada yaşamaya mecburuz. Şöyle bir gerçeği ihmal ediyoruz: Biz, hayatı ve olayları yorumlarken imanımızın etkisinde bir yorum yapıyoruz, yapmamız de gerekiyor. Bizim iman penceresinden bakarak görüp yorumladıklarımızı bizim gibi iman etmeyenler tarafından da kabul edilmesini istememiz isabetli değildir. Mesela bir deprem konusunda biz onlarla sadece depremin zararlı olduğu ve belli tedbirlerin önceden alınabileceği, olduğunda da insanca bir dayanışma yapılabileceği gibi konularda ortak nokta bulabiliriz. Daha öteye gidip ayrıntılarda buluşmayı istememiz bizim tarafımızdan işlenmiş bir hata olur. Böyle bir beklenti bizi onların gözünde deprem gibi büyük bir musibete karşı yan gelip yatmayı imanı gereği yapan bir tembel durumuna düşürür. Biz ise kesinlikle böyle bir tembelliğe iman etmiyoruz. Bu sonuç bir yandan da dinimize yanlış bakılmasına sebep olacağı için bizi vebal altına da sokacaktır. Belasını arayan insanlar durumuna düşmek hoşumuza gitmeyeceğine göre, iman edenlerle konuşulabilecek ayrıntıları imanı olmayanlarla tartışma hatasını işlememeliyiz. Bugün insanlık olarak yaşadığımız depremler başta olmak üzere seller ve benzeri felaketler hakkında biz şuna inanıyoruz: İçinde bulunduğumuz evrenin ve onun bir parçası olan dünyanın işleme kuralları vardır. Bu kuralların koyanı ve idare edeni de Allah Teâlâ’dır. Bu kuralların önünde mü'min olan ve olmayan eşittir. Kim işleyişe ait tedbirleri daha iyi kullanıyorsa onun güvenliği daha iyi olacaktır. Tedbir alan rahat, tedbiri ihmal eden ise sıkıntılı olacaktır. Bunun bu kadarının dinle alakası yoktur. İnsan bu hayata bir yoğunluk ve mücadele içinde girmiştir. Böyle gelmiş böyle gidecektir. İnsanlar iman ettiler diye depremler kalkacak değildir. Ancak iman eden imanının gereği olarak daha güvenli ve imar edilmiş bir dünya oluşturacak, böylece daha az zarar görecektir. Bir yandan da psikolojisi güçlü olacaktır. Mü'min musibet anında, yapabileceği yapmış birinin rahatlığı ile Rabbine sığınacak ve kalbi rahat edecektir. Böyle bir itidal üzerinde durmalıyız. Allah yardımcımız olsun.

Hocam siz de biliyorsunuz büyük bir deprem yaşadı ülkemiz. Müslüman olarak böyle
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Hayır, maddi tarafımızın bizi zorlaması insan olarak yaratılışımızda var olan bir sorundur. Biz bu yönümüze ezilmeden imanla yaşayıp ölmek yani manevi tarafımızı güçlü tutmak için çabalarız. İnsan kadar eski bir sorunu söz ediyoruz. Ya da insanın var olduğundan beri sınavı olan bir şeyi söz ediyoruz. Bu yaşadığımız çağ ise zaten var olan sınavımıza hız kattı. Bilhassa batı kültürü maddeyi her şey gören anlayışı ayağa kaldırdı ve dik tutuyor. İnsanlar da imanları oranında bu mücadelede kazanıyor veya kaybediyorlar. Çılgınca tüketen toplum görüntüsü bunun sonucudur. Enerjiyi, gıdayı hatta insanı, her şeyi tüketen, tükettikçe mutlu olan toplum ahireti unutan, hayatı sadece maddi değerler üzerinden ölçüp yaşayabilen yönümüzü temsil etmektedir. Bunun sonucu olarak insan asıl yaratılış gayesini ve insan olduğunu unuttu. İyi bir inceleme yapıldığında ardı ardına gelen savaşlar da bu anlayışın sonucudur. İnsan hastalığın, geçim sıkıntısının, yaşlanıp ölmeinin olmadığı bir hayat istemektedir. Bütün yatırımlarını da bu eksende yürütmektedir. Müslümanlar olarak biz bu kayma ve erimenin muafları değiliz. Bizde de belli bir erime ve çökme ne yazık ki oluyor. Belki kökten bir çözümden söz edilemez ama bireysel kurtuluş yani maddenin cazibesi altında erimeden Müslümanca yaşamanın gerçekleşmesi için şunlara dikkat edilebilir: Dünya gerçeğini, onu yaratanın anlattığı gibi anlamaya çalışmak, faniliğini kabul etmek, İnsanın aciz ve ölüme mahkum bir varlık olduğunu bilerek yaşamak, Hayatı iyi bir denge üzerinden yaşamak yani dünyadan da nasibini unutmadan ahiret için çalışmak, İnsan gerçeğini, insandan oluşan toplumun ilk nesillerden beri böyle olduğunu, dünya ve dünyalık cazibesine kapılmakta çok gevşek olduğunu bilmek, Peygamberler başta olmak üzere salihlerin hayatlarından dersler çıkarmayı becerebilmek yapmamız gereken ve aslında yapabileceğimiz işlerdendir. Yeter ki nefsimizi bu mantıkla eğitelim. Dünyadan istifade etmekle ona tapınmak arasındaki farkı anlaşım olalım. Ve asla dua etmeyi, Allah tealanın bizi bu sınavda yalnız bırakmamasını istemeyi de unutmayalım.

Neden başarmayı, iyi olmayı sadece maddi değerler üzerinden anlıyoruz? Bu anlayı
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Bu konuda size verebileceğimiz rahatlatıcı bir cevabımız ne yazık ki yoktur. Öyle bir zamana gelmiş bulunuyoruz ki, herkes kendi yaptığını yapılması gerekenler için yeterli bir örnek olarak görebilmektedir. Gidişatımızın ürkütücülüğünden Allah’a sığınırız. Her bir Müslüman böyle durumlarda kendisini ayakta kalması gereken son örnek olarak görmelidir. Kim ne yaparsa yapsın, “Nuh’un gemisinin son yolcusu benim” mantığı biiznillah Allah katında kurtarıcıdır. • Allah’ın haramlarına karşı, o haramların sıradanlaşmasına karşı içi kaynayan Müslüman olmadıkça Allah’ın rızasını iddia edemeyiz. Yakın geçmişte bir mü'minin elinde piyango bileti görmeyi bile düşünemezken şimdi sıradanlaşması mesela kumar gibi bir harama karşı refleksimizin eridiğini göstermektedir. Bu bir felakettir. Bu felaket gözümüzün önünde alev alev büyürken bizim görsel bazı dini temaları avuntu olarak kabullenmemiz de ikinci bir felakettir. Hasbunallah. • Allah Teâlâ mü'minlerin salih ameller üzerinden yarışıyor olmalarını emretmiştir. Şimdi ise dini ayakta tutmak hocalara ve belli başlı kimselere terk edilmiştir. Cennete herkes talip iken cennete giden yolları oluşturmada kimsenin heyecanı yoksa bu da bir felakettir. • Nesillerin iffeti üzerinde tarihte örneği görülmemiş bir yıpranma herkesin bilgisi ve gözü önünde gerçekleşirken kimimiz siyasi endişelerle, kimimiz de basit tahminlerle konuyu gündem dışına taşımakla büyük bir yanılgı içine düşmüş bulunuyoruz. Bu da başka bir felaket oluşturmaktadır. • İhlasla ve şeriatımızın ölçülerine sadık kalarak ve bu mevcut durumu bizim için Allah’tan gelen büyük bir imtihan olarak görüp çalışma yapmalıyız. Konunun siyasi malzeme yapılması yanlıştır. Yaptığımız diğer iyi işleri buradaki görevimize saymamız da akıllıca bir iş değildir. Tek kalma ile sonuçlansa da dinimiz ve mukaddesatımız için evlerimizden örneklendirerek bütün sosyal hayatımızı kuşatan kaleler oluşturmamız günümüzün cihadı, anımızın vazifesi olarak bilinmelidir. Yapmayanların hataları etrafında vakit harcamamız da yanlış olur. Sabır ve heyecanla bu ümmetin ilk nesillerinin yaptığını yapmaya çalışacağız. Allah’tan da yardımını isteyeceğiz.

Hocam, insanların Müslüman olduklarını söyledikleri halde dinimizin toplumda eri
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Şu dünyadaki varlığımızda her şeyin aslı imandır. İmanımız kadar kimliğimiz olur, amelimiz olur, şahsiyetimiz olur, sabrımız olur. Ashabı kiram ile aramızdaki kalite farkı da imandaki kalite farkından kaynaklanmaktadır. İmanımız güçlü tuttuğumuz zaman tek başımıza cihana meydan okuyacak kudretimiz olabilir. İman zayıflayınca da esen yelden bile çökecek bir kimliğimiz olur. Bu nedenle mü'minler olarak bu zamanda bütün himmetimizi öncelikli olarak imanımızı takviyeye ayırmak zorundayız. Ambalajla uğraşma yerine özle uğraşmalıyız. İmanımızı takviye için şunlara dikkat edilebilir: 1- İmanımızı öz olarak Kur'an ve Sünnet'ten alacağız. Felsefe ve ideoloji karışmış iman çökmeye mahkûm olur. 2- İmanî konularda örneğimiz ashabı kiram olacak. Gruplar ve sonraki nesillerden gelen şahıslar üzerinden iman örneklemesi yapamayız. 3- İman, insan üzerinde yansır. Bu da kimi izlediğimiz önemli duruma getirmektedir. Arkadaş çevremiz hatta iş çevremiz, oturup kalktığımız insanların hepsi imanımıza bir çeşit yön vermektedirler. Kendimize iyi bir çevre öz ifadesiyle 'salih arkadaş' çevresi oluşturacağız. 4- Günlük ibadetlerimiz, imanımızı sürekli takviye eder, canlı kalmasını sağlar. Bu nedenle de ibadetlerde ihmalin imana yansıyabileceğini bilerek tedbir alacağız. Namaz başta olmak üzere ibadetlerimizi imanımızın bekçisi bileceğiz. 5- Bilgili olmak iman için gereklidir. Kur'an ve Sünnet bilgisi başta olmak üzere bilgiyi beşikten mezara kadar ihtiyaç olarak görüp kabulleneceğiz. 6- Allah'ın koruduğu kulu dışında kimsenin garantisi yoktur. Sürekli dilimiz duada olacak ki Allah'ın muhafazası bizimle olsun.

Malum, ülkemizin gençleri ağır bir kültür emperyalizmine maruz kalıyor. Gerek in
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Allah, her kulunu gücüne ve imkânına göre sorumlu tutar. Eğer siz mazlumlara dua ediyor, elinizden geldiğince yardım ediyor ve bilinç oluşturuyorsanız, vicdan azabı çekmenize gerek yoktur. Ancak imkânlar dâhilinde daha fazla şey yapma gücünüz varsa bunları artırabilirsiniz. Allah, zulme karşı durma bilincimizi artırıp bizleri mazlumlara gerçek anlamda destek verebilenlerden eylesin. Kalbinizin yanması, hâlâ imanınızın diri olduğunun bir göstergesidir. Allah sizi de, tüm mazlumları da muhafaza buyursun.

Hocam Gazze başta olmak üzere birçok Müslüman ülkenin zulüm ve esaret altında ol
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Biz bir ümmetiz. Peygamber aleyhisselam efendimiz bizi bir vücudun parçaları gibi görmek istiyor. Yeryüzünün neresinde olursa olsunlar, mü'min kardeşlerimizle ilgilenmemiz, acılarını acımız bilmemiz imanımızın gereğidir. Bu bir hakikattir. Bu hakikat kadar önemli bir hakikat daha vardır ki o da sizin sorunuzun asıl cevabıdır. Bizim acıyan bir yerimiz, diğer organların sağlam olması veya olmaması ile de alakalıdır. Bugün Müslümanlar olarak, bulunduğumuz her yerde ümmet olarak bulunuyoruz. Bir yerde güç zâfiyetimiz oluşursa o yeryüzünün başka bir köşesinde yara olarak ortaya çıkabilir. Sadece bir yerde bile mü'min kalitesinde güçlü olabilsek, bu, diğer yerlerin sıkıntısının giderilmesi olabilir biiznillah. Bundan da anlaşılıyor ki, yaralı bölgemiz kadar biz de bir yara hissetmiyor olsak bile kendimizi güçlü kılmaya mecburuz. Bugün Türkiyeli mü'minler olarak, ayakta durmayı becerebilsek bu diğer bölgelerin de kurtuluşu demek olacaktır. Bu nedenle öncelikli vazifemiz acılarımıza ve acılılarımıza ağlamak hatta dua etmek değil bulunduğumuz yerde mü'min kıvamına ulaşmak için uğraşmaktır. Bu dua ile olabilir, sadaka ile olabilir, gayretle olabilir ama cihat şuurlu mü'min olmak diye de özetleyebiliriz bu düşünceyi.

Hocam, Suriye, Irak, Filistin, Doğu Türkistan, Arakan ve diğer coğrafyalarda zul

Paylaş

XWhatsAppTelegramFacebook
Bu içerikte bir hata mı var? Bize bildirin.

Site deneyimini iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Ayrıntılar için Çerez Politikası.