Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Hayvanların tıbbi deneylerde kobay olarak kullanılması caiz midir?
Cevap
Benzer fetvalar
Allah bu duyarlılığını artırsın, merhametle fıkhı bir arada düşünenlerden eylesin. Soruna birkaç başlıkla cevap vereceğim. Bu başlıkları birlikte düşünmeni istiyorum. 1. Hayvanları sırf süs eşyası veya ticari meta için öldürmek: Hayvanın eti, derisi, kemiği, dişi gibi parçalarından yararlanmak üzere ve yasal sınırlar içinde avlanması caizdir. Bu, fıtratın gereğidir ve İslam buna izin vermiştir. Kurban da bunun en açık örneğidir. Etinden, derisinden, kemiğinden, boynuzundan yahut dişinden faydalanmak üzere bir hayvanın kesilmesinde esasen bir beis yoktur. Bu konuda şu şartlara dikkat edilmelidir: İsraf veya sırf öldürme zevki için olmamalı, Yasal sınır ve düzenlemelere aykırı olmamalı, Hayvan nesli tükenme tehlikesi altında olmamalı. Buna göre bir gergedanı sadece boynuzu için, bir fili sadece dişi için öldürmek hem merhametsizlik hem de israftır. Bu da “malayani” kapsamında mekruh hatta tahrimen mekruh olur. Avlamak mubah olsa da niyet ve amaç haramsa, hüküm değişebilir. 2. Nesli tükenmekte olan hayvanların avlanması: Şeriatın temel ilkelerinden biri "zararı önlemek" ve "yeryüzünde bozgunculuk yapmamak"tır (Bakara sûresi 205. âyet). Bir hayvanın türü tehdit altındaysa, bu hayvanları avlamak, hele de zaruri olmayan tesbih, süs eşyası gibi lüks tüketim içinse haramdır. Bu, Allah’ın emanet ettiği yeryüzüne ihanet etmek demektir. Kur’an’da Firavun’un azgınlıklarından biri şöyle anlatılır: "Yeryüzünde bozgunculuk yapıyordu." (Kasas sûresi, 4. âyet) Bu bozgunculuğun bir boyutu da doğayı, canlıları ve türleri ifsat etmek olabilir. 3. Mevcut ürünlerin alım-satımı caiz midir? Fıkhen hayvanın derisi tabaklanmışsa, kemiği veya dişi temizse bu maddelerden yararlanmak caizdir. Ancak bu ürünlerin elde ediliş yolu haram ya da şüpheliyse (kaçak avcılık, nesli tehdit altına alma, israf vb.), Müslüman bunun ticaretinden ve teşvikinden uzak durmalıdır. Bu, doğrudan “maslahat temelli” fıkhın gereğidir. Hele ki bu ürünler zaruri değilse, uzak durmak evla değil, vebali azaltıcı bir davranış olur. 4. Tavsiye olarak ne yapılmalı? Bu tür ürünlerin alım-satımıyla uğraşan biriyseniz, helal yollardan elde edilip edilmediğini kesin bilmediğiniz sürece, böyle ürünlerden uzak durmanız en doğrusudur. Sırf gösteriş, süs, lüks için bir hayvanı öldürmek, İslam'ın ruhuyla bağdaşmaz. Müslüman, sadece kendisi için değil yaratılmış her canlının hayrını düşünmekle yükümlüdür. Emaneti israf etmek, tüketmek, neslini kurutmak bizim hakkımız değildir. Son söz olarak, bir hayvanı, sırf onun dişi süslü tesbihte güzel duracak diye öldürmek ne akla ne ahlâka ne de fıkha sığar.
Hayvanlara eziyet etmenin haram olduğu konusunda söze gerek yoktur. Ancak dinimiz maslahat ve menfaat (daha yararlı olanı bulma ve kullanma) kollama üzerine kuruludur. Bu dünya, insanın yararına olacak şeylerle doldurulmuştur. Hayvanlar evrenimizin bir parçasıdırlar ama neticede evrende insanın menfaati için vardırlar. Yeni bir ilacın keşfi muhakkak deney yapmayı gerektirecektir. Bu deneyde insanın kullanılması ile hayvanın kullanılması arasında tartışılamayacak kadar fark vardır. Elbette tercih insanı korumadan yana olacaktır. İnsanın ayakta kalması Allah’ın bu kâinat düzenindeki maksadının gerçekleşmesi için şarttır. Bilimsel araştırmalar için ikici bir alternatif bulunana kadar bu tür çalışmalar zorunluluktan ötürü caiz görülecektir.
İnsanlar gibi tüm hayvanların da üreme ve çoğalma hakları vardır. Hayvanların yeme içme ihtiyaçlarının teminini engellemek uygun olmadığı gibi üreme özelliklerini ortadan kaldırmak da uygun değildir. Gerekli ve meşrû bir sebep bulunmadıkça hayvanların kısırlaştırılması da caiz değildir. Ancak gerekli ve meşrû sebeplerle; toplum menfaati gereği evde beslenen hayvanların gebe kalmalarını engelleyici ilaç ve benzeri şeylerin kullanılmasında ve ekolojik dengeyi bozmamak şartıyla kedi, köpek vb. başıboş hayvanların kısırlaştırılarak çoğalmalarının kontrol altına alınmasında dinen bir sakınca yoktur. (el-Fetâva’l-Hindiyye, 5/357) İş gücünden, nesil ıslahından ve et verimliliğinden ziyadesiyle istifade edilebilmesini temin etmek amacıyla dana ve teke gibi bazı hayvanların kısırlaştırılması da caiz görülmüştür. (Merğînânî, el-Hidâye, 4/380; İbn Mâze, el-Muhît, 5/375, 376)
Siz sadece görüp, duyduğunuz hayvanları bilebiliyorsunuz. Bir de bilmediğimiz nice hayvanlar var. Biz ve bizim dışımızdaki bütün mahlûkat bir bütün olarak Allah'ın mülküyüz. Biz bu dünyanın sahibi değiliz. Sadece bir süreliğine misafir olarak bulunuyoruz burada. Misafirin ev sahibinin mülkünde bilmesi gereken şeyler sınırlıdır. Belki de bildiklerimiz bilmediklerimizin yanında bir hiçtir. Sorunuzdaki bölüme yüzlerce cevap verilse hiçbiri net ve kesin cevap olamaz. Zira hepsi tahmindir. Allah Teâlâ dilemiş ve yaratmıştır. Açıklamadığı hikmeti bizim açıklayıcı bilgi ile donatmamız mümkün olmaz. Rabbimizin büyüklüğüne ve her işte bir hikmeti olacağına iman eder ve rahat ederiz. Bilimsel olarak yararı olacak araştırmaları ise yapmamızda sakınca yoktur.
Yakarak öldüren cihazların ikinci bir alternatifi varken kullanılmaları caiz değildir.
Yüce Allah, diğer yeryüzü nimetleri gibi hayvanları da insanların hizmetine vermiş ve onlardan çeşitli şekillerde faydalanmayı helal kılmıştır. (en-Nahl, 16/5, 6, 80) Bununla birlikte dinimiz bir canlı olarak hayvanlara karşı da şefkatli ve merhametli olmayı emretmiştir. (Buhârî, Müsâkât, 10 [2365]; Müslim, Selâm, 151 [2242]) İnsanın, hizmetine verilen canlılara karşı merhamet ölçüleri ile muamele etmesi yanında onların sağlık ve temizliklerine de azami özen göstermesi gerekir. Bu sebeple hastalanan hayvanların imkân ölçüsünde tedavi edilmeleri gerekmektedir. Zira bu hem merhametin hem de sağlıkla ilgili tedbirlerin zorunlu bir sonucudur. Ancak ölümcül bir hastalığa yakalanmış, tedavi ederek iyileşme imkânı da olmayan ve şiddetli acılarla baş başa kalmış bir hayvanın veteriner gözetiminde uyutulmasında bir sakınca yoktur.
TIP ve SAĞLIK konusundaki diğer fetvalar
Dua, insanın bütün benliğiyle Allah’a yönelerek maddi ve manevi isteklerini O’na arz etmesi demektir. Bir başka ifadeyle dua; sınırlı, sonlu ve aciz olan varlığın sınırsız, sonsuz ve kudret sahibi olan Yüce Allah ile kurduğu manevi bir bağdır. Müslümanın, hayatının her alanında bu manevi bağı işlevsel kılması ve her ihtiyacı için Yaratan’ına sığınması kulluğun gereğidir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de “Rabbiniz, şöyle buyurdu: Bana dua edin, size icabet edeyim (duanızı kabul edeyim)” (Mü’min, 40/60). “Kullarım sana beni sorunca, haber ver ki, ben şüphesiz onlara yakınım. Bana dua edenin duasını kabul ederim” (el-Bakara, 2/186) buyurmak suretiyle kullarının kendisine dua ve niyazda bulunmasını istemektedir. Müslüman, duanın sadece kavli (sözlü) boyutuyla yetinmemeli, üzerine düşen hususları yerine getirmek için de gayret etmelidir. Buna duanın fiili boyutu denmektedir. Hastalandığında kişiye şifa verecek olan hiç şüphesiz Allah’tır. Ne var ki şifa bulmak için sebepleri yerine getirmek gerekir. Maddi ve manevi rahatsızlıklardan kurtulmak için tıbbi tedavi yöntemlerine başvurmak temel ilkedir. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) hastalıkların tedavisini emretmiş, hastalandığı zaman kendisi de günün şart ve imkanları ölçüsünde tedavi olmuştur. Tedavi yöntemlerinin yanı sıra Allah Teâla’ya dua edilmeli ve O’ndan şifa dilenmelidir. Nitekim Hz. Peygamber de dua etmiş, Fatiha suresini şifa niyetiyle okuyan sahabeyi de onaylamıştır (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 9). Rukye, hastalık ve kötülüklerden korunmak veya kurtulmak amacıyla Kur’an veya dua okuma anlamında bir terimdir (İbnü’l-Esir, en-Nihaye, “rky” md.; İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, “rky” md.). Mezhep imamlarının da içinde bulunduğu âlimlerin çoğunluğu konu ile ilgili bazı hadisleri delil göstererek, şirke ve istismara götürmemek şartıyla, fayda ve zararın Allah’tan olduğuna inanılarak yapılan rukyede bir sakınca bulunmadığını belirtmişlerdir (İbn Hacer, Feth, X, 206; İbnü’l-Kayyım, et-Tıbbü’n-Nebevi, s. 137-144; el-Fetava’l-Hindiyye, V, 354-356). Hz. Aişe’den (r. anha) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s.) de, hasta olan akrabaları için dua eder, onları sağ eliyle sıvazlar ve şöyle derdi: “اللَّهُمَّ ربَّ النَّاسِ ، أَذْهِب الْبَأسَ ، واشْفِ ، أَنْتَ الشَّافي لا شِفَاءَ إِلاَّ شِفَاؤُكَ ، شِفاءً لا يُغَادِرُ سقَماً” (Ey Allah’ım, ey insanların Rabbi! Şu hastalığı gider, şifa ver, şifa veren Sensin. Senin vereceğin şifadan başka şifa yoktur. Öyle şifa ki, hiçbir hastalık bırakmaz.) (Buhârî, Tıb, 38; İbn Mace, Tıb, 35, 36). Yine Hz. Peygamber (s.a.s.), torunlarının şeytandan, zehirli haşerattan, kem gözlerden korunmaları için dua etmiş (Buhârî, Enbiya, 10; İbn Mace, Tıb, 36; Tirmizî, Tıb, 18); tedavi yöntemlerine başvurmanın yanısıra nazara ve benzeri olumsuz durumlara karşı dua edilmesini de tavsiye etmiştir (Buhârî, Tıb, 17, 33, 37; Müslim, Selam, 55-60; Ebû Dâvûd, Tıb, 17-18).Konuyla ilgili rivayetler değerlendirildiğinde, Allah’ın izniyle şifa bulmak veya kötülüklerden korunmak amacıyla tedavide duaya müracaat edilmesinin ve rukye yapılmasının caiz olduğu anlaşılmaktadır. Bu hususta asıl olan, duayı bizzat kişinin kendisinin yapmasıdır. Bununla birlikte, takva sahibi bir insan olduğuna inanılan müminlerden de dua istenebilir. Ancak herhangi bir tedaviye başvurmadan “şu duayı şu kadar okursan şifa bulursun” şeklindeki bir yaklaşımın İslam’daki tevekkül anlayışıyla bağdaşmadığını ifade etmek gerekir. Kişi tedavi yollarına müracaat etme noktasında üzerine düşeni yaptıktan sonra Kur’an ayetlerini ve hadislerde yer alan duaları okuyabilir. Ayrıca dua etmek bir ibadettir ve ibadet, dünyevi bir menfaat için değil, sadece Allah rızası için yapılır. Bu sebeple para karşılığında dua yapılması ve yaptırılması dinen caiz değildir. Özellikle insanların duygularını istismar eden, bu işi ticari bir kazanca dönüştüren kişilere karşı dikkatli olunmalı ve bunlardan uzak durulmalıdır.
Modern tıbba ilave olarak uygulan yardımcı yöntemlere “tamamlayıcı tıp”; modern tıbbın yerine başka yöntemler uygulanmasına ise “alternatif tıp” adı verilmekle birlikte, son dönemlerde tıbbın alternatifinin olmayacağı sadece tedavinin alternatifinin olacağı gerekçesiyle “alternatif ve tamamlayıcı tıp” yerine “geleneksel ve tamamlayıcı tıp” ifadesi kullanılmaya başlanmıştır. Dünya Sağlık Örgütü de, modern tedavi yöntemlerine takviye olması için geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarını teşvik etmektedir. Sağlığın korunmasına büyük önem veren ve hastalık durumunda tedavi cihetine gidilmesini isteyen İslam, alternatifi olduğu müddetçe tedavide haram madde kullanılmasını yasaklamıştır. Buna göre, modern tedavi yöntemlerinin yanı sıra gerek bilimsel gerekse tecrübi olarak etkinliği kanıtlanmış, sağlık açısından zararlı olmadığı bilinen meşru tedavi yöntemlerine, geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları kapsamında müracaat edilmesinde dinen bir sakınca bulunmamaktadır. Ancak söz konusu tedavi yöntemlerine müracaatın, uzmanların bilgisi ve yönlendirmesi dahilinde olması önem arz etmektedir.
İnsanda var olduğu iddia edilen bir enerji türünden yararlanma olarak tanımlanabilecek bioenerji yöntemiyle tedavi bilimsel olarak ispatlandığı takdirde dinen de böyle bir yöntemin kullanılmasında bir sakınca olmaz. Şu kadar var ki; bioenerji yöntemiyle tedavi olma konusu, bilimsel çevrelerin özellikle de sağlık bilimcilerin değerlendirmeleri gereken bir husustur.
İnsan hayatının korunması dinin vazgeçilmez değerlerindendir. Bu yüzden İslam, sağlığın korunmasına büyük önem vermiş, hastalık durumunda da tedavi cihetine gidilmesini istemiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu hususta “Tedavi olunuz; çünkü Allah her hastalık için bir de deva (ilaç ve tedavisini) yaratmıştır; bundan sadece ihtiyarlık müstesnadır.” buyurmuş, kendisi de hastalandığında tedavi olmuştur (Ebû Dâvûd, Tıb, 1; Tirmizî, Tıb, 2). Bununla birlikte Hz. Peygamber’in, vefatıyla sonuçlanan son hastalığında ilaç kullanmadığı da bildirilmektedir (Buhârî, Tıb, 21; Müslim, Megâzî, 83). İslam’ın sağlık anlayışı koruyucu ve tedavi edici olmak üzere iki kısımda değerlendirilebilir. Helal ve temiz gıdalarla dengeli beslenme (A’râf, 7/31; Mü’minun, 23/51), bulaşıcı hastalığın olduğu bölgeye girmeme uyarısı (Buhârî, Tıbb, 19, 30), misvak kullanımı, el, ağız ve beden temizliğinin tavsiye edilmesi (Buhârî, Savm, 27) gibi ayet ve hadisler sağlığın korunmasını teşvik etmektedir. Yine bir hastalığın ortaya çıkması halinde Yüce Allah’ın şifa vereceğine dair ayetler (Şuarâ, 26/80), “Her hastalığın bir ilacı vardır, bu ilaç bulunduğu zaman hastalık Allah’ın izniyle iyileşir” (Müslim, Selam, 69) gibi hadisler tedavinin önemine örnek olarak gösterilebilir. Buna göre terkedilmesi halinde can ya da organ kaybına yol açacak tedavilerin yaptırılmaması veya bu mahiyetteki bir tedavinin sonlandırılması caiz değildir. Aynı şekilde tedavinin yapılmaması halinde salgın hastalıkların yayılmasıyla kitlesel bir tehdidin oluşacağı durumlarda da tedavinin yaptırılmaması veya sonlandırılması kişilerin dinen sorumlu olmalarına neden olacaktır. Ancak alanının uzmanı (hâzık) hekimlerin kanaati doğrultusunda tedavinin işe yaramayacağı (futility) durumlarda, hastanın ya da yakınlarının talebiyle tedavinin sonlandırılması veya hiç başlatılmaması caiz görülebilir.
Helal maddelerden elde edilmiş alternatif bulunmadığı takdirde, etinin yenilmesi helal olmayan hayvanlardan üretilen yağ, krem, ilaç vb. maddelerin doktor tavsiyesi üzerine tedavide kullanılması caizdir.
Sağlığı korumak veya tedavi olmak amacıyla İslam öncesi Arap toplumunda da uygulanan hacamatı, Hz. Peygamber (s.a.s.) bizzat yaptırmıştır (Buhârî, Savm, 32; Tıp, 13; Müslim, Musâkât, 62-63). Hacamat, hadislerde geçen tıp ve tedavi ile ilgili diğer uygulamalarda olduğu gibi tecrübeye dayalı tıbbi bir tedavi yöntemidir. Hakkında pek çok klinik araştırmanın yapıldığı hacamat, geçmişte olduğu gibi günümüzde de bir tedavi yöntemi olmaya devam etmiş; “Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği” ile 2014 yılından itibaren tamamlayıcı tıp uygulamaları arasında kabul edilmiştir. Bununla birlikte hacamatın sağlıksız ortamlarda ve tıbben ehil olmayan kimseler tarafından icra edilmesi sağlık açısından önemli tehlikelere yol açabilmektedir. Bu itibarla hacamatın, yeterli bilgi ve tecrübeye sahip ehil kişilerce yapılmasına dikkat edilmelidir.