İslami Delil
Aramaya dön
Fetva

Diyanet Fetva Kurulu

Soru

Ölen eşin vücuduna bakmanın ve cenazesini yıkamanın hükmü nedir?

Cevap

Kadının ölen kocasını yıkayabileceği konusunda İslâm âlimleri arasında icma vardır. Kocanın ölen eşini yıkaması hususuna gelince; Hanefîlere göre eşlerden herhangi birisi vefat ettiğinde aralarındaki nikâh bağı sona erer. Ancak eşlerin birbirine bakma ve birbirini yıkaması meselesinde kadınla erkeğin durumunu farklı değerlendirmişlerdir. Şöyle ki; ölüm iddeti bekleyen kadının, kocasının bedenine bakmasını ve onu yıkamasını caiz görmüşler; erkeğin ise ölen hanımının sadece ellerine ve yüzüne bakabileceğini, fakat onu yıkayamayacağını ifade etmişlerdir. (Kâsânî, Bedâ’i, 1/304-305) Çünkü erkek iddet beklemek zorunda olmadığından evliliğin koca açısından sona erdiği kabul edilmektedir. (İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, 2/111) Şâfiî mezhebine göre ise nikâhın doğurduğu sonuçların bir kısmı, ölümle son bulmadığından koca, ölen eşini yıkayabilir. (Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 2/12) Ayrıca Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre de kocanın hanımını yıkaması caizdir. (İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/390) Sonuç olarak, kadının iddet süresince vefat eden kocasını yıkayabileceği konusunda ittifak vardır. Ayrıca Hanefî mezhebi dışındaki mezhepler, kocanın da vefat eden eşinin cenazesini yıkayabileceği görüşündedir. Dolayısıyla erkek olsun kadın olsun eşin, ölen eşinin eline ve yüzüne bakabileceği gibi gerektiğinde bedenine de bakabileceği ve cenazesini yıkayabileceği görüşü ile amel edilebilir.
Orijinal kaynak

Benzer fetvalar

FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Selamünaleyküm. Erkeğin ölen hanımının yüzüne bakması elle temas etmeden caizdir. Cenazesini yıkama gibi bir durum olursa bu Hanefi mezhebinde caiz değildir.

Bir erkek, vefat etmiş eşinin yüzüne bakabilir mi? Bildiğim kadarıyla Hanefi mez
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Cenaze yıkanıp kefenlendikten sonra yüzünün açılarak yakınlarının ve dostlarının ona son kez bakmaları veya öpmeleri caizdir. Nitekim Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Osman b. Maz’ûn (r.a.) (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 40 [3163]) ve oğlu İbrahim vefat ettiğinde (Buhârî, Cenâiz, 43 [1303]) böyle yaptığı bilinmektedir. Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.s.) vefat ettiğinde Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) de onun yüzünden örtüyü kaldırdığı, sonra da üzerine kapanıp, iki kaşının arasını hürmetle öptüğü ve ağlamaya başladığı hadis kaynaklarında nakledilmektedir. (Buhârî, Cenâiz, 3 [1241]) Kadın cenazenin yüzüne mahremi olan erkekler ve kadınların bakmaları caiz ise de mahremi olmayan erkeklerin herhangi bir zaruret bulunmadıkça bakmaları mekruh görülmüştür. Erkek cenazenin yüzüne kadınların bakmasında ise bir sakınca yoktur. (Kâsânî, Bedâ’i, 1/304-305; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 2/46)

Yıkanıp kefenlendikten sonra cenazenin yüzünü açıp bakmak caiz midir?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Dinimizde farz olan ibadetler, gerekli şartları taşıyan kadın-erkek herkesin yapması gereken bireysel ibadetlerdir. Bu ibadetleri yapması için eşlerin birbirlerine engel olması caiz değildir. Bununla birlikte Hanefî ve Hanbelî mezheplerine göre haccın farz olması için gidip gelinceye kadar yeterli maddî imkânın yanı sıra kadının yanında bir mahreminin de bulunması gerekir. (İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, 2/419; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3/230) Şâfiîlere göre üç veya daha fazla güvenilir kadın, yanlarında eş veya mahremleri olmasa da hacca gidebilir. Mâlikî mezhebine göre ise bir kadın, güvenilir bir grup içerisinde olması hâlinde tek başına hacca gidebilir. Ancak kadınlardan oluşan bir grup içinde olması tavsiye edilir. (Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 2/216; Desûkî, Hâşiye, 2/9-10) Bu itibarla Hanefî mezhebine göre evli bir kadının kendisiyle birlikte gideceği bir mahremi yoksa hacca gitmesi uygun değildir. Ancak kocasının iznini ve rızasını alan bir kadın, güvenilir bir hac organizasyonuyla Şâfiî ve Mâlikî mezheplerini taklit edip mahremsiz olarak hacca gidebilir. Haccın gerekli şartlarını taşıyıp yanında bir mahremi olan kadının farz olan hacca gitmesine eşi engel olamaz. Buna hakkı yoktur. (İbn Kudâme, el-Muğnî, 3/231) Umre farz olmadığı için yanında mahremi olsa bile kocasının izni olmadan bir kadın umreye gidemez.

Evli bir kadın, kocasının iznini almadan veya yanında mahremi olmadan hac veya u
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Kaybolup da kendisinden haber alınamayan, yeri ve hayatta olup olmadığı bilinmeyen kişiye “mefkûd” denilir. Fakihler, mefkûdün eşinin boşanma hakkı konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Hanefîler “hükmen ölüm kararı” için “akranlarının vefatına kadar veya ortalama olarak yaşayabileceği azami süre beklemek gerekeceği” görüşünü benimsemişler; ayrıca bu durumu, eşinin müracaatı üzerine mahkeme tarafından “evlilik bağına son verilmesine imkân sağlayan bir gerekçe” saymamışlardır. (Serahsî, el-Mebsût, 11/35-36) Hanbelî mezhebinde, “mefkûd/kayıp” kişinin ortalama olarak yaşayabileceği süre dolunca; (Haraşî, Şerhu Muhtasar, 4/149-151) Şâfiî mezhebindeki yaygın görüşe göre de “daha fazla yaşamayacağına kanaat getirildiğinde” ölü sayılmasına mahkeme tarafından karar verilir. (Şâfiî, el-Ümm, 5/255-256; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 4/48) Mâlikîlere göre ise mefkûd/kayıp kişinin eşinin müracaatı üzerine hâkim gerekli araştırmayı yapar. Bilgi edinilmesinden ümit kesilmesi hâlinde “dört yıl” beklenir; bu süre bitince hâkim ayırma kararı verir ve kadın vefat iddetini bekledikten sonra başkasıyla evlenebilir. (Sahnûn, el-Müdevvene, 2/29; Haraşî, Şerhu Muhtasar, 4/149; Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, 6/4873) 1917 tarihli Osmanlı Hukûk-ı Âile Kararnâmesi de konuyu bu görüşe göre düzenlemiştir. (HAK, md. 126, 127) Bu içtihat maslahata daha uygundur.

Kayıp olup da hayatta olup olmadığı bilinmeyen bir kişinin eşi başkasıyla evlene
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Tarafların hukukunu korumak için nikâhın tescili önemlidir. Bununla birlikte halk arasında dinî nikâh olarak bilinen bir merasimle de bazen evlilikler söz konusu olabilmektedir. Bu şekilde kurulan aile birliğinin herhangi bir sebeple sürdürülememesi hâlinde ayrılmak da gündeme gelebilmektedir. Böyle bir durumda en doğrusu tarafların ortak irâdeleriyle sonuca gitmeleridir. Bu bağlamda erkeğin, sırf kadına zarar vermek amacıyla kadını boşamamakta ısrar etmesi dinen doğru değildir. (el-Bakara, 2/231) Evliliğin sonlandırılması hususunda eşlerin ortak karar verememesi ve erkeğin boşamamakta ısrar etmesi hâlinde resmî nikâh bulunmadığı için mahkemeye de başvurulamayacağına göre, kadın ve erkeğin aileleri bu konuda bir sonuca varmak üzere birer hakem seçerler. (en-Nisâ, 4/35) Ailelerden biri hakem seçmeye yanaşmazsa sorumluluk sahibi yakınları âdil ve tarafsız bir hakem seçebilirler. Hakemlerin yetkisi konusunda âlimler farklı görüşler ortaya koymuşlardır. İmam Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî’ye göre hakemlerin görevi arabuluculuk olup tarafların irâdesi dışında bir çözüme gidemezler. (bk. Şâfiî, el-Ümm, 5/124-125; Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, 3/154; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 4/429) İmam Mâlik’in görüşüne göre ise hakemler duruma göre evliliğin devamına ya da sona erdirilmesine hükmedebilirler. (Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, 3/152; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, 3/117) Hukûk-ı Âile Kararnâmesi de bu içtihadı kanunlaştırmıştır. (HAK, md. 130) Buna göre söz konusu durumda erkek boşamaya yanaşmazsa kadının ayrılması hakemler aracılığıyla gerçekleşebilir.

Resmi nikâhı bulunmayan evli bir kadın nasıl boşanabilir?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Ulemamızın genel görüşüne göre, kadın, ölen kocasının cenazesini yıkayabilir. Bunda bir sakınca bulunmamaktadır.

Hocam kadının vefat eden eşini yıkayıp kefenlemesi dinen uygun mudur?

NAMAZ konusundaki diğer fetvalar

FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Radyo, televizyon, internet ve diğer teknolojik araç ve platformlardan Kur’ân-ı Kerîm’i dinleme esnasında secde âyeti geçtiğinde tilâvet secdesi yapılması gerekir.

Radyo, televizyon ve internet gibi araçlardan Kur’ân-ı Kerîm dinlerken secde âye
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Kunut; namazda rükûnun hemen öncesi ya da sonrasında Allah Teâlâ’ya dua etmektir. Hz. Peygamber’in (s.a.s) namazda kunut yaptığı sahih hadislerle sabittir. (Buhârî, Vitir, 7 [1001-1004]; Müslim, Mesâcid, 294-308 [675-679]) İslam âlimleri bu rivayetlerden yola çıkarak mutad olarak yapılan kunut ve musibet zamanlarında yapılan kunut (kunûtu’n-nevâzil) olmak üzere iki çeşit kunut olduğunu söylemişlerdir. a. Mutad olarak yapılan kunut: Dört mezhep âlimleri mutad olarak yapılan kunutun meşruluğu konusunda ittifak etmişlerdir. Hanefîlere göre vitir namazının son rekâtında rükûdan önce tekbir alıp kunut yapmak vaciptir. Diğer üç mezhebe göre ise kunut yapmak sünnet olup; Hanbelîlere göre vitir namazında, Şâfiîlere göre sabah namazında ve Ramazan’ın ikinci yarısına mahsus olmak üzere vitir namazında, Mâlikîlere göre ise sabah namazında yapılır. (Merğinânî, el-Hidâye, 1/66-67; Nevevî, el-Mecmû‘, 3/492-493; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/111-115, Şinkîtî, Levâmi‘ü’d-dürer, 2/127-130) Konuyla ilgili rivayetlere istinaden Hanefîler kunutta “Allahümme innâ neste‘înüke” ve “Allahümme iyyâke na‘budu”, Şâfiîler ise “Allahümmehdinî fî men hedeyte...” (Tahâvî, Şerhu meâni’l-âsâr, 1/249; Ebû Dâvûd, Salât, 338 [1425-1429]; Tirmizî, Tirmizî, Vitir, 10 [464]; Abdürrezzâk, el-Musannef, 3/384-388 [5108-5118]) diye başlayan duaları okumaktadırlar. b. Musibet zamanlarında yapılan kunut (kunûtu’n-nevâzil): Hz. Peygamber’in (s.a.s) “Bi’r-i Maûne” hadisesinde bir ay boyunca sabah namazında kunut yaptığı bilinmektedir (bk. Buhârî, Megâzî, 30 [4090]; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/424 [15531]). Buna binaen İslam âlimlerinin çoğuna göre savaş, kıtlık, afet ve salgın gibi musibet zamanlarında namazda kunut yapmak meşrudur. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 2/11; Remlî, Nihâyetü’l-muhtâc, 1/508; Karâfî, ez-Zahîre, 2/231; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/114) Sonraki Hanefi âlimlere göre musibet zamanında yapılacak kunut, sabah namazının farzının son rekâtında rükûdan doğrulunca imam tarafından cehrî (sesli) olarak yapılır ve cemaat de yapılan duaya sessizce “âmîn” der. Bununla birlikte imam söz konusu kunutu sessiz yapmayı tercih ederse cemaat de içinden kunut duası okur. Vitir namazında yapılan kunuttan farklı olarak sabah namazında yapılacak kunut duası öncesinde ayrıca tekbîr alınmaz. Yine bu kunutun cemaatle yapılması asıl olup, münferiden kılınan namazlarda yapılması uygun görülmemiştir. (İbnü’l-Hümâm, Fethü’l-kadîr, 1/434-436; İbn Nüceym, el-Bahru’r-râik, 2/47-48; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 2/11-12; Tehânevî, İ‘lâü’s-sünen, 6/112-123) Böyle bir kunut esnasında ellerin bağlanması daha uygundur. Bazı Hanefî âlimleri ise ellerin semaya yönelmiş halde baş hizasına kadar kaldırılmasını da caiz görmüşlerdir. (Tehânevî, İ‘lâü’s-sünen, 6/121-123). Şâfiîlere göre ise musibet zamanlarında sadece sabah namazında değil diğer vakit namazlarında da farzın son rekâtında kunut yapılabilir. (Nevevî, el-Mecmû‘, 3/504-507) Sonuç olarak; musibet zamanlarında cemaatle kunut (kunûtu’n-nevâzil) yapılabilir. Bu durumda imam, Kur’ân-ı Kerîm’deki dua mahiyetindeki ayetlerden veya Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yaptığı bilinen (me’sûr) dualardan uygun olanları okur. Diğer yandan böyle bir uygulamanın toplum tarafından bilinmediği yerlerde karışıklığa neden olmamak için namazdan sonra zulmün önlenmesi ve musibetin kalkmasına yönelik dua yapılması daha uygun olur.

Kunut nedir? Hangi namazlarda kunut yapılır? Musibet zamanlarında namazda kunut
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Cuma namazı vakti girdikten sonra imam hutbeye çıkmadan önce nâfile namaz kılmak sünnettir. Ancak hutbe okunurken nâfile namaza başlamak caiz değildir. (Merğînânî, el-Hidâye, 1/84; Mevsılî, el-İhtiyâr, 1/84; Nevevî, Mecmû‘, 4/550; Saîdî, Hâşiyetü’l-adevî, 1/381; Nefrâvî, el-Fevâkihü’d-devânî, 1/266; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/237, 240-241) Bu nedenle hacıların Mekke ve Medine’de cuma günü hatip minbere çıktığı andan itibaren cumanın ilk sünneti veya nâfile namaz kılmakla meşgul olmayıp hutbeyi dinlemeleri gerekir. Bu durumda edâ edemedikleri ilk sünneti cumanın farzından sonra kılabilirler.

Mekke ve Medine’de Cuma namazı vaktinde ezanın hemen ardından hutbeye başlandığı
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Dünya Sağlık Örgütü tarafından küresel bir salgın olarak ilan edilen, henüz tedavisi bulunamayan ve bu nedenle binlerce kişinin ölümüne sebep olan Yeni Tip Koronavirüs (COVİD 19) salgını sebebiyle Cuma namazının yanı sıra vakit namazlarının da cemaatle kılınması hususu yetkili mercilerin verdiği bilgiler çerçevesinde ele alındı. Buna göre, Yeni tip koronavirüs, bulunduğu ortamda insandan insana hızlı bir şekilde yayılarak çok kısa sürede salgın haline gelmekte; Virüs ilk bulaştığı anda fark edilemediğinden hastalığı taşıyan kişiler, aynı ortamda bulunan diğer insanlar için büyük bir tehlike oluşturmakta; İnsanların toplu halde bulundukları mekânlar, söz konusu virüsün yayılması için oldukça uygun bir ortam oluşturup hastalığın salgın hale gelmesinde yüksek risk taşımaktadır. Ülkemizde vaka sayısının artmaya başlamasıyla birlikte, kamu otoritesi tarafından, tedbir olarak insanların bir araya geldiği organizasyonlar iptal edilmiş ve toplu olarak bulunulan birçok mekânın da kapatılmasına karar verilmiştir. Yaşanan bu olağanüstü durum dikkate alındığında câmi ve mescitlerde, namazların cemaatle kılınmaya devam edilmesi halinde virüsün yayılma riskinin artabileceği anlaşılmaktadır. Bu itibarla temel gayelerinden biri de insan hayatını korumak olan İslam dini, insanların hayatını riske atacak uygulamalara asla cevaz vermez. Nitekim Peygamber Efendimiz; “Bir yerde veba hastalığı çıktığını duyarsanız oraya girmeyin, bulunduğunuz yerde veba hastalığı çıkarsa o bölgeden de ayrılmayınız” buyurarak karantina uygulamasına dikkat çekmiş; “Bulaşıcı hastalık taşıyan kişi, sağlam kişinin yanına gitmesin” buyurarak salgın hastalıklara karşı tedbirli olmanın gereğini vurgulamıştır. Dolayısıyla hastalığın yayılma tehlikesi ortadan kalkıncaya kadar Cuma namazı başta olmak üzere cami ve mescitlerde cemaatle namaza ara verilmesi gerekli hale gelmiştir. Bu süreçte cuma namazı yerine münferiden öğle namazlarının kılınması, İslam’ın şiârı olan ezanların okunmaya devam edilmesi ve gerekli tedbirler alınarak camilerin münferiden namaz kılmak isteyenler için açık bulundurulmasının uygun olacağına karar verilmiştir. GEREKÇE: İslam dini insanın huzur ve güven içerisinde yaşayıp kulluğunun gereklerini yerine getirebilmesi için uyulması gereken temel ilkeler koymuştur. İslam âlimleri de bu doğrultuda can, din, nesil, akıl ve mal şeklinde sıralanan (zaruriyyâtı hamse) beş değerin korunmasını insan ve toplum için hayati derecede vazgeçilmez görmüşlerdir. Dini koruma ilkesi, dinin emir ve yasaklarına uyulmasını gerektirirken; canın korunması ilkesi öncelikli olarak hayat hakkının dokunulmazlığını ve hayatı sonlandıracak tehlikelerin bertaraf edilmesini gerektirmektedir. Buna göre Müslüman, bir taraftan kulluğunun gereklerini (ibadet) yerine getirmekle yükümlüyken diğer taraftan da gerek kendisinin gerekse başkasının hayatını korumak için tedbirler almakla sorumlu tutulmuştur. Bilindiği üzere bir kısım ibadetlerin ifasında da sağlıklı olmak temel şart olarak görülmüştür. Dinimiz, insan hayatının dokunulmazlığını koruma altına almış ve buna zarar verecek unsurların ortadan kaldırılmasını emretmiştir. Sağlığın korunması için önleyici tedbirlere başvurulması ve hastalandıktan sonra da tedavi olunmasının gerekliliği de bu esas üzerine bina edilmiştir. Her hastalığın mutlaka şifasının da yaratıldığını bildiren (Buhârî Tıp, 1; Müslim, Selâm 26/69) Hz. Peygamber (s.a.s.) ayrıca “Tedavi olun ey Allah’ın kulları!” (İbn Mâce, Tıp, 1) buyurarak tedavinin önemine de dikkat çekmiştir. Buna göre, öncelikle sağlıklı yaşamak ve hastalıklara zemin hazırlamamak için önleyici tedbirlere başvurulmalı, hastalanınca da tedavi olunmalıdır. Bunun yanında gerek birey gerekse toplum olarak sağlık risklerine karşı dikkatli olunması ve özellikle de bulaşıcı hastalıklara karşı gereken tedbirlerin alınması da dinimizin bir gereğidir. Nitekim Allah Resülü (s.a.s.), bu bağlamda bulaşıcı hastalıkların yayılmasını engelleme amacına matuf olarak “Bir yerde salgın hastalık çıktığını duyarsanız oraya girmeyin, bulunduğunuz yerde salgın hastalık çıkarsa o bölgeden de ayrılmayınız” buyurarak (Buhârî, Tıp 30; Müslim, Selâm 32/92-96.). karantina uygulamasına dikkat çekmiştir. Bir diğer hadis-i şerifinde de “Bulaşıcı hastalık taşıyanın sağlamla aynı ortamda bulunmasını engelleyiniz” (Buhâri, Tıp, 53) buyurarak salgın hastalığa karşı tedbirli ve ihtiyatlı bir yol takip edilmesini vurgulamıştır. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu hassasiyeti onun eylemlerine de yansımıştır. Nitekim kendisine bağlılıklarını bildirmek üzere gelen bir heyet içerisinde bulaşıcı hastalığı olan bir kimsenin bulunduğunu öğrenince onunla musafaha etmeyip “Biz senin biatini kabul ettik, evine dönebilirsin” (Müslim, Selâm, 36/126) şeklinde mukabelede bulunarak bulaşıcı hastalığa maruz kalanlarla yakın temastan uzak durmuştur. Hz. Peygamber’de (s.a.s.) görülen bu duyarlılık Sahabe uygulamasına da yansımıştır. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) Şam’a giderken orada salgın hastalık bulunduğunu haber alınca yaptığı istişareler sonucunda tedbir amacıyla geri dönmeye karar vermiştir. Bunun üzerine kendisine “Allâh’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diye soranlara “Evet, Allâh’ın kaderinden, yine Allâh’ın kaderine kaçıyoruz.” (Buhârî, Tıp, 30; Müslim, Selâm 32/98) cevabını vererek Allah’ın kudretinin her şeyi kuşattığını vurgulayıp insana düşenin tedbir almak olduğuna işaret etmiştir. Aynı şekilde sahâbî Amr b. Âs’ın da bu minvalde bir uygulama yaptığı, Hz. Ömer’in de bunu onayladığı kaynaklarda yer almaktadır (İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, VII, 79). Konuyla ilgili olarak “Daha büyük zararı önlemek için küçük zarar tahammül edilir” kaidesi ile ölüm riski taşıyan salgına nispetle cemaatle namaza bir süre ara vermenin uygun olacağı sonucuna varılabilir. Bu bağlamda salgın hastalığından daha hafif sayılabilecek olan şiddetli yağmur durumunda da cemaatle namaza ara verme uygulamaları söz konusu olmuştur. Nitekim Abdullah b. Abbas, yağmurlu bir günde müezzine “Namazlarınızı evlerinizde kılın!” ilanını yapmasını emretmiştir. Bu uygulama insanlar tarafından yadırganır gibi olunca “Bunu benden daha hayırlı olan Rasûlullah (s.a.s) yaptı…” cevabını vermiştir. (bkz. Buhârî, Cuma, 14) Bu hadisten olağanüstü durumlarda cemaatle namaza ara verilebileceği anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, sağlık otoritelerince “küresel salgın” olarak ilan edilen bir hastalık zuhur edince hem kişi hem toplum sağlığını tehlikeye maruz bırakmamak ve bu yolla İslam’ın vazgeçilemez değerde gördüğü “hayatı korumak” ilkesini gerçekleştirmek amacıyla söz konusu salgın geçinceye kadar cemaatle namaza ve Cuma namazlarına katılmayı ertelemek kaçınılmaz olacaktır. Zira toplu halde eda edilen bu ibadetlere katılmak için sağlıklı olmanın yanında başkasının sağlığını da tehlikeye atmama dinimizde temel bir duyarlılık olarak kabul edilmiştir (Buhârî, Ezan, 160; Müslim, Mesâcid, 17/68-77; Ebû Davud, Salât, 217). Hz. Peygamberin (s.a.s) “İslâm’da zarar vermek de zarara zararla karşılık vermek de yoktur” (Muvaṭṭa, Aḳdıye, 31; Müsned, I, 313; İbn Mâce, Ahkâm, 17) buyruğu da bunu gerektirmektedir.Bulaşıcı hastalık tehlikesinin bütün bir toplumu ve hatta insanlığı tehdit eden küresel bir boyut kazanması durumunda kamu otoritesinin toplu alanlarda bulunmayı ve toplu faaliyet yapmayı yasaklama yetkisi yanında toplu ibadet yapmayı da geçici olarak erteleme yetkisi vardır. İslam’ın “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!” (Bakara 2/195); “Kendinizi öldürmeyin!” (Nisâ 4/29) buyrukları doğrultusunda, yetkili mercilerin bu kararına uymak gerekir.

Koronavirüs Salgını Sebebiyle Cuma Namazı ile Vakit Namazlarının Cemaatle Kılınm
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Cuma namazı da dâhil olmak üzere cemaatle kılınan namazlarda imam ile ona uyanların hakikaten veya hükmen aynı mekânda bulunması şart olduğundan televizyon, internet vb araçlarla yayınlanan namazlara başka yerlerden uyulması da caiz değildir. Bu sebeple imamın namaz kıldırdığı mekânın hakikaten ya da hükmen dışında olan başka bir mahalde bulunan bir kimsenin o imama uyarak namaz kılması durumunda bu namaz geçerli olmaz. Cuma namazı, akıl sağlığı yerinde ve ergenlik çağına erişmiş sağlıklı, hür ve mukim (misafir olmayan) erkeklere farz olan bir ibadettir. Bu namaz aynı zamanda İslam’ın şiarlarından yani saygı gösterilmesi ve korunması gereken belli ibadet, işaret ve sembollerinden biridir. Yüce Allah, “Ey inananlar! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında, alışverişi bırakıp hemen Allah’ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.” buyurmaktadır (Cuma, 62/9-10). Bütün ibadetlerde olduğu gibi İslam dininin temel ibadetlerinden biri olan Cuma namazı da Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından uygulanıp öğretildiği biçimiyle eda edilir. Çünkü ibadetler gerek şartları ve rükünleri gerek eda ediliş şekilleri açısından aklın alanına girmeyen, hikmetleri hakkında bazı yorumlar yapılabilse de içerik ve gerekçeleri akıl ile tam olarak kavranamayan (taabbüdî) hükümlerdir. Bu bağlamda yukarıdaki ayetin nüzulünden ve Hz. Peygamber’in kıldırdığı ilk Cuma namazından itibaren bu önemli dinî şiarla ilgili olarak şu noktaların öne çıktığı görülmektedir: Bu hükmü içeren hadis-i şeriflerden bir kısmı şöyledir:

Kitle İletişim Araçları Vasıtasıyla Evde Cuma Namazı Kılınması
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Cuma namazı, gerekli şartları taşıyan her mümin erkeğe farzdır. Bu namazla yükümlü olmanın şartlarından birisi, cemaate katılmaya mâni bir mazeretin bulunmamasıdır. Zira meşru bir mazeretin varlığı, cuma namazının farziyetini düşürmektedir. Hastalık, şiddetli yağış, aşırı soğuk ve sıcak gibi elverişsiz hava koşulları yanında salgın hastalık da kişiye cumanın farz olmasını düşüren bu mazeretler kapsamındadır. Salgın döneminde maske ve mesafe gibi tedbirlere riâyet edilerek cemaatle namaza devam edilebilmektedir. Ancak bu tedbirler, kış mevsiminin getirdiği elverişsiz hava koşullarıyla birleştiğinde, ülkemizde, cemaatin bir kısmı camide yer bulamadığından dolayı cuma namazını kılamamaktadır. Bu durumda, cuma namazını kılamayan kişilere öğle namazını kılmak farz olur. Bu, Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde sabit olduğu bilinen ve günümüze kadar ittifakla uygulanan bir hükümdür. Gerek yukarıda işaret ettiğimiz mazeretler nedeniyle cuma namazının farziyetinin düşmesi gerekse cuma kılamayanların öğle namazını kılmakla yükümlü olmaları nedeniyle, aynı camide ikinci kez cuma namazı kılınmasını gerektiren bir zaruret oluşmamaktadır. Bu itibarla, bir camide birden fazla cuma namazının kılınması meşru değildir. Diğer yandan bulaşıcı salgın hastalığa yakalananların ve temaslı olanların cemaate katılmamaları ve karantina şartlarına riâyet etmeleri dinen zorunludur.

Salgın ve elverişsiz hava şartlarında bir camide birden fazla cuma namazı kılınm

Paylaş

XWhatsAppTelegramFacebook
Bu içerikte bir hata mı var? Bize bildirin.

Site deneyimini iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Ayrıntılar için Çerez Politikası.