Fetva Meclisi
Soru
Hocam, el birliği sistemiyle ilgili birçok soru sorulmuş ancak genellikle kişilerin anlattıklarına göre cevaplar verilmiş. Fakat bu cevaplar içimi tam olarak rahatlatmadı. Çünkü herkes farklı şekilde anlatabiliyor ve eksik ya da hatalı bilgi verebiliyor. Bu sebeple şahısların beyanlarına göre değil, doğrudan sistemin sunduğu sözleşme detayları üzerinden inceleme yapılmasının daha doğru olacağını düşünüyorum. Bu konunun detaylıca irdelenmesi, benim gibi bu konuda tereddüt yaşayan Müslüman kardeşlerimize belki bir çıkış kapısı olabilir. Rica ediyorum, sözleşme esaslı bir değerlendirme yapabilir misiniz?
Cevap
Benzer fetvalar
Bu anlattığınız şekli ile umarım caiz olur, çıkmanıza de gerek olmaz.
Elbirliği sistemiyle mülkiyet sahibi olma konusunda bazı çekincelerimiz olduğundan bu konuda fetva veren hocalarımıza başvurmalarını tavsiye ediyoruz. Dolayısıyla olumlu bakmadığımız bir sistemin işleyişi hakkında bir yorum yapmamız doğru değildir. Yalnız size "bir anlaşma yaptıysanız ona uygun davranma zorunda olduğunuzu" hatırlatabiliriz.
Belirttiğiniz gibi bizim kanaatimiz olabilirlik/olamaz arasındadır. Bazı hoca efendilerin olurluk kanaati öne geçmektedir. Bu durumda da sizin kalbinizin zorlamasına bakarak ayrılmanızda sakınca olmaz. Bitirip tedbir almanızda da sakınca olmaz inşaallah. Size sorulduğunda da bizim yaptığımız gibi yapın; tavsiye etmeyin, karşı durmayın. İleride farklı bir bilgimiz olursa onu paylaşırız. Ev konusunda muzdarip olacaksanız çıkmamanızı tavsiye ederiz size.
Sizin için şöyle bir özetleme yapabilirim: 1. Her Müslüman, günlük hayatına ve iş olarak yaptığına dair dininin hükümlerini öğrenmek zorundadır. Hayatına yeni soktuğu bir iş varsa mesela evleniyorsa onunla alakalı temel din bilgisini öğrenecektir. Külfetsiz, emeksiz ve kuralsız bir dindarlık olamaz. Bir iş kuruluşu yapan o işin temel inceliklerini öğrenecektir. 2. Bir Müslüman, dininin ona ne emrettiğini Kur'an’dan ve Peygamber aleyhisselamın hadislerinden öğrenir. Bu tür bir öğrenme elbette medreselerde yıllar süren bir eğitimi gerektirdiği için çok az Müslüman böyle bir öğrenme ile öğrenir. Bu nedenle Müslümanların geneli, âlimlere sorarak veya kitaplarını okuyarak dinlerini öğrenirler. Bu durumda da Müslüman’ın; a. Âlime sorması, b. Bir kitabı okuması öğrenme yöntemi olur. 3. Hangi âlim, hangi kitap sorusu öne çıktığında da deriz ki: Elbette, sesini yükselten herkes Müslüman’a din öğretecek değildir. Bilhassa bizim çağımızda iletişim imkânlarının yaygınlaşması ile herkes âlim rolüne girmiş sayılmaktadır. Bu noktada da Müslüman’ın “seçme kabiliyeti” bir imtihan olarak önünde durur. Dinine dair bir soru soracağı kişinin, ne kadar dininin adamı olduğunu incelemesi yani dine dair konuşan ama dini yaşamayan biri ile yaşayan biri arasında ayrım yapmak Müslüman’ın imtihanı olur. Sahte para ile doğru parayı ayırmak zorunda olduğu gibi, âlim ile âlim kılıklı arasındaki farkı da görecektir. Çevresi, birikimi, geçmiş örnekleri incelemesi, âlimin üzerindeki ihlâs belirtileri, ekonomi ve şöhret ile alakası gibi bağlantıları ile dininin âlimini bulmak zorundadır. Bu noktada şöyle bir benzetme yapabiliriz: Doktorlar arasında iyisini bulduğu gibi âlimler/hocalar arasında da iyisini bulacaktır. 4. Müslüman, dinini öğrendiği âlimin saygınlığını koruyacaktır ki, ondan öğrendiği din kendisi için ciddiyet sağlasın. Saygınlığını korumakla onu putlaştırmak arasında dengeli duruş şarttır. 5. Farklı görüşlerin bulunduğu bir ortamda Müslüman, aynı şartlar ve düzeyde gördüğü âlimler arasında ihlâsa en yakın olan, dünyaya meyilden uzak duran görüşü ve sahibini tercih eder. Müslüman’ın gayesi Allah’ın rızasıdır. O rıza da ahirete, haramdan kaçınmaya en yakın olana her zaman daha yakındır. Yaşadığı siyasi ortamın etkisi altında kalanla dini hissiyatında hür mantıklı olan arasındaki farkı, maişetini yazdığı kitaplarından temin edenle insanların malından istifade etmeyen arasındaki ince çizgiyi anlamak yol göstericidir. 6. Her zaman kolayı, gönüllere hoş geleni tercih eden, çevreyi ve toplumu üzmeme tarafına kayan birine tercih etmek Müslüman için, bile bile risk almaktır. Aynı şekilde âlimlerin, ruhsatlandırdıkları şeyleri arayıp bulmak da bir hastalıktır. Müslüman, Allah’ın rızasını, helali arayan insan olmalıdır. 7. Müslüman için “şu mezhepten olacak, bizim ekolden olacak” diye bir arayış da olmamalıdır. Ona dinini öğreten kim ise ya da yaşadığı yerde Allah’ı ve dinini kim öğretiyorsa ondan dinini alır. Marka tutkunluğu gibi bir tutkunluk gerekli değildir. Gerekli olan takvadır, şeriata uygunluktur. 8. Müslüman, önceden öğrendiği şeylerin bazılarını sonradan farklı olarak öğrenirse şunu yapar: Çıplak gözle bakıldığında yeni bilgiyi sunanın bilgisi daha derin, takvası daha üstün, siyaset ve çevreden etkilenmişliği daha az biri ise onu tercih eder. Böyle değilse her farklı görüşle yeni bir mecraya girmesi gerekmez. Bu hususta ilave bir bilgi olarak şunu da söylemeliyiz: Bu mesele, zannedildiği gibi içinden çıkılamaz, kavganın/kargaşanın içinde eriyip gidilecek bir mesele değildir. Allah, herkese aradığını verir. Tartışma ve sürtüşme arayan, âlimlerin birbirlerini yiyip bitirdiklerini zanneder ve o da yenir bitirilir o zeminde. Derdi dinini yaşamak olan ise aynı ortamda ibadetini yapar, haramlardan kurtulur. Belli şeyleri eksik yapsa bile Allah’ın rahmeti onu kuşatır. Ne aradığını bilmeyen biri de bir ona bir buna bakarak ömrünü geçirir gider. Dine bir eğlence gibi bakmakla onu dünya ve ahiretimizin saadeti olarak görmek meselesidir bu mesele. Allah Teâlâ hepimizin muini olsun.
Faizin her çeşidinin büyük günahlardan biri olduğu tartışılamaz bir konudur. Kıyamete kadar faiz için kesin haram olma ilkesi değiştirilemeyecektir. Bunu birinci ilkemiz olarak belirleyebiliriz. Neyin faiz nedeniyle haram olduğu neyin de olmadığı ise başka bir ayrıntıdır. Bu ayrıntı fakihlerin üzerinde asırlardan beri çalıştığı bir mesele olarak önümüzde bulunmaktadır. Ekonomik menfaatlerin dinden ve insandan daha değerli tutulduğu bir zamanda Türkiye gibi ülkelerde yaşayan Müslümanlar açısından bazı zaruri ihtiyaçların temini için ‘o kadarı caiz olabilir’ denecek faiz ruhsatları bulunabilir mi sorusu git gide yaygınlaşmaktadır. Bir tarafta haram helal ayırmadan yaşayan kitleler bulunurken diğer taraftan kuruştan bile faiz ihtimali nedeniyle uzak durmaya çalışan dar bir kesimin zaruri ihtiyaçlarını dahi gidermekte zorlandığı da bir gerçektir. Bu çerçevede şu tespiti yapabiliriz: a- Bizim kanaatimiz normal şartlarda faizin hiçbir çeşidinin helal olmayacağıdır. Bazı ilim adamları ise Türkiye gibi ev edinmenin çok zor olduğu ortamlarda İLK EVİNİ satın alacak birinin başka bir çaresi kalmamış ise kredi ile ev alabileceğini söylemektedirler. Genel bir fetva değilse de gerçek bir zorunluluk yaşayan için değerlendirilebilir bir fetva olarak görülebilir zannederiz. b- Hangi şartların zorunluluk/çaresizlik olacağı herkesin kendi iman ağırlığına göre verebileceği bir karardır. Yöneticilerin yıllar süren gafleti, suiistimali veya vurdum duymazlığı nedeniyle ortaya çıkan fakirliği dinden taviz kopararak kapatmaya çalışmak elbette kabul edilemez. Ortadaki durum bir iman ve takva mücadelesidir. Takvadan yana olmaya dikkat edilmelidir. Ağır bir zaruret hâlinde ise zaruretler için verilen fetvalardan istifade edilebilir ama ZARURETİN ne olduğunu tespit herkes için farklı olabilir. Allah Teâlâ yardımcımız olsun.
Bu bankalarla alakalı bir makalemizin veya videomuzun olmadığı doğrudur. Olabileceğini de zannetmiyorum. Zira mezkûr kurumlar, “kâğıt üzerinde” denebilecek bir helallik oluşturabilmektedirler. Bizim onları tezkiye etmemiz, muhtevasını bilmediğimiz bir şeyi tezkiye etmemiz olur ki, bu doğru bir tavır olmaz. Onları yok kabul etmeye de mevcut şartlarımız yani Müslümanların para ile ilişkiye mecbur olmaları gibi durumlar müsait değildir. Bu nedenle onların yürüttüğü işlemleri helaldir/haramdır şeklinde bir sınıflamaya alamıyorum. Bazı hoca efendiler daha sıcak bakabilmektedirler. Benim ihata alanımda kalmıyor onların işleyişleri. Belirttiğiniz ilişkideki kredilendirme için de bu muğlaklığı tekrar size beyan etmek zorundayım. Allah yardımcımız olsun.