Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Ruh üflenmeden önce kürtaj uygulaması caiz midir?
Cevap
Benzer fetvalar
İnsan hayatının korunması, İslâm dininin beş temel ilke ve amacından biridir. Zira en şerefli varlık olan insanoğlu saygındır ve dokunulmazdır. İnsanın yaşama hakkı, erkek spermi ile kadın yumurtasının birleştiği ve döllenmenin başladığı andan itibaren Allah tarafından verilmiş temel bir hak olup, artık bu safhadan itibaren anne baba da dâhil hiçbir kimsenin bu hakka müdahale etmesine izin verilmemiştir. Buna göre, annenin hayatının korunması gibi haklı ve kesin bir zaruret olmaksızın gebeliğe son vermek caiz değildir.
Hayatın korunması, İslâm’ın korunmasını emrettiği beş temel değerden biridir. Yaşama hakkı, yumurta ve sperm hücrelerinin döllenmesiyle başlar. Bu aşamadan itibaren, annenin hayatının korunması dışında bir gerekçeyle gebeliğe son vermek caiz değildir. Ancak çoğul gebeliklerde ceninlerden yaşama perspektifi bulunmayana müdahale edilmediği takdirde diğerlerinin de kesin olarak öleceği durumlarda hasta olan cenine müdahale ile sağlıklı olanların hayatı korunabilir. Ceninlerden hepsinin sağlıklı olup birini diğerine tercih imkânı olmayan durumlarda ise bir canın yaşatılması için bir başka canın öldürülmesi dinen kabul edilemez.
İnsan hayatının korunması dinin vazgeçilmez değerlerindendir. Yaşama hakkı, sperm ve yumurta hücrelerinin birleştiği ve döllenmenin başladığı andan itibaren Yüce Allah tarafından verilmiş temel bir hak olup artık bu safhadan itibaren anne ve baba da dahil hiçbir kimsenin bu hakkı ihlal etmesine izin verilmemiştir. Kur’an ve sünnette yer alan genel kaideler ve hükümler, dinen meşru bir gerekçe olmadıkça anne karnındaki ceninin hayatının sonlandırılmasına müsaade etmez. Bu itibarla, annenin hayati tehlikesi gibi haklı ve kesin bir zaruret olmaksızın anomalili de olsa gebeliği sonlandırmak dinen caiz değildir.
Ruh, genel itibarıyla hayatın kendisine bağlı olduğu öz şeklinde ifade edilmiştir. (bk. İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, “rvh” 2/462) Bu terim, “nefs” kelimesiyle aynı anlamda kullanıldığı gibi farklı manalarda da kullanılmıştır. (Rağıb, Müfredât, “rvh” 369) Farklı tarifleri bulunmakla birlikte kelâm âlimlerinin ekseriyetine göre insan ruhu; ana rahminde insana melek tarafından verilen/üflenen ve ölümü anında ise insan bedeninden çıkarılan hakikat şeklinde tanımlanmıştır. (bk. et-Tehânevî, Keşşâf, "rvh", 1/875-885; Yavuz, "Ruh", DİA, 35/187) Kur'ân-ı Kerîm’de “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: “Ruh Rabbimin işlerinden bir iştir ve size onunla ilgili pek az bilgi verilmiştir.” (el-İsrâ, 17/85) buyrularak insanlara ruhun mahiyeti hakkında sınırlı bilgi verildiği ve onun gerçek bilgisinin Allah katında olduğu ifade edilmiştir. Ruh, Allah’ın zatının bir parçası değil, kendi dışında yarattığı bir özdür. Şu âyeti kerimede “Onun şeklini tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim vakit siz de hemen onun için secdeye kapanın.” (el-Hicr, 15/29) şeklinde ruhun Allah’a nispet edilmesi, “Beytullah” misalinde olduğu gibi ruhun önemine ve mertebesinin yüceliğine işaret etmek içindir. (Elmalılı, Hak Dini, 3/814) İslâm âlimleri ruh ve bedenin ayrı birer varlık olduğunda ittifak etmişlerdir. Söz konusu ayrılığa işaret eden pek çok âyet ve hadis de bulunmaktadır. (bk. el-Hicr, 15/29; es-Secde, 32/9; Sâd, 38/71-72; Müslim, Cenâiz, 7 [920]) Ruhun yaratılmış olduğu konusunda ittifak eden âlimler onun bedenden önce mi yoksa beden oluştuktan sonra mı yaratıldığı hususunda görüş ayrılığı içerisindedirler. Bazı âlimler ruhun bedenden sonra yaratıldığını kabul ederken (İbn Kayyım, er-Rûh, 2/453 vd.) bazıları ise bir kısım âyet ve hadislere dayanarak (bk. el-A‘râf 7/172; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 126 [3075]; Muvatta’, Kader, 2) ruhların bedenlerden önce yaratıldığını savunmuşlardır. (Kurtubî, el-Câmi’, 7/313-318) İslam düşünürleri ruh bedene girdikten sonra, onun bedenle nasıl bir ilişki içerisinde olduğuna dair muhtelif görüşler ortaya koymuşlardır. Bazı âlimler bu konuda söz söylemenin mümkün olmadığını savunurken bazıları ise beden ve ruhun nasıl etkileşim içerisinde olduğuna dair farklı kanaatler zikretmişlerdir. (bk. İbn Kayyım, er-Rûh, 2/521) İnsan dünya hayatını ruh-beden bütünlüğü içinde yaşar; öldükten sonra bozulan bu bütünlük ahirette yeniden yaratılışla birlikte tekrar kazanılarak ebedî bir hayata dönüşür. Zira pek çok âyette insanların öldükten sonra yeniden ruh-beden bütünlüğü içerisinde ebedî bir yaşam için diriltilecekleri haber verilmektedir. (bk. el-Bakara, 2/25; Âl-i İmrân, 3/198; Hûd, 11/23; Kâf, 50/34) Diğer taraftan cin ve melek gibi varlıkların da ruh sahibi oldukları kabul edilmiştir. Öte yandan ruh kavramı, ‘canlılığı sağlayan öz’ olarak kabul edildiğinde insandakinden farklı niteliklerde hayvanlar ve bitkilerin de ruh sahibi olabileceği değerlendirilmiştir. Netice itibarıyla Allah’ın “kün” emriyle yarattığı bir varlık olarak telakkî edilen ruh, insanın her daim ilgisine konu olmuş ve hakkında yapılan tartışmalar ekseninde ele alınarak farklı yorumlar geliştirilmiştir. Her ne kadar mahiyeti kapalı olsa da varlığında şüphe olmayan ruh, insan hayatının kendisine bağlı olduğu öz olarak kabul edilmekte, gaybî ve müteşâbih bir konu olması nedeniyle naslarda yer alan bilgiler dışında tafsilatına vâkıf olunamayacağı bilinmektedir. Ruhun mahiyeti hakkında kesin bilgiler ancak Yüce Rabbimizin katındadır.
İslam’a göre insan mükerrem bir varlık olup saygın ve dokunulmazdır (el-İsrâ 17/70). Bu sebeple ölü de olsa insanın beden dokunulmazlığının korunması dinî bir yükümlülüktür (bk. Buhârî, Cenâiz, 47 [1308]; Müslim, Cenâiz, 96 [971-972]; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 64 [3207]). Dinimizde ancak zarurî durumlarda ölünün bedenine müdahaleye izin verilmiştir. Nitekim İslam âlimleri, vefat etmiş bir kadının karnındaki canlı çocuğun kurtarılması için ölen anne üzerinde cerrahî müdahaleyi caiz görmüşlerdir (Kâsânî, Bedâ’i‘, 5/130; Nevevî, el-Mecmû‘, 3/138; 5/302). Aynı ilkeden hareketle bilinmeyen bir hastalığın tespit edilmesi, toplumsal zararların önlenmesi ve hastaların tedavi edilmesi gibi maslahatlar doğrultusunda yakınlarının rızası alınarak ölü üzerinde inceleme yapılmasına cevaz verilmiştir (DİYK, 1952/211 Tarih ve Sayılı Karar). Kadavra, tıp ve biyoloji alanlarında eğitim ve araştırma amacıyla kullanılan ölü insan bedenidir. Sağlığın korunması temel maksadından hareketle tıp biliminin gelişmesi ve bu alanda hizmet verecek kişilerin yetiştirilmesi amacıyla insan bedeni kadavra olarak kullanılabilir. Bu uygulamanın meşruiyeti, aşağıdaki şartlara riayet edilmesine bağlıdır:
Sağlığa zararlı olmamak şartıyla deri altına hormon düzenleyici yerleştirmek (implant), kondom kullanmak, azil (geri çekilmek) gibi yöntemlerle hamileliğin önlenmesinde dinen bir sakınca yoktur. Bununla birlikte annenin hayatı söz konusu olmadıkça hamilelik gerçekleştikten sonra, hangi aşamada olursa olsun, kürtaj ve benzeri yöntemlerle çocuğun alınması caiz değildir. Çünkü hamileliğin başlaması ile doğacak çocuğun hayat hakkı gerçekleşmiş olur. Maddî ya da sosyal endişelerle ceninin hayatiyetini bir şekilde sona erdirmek hayat hakkına tecavüzdür. Allah Teâlâ, “Fakirlik endişesi ile çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız.” (el-En‘âm, 6/151) buyurmuştur.
TIP ve SAĞLIK konusundaki diğer fetvalar
İslam dini, insan ve toplum yararına olan her türlü çalışmayı teşvik eder. Ancak bu çalışmaların dini, ahlaki ve manevi değerler açısından sorun oluşturacak ve insanlık için tehlike arz edecek noktalara getirilmesini onaylamaz. Zira ahlaki ilkeler ve dini değerlerden soyutlanarak yapılan çalışmalar, insanlığa fayda yerine zarar getirir. Bu itibarla, insanlığın hayrına olan genetik araştırmalar, dinimizce tasvip edilmekle birlikte, bu araştırmaların insan neslini ve tabiatın dengesini bozacak şekilde yapılması kabul edilemez. İnsan varlığı sperm ve yumurtanın döllenmesiyle başlamakta olup, ilk anından itibaren embriyonun yaşam hakkının korunması gerektiğinden onun deney aracı olarak kullanılması caiz görülemez. Ancak vücudun kemik iliği, yağ dokusu vb. bölgelerinden elde edilen kök hücrelerin ise tedavi amacıyla kullanılmasında dinen bir sakınca yoktur.
Tüp bebek yönteminde, evliliği fiilen devam eden eşlerin dışında üçüncü şahıslara ait sperm, yumurta, embriyo ya da rahmin kullanılması; çocuk sahibi olmanın evlilik kurumunun dışına taşınması, nesep ve nesil güvenliğinin zedelenmesi ve mahremiyet ilkelerinin ihlal edilmesi sebebiyle dinen caiz değildir. Bu itibarla, tüp bebek yöntemiyle çocuk sahibi olma yönündeki cevazın, nikâhlı karı-koca (evliliği fiilen devam eden çift) ile sınırlı olduğu bilinmelidir.
Günümüzde yumurta hücresinin dondurulup uzun yıllar saklanabilmesi tıbbi teknolojinin ilerlemesiyle artık mümkün hale gelmiştir. Öyle ki, kadının yumurtalıklarından toplanan yumurta hücreleri ileriki yıllarda çocuk sahibi olabilmesi için dondurulup saklanabilmektedir. Özellikle kanser tedavisi, erken menopoz, yumurtalık rezervi azalması ve yumurtalıkların alınmasını gerektirecek ameliyatlardan önce bu yola başvurulduğu görülmektedir. Bu itibarla, yukarıda ifade edilen tıbbi zorunluluk hallerinde, yumurta hücresinin dondurulmasında ve dondurulan bu hücrenin, ileride yumurta sahibinin döllendirilme anındaki nikahlı eşinin spermiyle aşılanmasında dinen bir sakınca yoktur. Ayrıca nesil emniyeti açısından dondurulmuş yumurtaların başkalarının eline geçmemesi için her türlü yasal ve tıbbi tedbirlerin de alınması gerekir.
Kadın veya erkekteki bir hastalık sebebiyle, cinsel ilişkiyle gebeliğin gerçekleşmesi mümkün olmadığı takdirde sperm, yumurta ve rahim aynı karı kocaya (evliliği fiilen devam eden çifte) ait olmak şartıyla tüp bebek tedavisi ile çocuk sahibi olmakta dinen bir sakınca yoktur. Ancak tüp bebek uygulamasında tıbben gerekli olan asgari miktarda yumurtanın döllenmesiyle yetinilmelidir. Bu nedenle gereğinden fazla embriyo oluşturmaktan ve bunları dondurmaktan kaçınılmalıdır.
Gebelik takibi sırasında bir kısmı rutin olarak uygulanan bir kısmı ise fetal hastalık/anomali şüphesi varlığında kullanılan bir takım testler ve işlemlerle fetüsteki problem teşhis edilmeye çalışılmaktadır. Prenatal teşhis adı verilen bu uygulama, yaşamla bağdaşmayan ya da bebeğin devamlı sekelli (işlev veya doku bozukluğu) kalmasına yol açma riski yüksek olan anomalilerin tanınmasına, bebek anne karnında iken ya da doğduktan sonra erken müdahale ile tedavisine imkan tanımaktadır. Anne rahminde cenine zarar vermemek, doğrudan ya da dolaylı yoldan gebeliği sonlandırmamak; bilakis anne rahminde veya doğumdan sonra bebeğin sağlıklı gelişimini ve yaşamasını temin etmeye yönelik olması kaydıyla yapılan test, muayene ve müdahalelerde dinen bir sakınca bulunmamaktadır.