Sahîh-i Buhârî · 3756
Arapça metin
حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَارِثِ، عَنْ خَالِدٍ، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ،، قَالَ ضَمَّنِي النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم إِلَى صَدْرِهِ وَقَالَ " اللَّهُمَّ عَلِّمْهُ الْحِكْمَةَ ".
İbn Abbas'tan dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem beni bağrına basarak: Allah'ım ona hikmeti öğret, diye buyurdu." Bize Ebu Ma'mer anlattı, bize Abdu'l-Varis anlattı: "Ve Allah'ım, ona kitabı öğret, diye buyurdu." Bize Musa anlattı, bize Vuheyb, Halid'den anlattı, deyip onun (Ebu Ma'mer) gibi hadisi zikretti. "Hikmet" ise nübuvvetin dışındaki hususlarda isabet etmek demektir. Diğer tahric edenler: Tirmizî, Menakîb; Müslim, Fedail Tirmizî: Bu hadis hasen sahihtir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "İbn Abbas" yani Abdullah b. el-Abbas b. Abdulmuttalib b. Haşim olup, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in amcasının oğludur. Künyesi, Ebu'I-Abbas'dır. Hicretten üç yıl önce doğmuş, 68 yılında Taif'te vefat etmiştir. Ashab-ı kiram'ın alimlerinden idi. Öyle ki, Ömer genç olduğu halde onu yaşlılar ile birlikte öne geçirirdi. Buhari onun hakkında kendisinin rivayet ettiği şu hadisi zikretmektedir: "Nebi sallallahu aleyhi ve sellem beni bağrına bastı ve: Allah'ım, ona hikmeti öğret, diye buyurdu." Bir başka lafızda "ona kitabı öğret" şeklindedir. Burada "hikmet" ile neyin kastedildiği hususunda görüş ayrılığı vardır. Söylenen sözde isabetli olmak diye açıklandığı gibi, Allah'tan geleni iyice kavramak, aklın, doğruluğuna tanıklık ettiği husus, ilham ile vesvesenin kendisi vasıtası ile ayırt edilebileceği bir nur, doğru bir şekilde çabucak cevap vermek ve daha başka şekillerde açıklanmıştır. İbn Abbas ashab-ı kiram arasında Kur'an tefsirini en iyi bilen kişilerden idi. Yakup b. Süfyan da Tarih'inde sahih bir senedIe İbn Mes'ud'un şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Eğer İbn Abbas bizim yaşımıza gelmiş olsaydı, bizden hiçbir kimse onunla boy ölçüşemezdi." Yine İbn Mes'ud şöyle derdi: "İbn Abbas Kur'an'ın ne güzel bir tercümanıdır." Bu fazlalığı İbn Sa'd da bir başka yoldan Abdullah b. Mes'ud'dan diye rivayet etmiş bulunmaktadır
Benzer hadisler
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، حَدَّثَنَا ابْنُ الْهَادِ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ خَبَّابٍ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّهُ سَمِعَ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم وَذُكِرَ عِنْدَهُ عَمُّهُ فَقَالَ " لَعَلَّهُ تَنْفَعُهُ شَفَاعَتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ، فَيُجْعَلُ فِي ضَحْضَاحٍ مِنَ النَّارِ، يَبْلُغُ كَعْبَيْهِ، يَغْلِي مِنْهُ دِمَاغُهُ ". حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ حَمْزَةَ حَدَّثَنَا ابْنُ أَبِي حَازِمٍ وَالدَّرَاوَرْدِيُّ عَنْ يَزِيدَ بِهَذَا، وَقَالَ تَغْلِي مِنْهُ أُمُّ دِمَاغِهِ.
Ebu Said el-Hudri r.a.'dan rivayete göre "O (Ebu Talib hakkında huzurunda konuşulunca) Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i şöyle buyururken dinlemiştir: Belki Kıyamet gününde şefaatimin ona faydası olur da Kıyamet gününde topuklarına kadar ulaşacak ve bundan dolayı beyni kaynayacak olan hafif bir ateşe konulur." Bu Hadis 6564 numara ile gelecektir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Ebu Talib'in kıssası." Adının, Abdi Menaf olduğu üzerinde ittifak vardır. Resulullah sallallShu aleyhi ve sellem'in babası Abdullah'ın öz kardeşidir. Bundan dolayı Abdulmuttalib vefat ettiğinde torununu ona vasiyet ederek bırakmış, o da büyüyünceye kadar ona bakmıştı. Nebi olarak gönderildiğinden sonra ölünceye kadar Ebu Talib hep ona yardımını sürdürmüştür. Onun Şi'bden çıkışlarından sonra öldüğünü belirtmiş idik. Bu da Nebiliğin onuncu yılı sonlarında olmuştur. Nebi sallallShu aleyhi ve sellem'i koruyor, onu rahatsız edecek her şeye karşı onu savunuyordu. Bununla birlikte o kavminin dini üzere kalmaya devam ediyordu. Az önce İbn Mes'ud'un rivayet ettiği: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gelince, Allah onu amcası vasıtasıyla korumuştu" şeklindeki hadis geçmiş bulunmaktadır. Ebu Talib'in Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i himaye etmesi, onu savunması bilinen ve meşhur bir husustur. Bu hususta onun meşhur şiirleri arasında şu beyit de vardır: "Allah'a yemin ederim hep birlik olsalar dahi sana ulaşamayacaklardır Ta ki ben toprağa uzanıp gömülünceye kadar" "Seni koruyordu" seni kollayıp, gözetliyordu. Bu ibarede İbn İshak'ın sözkonusu ettiği şu hususa da bir işaret vardır: Daha sonra Hatice ve Ebu Talib hicretten üç yıl önce aynı yılda vefat ettiler. Hatice, İslam yolunda kendisi ile huzur bulduğu son derece doğru ve samimi bir yardımcı idi. Ebu Talib de kavmine karşı ona bir destek ve bir yardımcıydı. Ebu Talib öldükten sonra Kureyşliler Resuluilah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e Ebu Talib hayatta iken asla ummadıkları bir seviyede rahatsızlık verdiler. Hatta Kureyş'in beyinsizlerinden birisi onun karşısına çıkmış, başının üzerine toprak atmıştı. Bana Hişam b. Urve'nin babasından naklettiğine göre o şöyle demiştir: Bunun üzerine Resulullah sallallahu aleyhi ve selle m evine girerken şöyle diyordu: "Ebu Talib ölünceye kadar Kureyşliler bana hoşuma gitmeyecek bir şey yapamamışt!." "O topuklarına kadar varan bir ateş içindedir." (Topuklarına kadar varan ateş diye tercüme ettiğimiz) 'ed-dahdah' topuğa varan su demektir. Yani onun azabı hafifletilmiş bulunmaktadır. Müslim'de yer alan İbn Abbas'ın rivayet ettiği hadiste şöyle denilmektedir: "Hiç şüphesiz cehenl1em ehli arasında azabı en hafif olan kişi Ebu Talib'dir. Onun beynini kaynatan ayakkabıları olacaktır." Rafızilerden birisinin derlediği ve Ebu Talib'in Müslüman olduğuna delalet eden pek çok vahi (gevşek, senedi sağlam olmayan) hadisi bir araya getirdiği bir cüz gördüm. Bunların hiçbiri sabit değildir. Başarı Allah'tandır. Ben bunları elİsabe adlı eserin Ebu Talib'in hayatını anlatan bölümünde özetledim. "Ebu Talib'in ölüm vakti gelince" yani henüz ölüm hırıltısı boğazına ulaşmadan ... "Senin için tartışayım .. " Cenazeler bölümünün sonlarında: "Allah'ın huzurunda onunla senin lehine şahitlik edeyim" lafzı ile geçmişti. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ebu Talib'in bu halde iken şahadet kelimesini getirmek istemeyişinden onun şu zanna sahip olduğunu anlamış gibidir: Ona göre böyle bir şey ölüm halinde söylendiğinde kendisine fayda sağlamayacaktır yahut da namaz ve benzeri diğer amelleri işlernek imkanını bulamadığından bu şahadetin faydasının olmayacağını sanmıştı. Bundan dolayı Nebi efendimiz, onun lehine delil getirip tartışmayı sözkonusu etmiştir . "Şahitlik etme" lafzına gelince, muhtemelen Ebu Talib bunun kendisine fayda sağlamayacağını zannetmiştir. Çünkü o vakit Nebi sallallahu aleyhi ve selle m ile birlikte mu'minlerden hiçbir kimse yanında bulunmuyordu. Resulullah saIJallahu aleyhi ve sellem de bunu söylemiş olduğuna dair lehine şahadette bulunacağını ve bunun kendisine fayda sağlayacağını belirterek gönlünü hoş etmek istedi. Ebu Hazim'in, Ebu Hureyre'den yaptığı ve İmam Ahmed'in naklettiği rivayette şöyle denilmektedir: "Ebu Talib dedi ki: Eğer Kureyşliler beni ayıplamayacak ve, ölüm korkusundan başka bir sebeple bunu söylemiş değildir, demeyecek olsalardı bunu söyleyerek senin gönlünü hoş, gözünü aydın ederdim." Hadisten, müşrik yakın akrabayı ziyaret etmenin, hasta ise yanına gitmenin caiz olduğuna, ölümün ağır hastalığı halinde bile tevbenin kabul edileceğine delil vardır. Bu tevbe ölüm meleğinin görüleceği ana kadar makbuldür. O noktadan sonra kabul edilmez. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bizim azabırnızı gördüklerinde imanlarının onlara faydası olmadL" Ayrıca kafir, hak olan şehadeti getirecek olursa azaptan kurtulur. Çünkü İslam kendisinden öncekileri yıkar. Kafirlerin azabı farklı farklıdır. Ebu Talib hakkında sözkonusu olan fayda da Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bereketi ile sahip olduğu özelliklerdendir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ona, la ilah e illailah demeyi teklif etmekle birlikte bu arada Muhammedu'r-Resulullah dememiş olmasının sebebi, her iki sözün artık tek bir söz gibi oluşundan dolayıdır. Muhtemelen Ebu Talib onun Allah'ın Resulü olduğundan emin idi, fakat tevhidi kabul etmiyordu. Bundan dolayı o "nun" kafiyeli (Nuniye) beyitlerinden birisinde şöyle demiştir: "Davet ettin beni ve senin sadık olduğunu bildimben, Andolsun sen doğru söylemişsin ve önceden de emin birisi idin." Ek bir bilgi: Hayret verici denk düşmelerden birisi de şudur: Nebi sallallahu aleyhi ve seIJem'in amcaları arasında İslamın gelişine yetişenler dört tanedir. Bunlardan ikisi Müslüman olmadı, ikisi de Müslüman oldu. Müslüman olmayanların adı, Müslümanolanların adı ile aykırılık arzediyordu. Müslüman olmayanların asıl adı, Abdi Menaf olan Ebu Talib ile asıl adı Abdu'l-Uzza olan Ebu Leheb'tir. Oysa Müslüman olanların adları Hamza ile el-Abbas'dır
حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا وُهَيْبٌ، حَدَّثَنَا أَيُّوبُ، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ بَيْنَا النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم يَخْطُبُ إِذَا هُوَ بِرَجُلٍ قَائِمٍ فَسَأَلَ عَنْهُ فَقَالُوا أَبُو إِسْرَائِيلَ نَذَرَ أَنْ يَقُومَ وَلاَ يَقْعُدَ وَلاَ يَسْتَظِلَّ وَلاَ يَتَكَلَّمَ وَيَصُومَ. فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " مُرْهُ فَلْيَتَكَلَّمْ وَلْيَسْتَظِلَّ وَلْيَقْعُدْ وَلْيُتِمَّ صَوْمَهُ ". قَالَ عَبْدُ الْوَهَّابِ حَدَّثَنَا أَيُّوبُ، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم.
İbn Abbas şöyle demiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem hutbe okurken güneşte dikilmiş bir adam gördü de onun ismini ve halini sordu. Sahabiler "O Ebu İsrail'dir, ayakta dikilmeye, oturmamaya, güneşten gölgelenmemeye, konuşmamaya ve bu suretle oruç tutmaya nezretmiştir" dediler. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem O zata "Ona söyle konuşsun, gölgelensin, otursun ve orucunu tamamlasın!" diye emretti. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Bir Kimsenin Malik Olmadığı Şey İle Masiyet Konusundaki Nezrinin Hükmü." İbn Battal'ın şerhinde "Masiyet konusunda nezr {adak} yoktur" cümlesi yer almaktadır. İbn Battal şöyle der: İmam Buhari bu konuda Aişe r.anha'nın rivayet ettiği; "Her kim Allah'a itaat etmeyi adarsa o kişi ona itaat etsin. Her kim de Allah'a karşı masiyet olacak bir iş nezrederse o da ona asi olmasın." hadisine, ardından iki oğlu arasında hac yolunda yürümekte olan bir ihtiyarın Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bunu yapmasını yasakladığından söz eden Enes hadisine, Kabe'yi bir yular veya yulardan başka bir bağ ile tav af etmekte olan ve kendisine yasak getirilen İbn Abbas hadisine, ayakta dikilmeye, oturmamaya, güneşte gölgelenmemeye nezreden ve o hareketine yasaklık getirilen kişi hakkındaki İbn Abbas hadisine yer vermiştir. İbn Battal bu hadislerin kişinin malik olmadığıkonularda nezirde bulunması konusu ile ilgisi olmadığını, bunların masiyet hakkında nezirle ilgili olduğunu söylemiştir. İbnü'l-Müneyyir ise isabetli olanın İmam Buharl'nin yaptığı olduğunu söylemiştir. Çünkü Buhari, kişinin malik olmadığı hususlarda yaptığı nezrin bağlayıcı olmadığını, masiyet konusunda yapılan nezrin bağlayıcı olmamasından çıkarmıştır. Zira kişinin başkasının malik olduğu bir mal konusunda nezirde bulunması, onun izni olmadan mülkünde tasarrufta bulunmak anlamına gelir ki bu da masiyettir. Sözkonusu hadisin lafzı "Adamın biri Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem döneminde Büvane denilen yerde bir deveyi boğazlamayı nezretmişti" şeklindedir. (Ebu Davud Eyman ve'n-nuzur) Aynı hadisi Müslim, esir iken Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in devesine binip kaçan kadının olayının anlatıldığı İmran b. Husayn hadisi olarak nakletmiştir.(Müslim, Nezir) Bu kadını esir edenler kaçtığını fark edince peşine düştüler. Kadın da bunlardan kurtulduğu takdirde sözkonusu deveyi Allah için keseceğine nezretti. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Masiyet konusunda nezir (adak) olmadığı gibi Adem oğlunun malik olmadığı husus/arda da nezir yoktur" buyurdu. Bilginler bu şekilde nezir (adak) yapan kimseye kefaret gerekip gerekmediği konusunda ihtilaf etmişlerdir. Çoğunluk, gerekmediği görüşünü benimsemiştir. Kendisinden nakledilen bir görüşünde Ahmed b. Hanbel, Sevri, İshak, bazı Şafii alimleri ve Hanefiler ise gerektiği kanaatine varmışlardır. Tirmizi sahabenin bu konuda iki ayrı görüşe ayrıldığını nakletmiştir. Bilginler masiyet konusunda adakta bulunmanın haram olduğu noktasında ittifak etmişlerdir. Onların ihtilafı sadece kefaretin gerekli olup olmadığı noktasındadır. İbn Abbas'ın rivayet ettiği hadise göre bir kimsenin mubah olan sözleri söylemeyip, sükut etmesi Allah'a itaat sayılmaz. Hadise göre yalın ayak yürümek, güneşin altında oturmak gibi kitap veya sünnetten meşruluğuna delilolmayan hareketlerden şu anda değilse bile ilerde insanın eziyet duyacağı her türlü şeyin Allah'a itaat olmadığı anlaşılmaktadır. Netice olarak bu gibi şeyleri yapmaya nezretmek geçerli olmaz. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ebu İsrail' e adadığı şeylerden sadece orucunu tamamlamasını emretmiştir. Bu, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in orucu tamamlamanın ona meşakkat vermeyeceğini bildiği şeklinde yorumlanmıştır. Buna karşılık kendisine ayakta dikilmeyip oturmasını, konuşmasını ve güneşten kaçınıp gölgede durmasını emretmiştir. Kurtubi şöyle der: Ebu İsrailolayı bir masiyeti işlemeye veya itaat sayılmayan bir hareketi yapmaya nezreden kimseye kefaret gerekmediği görüşünü benimseyen çoğunluğu destekleyen delillerin en açığıdır. İmam Malik, kendi naklettiği hadisin açıklamasında Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ona kefaret vermesini emrettiğini duymadım demiştir
حَدَّثَنَا الْحُمَيْدِيُّ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، حَدَّثَنَا عَمْرٌو، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى {وَمَا جَعَلْنَا الرُّؤْيَا الَّتِي أَرَيْنَاكَ إِلاَّ فِتْنَةً لِلنَّاسِ} قَالَ هِيَ رُؤْيَا عَيْنٍ، أُرِيَهَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لَيْلَةَ أُسْرِيَ بِهِ إِلَى بَيْتِ الْمَقْدِسِ. قَالَ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي الْقُرْآنِ قَالَ هِيَ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ.
İbn Abbas r.a. yüce Allah'ın: "Sana gösterdiğimiz o rüyayı biz ancak insanlara bir fitne kıldık." [İsra, 60] buyruğu hakkında dedi ki: Bu Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Beytu'l-Makdis'e İsra olunduğu gece gözleri ile gördüğü bir rüyadır." (İbn Abbas) dedi ki: "Kur'an-ı Kerim'de lanet olunmuş ağaç ise Zakkum ağacıdır." Bu Hadis 4716 ve 6613 numara ile gelecektir. Diğer tahric edenler: Tirmizî, Tefsirul Kur'an Tirmizî: Bu hadis hasen sahihtir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Mi'rac" yuk5lmek anlamını ifade eden "arace, ya'rucu" fiilinden gelmektedir. Mi'racın zamanı hususunda görüş ayrılığı vardır. Nebilik verilmeden önce olduğu söylenmiş olmakla birlikte bu şaz bir görüştür. Ancak bu görüş, o zaman bunun rüyada gerçekleşmiş olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Çoğunluğun kanaati bunun Nebilikten sonra olduğudur. Ancak ne vakit olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Bir görüşe göre hicretten bir sene önce olmuştur. Bu İbn Sa'd ve başkalarının görüşü olup Nevevı de bunu açık bir dille ifade etmiştir. İbn Hazm ise işi aşırıya götürerek bu hususta icma' olduğunu nakletmiştir. Ancak bu görüş reddedilmiştir. Çünkü bu konuda ondan fazla görüş ayrılığı bulunmaktadır. Bunların bazılarını İbnu'l-Cevzi nakletmiş bulunmaktadır. Naklettiği bir gorüşe göre hicretten sekiz ay önce olmuştur, altı ay önce olduğu söylendiği gibi, hicretten üç sene önce olduğu da söylenmiştir ki, bunu da İbnu'l-Esir nakletmiş bulunmaktadır. (Kadı) Iyad ve onun arkasından Kurtubi ile Nevevı de ez-Zührilden rivayetle, mi'racın hicretten beş yıl önce olduğu da söylenmiştir. Iyad ve ona uyanlar bu görüşü tercih etmiş ve Hatice'nin, namazın farz kılınışından sonra Nebi efendimizle birlikte namaz kıldığı hususunda görüş ayrılığı bulunmadığını da delil olarak göstermiş(ler)dir. Oysa onun hicretten önce üç ya da ona yakın bir süre önce yahut beş yıl önce vefat ettiği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Namazın da İsra gecesinde farz kılındığında görüş ayrılığı yoktur. Derim ki: Görüş ayrılığının olmadığını söylediği bütün hususlar tartışma konusudur. "el-Hatlm'de -bazen de el-Hicr'de dedi-" Burada el-Hatım'den kasıt, el-Hicr denilen yerdir. "Birisinin bana geldiğini gördüm." Daha önce geçtiği gibi Cibril aleyhisseIam'dır. "İman ile (doldurdu.)" Bed'u'l-Halk bölümünde "ve hikmet ile (doldurdu)" şeklindedir. Nevevi der ki: Bunun anlamı şudur: Leğenin'lçerisinde öyle bir şey vardı ki onunla imanın kemali ve hikmetin kemali artış gösterir. Buradaki doldurmanın hakikat anlamı ile •kullanılmış olma ihtimali vardlManevi şeylerin müşahhaslaştırılması da Bakara suresinin bir gölge gibi gelmesi, ölümün koç suretinde görünmesi ile ilgili rivayetlerde de görüldüğü gibi caizdir. Aynı şekilde amellerin tartılması ve buna benzer diğer gayb halleri de böyledir. "Kalbimi yıkadl." Müslim'in rivayetinde: "Kalbimi çıkardı ve onu Zemzem suyuyla yıkadı" şeklindedir. Bundan da Zemzem suyunun bütün sulardan daha faziletli olduğu anlaşılmaktadır. "Salih oğluma ve salih nebiye ... " Denildiğine göre Nebilerin onu sadece bununla nitelendirmelerinin ve bunu ardı arkasına sürdürmelerinin sebebi, "salah (salih oluş)"ın bütün hayrın özelliklerini kapsayan bir nitelik oluşundan dolayıdır. Bundan dolayı onların her biri, her bir nitelik belirtmelerinde bunu tekrarlamış bulunmaktadıriar. Salih kişi, Allah'ın ve kulların yerine getirilmesi gereken haklarını yerine getiren kimsedir. Bundan dolayı salih oluş, hayrın bütün manalarını kapsayan geniş kapsamlı bir kelimedir. Musa ile ilgili olay anlatılırken: "Ben yanından ayrılırken ağladı, ona niçin ağlıyorsun denildi o, şunun için ağlıyorum, benden sonra Nebilik verilen bir gencin ümmetinden cennete girecekler, benim ümmetimden daha fazla olacaktır, dedi" sözleri hakkında ilim adamları şöyle demiştir: Musa'nın bu ağlayışının sebebi -haşa- kıskaryçlık değildir. Çünkü o alemde kıskançlık, mu'min şahıslardan bile alınmış bir özelliktir. Yüce Allah'ın seçtiği kimseler hakkında nasıl düşünülebilir? Aksine onun ağlamasının sebebi, derecesinin yükseltilmesi sonucunu veren elde edemediği ecre duyduğu üzüntüdür. Çünkü onun ümmeti kendisinin ecrinin eksilmesi sonucunu verecek ş.ekilde ecirlerinin eksiltilmesini gerektiren çokça muhalif davranış ve hareketlerde bulunmuşlardır. Çünkü her bir Nebie kendisine uyanların ecri gibi de ecir verilir. Bundan ötürü onun ümmeti arasında ona uyanların sayısı bu ümmete nispetle sürelerinin uzunluğu ile birlikte bizim Nebiimize uyanların sayısından daha azdır. "Genç (gulam)" ifadesi de onun değerini eksiltmek için kullanılmış değildir. Yüce Allah'ın kudretine, kereminin büyüklüğüne dikkat çekmek için kullanılmıştır. Çünkü bu yaşta olan bir kimseye kendisinden önce ve yaşı ondan daha ileride olan hiçbir kimseye verilmemiş şeyleri yüce Allah ona vermiştir. Kurtubi der ki: Namaz hususunda Nebi sallallShu aleyhi ve sellem'in Rabbine dönmesini söyleyen kimsenin özellikle Musa aleyhisselam oluşundaki hikmetin sebebi şu olabilir: Musa'nın ümmeti de diğer ümmetierin mükellef kılınmadığı farz namazlar ile mükellef tutulmuşlardı. Bu da onlara ağır gelmişti. Bundan dolayı Musa aleyhisselam benzeri bir durumla karşılaşırlar diye Muhammed ümmetine şefkat göstermiştir. Buna da onun: "Şüphesiz ben senden önce insanları denedim" sözleri işaret etmektedir. "Sonra bana Sidretu'l-Münteha ref' edildi." Maksat onun oraya yükseltilmesi yahut onun üzerine çıkartılması ve Sidretu'l-Münteha'nın ona görünmesi, gösterilmesidir. Ona Sidretu'l-Münteha adının veriliş sebebi, Müslim'de yer alan İbn Mes'ud'dan nakledilen hadiste beyan edilmiştir. Oradaki lafzıyla şöyledir: "Resulullah sallAllahu aleyhi ve sellem İsra'ya götürülünce dedi ki: Sonra ben Sidretu'l-Münteha'ya kadar götürüldüm. Bu altıncı semadadır. Yerden yükselenler oraya kadar varır, ordan (yukarlara) alınır. Yukardan inenler de oraya varır ve ordan (aşağıya) indirilir. " "Bir de baktım ki onun meyveleri Hecer testilerini andırıyor." Hattabı der ki: Maksat onun meyvelerinin büyüklüklerinin testiler gibi olduğunu ifade etmektir. "Açıktaki iki nehir ise Nil ve Fırat'tır." Nevevı der ki: Bu hadisten anlaşıldığına göre Nil'in ve Fırat'ın aslı cennettendir. Her ikisi de Sidretu'l-Münteha'nın dibinden fışkırmaktadır. Sonra yüce Allah'ın dilediği yerlerde yol alırlar, sonra da yere inerler. Arkasından yerde yollarını takip ederler, daha sonra yerden bir daha çıkarlar. Akıl bunu imkansız görmez. Haberin zahiri de buna tanıklık etmektedir. O halde dayanak alınması gerekir. Iyad'ın: Hadis, Sidretu'l-Münteha'nın kökünün yerde oluşuna delildir, çünkü hadiste şöyle demiştir: Nil ile Fırat o ağacın kökünden çıkar. Bu iki ırmak ise müşahede ile görüldüğü gibi yerden çıkmaktadır. O halde bu, Sidretu'l-Münteha'nın kökünün yerde olmasını gerektirir, şeklindeki sözüne gelince; Onun bu görüşü tenkit edilmiştir. Çünkü onların yani bu iki nehrin Sidretu'l-Münteha'nın kökünden çıkmalarından maksat, yerden ilk çıktıkları kaynak değildir. Özetle söyleyecek olursak, bu ağacın kökü cennettedir. Bu iki nehir de önce bu ağacın kökünden çıkarlar. Sonra yerde yerlerini alıncaya kadar yol alırlar, ondan sonra yerde kaynaklarından fışkırırlar. Buradaki ifadeler, Nil ile Fırat'ın asıl kaynakları cennetten olduğundan ötürü sularının faziletli olduğuna delil gösterilmiştir. Seyhan ile Ceyhan nehirleri de böyledir. "Daha sonra birinde şarap, birinde süt, birinde bal bulunan kaplar bana getirildi. Ben içinde süt bulunan kabı aldım. Bu, senin üzerinde olduğun fıtrattır, dedi." Fıtrattan kas ıt da İslam dinidir. "Sonra bana namaz farz kılındı." Namazın özellikle İsra gecesinde farz kılınmasındaki hikmet şudur: Nebi sallAllahu aleyhi ve sellem Mi'dıca yükseltilince, o gece meleklerin ibadetlerini gördü. Onların kiminin oturmaksızın ayakta, kiminin secdeye varmaksızın rüklida, kiminin hiç oturmadan secdede olduklarını gördü. Yüce Allah bütün bu ibadetleri kulun kıldığı her bifffikatte hem onun için, hem de ümmeti için -tumainine ve ihlas gibi şartlarıyla bJrlikte- bir arada toplamış oldu. İbn Ebi Cemre bu hususa işaret etmiş ve şunları söylemiştir: Namazın özellikle İsra gecesinde farz kılınması onun beyanının (öneminin) büyüklüğüne bir işarettir. "Ben orayı geçince bir münadi bana şöyle seslendi: Ben farz kıldığımı yerine getirdim ve kullarımın yükünü hafiflettim." Bu, şanı yüce Allah'ın İsra gecesinde herhangi bir as1ta':tulunr:ıksızın nbisi Mhamme alalahu aleyhi ve sellem ile konuşmuş olduguna dafrtırılen en guçlu delıllerden bırısıdır. Hadis-i şerifte işaret ettiklerimizden başka şu hususlara da dikkat çekilmiş olmaktadır: 1- Semanın gerçek manada kapıları ve o kapılarda görevli koruyucuları vardır. 2- İzin istemek ve izin isteyen kimsenin: Ben filan kişiyim diyerek sadece benim dememesi gerekir. Çünkü böyle bir şey soru sormakla öğrenilmek istenen ile bağdaşan bir durum değildir. 3- Yürüyen oturana selam verir. İsterse yürüyen kişi oturandan daha faziletli olsun. 4- Fazilet ehli olan kimseleri sevinçle, merhabalaşarak, överek ve dua ederek karşılamak müstehaptır. 5- Fitneye maruz kalmayacağından emin olunan bir kimsenin yüzüne karşı methedilmesi caizdir. 6- Sırtını kıbleye ve başka yere vererek yaslanmak caizdir. Bu hüküm İbrahim'in el-Beytu'l-Ma'mur'a yaslanmış olmasından çıkartılır. el-Beytu'I-Malmur ise her bakımdan kıble olması yönüyle Ka'be gibidir. 7- Fiili olarak yapılmadan önce hükmün neshedilmesi caizdir. Namaz bölümünün baş taraflarında buna dair gerekli araştırma yapılmış bulunmaktadır. 8- Geceleyin yol almak, gündüzün yol almaktan faziletlidir. Çünkü İsra geceleyin gerçekleşmiştir. Bundan dolayı Nebi sallAllahu aleyhi ve sellem'in ibadeti de çoğunlukla gece idi. Yolculuklarını da çoğunlukla geceleyin yapardı. Ayrıca şöyle buyurmuştur: "Geceleyin yol almaya bakınız, çünkü yer geceleyin dürüıür." 9- Tecrübe ve deney, çokça bilgiye göre istenilen maksadı elde etmekte daha güçlü bir yoldur. Bu da Musa aleyhisselam'ın Nebi sallaiıahu aleyhi ve sellem'e söylediği kendisinden önce insanlarla uğraşmış ve onları denemiş olduğunu söylemesinden anlaşılmaktadır. 10- Adetin hükmüne başvurulması ve daha üstte olanın vasıtası ile daha altta olana dikkat çekilmesi de anlaşılmaktadır. Çünkü geçmiş olan ümmetler beden itibariyle bu ümmetten daha güçlü idi. Musa aleyhisselam ise bundan daha azını yerine getirmeleri için İsrailoğulları ile uğraşmış olduğunu fakat onların kendisine muvafakat etmediklerini söylemiştir. 11- Bu hususa İbn Ebi Cemre işaret etmiş ve şunları söylemiştir: Bundan anlaşıldığına göre Halillik makamı rıza ve teslimiyet makamıdır. Kelim (Allah ile konuşmak) makamı ise nazlandırma ve hemhalalma makamıdır. Bundan dolayı Hz. Musa, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den yükün hafifletilmesini istemesini söylemiş, İbrahim aleyhisselam bunu söyleyen olmamıştır. Oysa Nebi salı allah u aleyhi ve sellem'in İbrahim aleyhisselam'a olan özel yakınlığı Musa aleyhisselam'a olan yakınlığından fazladır. Çünkü onun ata oluş makamı vardır. Ayrıca mevkisi daha yüksek ve onun dinine de tabi oluş sözkonusudur. 12- Şanı yüce Allah'tan çokça istekte bulunup dua etmek ve nezdinde çokça şefaati talep etmek müstehaptır. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem namaz yükünün hafifletilmesi hususunda Musa aleyhisselam'ın teklifini kabul etmiştir. 13- Haya sahibi olmanın büyük bir fazileti vardır. 14- Nasihata ihtiyacı olan kimseye karşılıksız nasihatta bulunmak (güzeldir). İsterse bu hususta nasihat edecek olana danışılmamış olsun
حَدَّثَنَا عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ، حَدَّثَنَا أَبُو نُعَيْمٍ، حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ مُسْلِمٍ، حَدَّثَنَا أَبُو الْمُتَوَكِّلِ، أَنَّ ابْنَ عَبَّاسٍ، حَدَّثَهُ أَنَّهُ، بَاتَ عِنْدَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم ذَاتَ لَيْلَةٍ فَقَامَ نَبِيُّ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مِنْ آخِرِ اللَّيْلِ فَخَرَجَ فَنَظَرَ فِي السَّمَاءِ ثُمَّ تَلاَ هَذِهِ الآيَةَ فِي آلِ عِمْرَانَ { إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ} حَتَّى بَلَغَ { فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ} ثُمَّ رَجَعَ إِلَى الْبَيْتِ فَتَسَوَّكَ وَتَوَضَّأَ ثُمَّ قَامَ فَصَلَّى ثُمَّ اضْطَجَعَ ثُمَّ قَامَ فَخَرَجَ فَنَظَرَ إِلَى السَّمَاءِ فَتَلاَ هَذِهِ الآيَةَ ثُمَّ رَجَعَ فَتَسَوَّكَ فَتَوَضَّأَ ثُمَّ قَامَ فَصَلَّى .
Bize Abd b, Humeyd rivayet etti. (Dediki): Bize Ebu Nuaym rivayet etti. (Dediki): Bize İsmail b. Müslim rivayet etti. (Dediki): Bize Ebu'l Mütevekkil rivayet etti. Önada İbni Abbas anlatmış. İbn Abbas bir gece Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in yanında kaldı. Allah'ın Nebisi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gecenin son vakitlerinde kalktı. Dışarı çıkıp semaya baktı, sonra Al-i İmran suresindeki şu: "Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında elbette akıl sahipleri için deliller vardır." (Al-i İmran, 190) ayetini: "Bizi ateş azabından koru" (Al-i İmran, 191) buyruğuna kadar okudu. Sonra eve dönüp ağzını misvakladı ve abdest aldı sonra kalkıp namaz kıldı sonra yattı sonra kalkıp dışarı çıktı, semaya baktı yine bu ayeti okudu sonra dönüp ağzını misvakladı, abdest aldı sonra kalkıp namaz kıldı. Yalnız Müslim rivayet etmiştir; Tuhfetu'l-Eşraf, 6286 DAVUDOĞLU AÇIKLAMA: Bu hadis İmam Müslim'in «Kitabu's-Salat»da bütün tarikleri ile rivayet ettiği bir hadisin muhtasarıdır. Hadis-i şerif bir çok nefis hükümleri ihtiva etmektedir. Bunlar inşaallah orada görülecektir. Ez Cümle geceleyin uykudan uyanan bir kimsenin gök yüzünü temaşa ederek kudretullahın azametine delalet eden sayısız yıldızlara ve nurtopu gibi parlayan aya bakması sonra bu ayeti kerimeyi okuması müstahaptir. Uykudan tekrar tekrar uyanan kimsenin aynı temaşayı ve ayeti tekrarlaması da müstahap olur. NEVEVİ ŞERHİ: "Bize Ebu'l-Mütevekkil'in tahdis ettiğine göre İbn Abbas ... " Bu hadiste çok sayıda faydalı mesele vardır ve ondan oldukça nefis hükümler çıkartılır. Müslim -yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bu hadisi burada muhtasar olarak zikretmiş, namaz kitabında (bölümünde) bunun rivayet yollarını genişçe açıklamıştır. Orada da bunun geniş açıklaması ve bundan elde edilecek faydalı bilgiler -yüce Allah'ın izniyle- gelecektir. Burada ise hadisin bu kadarı ile ilgili bazı hususları sözkonusu edeceğiz: Ebu'l-Mütevekkil'in adı Ali b. Davud'dur. Ali b. Davud el-Basrı olduğu da söylenir. "Dışarı çıktı, semaya baktı sonra Al-i İmran suresindeki şu ayeti okudu ... " Buradan geceleyin uyanırken semaya bakmakla birlikte bu ayetin okunmasının müstehap olduğu hükmü anlaşılmaktadır. (3/145) Çünkü bu çokça düşünmeye, tefekküre sebeptir. Aynı gecede birkaç defa uyuyup, uyanıp dışarı çıkacak olursa yine hadiste sözkonusu edildiği gibi bu ayetleri tekrar okuması müstehaptır. Şanı yüce Allah en iyi bilendir
حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، قَالَ حَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنْ أَبِي النَّضْرِ، مَوْلَى عُمَرَ بْنِ عُبَيْدِ اللَّهِ عَنْ عُبَيْدٍ ـ يَعْنِي ابْنَ حُنَيْنٍ ـ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ، رضى الله عنه أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم جَلَسَ عَلَى الْمِنْبَرِ فَقَالَ " إِنَّ عَبْدًا خَيَّرَهُ اللَّهُ بَيْنَ أَنْ يُؤْتِيَهُ مِنْ زَهْرَةِ الدُّنْيَا مَا شَاءَ، وَبَيْنَ مَا عِنْدَهُ، فَاخْتَارَ مَا عِنْدَهُ ". فَبَكَى أَبُو بَكْرٍ وَقَالَ فَدَيْنَاكَ بِآبَائِنَا وَأُمَّهَاتِنَا. فَعَجِبْنَا لَهُ، وَقَالَ النَّاسُ انْظُرُوا إِلَى هَذَا الشَّيْخِ، يُخْبِرُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَنْ عَبْدٍ خَيَّرَهُ اللَّهُ بَيْنَ أَنْ يُؤْتِيَهُ مِنْ زَهْرَةِ الدُّنْيَا وَبَيْنَ مَا عِنْدَهُ وَهْوَ يَقُولُ فَدَيْنَاكَ بِآبَائِنَا وَأُمَّهَاتِنَا. فَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم هُوَ الْمُخَيَّرَ، وَكَانَ أَبُو بَكْرٍ هُوَ أَعْلَمَنَا بِهِ. وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " إِنَّ مِنْ أَمَنِّ النَّاسِ عَلَىَّ فِي صُحْبَتِهِ وَمَالِهِ أَبَا بَكْرٍ، وَلَوْ كُنْتُ مُتَّخِذًا خَلِيلاً مِنْ أُمَّتِي لاَتَّخَذْتُ أَبَا بَكْرٍ، إِلاَّ خُلَّةَ الإِسْلاَمِ، لاَ يَبْقَيَنَّ فِي الْمَسْجِدِ خَوْخَةٌ إِلاَّ خَوْخَةُ أَبِي بَكْرٍ ".
Ebu Said el-Hudri r.a.'dan rivayete göre: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem minber üzerinde oturdu ve şöyle dedi: Bir kulu, Allah, ona dünya güzelliklerinden dilediklerini vermek ile nezdindekileri seçmek hususunda serbest bıraktı. O da Allah nezdinde olanı seçti. Bunun üzerine Ebu Bekir ağladı, babalarımız, annelerimiz sana feda olsun dedi. Biz ona hayret ettik. Herkes, şu yaşlı adama bakınız. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Allah'ın bir kulunu ona dünya güzelliklerini vermek ile nezdindekileri seçmekte muhayyer bırakmış olduğunu haber veriyor, o kalkmış babalarımız annelerimiz sana feda olsun, diyor. Meğer muhayyer bırakılan kişi Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem imiş. Ebu Bekir de bu işi aramızda en iyi bilen imiş. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ayrıca şöyle buyurdu: Şüphesiz arkadaşlığı ve malı hususunda insanlar arasında bana en çok fedakarlık etmiş olan kişi EbU Bekir'dir ve eğer ümmetim arasından bir Halil (candan dost) edinecek olsaydım, şüphesiz EbU Bekir'i edinirdim. Ancak İslam Halilliği vardır. EbU Bekir'in gediği müstesna- Mescide açılan hiçbir gedik kalmasın hepsi kapatılsın)." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Nebi sallallahualeyhivesellem'in ve ashabının Medine'ye hicreti" Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hicreti ile ilgili olarak İbn Abbas'tan gelen rivayete göre, ona Medine'ye hicret hususunda yüce Allah'ın şu buyruğu ile izin verilmiştir: "Ve de ki: Rabbim beni doğruluk girdirişi ile girdir, doğruluk çıkarışı ile çıkar. Tarafından bana destekleyici üstün bir belge ver." [İsra, ı 80] Bu hadisi Tirmizi rivayet etmiş olup, o da Hakim de sahih olduğunu belirtmişlerdir. Hakim de Nebi efendimizin Mekke'den Akabe bey'atinden üç ay ya da ona yakın bir süre sonra çıkıp ayrıldığını zikretmektedir. Nebi sallAllahu aleyhi ve sellem'in ashabına gelince, onlardan Ebu Bekir esSıddik ile Amir b. Fuheyre onunla birlikte yola çıkmışlardı. Bundan önce ise iki Akabe arasında aralarında İbn Ümmü Mektum'un da bulunduğu bir topluluk Medine'ye çıkmışlardır. Denildiğine göre Medine'ye ilk hicret eden kişi Üm mü Seleme'nin kocası Mahzum oğullarından Ebu Selerne b. Abdi'l-Eşhel hicret etmiştir. Buna sebep ise onun Habeşistan'dan dönmesinden sonra eziyete maruz kalması idi. Tekrar Habeşistan'a hicret etmek üzere karar vermişken Ensardan oniki kişinin olayı ona ulaşınca Medine'ye yönelmiştir. Daha sonra ise az önce geçtiği gibi Ensardan Müslüman olanları İslam hakkında bilgilendirmek üzere Mus'ab b. Umeyr, Medine'ye gitmek üzere yola çıkmıştır. 3899- "Bugün" yani Mekke'nin fethedilmesinden sonra "hicret yoktur." 3900- "Mürninlerden herhangi bir kimse dinini kurtarmak için ... kaçardı." Aişe r.anha hicretin meşruiyetine dair gerekli açıklamalara ve bunun sebebinin dinde fitneye maruz kalma korkusu olduğuna işaret etmiştir. Hüküm illete bağlıdır. Buna göre nerede olursa olsun Allah'a ibadet edebilen bir kimsenin o yerden hicret etmesi icap etmez. Aksi takdirde icap eder. İşte bundan dolayı el-Maverdt şunları söylemektedir: Küfür şehirlerinden herhangi birisinde dinini açıkça ortaya koymaya gücü yeten bir kimse ile artık o şehir (belde), o kimse vasıtası ile Dar-ı İslam olur. Böyle bir yerde ikamet etmek oradan göç etmesinden. daha iyidir. Çünkü bu vesile ile başkasının da İslama girmesi ümit edilir. Cihad bölümünün baş taraflarında "İslam idarecilerinin savaş çağrısına uymanın vücubu" ile ilgili başlıkta İbn Abbas'ın: "Fetihten sonra hicret yoktur" diye rivayet ettiği hadis ile Abdullah b. es-Sa'dt'nin: "Hicretin ardı arkası kesilmez" hadisini birlikte telife işaret edilmiş bulunmaktadır. el-Hattabt de diyor ki: Hicret yani Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanına gitmek, İslamın ilk dönemlerinde istenen bir 'şey idi. Daha sonra Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Medine'ye hicret ettikten sonra onunla birlikte savaşmak ve dinin şer'i hükümlerini öğrenmek amacıyla Medine'ye hicret etmek farz kılınmıştır. Şam yüce Allah bu hususu birden çok ayet-i keime'de tekitli bir şekilde ifade etmiş ve hatta hicret eden ile etmeyen arasındaki velilik bağını dahi kopartmış ve şöyle buyurmuştur: "İman edip hicret etmyenıer ise hicret edene kadar sizin onlarla hiçbir velayetiniz yoktur."[Enfal, 72] Mekke fethedilip, insanlar bütün kabilelerden İslama girince farz olan hicret kalktı ve müstehap olarak devam etti. el-Beğavt, Şerhu's-Sünne adlı eserinde şunları söylemektedir: Nebi efendimizin "Fetihten sonra" yani Mekke'den Medine'ye "hicret yoktur" hadisi ile "hicretin ardı arkası kesilmez" buyruğunun bir başka yolla telif edilme ihtimali de vardır. Bu da Müslüman olan kimse için Dar-ı Küfür'den, Dar-ı İslam'a hicret etme gereğinin kesilmeyeceği anlamındadır. el-İsmail1'nin şu lafızIa naklettiği rivayette İbn Ömer maksadı açıkça ifade etmiş bulunmaktadır: "Mekke fethedildikten sonra Reslilullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanına hicret etme emri sona ermiştir fakat kafirlerle savaşıldığı sürece hicretin ardı arkası kesilmeyecektir." Yani dünyada küfür diyarı bulunduğu sürece Müslüman olup da dini dolayısıyla fitneye maruz kalmaktan korkan kimseye oradan hicret etmek vaciptir. Bundan anlaşıldığına göre; dünyada Dar-ı Küfr'ün kalmadığı var sayılacak olursa, bunu gerektiren sebebin sona ermesi dolayısıyla hicret te sona erer. Doğrusunu err--iyi bilen Allah'tır. 3903- "On yıl muhacir kald!." Yani muhacir olarak on yıl ikamet etti
حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، حَدَّثَنَا غُنْدَرٌ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ عَمْرٍو، عَنْ إِبْرَاهِيمَ، عَنْ مَسْرُوقٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو ـ رضى الله عنهما ـ سَمِعْتُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ " اسْتَقْرِئُوا الْقُرْآنَ مِنْ أَرْبَعَةٍ مِنَ ابْنِ مَسْعُودٍ وَسَالِمٍ مَوْلَى أَبِي حُذَيْفَةَ، وَأُبَىٍّ، وَمُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ ".
Abdullah b. Amr r.a.'dan rivayete göre: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i şöyle buyururken dinledim: Kur'an okumayı şu dört kişiden öğreniniz: İbn Mes'ud'dan, EbU Huzeyfe'nin mevlası Salim'den, Ubey'den ve Muaz b. Cebel'den." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Mu az b. Cebel" b. Amr b. Evs "in menkıbeleri" Esed b. Şaride b. Vezid b. Cuşem b. el-Hazrec oğullarından Hazredidir. Künyesi Ebu Abdurrahman'dır. Bedir gazvesinde ve Akabe'de bulunmuştur. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem tarafından Yemen'e emir tayin edilmiştir. Vefatından sonra Medine'ye geri dönmüş, daha sonra cihad etmek üzere Şam'a çıkıp gitmiştir. Amevas taununda 18 h. yılında vefat etmiştir. (Buhari) onun hakkında Abdullah b. Amr'ın rivayet ettiği: "Kur'an akumayı şu dört kişiden öğreniniz" hadisini zikretmiştir. Bu hadise dair açıklama az önce geçmiş bulunmaktadır. İbn Hibban ve Tirmizi, Ebu Hureyre yoluyla merfu olarak şu hadisi rivayet etmişlerdir: "Muaz b. Cebel ne iyi bir adamdır." O Akabe bey'atlerinde bulunmuş, Bedir savaşına katılmış, ashab-ı kiramın fukahasından idi. Tirmizi ve İbn Mace, Enes'ten merfu olarak şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: ,"Ümmetimin en merhametlisi Ebu Bekir'dir ... -Bu hadiste şu ibarelerde vardır:- Helal ve hararnı en iyi bilenleri de Muaz'dır." Bu hadisin ravileri sikadırlar. Ömer'den de şöyle dediği sahih olarak nakledilmiş bulunmaktadır: "fıkıh öğrenmek isteyen Muaz'a gitsin." İleride Nahl suresinin tefsirinde ondan sözedilecektir. Muaz sahih kabul edilen görüşe göre 33 yıl yaşamıştır