İslami Delil
Aramaya dön
Fetva

Diyanet Fetva Kurulu

Soru

Mümeyyiz çocukların ihtidası geçerli midir?

Cevap

İslam âlimleri iyi ile kötüyü, kâr ile zararı ayırt edebilme kabiliyetine sahip olan mümeyyiz çocukların iman ve ibadetlerini geçerli görmüşlerdir. Ayrıca mümeyyiz çocukların bu tür işlemleri için, velilerinin izin ve icazetini de şart koşmamışlardır. İslam Tarihi kaynaklarında, babaları Müslüman olmayan temyiz çağındaki bazı çocuklara, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) İslam’ı tebliğ ettiği ve onların da Müslüman olduğu belirtilmektedir. Nitekim Hz. Ali'nin (r.a.) henüz temyiz çağında olmasına rağmen babası Ebû Tâlib'in onayına başvurmadan Müslüman olduğu bilinmektedir. Bu itibarla temyiz çağına ulaşmış, aklî melekelerini kullanabilen kişilerin kendi hür iradeleri ile Müslüman olmaları dinen geçerlidir.
Orijinal kaynak

Benzer fetvalar

FetvaDiyanet Fetva Kurulu

İslâm’ın ilk yıllarında eski geleneğin devamı olarak bir süre muhafaza edilen evlatlık kurumu, Medine döneminde nazil olan “Allah, evlatlıklarınızı öz çocuklarınız (gibi) kılmamıştır.” (el-Ahzâb, 33/4) mealindeki âyetle kaldırılmış, ardından gelen âyette de evlatlıkların evlat edinenlere değil asıl babalarına nispet edilmesi emredilmiştir. Buna göre dinimizde kimsesiz çocukların bakım ve gözetilmesi tavsiye edilmiş olmakla birlikte ‘hukukî sonuçlar doğuran bir evlatlık müessesesi’ kabul edilmiş değildir. Bunun tabiî bir sonucu olarak evlatlığın nesebi, evlat edinene bağlanmaz, aralarında mahremiyet meydana gelmez ve mirasçılık ilişkisi doğmaz. Bununla birlikte evlatlık kurumu zaman zaman ‘koruyucu aile’ tarzında varlığını sürdürmüştür. İslâm’ın evlatlık müessesesini kaldırması, yetim, öksüz ve kimsesiz çocuklarla ilgilenilmeyeceği anlamına gelmez. Çünkü İslâm’a göre himayeye muhtaç çocuklara bakmak, onları beslemek, büyütmek büyük sevaptır ve bir insanlık ödevidir. Hz. Peygamber (s.a.s.), işaret ve orta parmağını göstererek “Ben ve yetimi himaye eden kimse cennette şöylece beraber bulunacağız.” (Buhârî, Edeb, 24 [6005]; Müslim, Zühd, 42 [2983]) buyurmuştur. Bu itibarla, sevgiye, şefkate ve korumaya muhtaç kimsesiz çocuklar, kendilerine yardım eli uzatılarak, ailelerin yanında veya çocuk yuvalarında himaye edilmeli; eğitilip, sanat ve meslek sahibi yapılarak topluma kazandırılmalıdır. Fakat bunu yapmak için hiçbir kimsenin, çocuğun kendi soy kütüğü ile ilişkisini kesmeye, ona öz ana babasını unutturmaya hakkı olmadığı gibi onu kanuni mirasçıları arasına katması ve aile içi tesettür ve mahremiyet bakımından kendisine öz evlat gibi davranması da doğru değildir. Bunun yerine İslâm’ın tavsiyesi; onu koruma altına almak, bakmak, büyütmek, maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılamak, hukuk ve helal-haram kuralları bakımından ona öz çocuk gibi değil, bir din kardeşi gibi muamele etmektir.

Koruyucu aile olmanın hükmü nedir?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Biz elhamdülillah mü'min insanlarız. İmanımızın en önemli temellerinden biri de kadere imanımızdır. İnsanların çocuklarının nasıl olacakları da kaderin ayrıntılarındandır. Çocukların iyi veya kötü olması onların kaderi ile alakalıdır. Babalar ve anneler çocuklarının iyi/salih olmaları için çalışmakla yükümlüdürler. Ebeveyn çocuğunu ateşten korumaya çalışır. Yaşadığı çağın imkânlarına göre bu hususta gerekeni yapmış bir baba ve anne sorumluluktan kurtulmuştur. Ne kadar gerekeni yapmıştı veya yapmamıştı, bunu sadece Allah Teâlâ bilir. Sadece bir okula göndermek veya ara sıra nasihat etmek ya da kızmak, tehdit etmek gibi yöntemleri yeterli bulan biri başka, her anını çocuklarının ne olacakları endişesi ile yaşayan ve gayret eden biri başkadır şüphesiz. Müslüman’ın ailesi ile alakalı sorumluluğu ile dinine hizmet etmesi sorumluluğu aynı şeyler değildir. İki ayrı görevden birini yapmış olmak diğerinden muaf olmayı gerektirmez. Tıpkı namaz ve oruç gibi; birini yapmış olmak diğerinden muaf olmak getirmez. Baba ve anne gerekeni yaptıktan sonra çocuğunun fasık veya kâfir olması bir imtihandır. Bu imtihandan da o sorumlu değildir. Kimse kimsenin hidayetini direkt sağlayabilecek güce sahip değildir. Çevremizde veya tarihte gördüğümüz örneklerdeki gibi bir durumu o kişilerin imtihanı olarak yorumlamamız gerekmektedir.

Hocam çevremizde izlediğimiz bazı hocaların veya âlimlerin çocuklarının onlar gi
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Mümeyyiz olmayan çocukları camilere götürmenin riskini dikkate almak gerekir. Uyarıyı anlamayan, idrar sıkıntısını ayarlayamayan çocuk mümeyyiz değildir. Genelde bu yaş altı ile sekiz yaşı arasında değişebilir. Çocuklarımızın camilere alışmaları oldukça önemli bir görevdir. Ancak camilerin huzurlu bir ibadet yeri olmaları da önemlidir. Teravih gibi uzun namazlara çocukların götürülmeleri bir yandan cemaat açısından rahatsızlık verirken bir yandan da çocukta namazın ağır bir iş olarak görülmesi gibi sonuca götürebilir. Dikkat etmek lazım. Kaş yaparken göz çıkarma durumuna düşmeyelim. Çocuğun, namaz kılanlara eziyet etmesi elbette bir haktır. Ama siz daha dikkatli davranarak bu hakkın oluşmamasına gayret edin. Allah yardımcınız olsun. Sizi de çocuklarınızı da namaz ehli, ilim ehli, cihad erbabı mü'minlerden kılsın.

Oğlum 4 yaşında. Ramazan ayında 1-2 defa teravih namazına götürdüm. Çok huysuzlu
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Baba, doğumuna sebep olduğu çocuğun velisidir. Bu velilik onun kendi kazanımı değil Allah’ın onun üzerindeki hakkıdır. Bu hak ona belli sorumluluklar yükler. İstediği zaman bu hakkı iptal edemez, o veya çocuk yaşadıkça bu hak onun üzerinde sabittir. Bu hakkın mahkeme kararı gibi beşeri bir müdahale ile ispatı da gerekmez. Çocuk, çocuk olarak yaşadığı sürece veliye muhtaç olduğu her işte baba onun velisi olmaya mecburdur. Hastalık ve tedavi de buna dahildir. Babanın bu velilik görevi Müslüman, akıllı olduğu sürece geçerlidir. Gücü yetmediği bir durum söz konusu olursa dinimiz hiçbir insana zaten gücünün yetmeyeceği şeyi yüklemez. Bir de farklı bir konu olarak günahları açık bir şekilde işleyen ve çevresinde ‘acaba Müslüman mıdır?’ sorusunun sorulmasına sebep olan fasık bir babanın da velilik hakkı düşebilir. Çocuk reşit oluncaya kadar ya da akli melekesinde bir eksiklik olmadığı sürece babanın veliliği zorunlu olarak devam eder. Bugünkü rüşt çağı olan on sekiz yaşını son nokta olarak kabul edebiliriz ve o yaştan sonra babanın görevi beter deriz. Sadece kız çocuğu baba kız evlenene kadar himayesinde tutmak zorundadır. Zorunlu aşılar, erkeğin sünnet ettirilmesi, doktor, ilaç temin edilmesi, ilacın kullanılması esnasında gerekebilecek yardım, ameliyat gibi olağanüstü durumlar bir yandan babanın sorumluluğunda bir yandan da yetkisi sınırları içindedir. Mesela bir ameliyata o izin verir ve gerekeni yapar. Baba sorumlu olmakla beraber annenin baba ile beraber olması, babanın anneyi yok kabul etmemesi Kur'an’ımızın ‘güzel geçim’ olarak koyduğu üstün İslam ahlâkının gereklerindendir.

Eşim çocuklarının hastalığı ile ilgilenmiyor. Ben sizi geçindiriyorum ya diyor.
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Selamünaleyküm. Mümeyyiz olmayan çocukları camilere götürmenin riskini dikkate almak gerekir. Uyarıyı anlamayan, idrar sıkıntısını ayarlayamayan çocuk mümeyyiz değildir. Genelde bu yaş altı ile sekiz yaşı arasında değişebilir. Çocuklarımızın camilere alışmaları oldukça önemli bir görevdir. Ancak camilerin huzurlu bir ibadet yeri olmaları da önemlidir. Teravih gibi uzun namazlara çocukların götürülmeleri bir yandan cemaat açısından rahatsızlık verirken bir yandan da çocukta namazın ağır bir iş olarak görülmesi gibi sonuca götürebilir. Dikkat etmek lazım. Kaş yaparken göz çıkarma durumuna düşmeyelim. Çocuğun, namaz kılanlara eziyet etmesi elbette bir haktır. Ama siz daha dikkatli davranarak bu hakkın oluşmamasına gayret edin. Allah yardımcınız olsun. Sizi de çocuklarınızı da namaz ehli, ilim ehli, cihad erbabı mü'minlerden kılsın. Selam ve muhabbetler sunarım.

Oğlum 4 yaşında. Ramazan ayında 1-2 defa teravih namazına götürdüm. Çok huysuzlu
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Kâmet getirecek kişinin hadesten temizlenmiş, âkil ve erkek olması gerekir. Buna göre abdestli olmayan veya cünüp olanın, delinin yahut sarhoşun ve kadının kâmeti mekruh görülmüştür. Kâmet getireninsalih bir kimse olması ise müstehaptır. (İbn Nüceym, el-Bahr, 1/268-270; Aliyyü’l-Kârî, Fethu bâbi’l-‘inâye,1/227) Kâmet getirecek kişinin en az mümeyyiz (iyiyi kötüden ayırabilir durumda) olması gerekir. Temyiz kabiliyeti ise ortalama 7 yaşında başlar ve büluğa kadar devam eder. Mümeyyizolmayan küçüğün ezân ve kâmeti geçerli olmaz. Mümeyyizçocukların okudukları ezân ve getirdikleri kâmet geçerlidir. Bununlabirlikte kâmeti, büluğa ermiş bir kimsenin getirmesidaha faziletli görülmüştür. (bk. Serahsî, el-Mebsût, 1/138; el-Fetâva’l-Hindiyye, 1/54; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 1/391-393)

Cemaatle namazda kâmet yapacak kişinin özellikleri nelerdir? Çocuklar kâmet yapa

İSLAM İNANCI konusundaki diğer fetvalar

FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Seçilmiş ya da seçkin kavramı, yaratıcı tarafından özel olarak belirlendiğine, görevlendirildiğine, diğerlerinden üstün kılındığına ve kurtuluşa erdiğine inanılan kişi ya da grupları nitelemek için kullanılır. Bu düşünceye bütün eski kültürlerde ve dinlerde rastlanmaktadır. İslâm tarihinin belli dönemlerinde de seçilmişlik zannına kapılan kişi veya gruplardan bahsetmek mümkündür. Bunlar kendilerinin seçkin olduklarını ifade ederken kurtuluşun da yalnızca kendilerine tâbi olmak ve kendi çatıları altında bulunmakla gerçekleşeceğine inanmaktadırlar. Oysa Kur’ân-ı Kerîm’de, seçilmiş olma iddiasının temelde Ehl-i Kitab tarafından dile getirildiği belirtilmekte ve onların bu tutumu şöyle eleştirilmektedir: “Yahudiler ve Hristiyanlar, ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız’ dediler. De ki: ‘Öyleyse Allah günahlarınızdan dolayı sizi niçin cezalandırıyor?’ Doğrusu siz de O’nun yarattığı sıradan insanlarsınız…” (el-Mâide, 5/18); “…Başka insanlar değil de yalnız kendinizin Allah’ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız ve şayet sözünüze sâdıksanız haydi ölümü temenni edin!...” (el-Cum'a, 62/6) Hak, adalet ve sorumluluk gibi vasıfların dinin temel umdelerini oluşturduğu İslâm’a göre, bahsedilen şekliyle hiçbir kişi ve zümre için seçilmişlikten ve kurtuluştan söz etmek mümkün değildir. Zira İslâm’a göre, Allah’ın (c.c.) bizzat seçerek risalet görevini verdiği peygamberler (el-En’âm, 6/124; eş-Şûrâ, 42/13) dışında hiç kimse ya da grup özel bir seçilmişlik konumuna sahip değildir. Herkes kul olarak eşittir ve kendi yapıp ettiklerinden sorumludur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) sevgili kızına, “Ey Peygamber’in kızı Fatıma! Allah’ın (azabından) kendini koru! Senin için ben bir şey yapamam.” (Buhârî, Vesâyâ, 11 [2753], Tefsir, 26 [4771]; Müslim, Îmân, 89 [351]) diyerek bu gerçeğe işaret etmiştir. Mü’min için dinî konularda Kur’ân ve sünnete uymak, bunların rehberliğinde içtihat etmek ya da içtihat eden âlimlere tâbi olmak dışında bir yol yoktur. Nitekim bir hadis-i şerifte âlimlerin bu yönü hakkında şöyle buyrulmuştur: “... Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler altın ve gümüşü miras bırakmazlar; sadece ilmi miras bırakırlar. O mirası alan kimse, bol nasip ve kısmet almış olur.” (Ebû Dâvûd, İlim, 1 [3641]; Tirmizî, İlim, 19 [2682]) Burada Hz. Peygamber’den (s.a.s.) sonra özel olarak herhangi bir kişi ya da gruba yer verilmemiş; aksine müminlerin, nebevî mirasa sahip çıkmaları teşvik edilmiştir. Öte yandan Hz. Peygamber (s.a.s.), kurtuluşa erenlerin kimler olacağı sorusuna “el-Cemâa” (İbn Mâce, Fiten, 17 [3992]) başka bir rivâyette de “Benim ve ashâbımın yolundan gidenler.” (Tirmizî, İman, 18 [2641]) cevabını vermiştir. Buradan kurtuluşa eren kimselerin (fırka-i nâciye) Hz. Peygamber’in sünnetine tâbi olup ashâbının izinden giden, diğer bir deyişle İslâm’ın ana yolundan ayrılmayan büyük çoğunluk olduğu anlaşılır. İslâm âlimleri bu büyük çoğunluğu “sevâd-ı a’zam” nitelemesiyle ifade etmişlerdir. Bu niteleme; herhangi bir özel kişi ya da grubu değil, İslâm’ın temel inanç esaslarına gönülden inanan bütün Müslümanları kapsamaktadır. Sonuç itibarıyla İslâm dini, Hz. Peygamber’den (s.a.s.) sonra herhangi bir kimsenin veya grubun Allah (c.c.) tarafından seçildiği ve görevlendirildiği iddiasını benimsemez. Aksine dinimiz iyilik yolunda insanlığa önder ve örnek olmayı hak eden Müslümanları ve onların başlıca niteliklerini ortaya koymakta, bunun dışındaki her türlü dışlayıcı yaklaşımı reddetmektedir.

Hz. Peygamber’den sonra Allah’ın özel olarak seçtiği veya görevlendirdiği kişi y
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Tekfir, Müslüman olduğu bilinen bir kimsenin kâfir olduğuna hükmetmektir. Kur’ân ve Hz. Peygamber (s.a.s.), bireylere Müslüman olduğu bilinen hiç kimseyi tekfir etme yetkisi vermemiştir. Nitekim âyet-i kerîmede “Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek 'Sen mümin değilsin' demeyin…” (en-Nisâ, 4/94) buyrulmaktadır. Ayrıca bir hadis-i şerifte Kelime-i Tevhid’i söyleyenlerin ve kıbleye yönelip namaz kılanların Müslüman kabul edileceği, Allah (c.c.) ve Resûlü’nün (s.a.s.) koruması altında olacağı ifade edilmektedir. (Buhârî, Salât, 28 [391]) İslâm tarihinde tekfir söylemiyle ilk defa ortaya çıkan fırka, Hâricîlerdir. Nitekim bu grup, Hz. Ali (r.a.) başta olmak üzere pek çok sahabiyi kâfir olmakla itham etmişlerdir. (Eş’arî, el-İbâne, 2/337) Günümüzde de bazı kişi ve gruplar, kendilerine muhalif olarak gördükleri herkesi ve zümreyi tekfir eden bir tutuma sahiptirler. Tekfir konusunda İslâm’ın temel yaklaşımı, kendisini Müslüman olarak tanımlayan bir kişiyi küfre nispet etmemektir. Nitekim Kur’ân ve Sünnet’i anlama ve uygulama bakımından Hz. Peygamber (s.a.s.) ve sahabenin yolundan yürüyen, İslâm’ın ana bünyesi olan Ehl-i sünnete göre Ehl-i Kıble tekfir edilemez. Bir kimseye Müslüman isminin verilmesi, onun Ehl-i Kıble oluşu ve Kelime-i Tevhid’i tasdik etmesiyle ilgilidir. Yani “Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlullah” düsturunu benimseyen ve dile getiren herkes mümindir. Bu kimse, dinin emir ve yasakları konusunda ihmalkâr davransa da İslâm dışında görülemez ve küfürle itham edilemez. Tekfir meselesinde öncelikle dikkate alınması gereken esaslardan biri şudur: Bir fiil veya sözün “küfür” kapsamına girmesiyle, bu tür fiilleri işleyen veya sözleri söyleyen kimse hakkında “kâfir” hükmü verilmesi aynı şey değildir. Bu bağlamda bazı kaynaklarda yer alan “şu fiil/söz küfrü gerektirir” gibi ifadeler, belli bir şahsı nitelemek için değil, yapılan fiili vasfetmek ve bundan sakındırmak içindir. Dolayısıyla kişinin, dinin zorunlu olarak bilinen esaslarından birisini veya birkaçını inkâr ettiğini kendi irâde ve rızasıyla açıkça beyan etmedikçe kâfir olduğuna hükmedilemez. Zira küfre götüren söz ya da davranışların bir kimsede hata ve cehalet gibi sebeplerle görülmesi, söz konusu kişiyi dinden çıkarmaz. Tekfirle ilgili dikkat edilmesi gereken hususlardan birisi de tevil konusudur. Kur’ân âyetlerine getirilen yorum ve tevil, tüm eksikliklerden münezzeh olan Allah’tan başka bir ilahın varlığını kabul etme, Allah’ın bazı insanların şahsına hulul ettiğine inanma, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğini inkâr etme; katî delillerle sabit olan haramları helal sayma ya da şer‘î yükümlülükleri kaldırma gibi dinin zorunlu olarak bilinen hüküm ve esaslarının dışına çıkmadığı veya bunları alay konusu etmediği sürece tekfir sebebi olarak görülemez. Bu itibarla İslâm âlimleri bu hususu, “tenzilin inkârı küfürdür, tevili değil” şeklinde bir ilke hâline getirmişlerdir. Öte yandan tekfirin dinî ve hukukî pek çok ciddi sonuçları olduğundan dolayı bu konuda hüküm vermek bireylerin yetki ve sorumluluğuna bırakılmamıştır.

Müslüman olduğu bilinen bir kimseyi tekfir etmenin hükmü nedir?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Günah, ilahi emir ve yasaklara aykırı tutum ve davranışlar anlamına gelir. Mahiyeti ve boyutları değişmekle birlikte günah mefhumu tüm dinlerde vardır. Günah, Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerde; “ism”, “zenb”, “vizr”, “cünâh”, “hûb” ve “seyyie” gibi farklı sözcüklerle ifade edilmiştir. Her insan iyilik veya kötülük yapabilecek özellikte yaratılmıştır. (bk. eş-Şems, 91/8) Hz. Peygamber'in (s.a.s.) “Her insan hata eder, hata edenlerin en hayırlıları ise tövbe edenlerdir.” (Tirmizî, Kıyamet, 49 [2499]; İbn Mâce, Zühd, 30 [4251]) şeklindeki beyanı, insanların günah işleme ve hata yapma özelliğine sahip olduğu gerçeğinin açık bir ifadesidir. Aynı doğrultuda Hz. Peygamber'in (s.a.s.); “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah günah işleyen ve günahlarından tövbe ve istiğfar eden bir topluluk yaratır da onları bağışlardı.” (Müslim, Tevbe, 9, 10 [2748]) ifadeleri de oldukça anlamlıdır. Hadis-i şerif, insanın mutlak olarak hatasız, kusursuz ve günahsız olamayacağını vurgulamaktadır. Şüphesiz bu ifadeler, günah işlemeye bir teşvik olmayıp aksine insanın doğasını açıklayan ve kendisini tanımasını sağlayan birer hatırlatma ve uyarıdır. Nitekim pek çok âyet ve hadiste insanın günahlardan ve Allah’ın (c.c.) yasaklarını çiğnemekten sakınması emredilmiştir. İslâm inancında peygamberler dışında “masum” yani günah işlemekten korunmuş kimse yoktur. Bu sebeple herhangi bir kimsenin günahsız olduğunu kabul etmek İslâm inancına aykırı bir durumdur. Zira günahtan korunmuşluk anlamına gelen “ismet sıfatı” sadece peygamberlere aittir. İslâm âlimleri, peygamberlerin birer beşer olmaları hasebiyle zelle olarak tabir edilen küçük hatalar işleyebilecekleri, ancak peygamberlik görevlerine zarar verecek türden hatalara ve günahlara düşmekten korundukları üzerinde ittifak etmişlerdir. Diğer yandan İslâm dininde, Hristiyan teolojisinde olduğu gibi “aslî günah” anlayışı yoktur. Zira hiç kimse doğuştan günahkâr sayılmaz. İslâm’da, herkes kendi günahından sorumludur. "Hiçbir kimse başkasının günahını yüklenmez." (el-En‘âm, 6/164; en-Necm, 53/38-39) âyet-i kerîmesi bu hususu ifade etmekte ve işlenen günahtan ancak onu işleyenin sorumlu tutulacağını belirtmektedir. İslâm’da, herhangi bir soydan gelmekten veya başka bir sebepten dolayı günahtan korunmuş̧ olduğu kabul edilen kişi ya da zümre yoktur. Dinî konularda topluma rehberlik eden âlimler de günahtan korunmuş değildir. Onların görevi İslâm’ın inanç, ibadet, ahlak ve muamelat esaslarını insanlara hatırlatmak ve gerektiğinde içtihat ederek Müslümanların amelî hayatını düzenlemelerine katkı sağlamaktır. Bu bağlamdaki içtihatları isabetli olabileceği gibi hataya da açıktır. Sonuç olarak masûmiyet sadece peygamberlere özgü bir korunmayı ifade etmektedir. Bunun dışında, herhangi bir kimse ya da grubun hatadan veya günahtan korunmuş olduğu kabulü veya iddiası İslâm inanç esaslarına aykırıdır.

Günahsız insan var mıdır?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadislerinde, Yüce Allah’ın 99 isminden söz ederek bu isimleri sayan ve ezberleyen kimselerin cennete gireceğini haber vermiştir. (Buhârî, De‘avât, 68, [6410]; Müslim, Zikir, 5-6 [2677]) Hadislerde geçen “saymak” (ihsâ) ve “ezberlemek” (hıfz) ile maksat Allah’ı güzel isimleriyle tanımak ve O’na iman, ibadet ve itaat etmektir. Allah’ın isimleri 99 ile sınırlı olmayıp bunların dışında başka isimleri de vardır. Söz konusu hadiste 99 sayısının zikredilmesi, sınırlama anlamında değil, bu isimlerin Allah’ın en meşhur isimleri olması sebebiyledir. Tirmizî ve İbn Mâce’nin rivâyet ettikleri hadiste bu doksan dokuz isim tek tek sayılmıştır. (Tirmizî, De‘avât, 83 [3507]; İbn Mâce, Duâ, 10 [3861]) Bu isimler şunlardır: Allah (اللَّهُ) : Tek yaratıcının özel ismi, varlığı zorunlu olan, bütün kemâl sıfatları kendisinde toplayan hakiki ma‘bûd. er-Rahmân (الرَّحْمنُ) : Sonsuz merhametiyle lütuf ve ihsanda bulunan. er-Rahîm (الرَّحِيمُ) : Rahmetiyle her şeyi kuşatan. el-Melik (الْمَلِكُ) : Bütün varlıkların sahibi/hükümdârı. el-Kuddûs (الْقُدُّوسُ) : Eksiklik ve kusurlardan münezzeh/uzak olan, bütün kemâl sıfatları kendisinde toplayan. es-Selâm (السَّلاَمُ) : Esenlik ve selâmet veren, yaratılmışlara özgü değişikliklerden ve yok oluştan münezzeh olan. el-Mü’min (الْمُؤْمِنُ) : Bütün mahlûkâta emniyet/güven veren ve kendisine güvenilen. el-Müheymin (الْمُهَيْمِنُ) : Kâinatın bütün işlerini gözetip yöneten, her şeyi hükmü altına alan. el-Azîz (الْعَزِيزُ) : Ulu, galip, her şeye üstün gelen izzet sahibi. el-Cebbâr (الْجَبَّارُ) : Dilediğini yaptırma gücüne sahip olan, her şeyi tasarrufu altına alan ve irâdesini her durumda yürüten. el-Mütekebbir (الْمُتَكَبِّرُ) : Büyüklüğünü izhar eden, son derece ulu, yüce. el-Hâlik (الْخَالِقُ) : Her şeyin yaratıcısı, hikmeti gereği her şeyi ölçülü yaratan. el-Bâri’ (الْبَارِئُ) : Yoktan yaratan, maddesi ve örneği olmadan îcat eden. el-Musavvir (الْمُصَوِّرُ) : Varlığa şekil ve sûret veren. el-Gaffâr (الْغَفَّارُ) : Kusur ve günahları örten, çokça bağışlayan. el-Kahhâr (الْقَهَّارُ) : Yenilmeyen, dilediğini yerine getiren, kendisine her şeyin boyun eğdiği yegâne kudret ve tasarruf sahibi. el-Vehhâb (الْوَهَّابُ) : Karşılıksız olarak çokça nimet veren ve ihsanda bulunan. er-Rezzâk (الرَّزَّاقُ) : Maddî ve manevî bol rızık veren, her türlü rızık imkânlarını yaratan. el-Fettâh (الْفَتَّاحُ) : Hayır kapılarını açan, hükmüyle adaleti sağlayan. el-Alîm (الْعَلِيمُ) : İlmi her şeyi kuşatan. el-Kâbız (الْقَابِضُ) : Her şeyi teslim alan, hikmeti gereği rızkı ve her türlü nimeti ölçülü veren, eceli gelenlerin ruhlarını teslim alan. el-Bâsıt (الْبَاسِطُ) : Rızkı ve her türlü rızık imkânını genişleten, ömürleri uzatan. el-Hâfıd (الْخَافِضُ) : Kâfirleri ve zalimleri alçaltan. er-Râfi` (الرَّافِعُ) : Müminleri yükselten, izzetli ve şerefli kılan. el-Muizz (الْمُعِزُّ) : Yücelten, güçlü ve aziz kılan. el-Müzill (الْمُذِلُّ) : Boyun eğdiren, değersiz kılan. es-Semî` (السَّمِيعُ) : Her şeyi işiten. el-Basîr (الْبَصِيرُ) : Her şeyi gören. el-Hakem (الْحَكَمُ) : Nihaî hükmü veren. el-Adl (الْعَدْلُ) : Adaletli, her şeyi yerli yerinde yapan. el-Latîf (اللَّطِيفُ) : En gizli ve ince hususları dahi bilen, lütufta bulunan, zâtı duyularla algılanamayan, fiillerini rıfk ile gerçekleştiren. el-Habîr (الْخَبِيرُ) : Gizli ve açık her şeyden haberdar olan, dilediğini haber veren. el-Halîm (الْحَلِيمُ) : Sabırlı, acele ve kızgınlıkla muamele etmeyen, kudreti olduğu hâlde hemen cezalandırmayan. el-Azîm (الْعَظِيمُ) : Zât ve sıfatları bakımından pek yüce olan, azametli olan. el-Gafûr (الْغَفُورُ) : Çok affedici ve bağışlayıcı olan. eş-Şekûr (الشَّكُورُ) : Yapılan iyi amellerin karşılığını bolca veren. el-Aliyy (الْعَلِيُّ) : Yücelik ve hükümranlıkta kendisine eşit veya kendisinden daha üstün bir varlık bulunmayan. el-Kebîr (الْكَبِيرُ) : Zâtının ve sıfatlarının mahiyeti bilinemeyecek kadar büyük ve ulu olan. el-Hafîz (الْحَفِيظُ) : Her şey gözetiminde olan, koruyan ve kâinatı dengede tutan. el-Mukît (الْمُقِيتُ) : Mahlukatın gıdasını yaratıp veren, güç yetiren ve koruyup gözeten. el-Hasîb (الْحَسِيبُ) : Hesaba çeken, her şeyin neticesini bilen. el-Celîl (الْجَلِيلُ) : Hiçbir kayıt ve kıyas kabul etmeksizin azamet sahibi, kıymeti ve mertebesi en yüce olan. el-Kerîm (الْكَرِيمُ) : Çok cömert, nimet ve ihsanı bol olan. er-Rakîb (الرَّقِيبُ) : Gözeten, koruyan ve bütün işler murakabesi/kontrolü altında olan. el-Mücîb (الْمُجِيبُ) : Dua ve dilekleri kabul eden. el-Vâsi` (الْوَاسِعُ) : İlmi, rahmeti ve kudreti her şeyi kuşatan. el-Hakîm (الْحَكِيمُ) : Her işi, emri ve yasağı yerli yerinde olan. el-Vedûd (الْوَدُودُ) : Müminleri seven ve onlar tarafından da sevilen. el-Mecîd (الْمَجِيدُ) : Her türlü eksiklikten münezzeh, lütuf ve ikramı bol olan. el-Bâis (الْبَاعِثُ) : Ölüleri dirilten, peygamberler gönderen. eş-Şehîd (الشَّهِيدُ) : Her şeye muttali olan, kendisine hiçbir şey gizli kalmayan. el-Hakk (الْحَقُّ) : Bizzat ve sürekli olarak var olan, varlığı kendinden olan, uluhiyet ve rububiyeti gerçek olan. el-Vekîl (الْوَكِيلُ) : Bütün yaratıkların işlerinin görülmesinde güvenilip dayanılan, bu konuda tam yeterli olan. el-Kavî (الْقَوِيُّ) : Gücü ve kuvveti her şeye yeten. el-Metîn (الْمَتِينُ) : Âcizliği, zafiyeti ve güçsüzlüğü olmayan, güçlü olan. el-Velî (الْوَلِيُّ) : Müminlere dost ve yardımcı olan. el-Hamîd (الْحَمِيدُ) : Çok övülen, bütün övgülere ve övgülerin en yücesine layık olan. el-Muhsî (الْمُحْصِي) : Gizli ve âşikâr her şeyin ölçü ve sayısını bütün ayrıntılarıyla bilen. el-Mübdi’ (الْمُبْدِئُ) : Her şeyi yoktan var eden. el-Muîd (الْمُعِيدُ) : Varlıkları ölümlerinden sonra tekrar yaratan. el-Muhyî (الْمُحْيِي) : Hayat veren, yaşatan ve dirilten. el-Mümît (الْمُمِيتُ) : Öldüren, canları kabzeden. el-Hayy (الْحَيُّ) : Ezelî ve ebedî olarak diri ve ölümsüz olan. el-Kayyûm (الْقَيُّومُ) : Varlığı kendinden olan, her şeyin varlığı kendisine bağlı olan, kâinatı idare eden. el-Vâcid (الْوَاجِدُ) : Her şeyi bilen, hiçbir şeye muhtaç olmayan, emrini ve isteğini daima gerçekleştiren. el-Mâcid (الْمَاجِدُ) : Şânı yüce ve sonsuz kerem sahibi olan. el-Vâhid (الْوَاحِدُ) : Bir, tek, yegâne varlık; zâtında, ilah ve rab oluşunda ortağı olmayan. es-Samed (الصَّمَدُ) : Herkesin kendisine muhtaç olduğu, kendisi ise kimseye muhtaç olmayan, ezelî ve ebedî olan. el-Kâdir (الْقَادِرُ) : Her şeye gücü yeten. el-Muktedir (الْمُقْتَدِرُ) : Güç ve kuvvetinde hiçbir sınır olmayan. el-Mukaddim (الْمُقَدِّمُ) : Hikmeti gereği istediğini öne alan, ileri geçiren. el-Muahhir (الْمُؤَخِّرُ) : Hikmeti gereği dilediğini geriye bırakan. el-Evvel (الأَوَّلُ) : Varlığının başlangıcı olmayan, ezelî olan. el-Âhir (الآخِرُ) : Varlığının sonu olmayan, ebedî olan. ez-Zâhir (الظَّاهِرُ) : Varlığını ve birliğini belgeleyen birçok delilin bulunması açısından varlığı açık olan. el-Bâtın (الْبَاطِنُ) : Zâtı itibarıyla gizli olan, bütün gizlilikleri bilen. el-Vâlî (الْوَالِي) : Kâinatı yöneten, onlar için gerekli olan her şeyi üstlenen. el-Müteâlî (الْمُتَعَالِي) : Noksanlıklardan berî, aşkın ve yüce olan. el-Berr (الْبَرُّ) : Çokça iyilik eden. et-Tevvâb (التَّوَّابُ) : Kullarını tövbelerini kabul eden. el-Müntakım (الْمُنْتَقِمُ) : Suçluları yaptıklarına karşılık cezalandıran. el-Afüvv (الْعَفُوُّ) : Çokça affeden. er-Raûf (الرَّؤُوفُ) : Merhameti ve şefkati çok olan. Mâlikü’l-mülk (مَالِكُ الْمُلْكِ) : Mülkün gerçek sahibi, tüm mevcûdâtı idare eden. Zü’l-celâli ve’l-ikrâm (ذُو الْجَلاَلِ وَالإِكْرَامِ) : Sonsuz yücelik ve ikram sahibi olan. el-Muksit (الْمُقْسِطُ) : Adaleti gerçekleştiren, hakkaniyetle hükmeden. el-Câmi‘ (الْجَامِعُ) : Dünya ve ahirette bütün mahlûkâtı bir araya getirme kudretine sahip olan. el-Ganî (الْغَنِيُّ) : Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan. el-Muğnî (الْمُغْنِي) : İhtiyaçtan kurtaran zengin kılan. el-Mâni` (الْمَانِعُ) : Hikmeti gereği engel koyan, mâni olan. ed-Dârr (الضَّارُّ) : Hikmeti gereği elem ve zarar verici şeyleri yaratan. en-Nâfi` (النَّافِعُ) : Hayrı ve faydayı yaratan ve veren. en-Nûr (النُّورُ) : Nurlandıran, her şeyi aydınlatan, kalplere nur ve iman veren. el-Hâdî (الْهَادِي) : Doğru yolu gösteren, hidâyete erdiren. el-Bedî` (الْبَدِيعُ) : Örneksiz ve benzersiz olarak yoktan yaratan. el-Bâkî (الْبَاقِي) : Varlığı sürekli olan, ebedî, sonsuz olan. el-Vâris (الْوَارِثُ) : Varlığının sonunun bulunmaması vasfıyla kâinatın gerçek sahibi. er-Reşîd (الرَّشِيدُ) : Yol gösteren, her işi isabetli olan. es-Sabûr (الصَّبُورُ) : Günahkârları hemen cezalandırmayıp onlara mühlet tanıyan. هُوَ اللَّهُ الَّذِي لا إِلَهَ إِلا هُوَ الرَّحْمنُ الرَّحِيمُ المَلِكُ القُدُّوسُ السَّلَامُ المُؤْمِنُ المُهَيْمِنُ العَزِيزُ الجَبَّارُ المُتَكَبِّرُ الخَالِقُ البَارِئُ المُصَوِّرُ الغَفَّارُ القَهَّارُ الوَهَّابُ الرَّزَّاقُ الفَتَّاحُ العَلِيمُ القَابِضُ البَاسِطُ الخَافِضُ الرَّافِعُ المُعِزُّ المُذِلُّ السَّمِيعُ البَصِيرُ الحَكَمُ العَدْلُ اللَّطِيفُ الخَبِيرُ الحَلِيمُ العَظِيمُ الغَفُورُ الشَّكُورُ العَلِيُّ الكَبِيرُ الحَفِيظُ المُقِيتُ الحَسِيبُ الجَلِيلُ الكَرِيمُ الرَّقِيبُ المُجِيبُ الوَاسِعُ الحَكِيمُ الوَدُودُ المَجِيدُ البَاعِثُ الشَّهِيدُ الحَقُّ الوَكِيلُ القَوِيُّ المَتِينُ الوَلِيُّ الحَمِيدُ المُحْصِي المُبْدِئُ المُعِيدُ المُحْيِي المُمِيتُ الحَيُّ القَيُّومُ الوَاجِدُ المَاجِدُ الوَاحِدُ الصَّمَدُ القَادِرُ المُقْتَدِرُ المُقَدِّمُ المُؤَخِّرُ الأَوَّلُ الآخِرُ الظَّاهِرُ البَاطِنُ الوَالِي المُتَعَالِي البَرُّ التَّوَّابُ المُنْتَقِمُ العَفُوُّ الرَّؤُوفُ مَالِكُ المُلْكِ ذُو الجَلَالِ وَالإِكْرَامِ، المُقْسِطُ الجَامِعُ الغَنِيُّ المُغْنِي المَانِعُ الضَّارُّ النَّافِعُ النُّورُ الهَادِي البَدِيعُ البَاقِي الوَارِثُ الرَّشِيدُ الصَّبُورُ.

Allah’ın 99 ismi hakkında bilgi verir misiniz?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Kâinattaki her varlık Yüce Allah tarafından belli bir düzen, gaye ve hikmete dayalı olarak yaratılmıştır. Tabiatın işleyişinden gezegenlerin hareketlerine kadar her şey Yüce Yaratıcının takdir ettiği belli bir ölçüye ve bir nizama göre varlığını sürdürmektedir. (Yûnus, 10/5; el-Kamer, 54/49) Bu nizam ve işleyiş içerisinde özel bir statüsü olan insan, akıl nimeti başta olmak üzere pek çok üstün kabiliyetle donatılmış ve vahye muhatap kılınarak diğer varlıklar arasında ayrıcalıklı bir konuma yükseltilmiştir. İnsanın yeryüzündeki en temel vazifesi, varoluşunun gaye ve hikmetini idrak ederek buna uygun bir hayat sürdürmeye gayret etmektir. Bu amaçla insan, Allah Teâlâ’ya samimiyetle bağlanıp iman ederek iyi, güzel ve sağlam işler yapmalı; hayatı boyunca adalet, iyilik ve merhamet gibi temel insani değerlerden ayrılmamalıdır. Nitekim İslâm’ın önemli kavramlarından olan “ihsan” ve “itkan”, insanın işini en iyi, en sağlam ve en güzel şekilde yapmasını ifade eder. Dünya hayatında insanın Rabbine, kendisine ve içinde yaşadığı topluma karşı olduğu gibi tabiata karşı da çeşitli sorumlulukları vardır. Bu durum insana, öncelikle tabiatın bir nimet ve emanet olduğu bilinciyle, onu tahrip ve ifsat etmeden hareket etme sorumluluğu yükler. Zira söz konusu sorumluluk ihmal edilip tabiata zarar verecek işler yapıldığında bunun olumsuz sonuçları yine insana dönecektir. (er-Rûm, 30/41) Bugün dünya çapında yaygınlık gösteren kuraklık, sel vb. felaketlerin bir sebebi de insanoğlunun tabiata karşı tamahkâr ve hoyratça davranışlar sergilemesidir. İnsan, tabiatla ilişkisinde Allah’ın evrene yerleştirdiği kanunlara uygun hareket etmek ve gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür. Yerleşim yerlerinin inşa ve imarında doğal afet riskini hesaba katmak, zemin, malzeme ve inşa teknikleri başta olmak üzere gerekli tüm iş ve işlemleri söz konusu kurallara göre planlamak bu sorumluluğun kaçınılmaz bir gereğidir. Zira tabiatın işleyişini dikkate almayan yapılanmalar afet risklerini beraberinde getirmektedir. Aklı, irâdesi, inancı, vicdanı ve başka hiçbir canlıda bulunmayan kabiliyetleri, insanoğlunu her konuda olduğu gibi tabiatla ilişkisinde de sorumlu kılmaktadır. İnsanın bu bilinçle hareket etmesi ve gücünün yettiği hususlarda üzerine düşeni hakkıyla yaparak gerekli tedbirleri alması Yüce Allah’ın emridir. Dolayısıyla afetleri ve meydana gelen acı neticelerini, insan irâde ve sorumluluğunu yok sayarak tamamen kadere yüklemek doğru değildir. Hiçbir acının, hüznün ve meşakkatin olmadığı tek yer, ebedî mutluluk yurdu olan cennettir. Bu bakımdan dünyanın, insanın hiç üzülmediği, yorulmadığı, problemlerle karşılaşmadığı, sadece iyilik ve güzelliklerle dolu bir yer olduğu düşüncesi hayatın gerçekliğine uygun değildir. Nitekim insanoğlu tabiatın doğal işleyişinden kaynaklanan birtakım afet ve sıkıntılarla karşılaşabileceği gibi kendi ihmal ve hatalarının acı neticeleriyle de yüzleşmek durumunda kalabilmektedir. İnsanoğlu dünyada ebedî hayatına hazırlanacağı bir imtihan sürecindedir. İnsanın bilme ve irâde etme özgürlüğü gibi kabiliyetlerine binaen muhatap olduğu bu süreç, aynı zamanda, ona anlamlı bir hayat sürdürme imkânı sunmaktadır. İnsan yaşadıklarını doğru değerlendirerek başına gelen hadiselerden ibret almalıdır. Doğal afetlere maruz kaldığında da dersler çıkarmalı, sorumluluklarını hatırlamalı, maddî ve manevî alanda yapması gerekenlere yönelmelidir. İnsan, bir arada yaşamanın gereği olarak başkaları tarafından yapılan hataların sonuçlarıyla da karşı karşıya kalabilir. Böyle bir durum karşısında sergilediği tavır biçiminden sorumludur. Nitekim Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır: “Hanginizin daha iyi işler yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur” (el-Mülk, 67/2); “Her canlı ölümü tadacaktır. Sizi hem iyi hem de kötü durumlarla deneriz; sonunda bize döneceksiniz.” (el-Enbiyâ, 21/35) Dünya imtihanında başarılı olabilmenin yolu, afet ve musibetler karşısında serinkanlı tutum ve davranışlar sergilemekten geçer. Başına gelen sıkıntı ve ıstıraplara sabredip en güzel şekilde mücadele edenler, ahirette büyük bir mükâfata, ebedî bir huzur ve refaha kavuşacaktır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de “Sabredenlere mükâfatları hesapsız verilecektir.” (ez-Zümer, 39/10) buyrulur. Ancak musibetler karşısında sabretmek, hiçbir şey yapmadan sadece beklemek ve sıkıntılara çaresizce katlanmak değildir. Aksine sabırlı davranmak, başa gelen olay karşısında metanet göstermek ve isyana düşmeden olumsuz neticeleri gidermek için azim ve kararlılık göstermektir. Bu gibi durumlarda yapılacak en önemli ve öncelikli şey, afetlerden zarar gören insanların maddî ve manevî yaralarının sarılması ve acılarının hafifletilmesi için elden gelen bütün gayretin sarf edilmesidir. Müslüman’ın başına gelen hadiseler karşısında metanet ve sabır göstermesi, ebedî nimetlere kavuşmasının da vesilesidir. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.) “Müminin durumu ne hoştur! Her hâli kendisi için hayırlıdır ve bu durum yalnız mümine mahsustur. Bir güzellik kendisine verildiğinde şükreder; bu onun için hayır olur; başına bir sıkıntı geldiğinde ise sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64 [2999]) buyurmuştur. Yüce Allah’ın kullarına karşı rahmet ve merhameti sınırsızdır. Bu bakımdan Müslüman, başına gelen afet ve hastalık gibi zor ve sıkıntılı hadiselerin Allah’ın rahmetiyle karşılık bulacağını bilmelidir. Nitekim Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli vesilelerle kullarını sınayacağını haber verirken, bu süreçleri Allah’a yönelerek sabır ve teslimiyetle karşılayanları şöyle müjdelemektedir: “İşte rablerinin lütufları ve rahmeti bunlar içindir.” (el-Bakara, 2/157) Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.s.), mümini inciten ve kendisine sıkıntı veren her hadisenin onun arınmasına ve ahiretteki derecesinin yükselmesine vesile olacağını haber vermiştir. (Müslim, Birr, 52 [2573]; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 1 [3089]) Allah Resûlü (s.a.s.) ayrıca, afetlerde hayatını kaybeden müminlerin şehit hükmünde olduğunu müjdelemektedir. (Müslim, İmâra, 164 [1914]; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 15 [3111]) Bütün bunların yanında zor zamanlarda dua, niyaz ve yakarışlarla manevî duyguları güçlendirmek ve geleceğe dair umudu korumak büyük önem taşımaktadır. Nitekim Yüce Rabbimiz, “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben (onlara) yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm.” (el-Bakara, 2/186) buyurarak her durumda kullarını kendisine yönelmeye davet etmektedir. Zira dua insanı teskin ederek maneviyatını besler, zorluklar karşısında dayanıklılığını artırır ve onun Allah katındaki değerini yüceltir. Sonuç olarak müminlere düşen görev, zor zamanları sabır ve metanetle karşılamak, dünyanın neresinde olursa olsun afet ve musibetlere maruz kalanlara yardım etmek için seferber olmak, afetlerin ortaya çıkardığı acıları azaltıp yaraları sarmaya gayret etmek ve bir daha bu tür afetlere maruz kalmamak için beşeri planda atılması gereken adımları atarak elden gelen her türlü tedbiri almaktır.

Müslüman’ın afetlere bakışı nasıl olmalıdır?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Allah Teâlâ kullarını hidâyete sevk eden bilgileri, emir ve yasaklarını peygamberlerine gönderdiği vahiy yoluyla bildirmiştir. (eş-Şûra 42/51) İlk insan Hz. Âdem (a.s.) ile başlayan nübüvvet, son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) ile tamamlanmıştır. İman esaslarından biri de peygamberlere indirilen kitaplara inanmaktır. Kitaplara iman, Allah (c.c.) tarafından bazı peygamberlere kitaplar indirildiğine ve bu kitapların içeriğinin tümüyle doğru ve gerçek olduğuna inanmak demektir. Kur'ân-ı Kerîm bize tek bir kitaba yani sadece Kur'ân’a değil, Allah nezdinden gönderilen bütün kitaplara inanmamızı emretmektedir. (el-Bakara, 2/4) Kitap kelimesi her ne kadar indirilen vahyin yazılı metnini ifade etse de bununla birlikte istiare yoluyla metnin sözlü şekli için de kullanılmıştır. Dolayısıyla Allah kelâmının sözlü şekline de kitap denilir. (Râğıb, Müfredât, “ktb” md.) Kur'ân-ı Kerîm’de kitap ile aynı anlamda kullanılan kelimelerden biri de suhuftur. Suhuf kelimesi “sahîfe” kelimesinin çoğulu olup İslâm öncesi dönemde kitapla eş anlamlı olarak kullanılmasının yanında mektup, hukukî sözleşme, şiir, hitabe ya da bir araya getirilmiş sözleri nitelemek için de kullanılmaktaydı. Yazıya geçirilsin veya geçirilmesin Yüce Allah’ın indirdiği tüm kitap ve sahîfeler ilahi vahye dayanmaktadır. Günümüzde ulaşılan bilimsel veriler doğrultusunda yazının, M.Ö. 3500 yıllarında Sümerler tarafından icat edildiği kabul edilmektedir. Bu bilgi, arkeolojik bulgulara ve bilimin imkânlar dâhilinde ulaşabildiği diğer verilere dayanmaktadır. Ancak bu durum Sümerlerden önce kesin olarak yazının olmadığı anlamına gelmemektedir. Bu itibarla yazının tarihçesine ait bu bilgiler esas alınarak vahye dayalı kutsal kitapların kayda geçirilmesiyle ilgili kesin bir hüküm vermek doğru değildir. Dört büyük kitabın nazil olduğu dönemde yazının var olduğu kesin olarak bilinmektedir. Kur'ân-ı Kerîm’de isim olarak geçen bu kitapların dışında, Hz. İbrahim (a.s.) ve Hz. Musa’ya (a.s.) sahîfeler/suhuf verildiği (el-‘A‘lâ, 87/19) açıkça geçmekte olup onların yaşadığı devir de aynı şekilde yazının var olduğu zamana denk gelmektedir. Bununla birlikte insanlık tarihinin başlangıcından itibaren bilgi, yazı dışında sözlü aktarım gibi yöntemlerle muhafaza edilmiştir. Bu itibarla Hz. Âdem (a.s.) , Hz. Şît (a.s.) ve Hz. İdris (a.s.) gibi erken dönemde yaşayan peygamberlere indirildiği kabul edilen sahîfelerin şifahen aktarılmış olmaları yeterlidir. Zira elimizde, yazının var olduğu dönemlerde dahi peygamberlerin kendilerine indirilen kutsal kitapları iki kapak arasında toplayarak günümüzdeki kitap formatına soktuklarına dair kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Netice itibarıyla peygamberlere indirilen vahiylerin, levhaların, sahîfelerin, zikirlerin ve kitapların günümüz kitap ve kitapçık algısından hareketle yazıya geçirilip iki kapak arasında toplanma zarureti olduğunu aksi hâlde onların kitap hüviyeti kazanamayacaklarını düşünmek doğru değildir. Bu minvalde onlarla yazının icadı arasında bir bağlantı kurma gereği de bulunmamaktadır.Şu hâlde kutsal kitapları ve sahîfeleri, lafızları ile insanlara tebliğ edilmek üzere peygamberlere indirilen vahiyler mecmuası olarak algılamak isabetli olacaktır.

Yazının icadından önce Allah tarafından gönderilmiş olan kitap veya sahîfeler ha

Paylaş

XWhatsAppTelegramFacebook
Bu içerikte bir hata mı var? Bize bildirin.

Site deneyimini iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Ayrıntılar için Çerez Politikası.