Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Şükür secdesi nasıl yerine getirilir?
Cevap
Benzer fetvalar
Şükür adına yapabileceğiniz en güzel şey namazları aksatmamaktır. Her namazın kendisi bir şükürdür. Zekât vermeniz gerekirse verdiğinizde şükretmiş olursunuz. Kur'an okumayı ilerletirseniz okuduğunuz Kur'an da şükürdür. Dilinizle yaptığınız 'Allah'ı öven her ifade' şükürdür. Özel bir şükür paketine gerek yoktur.
Secde ile ilgili bildikleriniz doğrudur. Secde en güzel dua mahallerinden biridir. Size secdede duanın hükmünü şu şekilde özetleyebilirim: 1- Secde dua mahallidir; orada yaptığımız tesbih de bir çeşit duadır. 2- Farz namazların dışındaki namazların tamamında secdede dua müstahaptır. Hanefi uleması ise farzlarda değil de sünnet namazlarda secdede dua etmeyi uygun görmüşlerdir. 3- Secdede namazda yapılabilir her dua yapılır ve yapılmalıdır. Yalnız namazda yapılacak duada, Kur'an ve hadislerde geçen duaları tercih etmenin en azından namazın azametine riayet bakımından mühim olduğunu bilmemiz gerekir. Allah Teala rızasına yakın olmayı bize müyesser kılsın.
Şükür secdesi ve tilavet secdesi, namaz için gereken şartların bulunduğu bir ibadettir. Namaz kılabilecek şartların oluştuğu durumda şükür secdesi yapılabilir. Hayızlının namaz kılması mümkün olmadığına göre şükür secdesi yapması da mümkün değlidir.
Namazda ve herhangi bir ibadette HİÇ BİR İLAVE yapmamak esastır. Bu hareketiniz namaza zarar vermiyor olsa bile şeytan sizi meşgul ediyor demektir. Öyle yapmayınız.
Namazın rükünlerinden biri de secdeye varmaktır. Namazda rükûdan sonra, ayaklar, dizler ve ellerle beraber alnı yere koymaya secde denir. Her rek’atta iki secde etmek farzdır. Secdede alın ve burun birlikte yere konmalıdır. (Merğînânî, el-Hidâye, 1/51; İbn Kudâme, el-Muğnî, 1/370; Mehmed Zihni, Ni‘met-i İslâm, 254-255) Zira Resûlullah (s.a.s.), namazda secdeye vardığında alnını ve burnunu yere koyar, kollarını yanlarına yapıştırmaz, ellerini de omuz hizasına gelecek şekilde koyardı. (Tirmizî, Salât, 201 [270]) Buna göre özürsüz olarak secdede alnın yere konulup da burnun konulmaması mekruhtur. Bununla birlikte namaz geçerlidir. Alın yere konulmazsa namaz geçersizdir.
Namaz seccadesi konusunda şu ayrıntıları kaydedebiliriz: Âlimlerimiz, namazın direkt çıplak zemin üzerinde kılınmasının müstahab olduğu konusunda söz birliği vardır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin mescidi uzun süre bu şekilde idi. Namazın zemin üzerine konan bir nesne üzerinde kılınmasının caiz olduğu konusunda da âlimlerimiz arasında farklı bir görüşü olan yoktur. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin üzerinde namaz kıldığı bir hasırı bulunuyordu. Yalnız bu hasır topraktan bitmiş bir üründü. Kumaş, yün ve deri gibi farklı nesnelerden seccade yapılıp üzerinde namaz kılınması da cumhur ulemaya göre caizdir. Ashab-ı Kiramın bugünkü seccadelere benzer şeyler üzerinde namaz kıldıklarına dair rivayetler bulunmaktadır. Söz konusu seccade bir kibir vesilesi olarak kullanılıyorsa, seccade mescide/camiye önceden konup bir tür yer haczetmek için kullanılıyorsa bunu mekruh görmüşlerdir. Namaz temiz yer üzerinde kılınması gereken bir ibadet olduğu için seccadenin de temiz olması gerekir. Namaz kılınan seccadenin namaz kılanın bedenin temas ettiği noktalarının temiz olması caiz olmak için yeterlidir. Seccadenin durduğu zeminin temiz olmaması sakınca oluşturmaz. Resim bulunan seccadede namazın durumu şöyledir: Özellikle secde noktasında resim varsa o seccadede namaz mekruh görülmüştür ama namaz caizdir. Namaz seccadesinde Kâbe, Medine ve Kudüs resimlerinin bulunması namaza mani değildir ama bu resimler namaz kılanın huşuunu dağıtacağı için seccadelerin resimli ve süslü, işlemeli olmamasını tercih etmek evla olandır. Namaz seccadesinin ön kısmı bükülerek sütre maksadı ile de kullanılabilir. Namaz kılınacak seccadenin secdeye alın konduğunda alnı batacak kadar yumuşak olmaması gerekir. Özellikle yaşlıların veya diz problemi olanların kılması için ayarlanan seccadelerin yumuşaklık oranı secdeye inildiğinde alnın batmış gibi olmamasıdır. Dijital hizmet veren seccadenin iki yönü önemlidir: Unutma hastalığı bulunan birine hatırlatma yapıyorsa bundan istifade edilebilir. Bunun dışındaki uygulamaların tamamı namazda huşuu ve dikkati dağıtmaya sebep olur ki kullanılması en azından mekruhtur. Çocukların eğitimine ve namaza alışmalarına katkı getirmek için üretilen seccadeler için ise çocuklar tarafından kullanıldığı sürece uygundur denebilir.
NAMAZ konusundaki diğer fetvalar
Hz. Peygamber (s.a.s.), bazı mübarek gün ve gecelerin değerlendirilmesini tavsiye etmiş (Buhârî, Savm, 6 [1901]; Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn, 175 [760]; Beyhakî, Ma‘rifetü’s-sünen ve’l-âsâr, 4/420 [6676]), kendisi de bizzat değerlendirmiştir. (Tirmizî, Savm, 39 [739]; İbn Mâce, İkâmetü's-salavât, 191 [1389]; bk. Nevevî, el-Mecmû’, 5/42-43) Ancak bugün ve gecelere ait özel bir namaz veya ibadet şeklinden bahsetmemiştir. Bu bağlamda mübarek gün ve geceleri, bağışlanma ve hayatımıza çekidüzen vermek için fırsat anı olarak görmemiz gerekmektedir. Dolayısıyla müminler kandil gecelerinde, hayatlarının gidişatını gözden geçirmeli; hata ve günahları için tövbe etmeli, dua ederek, Kur’ân-ı Kerîm okuyup anlamaya çalışarak, kaza veya nâfile namaz kılarak bu fırsatları değerlendirmelidirler. Kandil gecelerinin gündüzlerinde yani geceyi takip eden ertesi günde oruç tutmak müstehaptır. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.), “Şaban’ın on beşinci gecesi (yani berat gecesi) olduğunda o gece ibadet ediniz, gündüzünde de oruç tutunuz. Allah o gece güneşin batmasıyla dünya semasına (rahmeti ile) tecelli eder ve fecir doğana kadar şöyle buyurur: ‘Yok mu benden af isteyen onu affedeyim, yok mu benden rızık isteyen ona rızık vereyim, yok mu bir musibete uğrayan ona afiyet vereyim, yok mu isteyen'…” (İbn Mâce, İkâmetü's-salavât, 191 [1388]; bk. Tirmizî, Savm, 39 [739]) buyurmuştur.
Ezân ve kâmet, farz namazların sünnetlerindendir. Farz namazlara çağrı için ezân okumanın dayanağı, Kitap ve Sünnet’tir. Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır: “Siz namaza çağırdığınız zaman onu alaya alıp eğlence yerine koyuyorlar.” (el-Mâide, 5/58); “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman hemen Allah’ın zikrine koşun…” (el-Cum'a, 62/9) Resûlullah (s.a.s.) da “Namaz vakti geldiğinde içinizden biri ezân okusun.” (Buhârî, Ezân, 17-18, 49 [628, 631, 685]; Müslim, Mesâcid, 292 [674]) buyurmuştur. Namaz, Mekke döneminde farz kılınmakla birlikte, ezân hicretten sonra uygulamaya konulmuştur. Medine’ye hicretten sonra Mescid-i Nebevî’nin inşası tamamlanıp düzenli olarak cemaatle namaz kılınmaya başlanınca, Hz. Peygamber (s.a.s.) vakitlerin girdiğini duyurmak için ne yapılabileceğini arkadaşlarıyla görüşmüş, o esnada Hz. Peygamber’e vahiyle ve içlerinde Hz. Ömer (r.a.) ve Abdullah b. Zeyd’in (r.a.) de bulunduğu bazı sahabîlere rüyalarında bugünkü ezânın şekli öğretilmiştir. (Ebû Dâvûd, Salât, 27-28 [498-499]; İbn Mâce, Ezân, 1 [706-707]); bk. İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 1/383) Ezân, İslâm’ın şiarı (sembolü) olup, müekked bir sünnettir. Ezân aracılığıyla halka hem namaz vaktinin girdiği ilan edilmekte, hem de Allah’ın eşsiz büyüklüğü, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) O’nun kulu ve elçisi olduğu ve namazın kurtuluş yolu olduğu ilan edilmektedir. İmam Muhammed, “Bir belde halkı tümüyle ezânı terk ederlerse onlarla savaşırım.” (Kâsânî, Bedâ’i, 1/146) demiştir. Kâmet ise farz namazlardan önce, namazın başladığını bildiren ve ezân lafızlarına benzeyen sözlerdir. Ezândan farklı olarak, “hayye ale’l-felâh” cümlesinden sonra, “kad kâmeti’s-salât” cümlesi eklenir. Rivâyetlere göre kâmet de yukarıda ismi geçen sahabîlere aynı rüyada öğretilmiştir. (Ebû Dâvûd, Salât, 28 [499, 507])
Mübarek gün ve gecelerde farz, vâcip hükmünde bağlayıcı özel bir ibadet şekli yoktur. Sahih kaynaklarda Muharrem ayına özel bir nâfile namazın olduğuna dair herhangi bir rivâyet mevcut değildir. Mübarek gün ve gecelerde kaza namazları olanların öncelikle kaza namazlarını kılmaları uygun olur. Ayrıca Kur’ân okumak ve anlamak, dinî eserlerden istifade etmek, zikir ve salavâtla meşgul olmak da unutulmamalıdır. Muharrem ayı içerisinde oruç tutmak ise müstehaptır. Bu ayın başında, sonunda veya ortasında yani 13, 14, 15’inci günlerinde ya da 9, 10 veya 10 ve 11’inci günlerinde oruç tutulabilir. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Ramazan orucu dışında en faziletli oruç, Allah’ın ayı Muharrem’de tutulan oruçtur. Farzlar dışında en faziletli namaz da gece namazıdır.” (Müslim, Sıyâm, 202-203 [1163]) Muharrem ayının 10. gününe, âşûrâ günü denmektedir. Resûlullah (s.a.s.), “Âşûrâ günü orucunun önceki yılın (küçük) günahlarına keffâret olacağını umarım.” (Müslim, Sıyâm, 196-197 [1162]) buyurarak, ümmetine bu günde oruç tutmayı tavsiye etmişlerdir. Âşûrâ günü oruç tutmakla ilgili olarak İbn Abbâs (r.a.) şöyle anlatıyor: “Resûlullah (s.a.s.) Medine’ye gelince, Yahûdilerin âşûre günü oruç tuttuklarını gördü. Onlara, ‘Bu da ne (niçin oruç tutuyorsunuz)?’ diye sordu. ‘Bu, salih (hayırlı) bir gündür. Allah, o günde İsrailoğulları’nı düşmanlarından kurtardı. (Şükür olarak) Musa o gün oruç tuttu.’ dediler. Resûlullah (s.a.s.) da, ‘Ben Musa’ya sizden daha yakınım’ buyurup o gün oruç tuttu ve Müslümanlara da tutmalarını tavsiye etti.” (Buhârî, Savm, 69 [2004]; Müslim, Sıyâm, 127-128 [1130]) Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde Yahudiler sadece Muharrem ayının 10. (âşûrâ) gününde oruç tuttuklarından, onlarınkine benzememesi için Peygamberimiz (s.a.s.) öncesine veya sonuna bir gün ilave edilerek oruç tutulmasını tavsiye etmiştir. Bazı rivâyetlerde ise bir öncesine ve bir sonrasına ilave ederek üç gün oruç tutulmasını tavsiye etmiştir. (Bezzâr, el-Müsned, 11/399 [5238]; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 4/475 [8406]) Bu nedenle âşûrâ günü oruç tutulurken önemli olan âşûrâ gününü yalnız tutmamaktır. Bir önceki veya sonraki günü ilaveyle iki gün oruç tutulabileceği gibi her ikisini de ilave ederek üç gün de tutulabilir.
Tesbîhât, münferit olarak yapılabileceği gibi cemaat hâlinde de yapılabilir. Namazdan bağımsız ve yerine getirilmesi müstehap bir taat olduğu için tesbîhâtın terk edilmesi namaz için bir eksiklik sayılmaz. Bu bakımdan namaz kılındıktan sonra tesbîhât yapmadan camiden çıkmanın caiz olmadığı söylenemez. Fakat Yüce Allah’ı anmak ve rızasını kazanmak için bunun büyük bir fırsat olduğu da unutulmamalıdır.
Sözleri bizzat Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünneti ile sabit olan ezân, dünyanın neresinde olursa olsun, Müslüman varlığının ve kimliğinin bir göstergesidir. Ezânın, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) vahyedilip uygulandığı özgün şekliyle okunması gerektiği konusunda 15 asırlık bir gelenek ve ittifak söz konusudur. Ezânın asıl amacı, vaktin girdiğini bildirip namaza davet olduğundan değişik dilleri konuşan Müslümanların hepsine bu davetin ulaştırılması, ancak yine hepsinin ortak bilincine hitap etmekle olur ki, bu da ezânın bilinen aslî lafızlarıyla yani Arapça olarak okunmasıyla gerçekleşir. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 1/383) Dolayısıyla ezânın aslî şekli dışında bir dille okunması caiz değildir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashâbından ‘kabir-nur namazı’ adıyla namaz kılındığına dair bir rivâyet bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu niyetle namaz kılmak bid’attır. Ancak kişi istediği vakit nâfile olarak dilediği kadar namaz kılar ve arkasından yapacağı duada kabir azabı ve kabirdeki şerlerden Allah’a sığınabilir. Zira Peygamberimiz (s.a.s.), duada kabir azabından Allah’a sığınmayı tavsiye etmiştir. (Buhârî, Cenâiz, 86-87 [1372-1377])