Fetva Meclisi
Soru
Malum, ülkemizin gençleri ağır bir kültür emperyalizmine maruz kalıyor. Gerek internet gerekse diğer kitle iletişim araçlarıyla bizlere sürekli batı kültürlerinin adetleri, gelenekleri, ritüelleri, yaşam tarzları dayatılıyor ve bunun sonucunda da Türkiyeli Müslüman gençler bir aşağılık kompleksi içerisine giriyor; batılılara özeniyor, onların yediklerini yiyip onların giydiklerini giyiyorlar, onlar gibi yaşıyorlar. Biz imanımızla onlardan üstünken belki de yaşayış olarak namazı olmayan, orucu olmayan Müslümanların onlardan bir farkının olmaması nedeniyle onlardan aşağıdaymışız gibi yaşıyoruz. Ben de kendime baktığımda bu aşağılık kompleksinden payımı aldığımı görüyorum, Allah affetsin. Hocam bundan nasıl kurtulabiliriz?
Cevap
Benzer fetvalar
Malın ve mal kaynağının git gide daha güçlü bir puta dönüştüğü, kitlelerin imtihan kaybettiği bir nokta olduğu ne yazık ki gerçektir. Kıyamete doğru yaklaşıldıkça geneline DÜNYEVİLEŞME dediğimiz bu imtihanın mü'min nesli daha derinden kuşatacağı kolaylıkla anlaşılmaktadır. Allah Teâlâ’dan imanımızı muhafaza buyurmasını niyaz ederiz. Şüphesiz rızık/geçim meselesi iman ekseninde duran meselelerdendir. Biz, Allah’ı yaratıcımız bildiğimiz gibi rızkımızı veren olarak da biliriz. Sadece biz değil bütün canlıların rızkı ondandır. Ve biz ayağımızı toprağa basmadan önce o bizim rızkımızı yazmıştır. Ne yazdı ise o bizi bulmaktadır. İnsanın Allah’a imanı, dünya hayatına bakışı hayattaki her şeyini direkt etkiler. İman zayıfladıkça dünyaya tutunma artabilir. İman arttıkça da biiznillah ahirete umut güçlenir. Bu da azla bile yetinebilmek ve malı tapınılır olmaktan çıkarmak demektir. Biz kul olarak rızkı elde etmek için üzerimize düşeni yerine getirmekle yükümlüyüz. Cimrilikle müsriflik arasında dengeli bir yaşam tarzı oluşturmak gerekir. Ele geçenin bereketi kaybolmasın diye haramlardan uzak kalınmalıdır. Her haram insanın geçimine vurulmuş bir darbe gibidir. Maddi sebeplerin yanında manevi sebeplere de önem verilmelidir. Takvalı bir hayat, namazın hakkının verilmesi, Allah’a tevekkül, çokça istiğfar, sılayırahim, umutlu yaşama sanatını becerebilmek önemli ve etkili manevi sebeplerdendir. Allah yardımcımız olsun.
Allah’ın nimetleri bize haram değildir. Bir müminin dünyadaki en zengin insan olmasında hiç bir sakınca olmaz. Sakıncalı olan müminin ahiretinden verip dünyadan almasıdır. Buna karşı dikkati olunmalıdır. Haramlardan bir harama bulaştırmayan, farzları ihmal etme nedeni olmayan, insani sorumluluklarımızı ertelettirmeyen bütün nimetler mubahtır. Allah’ın mubah ettiğinden kaçmak da gerekmez. İnsan durması gerektiği yerde durmayı becerebiliyorsa ne güzel, her şeyin en iyisini en bolunu alsın. Nimet kullanımı arttıkça ibadet lezzetini artıramamak, İmkânlar çoğaldıkça mümin kardeşleri ve ilişki yoğunluğunu geliştiremiyor olmak, Dünya bize açıldıkça bizim onu bir imtihan olarak görüp ahirete olan yönümüzü pekiştirmek yerine bize gelen dünyaya ondan daha hızlı yürümek, Mezarlıkları mermerlerle imar etmeyi imanla imarın yerine ikame etmek, Ölümü başkalarının muhtemel derdi gibi görmek, Her geçen yılı, haramları biraz daha helale yaklaştıran bir takvim olarak hissetmek… Bunlar bizi bitirir. Bunlara karşı uyanık bulunan için ise risk henüz yok demektir. Allah yardımcımız olsun.
Kur'an’ımız hidayet ve saadet kaynağımızdır. Ondan yoksunluğumuz veya uzaklığımız ise şekavet sebebimizdir. Bugünkü dünyamızda Kur'an’dan uzak kalmanın oluşturduğu iman zafiyeti, ümmet olma kabiliyetimizin kaybolması, ardı ardına gelmeye devam eden semavi ve beşerî musibetler, insanlar arasında hatta mü'minler arasında hızla yayılan şüpheler ve şehvetler ve netice olarak başta aile olmak üzere en temel değerlerimizi kaybetmemiz yanlış gidişatın işaretleri olarak anlaşılabilir. Ortada bir iman zafiyeti vardır. İbadetlerdeki tembellik, günahlardaki kabarmalar da bu nedene dayanmaktadır. Şeriatımıza ait ilimlerdeki geri kalmışlık da adeta tuz biber olmaktadır. Gelişen iletişim imkânları, insanlara pompalanan hümanist idrakler gözle görülür bir kibir, bencillik, kendini beğenmişlik salgını getirmiştir. İnsanlar ahirete imanı neredeyse lütfedip benimseyecek tavırlar gösterebilmektedirler. Buna ilave olarak dine davetle yükümlü kimselerin vazifelerini ibadet heyecanı ile değil de maaş takibi ile yapıyor olmaları ise ayrı bir bereketsizlik getirmektedir. Kötü arkadaş çevresi, derin gaflet, tapınılırcasına peşinden koşulan dünya nimetleri, mubahlarda aşırılık, israf, vakti en değersiz nesne gibi tüketme gibi sıkıntılar bir fikir sapmasını, düşünememeyi beraberinde getirmektedir. Bunun sonuçlarından biri olarak bid’atler ibadetlerin düzeyine çıkarılmış, ahireti hatırlatmaya yönelik uyarılar aşırılık olarak yorumlanmıştır. Siyasetten ve ticaretten tamamen uzaklaştırılmış bir Kur'an ile baş başa kalmış olduk. Kadın ve aile, gençlik hedef tahtasına konan ilk değerlerimiz oldu. İçerideki bu çürümeye dışarıdaki saldırılar katılınca birbirlerine destek olup Kur'an’ımızdan uzak kalacağımız ortama zemin hazırlandı. Bütün bunları gözümüzle görebileceğimiz kadar açık ve itirazsız izleyebildiğimize göre, dönüş için neler gerektiği de bilinmiş olmaktadır. Âlimlerimiz yeniden bir Kur'an’a dönüş hamlesi yapmalı ve hepimiz dünyanın faniliğine imanımızı tazeleyerek çalışıp salih ameller yapmak durumundayız. Allah yardımcımız olsun. Âmîn.
Sevgili kardeşim, sadece bu düşüncede olmak bile Allah’ın izni ile imanın korunması için bir artıdır. Kişinin imanının elinden gitmesi korkusuyla yaşaması başlı başına bir seviyedir. Her şeyden önce bu endişeniz canlı kalmalı ve kendinizi bir an bile olsa garanti görmemeyi sürdürmelisiniz. Bununla birlikte size, hepimize maddeler halinde bir liste hazırlayacak olursak şunları söyleyebiliriz: İslam, birliktelik dinidir. Yalnız başına kalmak, başlı başına bir afettir. Eksik ve kusurlara rağmen her zaman bir topluluk ile beraber olmak tercih edilmelidir. İnsan kendi başına yeterli olamaz. Her daim istişare edilecek, hayatın zorlukları ve güzellikleri karşısında danışılacak, tecrübeli yaşça ve ilimce büyüklerden oluşan bir kadronun tavsiyeleri ile yol almak hepimiz için vazgeçilmez olmalıdır. Haramlara bulaşmamak değil, haramlara yaklaşmamak temel esas olmalıdır. Zira imanın etrafında cirit atan şeytan bu noktalardan sokulmayı öncelemektedir. Benzer şekilde şüpheli konuları da uzak kalma eylemiyle değerlendirmek gerekir. Dine ait olmayan ama din diye sanılan "bidat" fiil ve düşüncelerden kaçmak imanın korunmasının en temel şartlarındandır. İmanın önünde destek olarak duran ilk başlıklarımızdan biri de ibadetlerdir. Farz olan namaz, anne babaya iyilikle muamele etmek gibi görevlerimiz ihmal edilmemelidir. Hatta bunların üst perdeden yapılması gevşetilmesinin önüne geçmektedir. Mesela; namazların camide cemaatle kılınması, camisiz cemaatle kılınmasına tercih edilmelidir. Bu olamıyorsa camisiz cemaatle kılmak, yalnız başına kılmaya öncelenmelidir. Bu da olamıyorsa vaktinde tek kılmak, gecikmiş tek kılmaya tercih edilmelidir.
Sizin bu şikâyetiniz neredeyse her Müslüman'ın öyle veya böyle şikâyetidir. Çünkü biz, bir kulluk savaşı veriyoruz. Şeytana mağlup olmadan Rabbimize kavuşmayı diliyoruz. Kesinlikle bu bir mücadeledir; temenni ile, umutla elde edilir bir şey değildir. Sizi bu hâlinizle, başkasını da bir başka şey ile oyalayacaktır şeytan. Biz ise, imtihanımız her ne ise onu başarmak için uğraşacağız. Peygamberlerden bir peygamber bile olsak durum bu olacaktı. Siz, 1- İmanınızı tartışma konusu yapmayın, öyle bir ortamda bulunmayın, 2- Asla, Allah'tan ve rahmetinden umut kesmeyin. 3- Fasıklarla beraber bulunmayın, onların gündemlerine katılmayın. 4- Yaptığınız ibadetleri az bile olsa asla küçük ve basit görmeyin. Bir kere 'Sübhanellah' demenin cennet demek olduğunu bilin. 5- Sizden daha iyi olduklarına itimat ettiğiniz bir grubun içinde bulunun. Onlarla programlı bir şekilde işler yapın. 6- Dengeli işler yapın; sadece zikir, sadece siyaset, sadece oruç gibi işler yapmayın. Farzların bütününü, nafilelerin de yapabildikleriniz kadarını yapmaya çalışın. Gerisini de Allah'a bırakın; şeytan, tevazu kılıfı ile sizi tuzağa düşürmesin. İyi haberlerinizi bekleriz. Allah'a emanet olunuz.
Maalesef size vereceğimiz cevap bir çözüm getirmeyecek ama bazı konuları daha iyi anlamamıza yardım edecektir diye umarız. Cevabımız şudur: Kafirlerin işgali, zulmü ve öldürmesi kadar kaldırılamayacak bir konu da Müslümanların birbirlerini yalnız bırakmalarıdır. Hatta bu yalnız bırakma o kadar üzücü seviyelere gelmiştir ki ancak medyanın gündeminde tuttuğu zulümler ve işgaller nispeten gündemimiz olabilmektedir. Zulüm sadece insanlar üzerindeki mal ve beden eziyeti olarak kalmamakta, dinle ve Müslümanla alay etmeye, gelecek kuşaklar açısından İslam dini ve Müslümanların hayatı bakımından giderilemez bir umutsuzluk ve zulmü benimsemişliğe götürmektedir. Bu uğurda her türlü heyecan ve umudu tükenmiş bir nesil için uğraşılmaktadır. Adeta iyi bir mümin olmak her türlü sıkıntıya aday olmak şeklinde gösterilmektedir. En iyi mümin kafirlere ve onların izini sürenlere takılanlar olarak pazarlanmaktadır. Allah'ın yardımına iman ve onu hak etmek için mücadele etmek unutulmaya yüz tutmuştur. Onun yerini korkaklık ve içine kapanmışlık almıştır. Kadere iman ise konuşulması bile kaldırılamaz konular arasına girmiştir. Bu manzara çıplak gözle bile izlenebilecek kadar ortada olduğu halde herkes yaptığının din adına yapılabilecek en şey olduğuna inanmıştır. Din ekseninde oluşturulmuş büyük oluşumlar, yapılanmalar ve düşünmede sıradanlığı aşmışların hali tam anlamıyla bir kendini beğenmişlik sergilemektedir. Bu derin kendini beğenmenin tabii sonucu olarak da Müslümanlar arasındaki farklılıklar ve ayrılıklar çoğalıp derinleşmiştir. Cihat gibi bir ibadet bile herkesin kendi zevk ve menfaatine göre kılıflandırılmıştır. Dua etmenin önemi var mıdır sorusuna belki de yoktur diyenler dahi bulunabilecektir. Özellikle alimler bu üzücü manzarada büyük sorumluluklar taşımaktadırlar. Elbette onların bütün sıkıntıları giderebileceği bir formülleri yoktur ama meselenin ağırlığını ve Allah'a daha yakın olacak işler yapmanın gerekliliğini daha çok insana anlatmaları mümkündü. Ne yazık ki onlar da en iyi yorumla resmi politikaların veya içi doldurulamaz aşırılıkların içinde kaybolup gittiler. Şimdi sorumuza gelelim: Birey olarak biz ne yapabiliriz? Ailemize bile hükmetmekte zorlandığımız bir ortamda nasıl çözüm üretebiliriz? Şu değişmez bir kuraldır: Allah teala hiçbir kuluna kaldıramayacağı yükü yüklemez. Kulun neyi gerçekten kaldırıp kaldıramayacağını da en iyi Allah teala bilir, kulun kendisi bilir. Bir konuda Müslüman daraldı ise büyükten küçüğe ya da zordan kolaya doğru çözümler üzerinde yoğunlaşır. Sıfır noktasına geldiğinde yani yapabileceği bir şey kalmadığında sorumluluğu da kalkmış demektir. Bu kural en üstteki iman esaslarından en alttaki bir edep veya nafileye kadar böyle işler. Yeter ki kul, Allah'ın razı olacağı iyi bir niyet ve ihlas içinde olsun. Kendisini kandıracağı yapay planlar ve hesaplar peşinde olmasın. Yapabileceği fedakarlıkları yapsın. Dua ve tevekkül gibi vazifelerini yerine getirsin. Her konu için farklı bir iş planından söz edebiliriz. Müslüman kardeşlerimiz için neler yapabiliriz üzerinden çözüm arayacaksak şöyle bir örnekleme yapmamız mümkündür: Öncelikli başlığı iman ekseninde bütün müminlerle bir arada olmak şeklinde belirlenir. İmanın bir altı olan başlıkları daha sonraki dönemlere erteleyebilir. Önceliği dini ve ümmeti olur. Din ve ümmet için oluşturulmuş olsa bile diğer oluşumlar sonraya ertelenebilir. Canla, malla, dille ve her ne ile icra edilebilecekse onunlar cihat yollarını araştırır. Bu arada zayıf düşmemek, şeytanın hilelerine mağlup olmamak için ibadete daha çok önem verir. Büyük küçüğe doğru projelendirme yaparken ailesinin hiç bir zaman küçük sayılmayacağını, aslın aile olduğunu unutmaz. Dua eder. Ümmetimizin geçmişindeki benzer olayları ve dönemleri o zamanın müminlerinin nasıl çözdüğü üzerine incelemeler yapar. Umut yükünü hiçbir zaman azaltmaz. Umutla yaşar, umutla ölür ve Rabbine bitmez tükenmez bir umutla gider.