Fetva Meclisi
Soru
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem birçok hadisinde 'asabiyet' hakkında ağır ifadeler buyuruyor. Bizim asabiyetten ne anlamamız gerekir hocam? Bir insanın 'ben Türküm' veya 'ne mutlu Türküm diyene' demesi ne kadar doğrudur? Yoksa Müslümanın kimliği sadece 'Müslümanım' mı olması gerekir? Bir insan kendi milleti ile övünürse bu bir ayrım olmuyor mu hocam?
Cevap
Benzer fetvalar
Selamünaleyküm. İki ifade arasında bir fark yoktur. Biri genel bir ifadedir diğeri de içinde 'ben' vurgulaması olan bir ifadedir. Netice aynıdır. Anlamını bilerek söyledikten sonar ikisi de aynı sonuca götürdüğü gibi ne dediğini bilmeden söylenenin de bir anlamı yoktur elbette. Allah'a emanet olun.
İnsanlıkta bütün insanlarla aynıyız. İnsan olmanın getirdiği haklar ve meziyetler herkes için aynıdır. Hiçbir insanı Müslüman olmadığı için insanlık dışı göremeyiz. Böyle bir uygulama dinden gibi gösterilemez. Bu birinci hakikattir. İkinci hakikat ise şudur: İslam üstündür. İslam'ın üstünde bir değer düşünülemez. Müslüman da İslam şerefi taşıdığı sürece din olarak bütün diğer din veya din gibi sanılan düşüncelerin sahiplerinin üstündedir. Bu üstünlük farklı insan olmakta değil, insanlığın hakkını en iyi veren bir dine tabi olmaktadır. Bu iki hakikatin ortalamasını şu şekilde bulabiliriz: Müslümanlık farkı insanlığın üstüne konmuş manevi ağırlıklı bir farktır. Müslüman olmayanlar, İslam'a karşı bir kabalık ve had bilmezlikte bulunmadıkları sürece sadece Müslüman olmadıkları için Müslümanların hedef tahtasında değildirler. Böyle bir anlayış yoktur. İnsanlıkta aynıyız, dünyamız aynıdır. Ahirette ise herkesin yeri bellidir; müminler cennete kâfirler cehenneme!
Selamünaleyküm. a- İnsanların hiçbir İslam bilgisi olmaması durumunda 'Allah' bilmeleri yine şarttır. İnsana verilmiş bulunan akıl, kendisini yaratanı bilecek düzeyde yüksektir. Bu nedenle 'Allah' bilmek her durumda gereklidir. b- Bir din olarak İslam kedisine ulaşan ise İslam'ı bilmek ve yaşamak zorundadır.
Müslüman bir erkek ya da hanım bulunduğu her yerde dinine göre yaşaması gerektiğini bilir. Arkadaşlık ya da dostluk ortamları da buna dâhildir. Beraberinde samimiyet ve rahatlık getiren yatılı olma durumunda ise buna daha çok dikkat edilmelidir. Çünkü insan, resmiyet kalktıkça gevşeyen ve ayarları kaçan bir varlıktır. Bu sebeple yatılı ortamlarda Müslümanca yaşamak için belli başlı hatırlatmalar yapmamızda fayda olacaktır: Herkes misafir olduğu bir yerde bulunduğu bilinci ile hareket etmelidir. Her an o mekândan ayrılacakmış gibi hazır, hep orada kalacakmış gibi olgun olmalıdır. Bu ikisi arasında dengede kalmalıdır. İkinci bir insanın olduğu her yerde kul hakkı söz konusu olacağı için ibadetten önce ahlak prensibi gözetilmelidir. Namaz kılarken ya da Kur’an tilavet ederken bile başkasının hukuku düşünülmelidir. İnsana saygı göstermek, kimseyi rahatsız etmemek kendi menfaatimizden önce gelmelidir. Mahremiyet konusu yatılı ortamların en hassas noktalarındandır. İnsanların özeline vakıf olmamaya gayret etmek, kazara gizli anlara tanık olunduğunda bunu saklamak hatta unutmak, Müslümanlığın gereğidir. Beden teşhiri ve avretin açılması gibi mevzularda gereken ihtimam gösterilmelidir. Ne kadar yakın ve samimi olunsa da şeytanın buradan beslendiği unutulmamalıdır. Abartılı sevgi ya da sınırsız nefret aşırılıktır. Kimse ile ebedi dost ya da düşman olunmamalıdır. Bir gün işin terse döneceği ihtimali hep akılda tutulmalıdır. Arkadaşlar arasında elbette farklı seviyelerde muhabbet oluşur. Herkes aynı olamaz şüphesiz. Fakat beraber yaşanan mekânlarda çevremizdeki her bir kardeşimizle iyi geçinmeye çalışılmalıdır. En azından kötü olmamaya gayret edilmelidir. Zira imanımız, geçinir ve geçinilir olmayı karakter haline getirmeyi öğretir. Bulunulan ortamda kurum yetkilisi isimler varsa onlara karşı tutumlarımız da yine mümin şahsiyetimizi gösterir. Üst pozisyondaki kişilere gerekli saygıyı göstermek ve kurallara uymak da yine kimliğimizle ilgilidir. Bir yerde yatılı olarak kaldığımız müddetçe arkadaşlarımıza örnek bir kişilik olarak kendimizi gösterme mecburiyetimiz de vardır. Çünkü İslam’ın mensubu olarak önce bizde İslam görülmelidir. Zamanla benimsenmiş halimizle o ortamda yapılan hatalara karşı söz söyleme ve yanlışı düzeltme gücümüzün de oluşacağını bilmek gerekir. Sonuç olarak kardeşlerimizi güzel bir dille uyarma ve onlara doğruyu öğretme vazifemiz olduğu da ortaya çıkacaktır. Tabi ki bunu bir öğretmen sıfatıyla değil, aynı seviyedeki kardeş pozisyonu ile yapmak gerekecektir. Bir süre sonra ayrıldığımız yatılı ortamlarda, adımızın kalacağı, kendimizden güzel hatıralarla bahsedileceği kaliteli bir mümin olarak anılmak hedefimiz olmalıdır. Rabbimizden tüm kardeşlerimiz için, mahşer günü sadece takvalı insanların dostluğunun işe yarayacağı şuuruyla arkadaşlık kurabilmeyi niyaz ederiz. Allah’a emanet olun.
Aleykümselam.Sözünü ettiğiniz hadis İbni Mace'de rivayet edilen bir hadistir. Bu hadis hadis ilmi açısından sahih bir hadis değildir ama cemaat ehli olmayı, ümmet düşünceli olmayı emreden naslar pek çoktur. Kalabalıktan yana olmak gibi bir anlayış Müslüman anlayışı olamaz. Bir kişi bile olsa Kur'an ve Sünnet eksenli olanla olmak Müslümancadır. Kur'an ve Sünnet eksenli olmak da iddia ile değil yaşantı ile olmalıdır. Türkiye Müslümanları olarak muhakkak bir grup içinde bulunmaya kendimizi mecbur hissetmemeliyiz. Birden fazla grup içinde de bulunabiliriz. Kim ne kadar Kur'an ve Sünnet verebiliyorsa onunla o kadar bulunuruz. SEVAD-I A'ZAM'ı kuru kalabalık değil pratik Müslümanlık olarak anlamamız daha doğru olur.
Selamünaleyküm. İnsanları ırkları farklı farklı yaratan Allah-u Teala’dır. Kimsenin ırk seçmek gibi bir hakkı olmamıştır. Hiç kimsenin ırkından dolayı bir meziyeti ya da ayıbı da olmamıştır. Yaşadığımız yöreler de, yaratıldığımız ırkımız da kaderledir. Dolayısıyla ırkımızla ne övünürüz ne de yeriniriz. Rengimizden önce amelimize bakarız. Amelimiz olmadıktan sonra Peygamber Efendimizin (sav) amcası bile olmanın yararı yoktur. Allah'ın beğendiği bir ırk yoktur, razı olduğu kulları vardır. Bunun ötesindeki anlayışlar şeytan meşgaleleridir.