Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Her topluluğa peygamber gönderilmiş midir ve peygamberlerin sayısı kaçtır?
Cevap
Benzer fetvalar
Selamünaleyküm. Hadislerde kullanılan bu tür rakamlar umumiyetle bir genelleme belirtmek maksadı iledir. Aslını Allah Teâlâ bilir ama bunu bir genelleme olarak alabiliriz.
Kur’ân sûrelerini oluşturan başı ve sonu belli olan harf, kelime, cümle veya cümlelere âyet denilmektedir. Hz. Peygamber’den (s.a.s.) günümüze kadar yazılan bütün Kur’ân-ı Kerîmler aynı olup hiçbir değişikliğe uğramadan gelmiştir. Bununla birlikte Kur’ân-ı Kerîm’de, hicrî ilk asrın ikinci yarısına kadar nokta, hareke ve vakıf (durak) işaretleri bulunmamaktaydı. Daha sonraki süreçte ise Hz. Peygamber’den nakledilen okuyuş esas alınarak harflere noktalama ve harekeleme yapılmış; âyet sonlarına vakıf işaretleri ve âyet numaraları konulmuştur. Sûre başlarındaki besmelenin sûreye dâhil bir âyet olup olmaması, “hurûf-ı mukattaa”nın müstakil bir âyet sayılıp sayılmaması ve az sayıdaki bazı âyetlerin başlangıç ve bitiş yerleri hakkında farklı görüşlerin bulunması sebebiyle Kur’ân-ı Kerîm’deki toplam âyet sayısı konusunda 6204, 6214, 6219, 6225, 6236 gibi kısmi görüş farklılıkları olmuştur. Ayrıca hakkında müşahhas bir tespit olmamakla birlikte yaklaşık olarak verilmiş bulunan 6666 sayısı söylem olarak yaygınlık kazanmıştır. Ancak asırlardan beri yazılan Mushaflardaki hâliyle toplam âyet sayısı, 6236’dır. Görüldüğü gibi âyet sayılarının farklı tespiti, yukarıdaki gerekçelerden kaynaklanmakta olup Kur’ân metninde fazlalık veya eksiklik olduğu anlamına gelmemektedir.
Önce şunu bilmeliyiz: Kitabımız Kur'an'ımız hakkında “bunun içindir, buna binaendir” diye Allah'ın ve Peygamber aleyhisselamın açıklamadığı hiçbir bilgi kesin bilgi değildir. Âlimlerimiz derin incelemeler yaparak belli sonuçlara ulaşmışlardır ama kesin sonuç değildirler. Bunu bu şekilde bilmeliyiz. Neden Musa aleyhisselam kitabımızda bu kadar yoğun geçmektedir sorusuna gelince, şu kontakları tespit etmemiz mümkündür: a- Musa aleyhisselam beş büyük ululazm peygamberden biridir. İnsanlığı hatta peygamberlerin ilk beşinde olmanın farkı vardır. b- Musa aleyhisselam peygamberlik müessesesinde dönüm noktasında bulunmaktadır. Musa aleyhisselama kadar gelen peygamberler daha çok iman, ibadet, ahlak ve benzeri konulara ağırlık vermişlerdir. Musa aleyhisselam ise kendisine iman edenlerle beraber bir devlet oluşturma mücadelesi sürdürmüştür. Elbette bu da Allah'ın dilemesi iledir. Bu da onu farklı bir sürecin ismi yapmıştır. c- Musa aleyhisselam, insanlık tarihinin en azgın kâfirlerinden biri ile mücadele etmiştir. Kendi kavminden Karun ise ayrı bir konudur. Sivri konular ve sivri şahsiyetlerle mücadele etmedeki farklılığı onu daha fazla anmayı getirmiştir. Adeta Musa aleyhisselamın anlaşılması aynı zamanda: - İnsanın, - Siyasetin, - İmanın, - Sabrın ve çilenin anlaşılması olacaktır.
Peygamberlerin Allah tarafından elçi olarak seçildiklerinin kanıtı, gösterdikleri mucizelerdir. Son ilahî kitap olan Kur'ân-ı Kerîm ise Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğini kanıtlayan en büyük mucizedir. Kur'ân mucizesi, kıyamete kadar yaşayacak olan tüm insanlara hitap etmesi ve başka mucizelere ihtiyaç duymaksızın, tebliğ edilen mesajın bizzat kendisiyle muhataplarına meydan okuması bakımından diğer peygamberlerin mucizelerinden ayrılmaktadır. İsrâ suresinde Kur’ân-ı Kerîm’in bir beşer sözü olmayıp bizzat Allah katından indirildiği ve mucize olduğu hususu şu ifadelerle ortaya konulur: “De ki: “Hiç kuşkusuz, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve (bu konuda) birbirlerine destek olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.” (el-İsrâ, 17/88) İslâm âlimleri, Kur'ân’ın hangi açılardan mucize olduğunu ele almışlar; onun nazmının, manasının, fesahatinin, geçmiş ve gelecekten haber vermesinin, evrene, evrenin ve insanın yaratılışına dair indiği dönemde hiç kimsenin bilmeye imkânı olmayan bilgiler vermesinin mucize olduğunu ifade etmişlerdir. Kur'ân, geçmiş peygamberlerin hayatlarına ilişkin anlatımlarında, Câhiliye döneminin şiir ve kıssa örneklerinde eşi ve benzeri bulunmayan bir üslup ve anlatım tarzı kullanmıştır. Nitekim Arap dilinin nazım ve üslup özellikleri hakkında asgari düzeyde bilgisi olan insanlar bile Kur'ân metni ile Arap dilinde yazılmış diğer metinler arasındaki farkı hemen görürler. Kur'ân’ın bu eşsiz anlatımının ve diğer hususların birleştiği ortak nokta, onun bir benzerinin getirilemediği ve asla getirilemeyeceğidir. Birçok âyet-i kerîmede Kur'ân’ın Allah (c.c.) tarafından Hz. Peygamber’e (s.a.s.) Cebrâil (a.s.) vasıtasıyla ve Arapça lafızlarla indirildiği açık bir şekilde ifade edilmiştir. “Anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik.” (Yûsuf, 12/2), “Şüphesiz bu Kur'ân âlemlerin rabbi tarafından indirilmiştir. Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye açık bir Arapça ile Ruhulemin indirmiştir.” (eş-Şuarâ, 26/192-195) âyetleri, konuya ilişkin örneklerden sadece birkaçıdır. (Ayrıca bkz. en-Neml, 27/6; Tâhâ, 20/113; ez-Zuhruf, 43/3 vd.) Ayrıca vahyin nüzulü esnasında Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vahyedilenleri kaçırırım endişesiyle dilini depreştirerek kendisine gelen vahyi tekrarlamasını konu edinen aşağıdaki âyetlerde Hz. Peygamber’e indirilenin “kıraat/okumak” ile ifade edilmesi lafzın Allah’a aidiyetini açıkça göstermektedir: “Sana onun vahyi bitirilmeden önce Kur'ân’ı okumada acele etme.” (Tâhâ, 20/114) ve “(Resulüm! Vahiy geldiği zaman) onu alelacele almak için (bitmeden) dilini hareket ettirme. Şüphesiz onu (kalbinde) toplamak ve (sana) okutmak bize aittir. Onu (Cebrail vasıtasıyla sana) okuduğumuz zaman, onun okunuşunu takip et. Şüphesiz onu açıklamak da bize aittir.” (el-Kıyâmet, 75/16-19). Kur'ân’ın lafzen ve manen vahyedildiği ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu hususta herhangi bir müdahalede bulunamayacağı Kur'ân-ı Kerîm’de açıkça ortaya konulmuştur: “Onlara bir ayet getirmediğin zaman, ‘Sen bir tane yapsaydın ya’ derler. De ki: Ben ancak Rabbim tarafından bana vahyolunana uyarım. Bu Kitap inanan bir toplum için Rabbinizden hakikati gösteren deliller, hidayet rehberi ve rahmettir.” (el-A’râf, 7/203), “Ayetlerimiz onlara açık açık okununca, âhirette bizim huzurumuza çıkacaklarına inanmayanlar, ‘Bundan başka bir Kuran getir veya bunu değiştir’ dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştiremem, ben ancak, bana vahyolunana uyarım. Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabına uğramaktan korkarım.” (Yunus, 10/15), “Böylece biz onu (Kur’an’ı) bir hüküm kaynağı olarak Arapça indirdik. Eğer sana bu ilim geldikten sonra onların arzularına uyarsan, andolsun ki Allah’ın cezasından seni koruyacak ne bir yardımcın ne de bir koruyucun olacaktır.” (er-Ra’d, 13/37), “Eğer Peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalar, sonra onun can damarını koparırdık. Hiçbiriniz de buna mani olamazdınız.” (el-Hâkka, 69/44-47). Hiç kuşkusuz Kur'ân’ın özellikleri, onun hem Allah’ın vahyi hem de lafzı ve anlamı itibarıyla Hz. Peygamber’e verilmiş bir mucize olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Tüm bu özellikleriyle Kur'ân, bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde yazı ve ezber yoluyla hem sadırlarda hem satırlarda kayda geçirilerek daha sonraki kuşaklara, naklinde şüphe olmayacak şekilde tevâtüren ulaştırılmıştır. Sonuç olarak, Kur'ân-ı Kerîm’in âyetleri ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) açıklamaları Kur'ân’ın, Hz. Peygamber’e lafzı ve manasıyla Allah tarafından vahyedildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Asr-ı saâdetten günümüze kadar İslâm ümmetinin kabulü de bu şekildedir.
Bu durumu iyice anlayabilmek için bugüne ve bugünün insanına bakabilirsin. Bugünün toplumlarını inceleyebilirsin. Öncekilerle ne farkı var bu toplumların? İsyanlar biraz daha teknolojik yapılıyor o kadar. Mantık aynı, fikir babası şeytan aynı. Ayrıntılara girmeden bu toplumdaki isyan dalgaları ile o toplumlardakileri kıyasladığında meselenin özünü kavrayacaksın. Allah yardımcımız olsun.
Peygamberler arasında ayrım yapmak caiz değildir. Peygamberlik makamı olarak tamamı aynıdır. Tamamına bu şekilde iman ederiz. Aralarında üstünlük farkı bulunduğu ise ayette geçmektedir. Peygamberler arasında ilk beş isim (Muhammed, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa), o isimlerin başında da Muhammed aleyhisselam vardır ve bu tartışılabilir bir konu değildir. Âyet böyle beyan etmektedir.
İSLAM İNANCI konusundaki diğer fetvalar
Mucize, nübüvvet/peygamberlik iddiasında bulunan kişinin doğruluğunu göstermek amacıyla Allah (c.c.) tarafından yaratılan ve nitelikleri bakımından insanları benzerini getirmekten âciz bırakan olağanüstü hadisedir. (Kâdî Abdülcebbâr, el-Muġnî, 15/199) İslâm âlimleri hem Hz. Muhammed’in (s.a.s.), hem de diğer peygamberlerin göstermiş oldukları mucizeleri idrak edilmeleri açısından aklî, hissî ve haberî; amaçları bakımından ise hidâyet, yardım ve helak mucizeleri şeklinde sınıflandırmışlardır. Aklî mucizeye en büyük örnek Kur’ân’dır. Çünkü Kur’ân her çağdaki akıl sahibi insana hitap eden, akıllara durgunluk veren, başkalarının benzerini meydana getirmekten âciz kaldıkları büyük ve ebedî bir mucizedir. Bu gerçek Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilir: “Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın.” (el-Bakara, 2/23) Hz. Peygamber (s.a.s.) de Kur’ân’ın en büyük mucize olduğunu bir hadisinde şöyle ifade etmiştir: “Bütün peygamberlere, kendi dönemlerinde yaşayan insanların iman edeceği birtakım mucizeler verilmiştir. Hiç şüphesiz bana ihsan edilen en büyük mucize, Allah’ın vahyettiği Kur’ân’dır.” (Buhârî, İ‘tisâm, 1 [7274]; Müslim, Îmân, 239 [152]) İnsanların duyularına hitap eden harikulade olaylara hissî mucizeler denilir. Hz. Sâlih’in (a.s.) devesi (Hûd 11/64-68), Hz. Musa’nın (a.s.) asâsının yılana dönüşmesi ve elinin parıltılı bir ışık vermesi (el-A‘râf 7/106-108), Hz. İsa’nın (a.s.) kuş şekline soktuğu çamuru canlandırması, ölüleri diriltmesi, anadan doğma körleri ve alaca hastalığına tutulanları iyileştirmesi (Âl-i İmrân, 3/49; el-Mâide, 5/110) gibi örnekler hissî mucizelerdendir. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) asıl mucizesi Kur’ân-ı Kerîm olmakla birlikte ona hissî mucizeler de verilmiştir. Bedir Savaşı’nda meleklerin Müslümanlara yardım etmesi (Âl-i İmrân, 3/122-123; el-Enfâl, 8/9-10) hadisesi Kur’ân’da zikredilen hissî mucizelerden biridir. Resûlullah’ın az bir yiyecekle birçok insanı doyurması, az miktardaki suyu çoğaltması, hurma kütüğünün inlemesi (Buhârî, Menâkıb, 25 [3572, 3578, 3583]) olayları da hadislerde zikredilen hissî mucizeler arasında yer almaktadır. Peygamberlerin Allah’tan gelen vahye dayanarak verdikleri gaybî haberlere, haberî mucize denilmektedir. İsyankâr toplumların başlarına geleceğini önceden bildirdikleri felaketlerin aynen vuku bulması, Hz. İsa’nın (a.s.), muhataplarının evlerinde ne yiyip ne biriktirdiklerini haber vermesi (Âl-i İmrân, 3/49), Resûl-i Ekrem’in (s.a.s.) Bizanslılar’ın İranlılar’ı savaşta mağlup edeceğini (er-Rûm, 30/1-4) ve Kisrâ’nın saltanatının yıkılacağını (Buhârî, Menâkıb, 25 [3619]) bildirmesi bu tür mucizelerdendir. Meydan okuma şartı çerçevesinde inkârcıların gözü önünde ve onları acze düşürecek şekilde zuhur eden mucizelere hidâyet mucizeleri denilmektedir. Bu tür mucizeler insanların kanaatleri üzerinde etkili olup ön yargıdan uzak kimselere fayda verir. Hz. Sâlih’in devesi, (Hûd 11/64-68) Hz. Musa’nın asâsı ile parıltılı eli (el-A‘râf 7/106-108), Hz. İsa’nın şifa mucizesi (el-Mâide, 5/110) ve Hz. Muhammed’in Kur’ân mucizesi bunlar arasında sayılır. (el-Bakara, 2/23-24) Sadece Kur’ân okuyup Müslüman olan pek çok kişi olduğu gibi Hz. Musa’nın asâsının yılana dönüşüp sihirbazların yaptığı diğer yılanları yutması sonucu sihirbazların imana gelmeleri gibi olaylar bunlardandır. Müminlerin ihtiyaçlarını gidermeye yönelik olarak zuhur eden ilahi yardımlar da yardım/nusret mucizeleridir. Hz. Musa’nın İsrailoğulları için Allah’ın emriyle kayadan su çıkarması, (el-Bakara, 2/60) kavmine gökten kudret helvası ve bıldırcın gönderilmesi, onların gölgelenmesi için bulut getirilmesi, (el-A‘râf 7/160) Hz. İsa’ya gökten yiyecek dolu bir sofra indirilmesi, (el-Mâide 5/112-115) Bedir ve Hendek gazvelerinde meleklerin Müslümanlara yardım etmesi, (Âl-i İmrân 3/123-127; el-Ahzâb 33/9) çeşitli münasebetlerle suyun çoğalması ve yemeğin bereketlenmesi (Buhârî, Menâkıb, 25) bu türdendir. İnkârda ısrar eden kavimlerin cezalandırılmasına yönelik mucizeler de helak mucizesidir. Kur'ân’daki açıklamalara göre helak mucizelerinin şiddetli fırtına, korkunç bir gürültü, tûfan, zelzele gibi tabiî âfetler tarzında gerçekleştiği (el-Ankebût, 29/40) görülmektedir. Nûh kavminin tufanla (el-Ankebût, 29/14), Semûd, Âd ve Medyen halkının korkunç bir gürültüyle (Sâd, 38/13-15), Lût kavminin yaşadığı şehrin altının üstüne getirilip başlarına taş yağdırılmasıyla (Hûd, 11/82-83, el-Kamer, 54/34), Firavun ve ordusunun ise denizde boğulmak suretiyle (eş-Şuarâ, 26/66) helak edilmesi bunlardandır. Peygamberlerin birçok delil ve mucizesine rağmen inanmamakta ısrar eden inkârcıların helak edilmesi, Allah’ın bir kanunudur. Helak mucizeleri aynı zamanda sonraki nesiller için bir uyarı ve ibret vesilesidir.
Cin, sözlükte “örtülü ve gizli varlık, görünmeyen şey” anlamındadır. İnsanın duyu organlarıyla idrak edilemeyen bu varlıkların mahiyetleri konusunda fazla bir bilgimiz bulunmamaktadır. Cinlerin varlığı ve mahiyetlerine dair bilgiler ancak vahiy yoluyla bilinir. Kur’ân-ı Kerîm’de cinlerin alevli/dumansız, yalın ateşten yaratıldıkları zikredilir. (bk. el-Hicr, 15/27; er-Rahmân, 55/15) Ayrıca Kur’ân’da “Cin sûresi” adıyla bir sûre mevcut olup daha birçok âyette ve sahih hadislerde cinlerden bahsedilmektedir. Bu bakımdan cinlerin varlığı gerçek olup her müminin buna inanması gerekir. Cinler görünmeyen bir boyutta oldukları için onların yaşayış tarzı, insanlarla ilişkileri gibi konularda vahyin bildirdiği dışında kesin yargılarda bulunmak mümkün değildir. Öte yandan cinler “mutlak gaybı” da bilemezler. Zira mutlak gaybın bilgisi sadece Allah’a aittir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurur: “Süleyman’ın canını aldığımızda onun öldüğünü asâsını yiyen bir kurtçuk onlara (cinlere) gösterdi. Onun yere yığılmasıyla cinler anladılar ki eğer gaybı bilmiş olsalardı (içerisinde bulundukları) aşağılayıcı azap içerisinde kalmaya devam etmezlerdi.” (Sebe’, 34/14) Zâriyât sûresinin 56. âyetinde ise cinlerin de insanlar gibi Allah’ı bilip ona ibadet etmekle sorumlu oldukları belirtilmiştir.
İslâm; Allah’a (c.c.) teslim olmak, boyun eğmek ve itaat etmek manasına gelir. Kur’ân’a göre İslâm; kişinin kendisini yalnız Allah’a teslim etmesi, O’na kul olması ve O’na ibadet etmesi demektir. Tevhidin gereği de budur. Bu anlamıyla İslâm; sadece son peygamber olan Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği dinden ibaret değil, bütün peygamberlerin getirdiği bir inanç sistemidir. Bu bakımdan insanlığı temel iman esaslarına davet açısından peygamberlerin tamamının vazifesi aynıdır. Buna göre, bütün peygamberlerin ilk daveti tevhiddir. Çünkü tevhid, Hak yoluna girmenin başlangıcı ve Allah’a inanmanın ilk basamağıdır. Cenâb-ı Hak gönderdiği her peygambere, ümmetini tevhide davet etmesini şöyle emretmiştir: “Senden önce hiçbir resûl göndermedik ki ona: ‘Benden başka ilâh yoktur; şu hâlde bana kulluk edin.’ diye vahyetmiş olmayalım.” (el-Enbiyâ, 21/25) Peygamberlik, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’le (a.s.) başlamış, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile son bulmuştur. Dolayısıyla Allah’ın peygamberler aracılığıyla farklı zamanlarda gönderdiği dinin esası aynıdır ve hepsine “İslâm”, müntesiplerine de ‘‘Müslüman’’ denilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm bunu açıkça ifade etmektedir: “Allah, sizi hem daha önce, hem de bu Kur’ân’da Müslüman diye isimlendirdi.” (el-Hac, 22/78) “İbrahim, ne Yahudi, ne de Hristiyan idi; fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru Müslüman idi.” (Âl-i İmran, 3/67) âyetinde Hz. İbrahim (a.s.) için Müslüman ifadesi kullanılmıştır. Ayrıca “Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya ve İsa’ya verilen ve diğer peygamberlere Rableri tarafından verilene iman ettik. Onlar arasında bir ayrım yapmayız, biz de Müslümanlarız, deyin.” (el-Bakara, 2/136) âyetinde de peygamberlerin mesajının temelde bir ve aynı olduğu ve bunun da İslâm’dan ibaret olduğu ifade edilmiştir. Ancak bugünkü hâliyle Yahudilik ve Hristiyanlık peygamberlere indiği şekliyle muhafaza edilemediği için bu dinlere bu hâliyle İslâm denilemez. Esas itibarıyla hak dinin temel prensiplerinde değişiklik yoktur. Fakat Yüce Allah (c.c.) zaman içinde ibadetlerin şekillerinde ve muamelata dair hükümlerde bazı değişiklikler yapmıştır. Yahudi ve Hristiyanlara gayrimüslim denmesi onların Allah (c.c.) tarafından, İslâm’ın son peygamberi Hz. Muhammed’e ve onunla gönderilen dine inanmamaları sebebiyledir.
“Âhir zaman”, dünya hayatının kıyamet kopmadan önceki son dilimi anlamında kullanılan bir kavramdır. İslâm inancına göre, âlemin başlangıcı olduğu gibi sonu da vardır. Ancak bu sonun ne zaman gerçekleşeceğini bilmek insanın bilgisi dışındadır. İnsanın ömrü gibi âlemin ömrünü belirleme hususundaki bilgi de Cenâb-ı Hakk’a aittir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu gerçek şöyle dile getirilmektedir: “Kıyametin ne zaman kopacağını sana sorarlar. De ki: 'Onun bilgisi sadece Rabbimin nezdindedir. Onun vaktini kendisinden başka kimse açıklayamaz' ...” (el-A‘râf, 7/187); “Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek, ancak Allah’a aittir.” (Lokmân, 31/34) Diğer taraftan Hz. Peygamber’den (s.a.s.)sonra elçi gönderilmeyeceği için ona “âhir zaman peygamberi”, ümmetine de “âhir zaman ümmeti” denmiştir. Bu anlamda biz âhir zamanda yaşamaktayız.
“Değerli yazıcılar” anlamına gelen “kirâmen kâtibîn”, insanların yanlarında bulunan ve onların yaptıkları işleri amel defterine yazmakla görevli olan melekler demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır: “Hâlbuki sizin üstünüzde hakiki bekçiler ve çok değerli yazıcılar (Kirâmen Kâtibîn) vardır ki, onlar ne yaparsanız bilirler.” (el-İnfitâr, 82/11-12) “Hafaza”, “rakîb-atîd” melekleri de denilen bu meleklerin belirtilen yazma görevinden başka ahiret günü hesap sırasında yapılan işlere şahitlik edecekleri de âyetlerde şu şekilde bildirilmektedir: “Sûr’a üfürülecek. İşte bu, önceden bildirilen tehdidin gerçekleşeceği gündür. Herkes beraberinde bir sevk edici, bir de şahitlik edici (melek) ile gelir.” (Kâf, 50/20-21) Diğer taraftan İslâm âlimleri söz konusu meleklerin yazma daha doğrusu kayda alma görevini nasıl yaptıkları konusunda kesin bir şey söylenemeyeceğini beyan etmişlerdir.
Berzah, sözlükte “iki şey arasındaki engel, perde ve ayırıcı sınır” demektir. Dinî ıstılahtaki karşılığı ise “ölümden sonra başlayan ve mahşerdeki dirilişe kadar devam edecek olan kabir hayatı”dır. “Onların önlerinde ise yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.” (el-Mü’minûn, 23/100) âyetinde geçen “Berzah” ile de kastedilen budur. Buna göre ölen herkes berzah âlemine girecektir.