Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Fitre, yemin keffâreti ve oruç fidyesinin askıda ekmek uygulaması yoluyla verilmesi caiz midir?
Cevap
Benzer fetvalar
Her ne şekilde olursa olsun geçerli (mün’akide) olan yemini bozan kimselerin yemin keffâreti ödemeleri gerekir. Yemin keffâreti sırasıyla; on fakire birer fitre (fıtır sadakası) miktarı veya bir fakire on ayrı günde her gün birer fitre miktarı para vermek veya on yoksulu sabah akşam doyurmak ya da giydirmektir. Buna gücü yetmeyenlerin ise ara vermeden üç gün oruç tutmaları gerekir. Bu keffâret ve sıralama Kur’ân-ı Kerîm’de belirtilmiştir. (el-Mâide, 5/89)
Keffaretin bedelini vermek caizdir. Bu bedel teslim edildikten sonra da alana temlik edilmiş olur ki o dilediği gibi sarf etme hakkına sahip olur. Diyanet'in belirlediği fitre miktarının verilmesi en asgari miktar olarak caizdir. Aile reisine teslim edilmesi halinde keffaret verilmiş olur. Allah'a emanet olun.
Mesele şöyledir: FİTRE gıda üzerinden verilir. Aslı böyledir, emir böyledir. Fakihler, gelişen şehir hayatı nedeniyle gıdadan verilmesi durumunda yerini bulamama gibi bir endişe görünce GIDANIN BEDELİ OLAN PARA İLE DE verilebilir demiylerdir.
Yemin kefaretinin fertlere bizzat verilmesi gerekir. Toplu tüketime verilmesi doğru değildir.
Oruç fidyesi, tıpkı fıtır sadakasında olduğu gibi onları verecek kişinin bakmakla yükümlü olmadığı yoksul Müslümanlara verilir. Fıtır sadakası ve oruç fidyesini vermek durumunda olan kimsenin bunlardan doğrudan ya da dolaylı olarak yararlanmaması esastır. Zekât için de aynı kural geçerlidir. Bu sebeple bir kimse zekâtını, fıtır sadakasını ve fidyesini kendi usûl (üst soy) ve fürûuna (alt soy) veremez. Usûl, bir kimsenin anası, babası, dede ve nineleri; fürû ise çocukları, torunları ve onların çocuklarıdır. Yine bir kimse hanımına zekât, fitre ve fidyesini veremeyeceği gibi hanımı da kocasına bunları veremez. Bunların dışındaki kardeş, teyze, dayı, amca, hala ve onların çocukları, gelin, damat, kayınpeder ve kayınvalide gibi akrabalar zengin değillerse kendilerine zekât, fitre ve fidye verilebilir. (Zeylaî, Tebyîn, 1/301)
Kefaret yemin veya diğerlerinde rakam olarak kaç belirlendi ise o kadar kimseye veya bir kimseye o kadar gün ayrı ayrı verilmesi gerekir. Mesela on fakir olarak belirlenen yemin kefareti on ayrı fakire verilir ya da bir fakire verilmesi gerekiyorsa ona her gün birer fitre/fidye olarak verilir.
ZEKAT ve SADAKA konusundaki diğer fetvalar
Zekâtın verileceği kimseler Kur’ân-ı Kerîm’de belirtilmiştir. Bunlar; fakirler, miskinler, zekât toplamakla görevlendirilen memurlar, müellefe-i kulûb/kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenen kimseler, hürriyetlerini elde etmeye çalışan köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış olanlardır. (bk. et-Tevbe, 9/60) Fakir ve miskin; temel ihtiyaçları dışında nisap miktarı mala sahip olmayan kimsedir. Ancak temel ihtiyaçları dışında, ister artıcı (nâmî) vasıfta olsun ister olmasın, nisap miktarı mala sahip olan kimse fakir veya miskin kapsamında olmadığından ona zekât verilmez. (İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, 2/261) Zekât toplamakla görevlendirilenler (âmilûn); Müslüman devlet başkanı (ülü’l-emr) tarafından zekât toplama görevi için tayin edilen memurlardır. Devlet başkanı tarafından zekât memuru olarak tayin edilmeyen fertler veya sivil kuruluşlar, bu kapsamda değildir. Müellefe-i kulûb; kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenen kimselerdir. Hz. Peygamber (s.a.s.), gerek zekâttan gerekse devlet gelirlerinden kalplerini İslam’a ısındırmak istediği kişilere pay vermiştir. (Buhârî, Farzu’l-humus, 19 [3143]; Tirmîzî, Zekât, 30 [666]). Hulefâ-i râşidîn döneminde bu gruba girenlere, zekât verme şartları ortadan kalktığı gerekçesiyle zekât verilmemiştir. Müçtehitlerin bir kısmı bu uygulamayı benimserken, diğer bir kısmı müellefe-i kulûba zekât verme uygulamasının şartlara ve maslahata bağlı olarak devam ettiği görüşündedir. Bu sınıfa zekât verilebileceğini savunan âlimler, bu yönde bir tasarrufun devlet yetkililerinin takdirine bağlı olduğunu söylemişlerdir. (Karadâvî, Fıkhu’z-zekât, 1/43;2/351; 3/24) Hürriyetlerini elde etmeye çalışan köleler; âzat olmak üzere belli bir bedel üzerine anlaşma yapmış ve bu gayeyle yardıma muhtaç olmuş kölelerdir. Borçlu; kul hakkı olarak borcu olan ve borcunu ödeyeceği maldan başka nisap miktarı malı bulunmayan kimsedir. (İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, 2/263) “Allah yolunda” anlamına gelen “fî sebîlillah” ifadesi; orduyla birlikte savaşa gitmek istediği halde maddî imkân bulamayan mücahitleri içermektedir.Hac yoluna çıkıp fakir duruma düşen hac yolcularını da bu kapsamda değerlendirenler vardır. (el-Fetâva’l-Hindiyye, 1/188) Yolda kalmış kimse; normalde zengin sayılacak miktarda malı bulunsa bile, çıktığı yolculukta parasız kalıp parasına ulaşma imkânı bulamayan, başka bir deyişle, parasızlıktan yolda kalmış ve memleketine dönemeyen kimsedir. Bu kimseye, malına ulaşıncaya kadarki ihtiyaçlarını gidermesine yetecek miktarda zekât verilebilir. (Kâsânî, Bedâ’i, 2/46) Günümüzde yolcu olan kişi istediği zaman memleketindeki parayı banka kartı veya başka bir yöntemle alma imkânına sahipse ona zekât verilmez.
Fıtır sadakasının geçerlilik şartlarından biri de fitre alması caiz olan kimselere temliktir. Cami, okul, köprü, yol vb. yerler fitre ve zekât alabilecek yerler olmadığından bu tür yerlere fıtır sadakası verilemez. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 2/368-369) Bu tür yerlerin ihtiyaçları fitre, fidye ve zekât dışındaki hayır ve hasenattan karşılanmalıdır.
Zekâtın, Kur'ân-ı Kerîm’de belirlenen yerler dışında herhangi bir yere verilmesi caiz değildir. Bu anlamda olmak üzere cami, köprü, yol, okul, yurt, çeşme vb. hayır işlerine zekât verilemez. Zira zekât ve fıtır sadakasının sahih olmasının şartlarından biri temlikin zekât alması caiz olan kişilere yapılmasıdır. Temlik, eşya üzerindeki mülkiyet hakkını başka bir kişiye devretmek demektir. Zekât ve fıtır sadakasının tüzel kişilere, binalara, camilere veya kuyu gibi yerlere verilmesi durumunda zekât ve fitre, zekât alması caiz olmayan yerlere verilmiş olur. Bu bilgilere göre herhangi bir hayır kurumu aracılığıyla su kuyusu açılması için zekât verilemez. Bu tür faaliyetler zekât dışındaki hayır ve hasenattan karşılanır.
Zekâtın verilebileceği yerler Kur’ân-ı Kerîm’de ismen sayılarak belirtilmiştir. Bunlar; fakirler, yoksullar (miskinler), zekât toplamakla görevlendirilen memurlar, müellefe-i kulûb, hürriyetlerini elde etmeye çalışan köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler (fî sebîlillah) ve yolda kalmış olanlardır. (et-Tevbe, 9/60) Bu âyette belirtilenler kurum değil, bireylerdir. Buna göre zekât bizzat bireye veya onun vekiline verilmelidir. Bu genel ilkeye göre adı ne olursa olsun kurumlara zekât verilmez. Âlimlerin çoğunluğunun görüşü bu istikamettedir. (Kâsânî, Bedâ’i, 2/43-46; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, 2/272; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/497-498) Ancak halka hizmet veren bu gibi kurumlara gönüllü yardımlar yapılabilir.
Zekâtın sarf yerleri, Kur’ân-ı Kerîm’de (et-Tevbe, 9/60) belirlenmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)de toplanan zekâttan kendisine hisse verilmesini isteyen bir zata hitaben, “Yüce Allah, zekât (taksimi) hususunda bir peygamberin veya başkasının hükmüne razı olmadı, onunla ilgili hükmü bizzat kendisi verdi ve onu sekiz sınıfa taksim etti. Eğer o sınıflardan isen sana hakkını veririm.” (Ebû Dâvûd, Zekât, 23 [1630]) buyurmuştur. Bu itibarla, belirli şartları taşıyan Müslümanların yükümlü oldukları zekât ve fıtır sadakasının, Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak tarafından belirlenen yerler dışında herhangi bir yere verilmesi veya cami, köprü, yol, okul, yurt, çeşme gibi yerlere sarf edilmesi caiz değildir. Zira zekât ve fıtır sadakasının sahih olmasının şartlarından biri de bunların zekât alması caiz olan gerçek kişilere temlik edilmesidir. İlgili âyetteki “Allah yolunda” anlamına gelen “fî sebîlillâh” ifadesi, orduyla birlikte savaşa gitmek istediği halde maddî imkân bulamayan mücahitleri içermektedir. Hac yoluna çıkıp fakir duruma düşen hac yolcularını da bu kapsamda değerlendirenler vardır. (el-Fetâva’l-Hindiyye, 1/188) Buna göre okullar, Kur’ân kursları, camiler ve benzeri hayır kurumları, zekât verilecek yerler bağlamında “fî sebîlillâh” kapsamına girmez.
Fukahâ arasında toprak ürünlerinin öşründe nisabın aranıp aranmamasıyla ilgili olarak iki temel görüş bulunmaktadır. Hanefilerden İmâmeyn ve diğer mezheplerden fakihlerin çoğu, beş “vesk” miktarına ulaşmadıkça öşür gerekmediğini ifade eden hadislere (Buhârî, Zekât, 42 [1459]; Müslim, Zekât, 1-6 [979-980]) dayanarak toprak ürünlerinde nisabı gerekli görmüşlerdir. (Mergînânî, el-Hidâye, 1/107, İbn Cüzey, el-Kavânîn, 72; Şîrâzî, el-Mühezzeb, 1/284; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3/5) İmam Ebû Hanîfe gibi fakihler ise bu konudaki âyet ve bazı rivayetlerin umumî oluşunudikkate alarak toprak ürünlerinin öşründe nisap aranmayacağını söylemişlerdir. (Serahsî, el-Mebsût, 3/2-3; Kâsânî, Bedâ’i, 2/59) Yüce Allah; “Ey İnananlar! Kazandıklarınızın helâl/temiz olanlarından ve size yerden çıkardıklarımızdan infak edin.” (el-Bakara, 2/267) ve “Hasat edildiğinde ürünün hakkını verin.” (el-En’âm, 6/141) ayetlerinde herhangi bir nisap kaydı olmadan topraktan elde edilen ürünlerden infak edilmesini emretmektedir. Aynı şekilde konuyla ilgili bazı hadislerde (bk. Muvatta', Zekât, 33; Buhârî, Zekât, 55 [1483]; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 2/371 [10028]) nisap kaydı olmadan ister az ister çok olsun topraktan çıkan üründen öşür verilmesinin gerektiği ifade edilmektedir. Din İşleri Yüksek Kurulu İmâm Ebu Hanife’nin görüşünü esas almaktadır. Buna göre mülk arazilerinde yetişen bütün toprak ürünleri, üzerinden yıl geçme şartı ve nisap aranmaksızın öşre tâbîdir. Ancak kişilerin evlerinin çevresinde bulunan küçük bahçe/bostan/arsalarda yetiştirilen ürünlerden veya bu yerlerdeki ağaçların meyvelerinden öşür verilmesi gerekmez. (bk. İbn Mâze, el-Muhît, 2/327; Bilmen, İlmihâl, 351)