Fetva Meclisi
Soru
Hocam şöyle bir merakım var, nasıl bir cevap verirsiniz: Neden insanlar Kur'an’ımıza ilgi göstermiyorlar. Önceleri tercüme edilmemişti belki şimdi her dilde Kur'an tercümesi var, yine insanlar akın akın Kur'an’a yönelmiyorlar, neden?
Cevap
Benzer fetvalar
İman ve küfür, insanın ilk günlerinden beri azalıp çoğalmaktadır. Kimi zaman iman kimi zaman da küfür yükselir ama hiçbiri tamamen bitmez. Bu dünyanın düzeni böyledir. İnsanların dinin bütününe ve dinin kimi emirlerine soğuk bakmaları yeni bir durum değildir. Bu zamanda dikkatimizi çekmesi iletişim imkânlarının çok yüksek oranda yayılması sonucu her şeyin birdenbire büyüyor gibi bir algı oluşmasından dolayıdır. İnsanların Allah’a imana, dinin hükümlerine bağlılığa yanaşmamalarının sebebi kişiden kişiye değişken olabilir ama bir genelleme yaparak bu sebepleri şöyle sıralayabiliriz: İnsanların yaşadıkları toplumların etkisinde kalmaları, toplumların dış etkileri içine sızdırıp hayat tarzı haline getirmeleri, hak ile batılın karışması gibi toplumsal sorunların etkisi ile Kişilerin şehvetlerinin etkisinden sıyrılamamaları, Doğruyu bildiği halde iman ve ibadeti ötelemeleri, Allah’ın kaderine sığınma basitliği, Günahlarda ısrarcı olma, tevbeye yanaşmama, Dini ve hakikati yüzeysel anlamada inatçılık, Zenginlik ve varlık, fırsat şımarıklığı...
Tam bir fitne zamanında yaşıyoruz. İmanın fitneye kapılma ihtimali yüksek olan bir zamandır bu zaman. Buna göre de bir mü'min olarak ilk ve öncelikli vazifemiz, imanımızı korumak olmaktır. Başkaları ile ilgilenirken biz eriyor olabiliriz. İmanımızı, salih amellerimizi, mü'min çevremizi, cihat heyecanımızı, ahiret endişemizi eskitmeden korumakla başlayan bir görevimiz vardır. Bu bölümü teminat altına almalıyız. İkinci olarak da şunu bileceğiz: Biz kuluz. İnsanlar da bizim gibi kuldurlar. Kalplerimiz Allah Teâlâ'nın elindedir. Hidayet etmek onun işidir. Biz ses çıkarırız, yol alırız; neticeyi Allah Teâlâ verir. Sanki her sözümüz bir kişiyi hidayete erdirecek gibi bir beklenti içinde olamayız. Görevimizi iyi belirleyelim. Bizim görevimiz hidayete erdirmek değil hidayete davet etmektir. Bunu becerebilirsek gerisini Allah Teâlâ kolaylaştırır. Üçüncü olarak da şunu bileceğiz: İnsanlar sözlerden çok örneklerden etkilenirler. Biz iman iddiası olan mü'minler olarak iyi mü'min olma gayretinde olacağız. 'Bütün dünya fesada boğulsa ben tek başıma son iyi mü'min örneği olarak kalacağım' şuuru bize hakim olmalıdır. Başarı burada gizlidir. Anlatan, anlattığını kendi üzerinde örneklendiremeyen mü'min başarılı olamaz. Resmi görevli, memur mantıklı hocalık başarısızlık bir numaralı örneğidir. Bir başka temel husus da şudur: İnsanların kul olmaları ile alakalı derdi olanlar insanlarla mal ilişkisine girmeyecekler. Mal alıp verme ile sürdürülen ilişkilerin üzerine imani etki geliştirmek zordur. Ve özellikle Allah Teâlâ'nın bizi başarılı kılması için samimi dualar yapmaya mecburuz. Duamız kadarız biz, duamız! Rabbim muvaffak kılsın.
Malın ve mal kaynağının git gide daha güçlü bir puta dönüştüğü, kitlelerin imtihan kaybettiği bir nokta olduğu ne yazık ki gerçektir. Kıyamete doğru yaklaşıldıkça geneline DÜNYEVİLEŞME dediğimiz bu imtihanın mü'min nesli daha derinden kuşatacağı kolaylıkla anlaşılmaktadır. Allah Teâlâ’dan imanımızı muhafaza buyurmasını niyaz ederiz. Şüphesiz rızık/geçim meselesi iman ekseninde duran meselelerdendir. Biz, Allah’ı yaratıcımız bildiğimiz gibi rızkımızı veren olarak da biliriz. Sadece biz değil bütün canlıların rızkı ondandır. Ve biz ayağımızı toprağa basmadan önce o bizim rızkımızı yazmıştır. Ne yazdı ise o bizi bulmaktadır. İnsanın Allah’a imanı, dünya hayatına bakışı hayattaki her şeyini direkt etkiler. İman zayıfladıkça dünyaya tutunma artabilir. İman arttıkça da biiznillah ahirete umut güçlenir. Bu da azla bile yetinebilmek ve malı tapınılır olmaktan çıkarmak demektir. Biz kul olarak rızkı elde etmek için üzerimize düşeni yerine getirmekle yükümlüyüz. Cimrilikle müsriflik arasında dengeli bir yaşam tarzı oluşturmak gerekir. Ele geçenin bereketi kaybolmasın diye haramlardan uzak kalınmalıdır. Her haram insanın geçimine vurulmuş bir darbe gibidir. Maddi sebeplerin yanında manevi sebeplere de önem verilmelidir. Takvalı bir hayat, namazın hakkının verilmesi, Allah’a tevekkül, çokça istiğfar, sılayırahim, umutlu yaşama sanatını becerebilmek önemli ve etkili manevi sebeplerdendir. Allah yardımcımız olsun.
Aziz kardeşim, sizi bir gerçekle yüzleştirmekte fayda mülahaza ediyorum. O gerçek de şudur: Allah'a kul olmanın önündeki engelleri ya da imtihanları Siyonizm ve alkol gibi sınırlı şeylerle düşünürsek olacağı budur. Kul olmanın, imanın hakkını vermenin önünde alkolden daha uyuşturucu engeller vardır/olacaktır da. Alkol beyin uyuşması yapıyor, alkolden daha uyuşturucu ve etkisi beyne, kalbe aynı anda sirayet eden sıkıntılara hazır olmamız gerekiyor. Dikkat ediniz, bu saydığınız şeyler birinci derecede imanı etkileyen hususlardır. Birinci derecede iman etmiş olmak veya olmamak denebilecek şeyleri çok rahat yazabiliyorsunuz, sorabiliyorsunuz, irdeleyebiliyorsunuz. Bu nedenle de huzursuzsunuz. Huzursuzluğunuzun temel nedenini de siz abartıp büyütüyorsunuz. Sizin şahsınız açısından belki değil ama böyle bir sorgulamayı Allah'a iman eden birinin bu kadar rahat yapabilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Size iki soru sorayım, bu iki sorunun cevabından ikimiz de makul bir noktaya gelmeye çalışalım. Sorularımın birincisi: Ümmetimizin şu zamandaki hâlini nasıl değerlendiriyorsunuz? Müslümanca bir kenara insanca bir hayattan söz edebilir misiniz? Aklı başında her hangi bir insanın kabul edebileceği bir hayat var mıdır ortada? Sorularımın ikincisi: Bu gündeme getirdiğiniz konuların hangisi bir Müslümanın imanı, ibadeti, ahlâkı veya maddi kazancı ile alakalı düzeltme, ıslah etme bakımından direk gündeme gelebilecek bir konudur? Ya da bu ümmetin mevcut sorunları arasında bunların hangisi çözüm için gereklidir, hangisi hangi sorunun nedenidir? İnsaf sahibi biri görecektir ki, bunlarla meşgul olmak akılla izah edilebilecek bir nedene dayanmamaktadır. Meşgul olmaya mecbur olduğumuz nice meseleler arasında bunlara yer bulmak anlamsız değil mi? Aç birinin tırnak makası araması ne anlama gelirse bunlar da o anlama gelebilir. Bir başka husus da şudur: Öğrenmenin ve öğrendiklerinle amel etmenin bir öncelik ve önem sırası olmalı değil midir? Mesela namazın öncelikliği ile haccın öncelikliği aynı olabilir mi? Bu açıdan bakmaya çalışın; kaç numaralı mesele ile alakadar oluyorsunuz acaba? Nesiller ne durumda, siyaset ne durumda, ekonomi; faiz, haramlar, kumar ne durumda..? İffet ne durumda? Aziz kardeşim, yeniden bir gündem belirlemek zorundayız. Bu gündemi de ümmetimizin üzerinden hesapları olan düşmanlarımızın planlamasına izin veremeyiz. Bizden olduğu hâlde kişisel ihtiraslarını dinimizin konuları ile tatmine çalışanların planlamasına da izin veremeyiz. Mucize ve benzeri konular bizim imanımızın içindeki konulardır. Bunları biz bize konuşuruz elbette ama kâfirlerin konuşmasına izin veremeyiz, konuşurlarsa dinlemeyiz. Birilerinin -velev ki bizimle beraber namaz kılanlardan olsun- 'sonra ne olacak?' sorusuna ikna edici bir cevap vermedikçe de bunları konuşmasına izin veremeyiz. Konuşursa da onun hakkında dikkatli olmayı yeğleriz. Umarım bakışımızı izah edebilmişizdir. Allah'a emanet olunuz.
Allah Teâlâ hepimizi şeriatı üzere kalabilen kullarından kılsın. Âmîn. Özellikle kadınlar arasında “Mü'min Ahlakı” çizgisi üzerinde kalınarak sürdürülebilen muhabbet ortamlarını gayet değerli ve önemli buluyoruz. Zira insanın arkadaş ve sohbet ihtiyacı fıtrîdir. Tabii ve helal yollarla giderilemeyen bu ihtiyaç günümüzde olduğu gibi insandan olmayan metal parçaları ile ve yapay arkadaşlarla giderilmek durumu ile karşılaşılmaktadır. İnsandan daha değerli ve samimi telefonların ve teknik cihazların bulunduğu zannedilmesi böyle bir sıkıntıyı göstermektedir. Belli kurallara dikkat edilerek sürdürülebilecek muhabbet ortamları sadece çocukların ihtiyaçlarını karşılama veya vakit geçirme ile de sınırlı kalmayacaktır. Belki iddialı bir söz gelecektir size ama iyi biliniz ki sürdürülebilmesi durumunda sağlığımıza ve aile içi muhabbetimize bile olumlu etkisi muhakkak vardır. Ana hatları ile böyle bir beraberlik için şu kurallara dikkat edilmesini tavsiye ederiz: Mü'minin hayatında boş ve karşılıksız bir iş yoktur, olamaz da. Her yaptığı işin muhakkak Allah katında bir karşılığı vardır. O iş sonunda sevap ve azap olarak onu bulacaktır. Böyle iman ediyoruz. Yaptığımız spora veya aile için neşelenmelere varıncaya kadar her işimiz bu kurala dâhildir. Bu nedenle kadın kardeşlerimiz aralarında oluşturacakları muhabbet ortamlarını kesinlikle Allah İÇİN YAPTIKLARI İŞ olarak göreceklerdir. Evet, söz konusu oturumumuz bir Kur'an tilaveti değildir ama mü'min olma ilkelerimizle çevrelenmiş bir iştir biiznillah. Böyle göreceksiniz ki neticesinde sevap kazanın. Ana prensibimiz şudur: Mü'min mü'min ile oturur kalkar. Mü'min olmayanla ise sınırları daraltılmış ve etkilenme riskine karşı tedbir alınmış bir ortamda oturulmalıdır. Mü'min olmayanla oturulmaz demeyiz ama mü'min ile oturulur gibi oturulmaz da deriz. Mü'min olduğu hâlde imanını ötelemiş yani haram işlemekten çekinmeyen insanlarla da oturuşumuz bu çizgi içinde olmalıdır. ZARURİ VE SINIRLI BİR OTURUM! Hiçbir beraberliğimiz: 1- Haram işlenebilen bir oturum olamaz. 2- Annelik ve eşlik görevimizi ihmal etmeye yönelik bir oturum olamaz. 3- İbadetleri ihmal etme nedeni olan bir oturum bizim oturumumuz değildir. 4- Kul hakkına girmemize neden olabilecek bir oturum yapamayız. 5- Asla zaman israfı yapamayız. Evli kadınların eşlerinin üzerlerindeki haklarını yok sayarak bir iş yapmaları dinimizin uyardığı hatalardan biridir. Evinde veya evinin dışında böyle bir toplantıya eşinin olurunu almadan mü'min bir kadın katılmamalıdır. Böyle bir toplantı sebebiyle eşi ile huzuru dağılan bir kadın vebal altında kalır. Kadın ve erkek toplantılarının en riskli noktası hele bu zamanda gıybettir. Gıybete asla aralık bırakmadığınız bir toplantıyı sürdürün. Bir iki kere gıybet, dedikodu, iftira ve özel hayata dalma gibi arıza hissederseniz uyarın, uyarınız işe yaramazsa katılmayın. Aileye özel ve kadına mahrem konular o toplantının hiçbir şekilde konusu olmamalıdır. Yatak odası konusu olabilecek bir konu açıldığında anında susturmalısınız, susturamazsanız toplantıyı terk etmelisiniz. Tarikat, siyaset, özel faaliyet kimsenin kimseyi yönlendirmediği başlıklar olmalıdır. Yönlendirme olursa terk etmelisiniz. Kadınların birbirlerinden etkilenmede hassas oldukları unutulmamalıdır. Birbirini kışkırtma gibi bir durum uyarı konusu olmalıdır. Çocuk eğitimi, aile düzeni gibi konularda kültür aktarımı faydalı bir iş olarak görülmelidir. Mümkünse her toplantı birkaç âyet okunarak başlamalı ve bir hadis şerhi ile beraber kısaca okunmalıdır ki bereket olsun. Vakit hassasiyeti önemlidir. Şu kadar saat için toplanıyoruz diye bilinmeli ve o saat limiti aşılmamalıdır. Toplantı bittiğinde şu dua okunmalıdır: سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ ، أَشْهَدُ أَنْ لا إِلَهَ إِلا أَنْتَ ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
ŞERİAT İslam demektir. İnsanlar toplu kültür baskısı altında bu kelimeyi anlamadan reddetmektedirler. Sizin veya bizim 'Şeriat iyidir' şeklinde bir düzeltme kampanyası yürütmesi/yürütmemiz sonuç vermez. Bunun yerine insanlara dinimizin bütününü anlattığımız eğitimler, konuşmalar yapmalıyız. Bütünü bildiklerinde o bütünün adının Şeriat olduğunu anlayacaklardır. Savunma yapmanın yararı yoktur. Bile bile insanların daha fazla düşman olmalarını da getirebilir o tartışmalar. Buna dikkat etmelisiniz. Ayrıca bu ve benzeri konular bir hidayet meselesidir. Allah Teâlâ'nın kulağını açmadığı kalplere bir şey akıtmak mümkün olmuyor. İnsanların hidayeti için dua ediyor olmalıyız. Bir ilave olarak da belki uzun vadede yapılacak bir çalışmadır bu, insanlara bilgi kirliliğinin bulunduğunu, toplum psikolojisi ile bizi bir potada erittiklerini de izah etmenin yararı olur. Neticede ise her şey bir hidayet meselesidir.
alim konusundaki diğer fetvalar
Teravih namazının Ömer radıyallahu anha ait olduğunun söylenmesi gayet cahilce bir söz olur. Teravih namazını Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem emretti ve kıldı. Şu kadar ki bugünkü gibi camide yatsı namazına benzer bir cemaatle kıldırmadı. İnsanlar mescitte tek başına veya gruplar halinde kılıyorlardı. Ömer radıyallahu anh insanları tek bir imamın arkasında teravih kılmaya yönlendirdi. Hicretin on dördüncü senesinden itibaren de Medine dışındaki şehirlere de böyle yapmaları için talimat gönderdi. Kadınlar için de özel bir teravih imamı belirlediği şeklinde bilgi vardır. Übey bin Ka’b ve Muaz bin Haris el-Ensarî’nin erkeklere teravih imamı olarak tayin edildiği rivayet edilir. Temim bin Evse d-arî, Süleyman bin Ebi Hesme de kadınlara imam olarak tayin edilmişti. O günden sonra teravih namazı farz olmayan ama bu ümmetin özellikleri arasında bilinen bir sünnet olarak kılına geldi. Şia eksenli kesimlerin uydurduğu “Ömer bidatidir” tezi asla doğru değildir. Nitekim Şia kaynaklı bir ekol olan Fatimiler döneminde hâkim oldukları şehirlerde teravih namazı kıldırtmamışlardır. Tefsir ilminin büyük imamı Taberi’nin mescitlerde teravih kıldırdığı bildirilmektedir. İbni Teymiye’nin de teravih imamlığı yaptığı söylenir. Teravih namazı bazı meşhur hafızlar tarafından hergün bir cüz okuyarak hatimle de kılınmıştır. Bazı özel kabiliyetli âlimlerin ise her gece bir hatim yapacak şekilde teravih kıldıkları söylenmektedir. Bunun yanında yine meşhurlarımızdan bazılarının teravihi evlerinde eda ettikleri de nakledilir. Teravih ile alakalı bugün anlam verilemeyen ve yorumlanması zor olan uygulamalardan biri olarak Mekke’de haremi şerifte dört mezhep için dört ayrı teravih kılınıyor olunmasıdır. Daha sonra bu uygulama Mescid-i Aksa’da da yapılmıştır. Teravih namazına ait tarihte görülmüş özelliklerden biri de yeni hafız olmuş çocukların teravih imamı olarak görevlendirilmesi olmuştur. Meşhur hadis âlimi İbni Hacer’in on iki yaşında iken Mekke hareminde teravih imamlığı yaptığı nakledilir. Teravih namazının rekâtı konusunda ise yirmi rekât en çok zikredilen rakamdır. Sekiz, on ve daha fazlası şeklinde de rivayetler vardır. Zira bu bir nafile ibadettir. Azı veya fazlası konusunda farz namazlar gibi kati bir ölçü yoktur.
Güzel, Kur'an iman ettiğimiz kitaptır konusunda tartışma yoksa o zaman Kur'an’a bakalım. Kur'an’ımız bize “bilmediklerinizi bilenlere sorun” (Nahl, 43) buyuruyor. Ya her şeyi bildiğimizi iddia edeceğiz ya da Kur'an ve incelikleri konusunda bir ilim alt yapısı gerekmez, dergiye bakılır gibi bakılarak anlaşılır diyeceğiz. Öyle bir bilim var mı bu dünyada? Keşke her mü'min Kur'an’dan bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek kapasitede bilgi sahibi olsa! Ama bu mümkün olmadı olmaz da. İlim ağırdır ve uzmanlık ister. Bu iddianın söylenişi güzeldir ama gerçeklikte yeri yoktur. Elbette maksat gerçekten bilmek ve amel etmek ise. Oynamak ve oyalanmak isteyen için her yer dümdüz zaten, maazallah.
Evet, dinine hizmet eden birinin hoca olsun veya olmasın yaptığı işi ücretlendirmemesi esas ve bereketli olandır. Ancak müçtehitlerimiz, dine hizmet olan işlerden özellikle de başka bir işi olmadan o işi yapanların ücret almalarının haram olmayacağına içtihat etmişlerdir. Kitap yazanlar, konferans verenler, Kur'an öğretenler veya bir şekilde dine hizmet denebilecek bir işi yüklenenler ücret almadan o işleri yaparlarsa en güzelini yapmış ve sevap kazanmış olurlar. Niyetleri bu iş üzerinden mal kazanmak olarak o işleri görüyorlarsa zaten ibadet çizgisinden geri kalmış olacakları için ahiret sevabı da kazanamamış olacaklardır. Niyetleri dinlerine hizmet etmek ama geçinebilmek için de makul bir ücret talep ediyorlarsa bu onların sevabını biiznillah azaltmayacaktır. Genel olarak bildiğimiz bu şekildedir. Allah Teâlâ dinini en güzel şekilde yaşamayı ve yaşanmasına yardım etmeyi bize nasip etsin. Âmîn.
Sinema, tiyatro ve benzeri çalışmalar bin dokuz yüzlü yıllar ile beraber insanlarla buluştu. Bu nedenle de kadim âlimlerimizin bu konuda ne dediklerini bilmemiz mümkün olmamaktadır. Sinema, film, dizi film ve benzeri görsel ürünlerle alakalı ancak bu dönemin âlimleri bir görüş belirtebilirler. Bu görüşleri de sizin için şu şekilde derleyebilirim: Müslümanlar olarak adeta haritadan silinmeye çalışıldığımız bir dönemin ürünü olan sinema ve daha sonraki bağlantılı ürünleri hakkında ilk dönem âlimleri ilk refleks olarak olumsuz kanaat kullanmışlardır. Geçen asrın ellili yıllarında yavaş yavaş bu konu hakkında ilim adamlarının kanaatleri yazılıp konuşulmaya başlandı. Yetmişli yıllarda ise kurullarda konuşulur oldu. Bugün ilim adamlarımızın bu konuda ne dediklerini net bir şekilde görebileceğimiz bir dokümandan söz edebiliriz. Bir grup âlim, ilk sinema örneklerinin hiçbir Müslüman’ın katkısı olmadan ortaya çıkmış ürünler olmasından yola çıkarak sinemanın caiz olmayacağını söylemişlerdir. Sinema ile ortaya çıkan ürünler ve aktörlerin oluşturduğu dinden soyutlanmış ve soyutlandırıcı ortama bakarak bu tespitlerini güçlendirmişlerdir. Reşid Rıza başta olmak üzere Yusuf Karadavi ve bazı âlimler ise direkt olumsuz kanaat kullanmadan ayrıntıya girerek meseleyi ele aldıklarını görüyoruz. Sinema ve türevleri denebilecek temsil çalışmalarının caiz olabileceğini düşünen âlimler konuya genel hatları ile şu açıdan baktılar: - Bu bir insan çalışmasıdır. İnsanın yaptığı işlerde esas olan mubah olmasıdır. Mubah olmaması için dinin yasaklarından bir yasakla çelişmesi gerekir. Sinema ve benzeri ürünlerin direkt haram olacağını söylemek yerine mubah olması gerektiğini ama haramla birleştiğinde haram olacağını söylemeliyiz demişlerdir. Sinema neticede bir eğlencedir. Eğlence de aslında mubahtır. Sakıncalı boyutu olduğunda sakıncası kadar yasak hükmü alır. Sinema, dizi film ve türevleri toplumu eğitme hatta ahlâk kazandırma gibi iyi alanlarda da kullanılabilir. Sinemanın bir ileri nokta olarak İslam’a hizmette de kullanılması mümkündür. Bu noktadan bakılınca da gerekli bir ürün olarak görülmesi bile mümkün olmaktadır. Konumuz olan sinema, dizi film ve tiyatro gibi çalışmalar dinimizin haramları ile birleşiyor ve haramları işlemeye neden oluyorsa zaten hükmün ne olacağını ilan etmeye de gerek yoktur. Allah’ın haramlarından biri dünyanın neresinde ve hangi ortamda işlenirse orası Müslüman için kapalı ve yasaklı bir yer olacaktır. Müslümanlar olarak biz erkek kadın karma ortamlarının oluşmasına, alkol, cinsellik, kumar ve benzeri haramların reklam edilmesine, ibadetlerin ihmal edilmesine sebep olan her ne varsa ona -mü'min olarak kalmak istediğimiz sürece- hiçbir zaman çıkış yolu bulamayacağız. Bir diğer önemli konu da son yıllarda sıkça örneği ile karşılaştığımız bir sorundur: Muasır bir güç olarak sinema ve türevlerinden dinimiz adına yararlanma maksadıyla kurulmuş şirketler, yapılmış çalışmalar hatta Müslümanlardan toplanmış sadakalarla yapılmaya çalışılan işler ortaya çıkarılmıştır. İyi niyet iddiaları ile başlayan bu tür çalışmaların bir zaman sonra diğerleri ile farksız gibi sonuçlara götürmesi derin düşüncelere neden olmuştur. Eskilerin ifadesiyle “kaş yaparken göz çıkarmak” olarak görülebilecek bu çalışmalar yeni nesil için pahalı bir örnek, telafisi zor hasarlar oluşturmuştur. Bir iki kişinin heyecanlı kararları ile yapılan işlerden bütün ümmeti kuşatacak olumlu sonuçlar beklemenin riski açık bir şekilde anlaşılmıştır. Sinema ve türevlerinin getirdiği ile götürdüğü iyi ölçülmeli ve “Allah için yapılacağı” söylenen bir iş muhakkak Allah’ın şeriatına göre yapılmalıdır.
Sevgili kardeşim, ben bir âlim değilim ne yazık ki. Beni âlim olarak görme. Buradaki nakilden maksat, sözün sahibini yok kabul edip kendine mal ederek konuşmaktır. Ağırlığı olan, mesuliyet gerektiren sözler için geçerli olur bu. Sıradan her sözü sahibine mal etmek gerekmez. Allah yardımcımız olsun. Size dua ederiz.
Allah Teâlâ hepimizi bir kabiliyet üzere yarattı. Hepimiz için de bir iş belirledi. İmanımız ve ibadetlerimiz hepimizde aynıdır ama farklı olarak yaşadığımız bu hayatta hepimizin aynı işi yapması gerekmiyor. Kimimiz ilimle meşgul olacak kimimiz de fiili cihadı gerçekleştirecek. Bir başkası da filan işi yapacak. Öbürü nesil yetiştirecek ama herkes bir işi yaparak bu hayatı doldurmadaki görevini icra edecek. Elbette âlim değerli bir iş yapıyor ama her şey âlimin elinden beklenmeyecektir. Âlimin de yapamadığı işler vardır, onları yapabilen de o boşluğu dolduracak. Kendimizi gereksiz ve işlevsiz görmemiz şeytan tuzağıdır. Mesela ekmek buğday unundan yapılır ve ekmeğin aslı odur. Yalnız su olmasa hamur olmaz, ateş olmasa ekmek pişmez. Bakıyoruz ki asıl buğday ama buğdayı ortaya çıkaran başka buğday kadar gerekliler de var. Kendinizi daha gerçekçi değerlendirin. Kabiliyetiniz olmayan alana göz dikerek tembelliğinize gerekçe bulmayın. Kabiliyetiniz başka bir iştedir, onu keşfetmeye bakın. Hiçbir şey yapamadığınızda gece teheccüde kalkıp kendiniz ve âlimler için dualar edemez misiniz mesela?