Sahîh-i Buhârî · 3888
Arapça metin
حَدَّثَنَا الْحُمَيْدِيُّ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، حَدَّثَنَا عَمْرٌو، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى {وَمَا جَعَلْنَا الرُّؤْيَا الَّتِي أَرَيْنَاكَ إِلاَّ فِتْنَةً لِلنَّاسِ} قَالَ هِيَ رُؤْيَا عَيْنٍ، أُرِيَهَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لَيْلَةَ أُسْرِيَ بِهِ إِلَى بَيْتِ الْمَقْدِسِ. قَالَ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي الْقُرْآنِ قَالَ هِيَ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ.
İbn Abbas r.a. yüce Allah'ın: "Sana gösterdiğimiz o rüyayı biz ancak insanlara bir fitne kıldık." [İsra, 60] buyruğu hakkında dedi ki: Bu Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Beytu'l-Makdis'e İsra olunduğu gece gözleri ile gördüğü bir rüyadır." (İbn Abbas) dedi ki: "Kur'an-ı Kerim'de lanet olunmuş ağaç ise Zakkum ağacıdır." Bu Hadis 4716 ve 6613 numara ile gelecektir. Diğer tahric edenler: Tirmizî, Tefsirul Kur'an Tirmizî: Bu hadis hasen sahihtir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Mi'rac" yuk5lmek anlamını ifade eden "arace, ya'rucu" fiilinden gelmektedir. Mi'racın zamanı hususunda görüş ayrılığı vardır. Nebilik verilmeden önce olduğu söylenmiş olmakla birlikte bu şaz bir görüştür. Ancak bu görüş, o zaman bunun rüyada gerçekleşmiş olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Çoğunluğun kanaati bunun Nebilikten sonra olduğudur. Ancak ne vakit olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Bir görüşe göre hicretten bir sene önce olmuştur. Bu İbn Sa'd ve başkalarının görüşü olup Nevevı de bunu açık bir dille ifade etmiştir. İbn Hazm ise işi aşırıya götürerek bu hususta icma' olduğunu nakletmiştir. Ancak bu görüş reddedilmiştir. Çünkü bu konuda ondan fazla görüş ayrılığı bulunmaktadır. Bunların bazılarını İbnu'l-Cevzi nakletmiş bulunmaktadır. Naklettiği bir gorüşe göre hicretten sekiz ay önce olmuştur, altı ay önce olduğu söylendiği gibi, hicretten üç sene önce olduğu da söylenmiştir ki, bunu da İbnu'l-Esir nakletmiş bulunmaktadır. (Kadı) Iyad ve onun arkasından Kurtubi ile Nevevı de ez-Zührilden rivayetle, mi'racın hicretten beş yıl önce olduğu da söylenmiştir. Iyad ve ona uyanlar bu görüşü tercih etmiş ve Hatice'nin, namazın farz kılınışından sonra Nebi efendimizle birlikte namaz kıldığı hususunda görüş ayrılığı bulunmadığını da delil olarak göstermiş(ler)dir. Oysa onun hicretten önce üç ya da ona yakın bir süre önce yahut beş yıl önce vefat ettiği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Namazın da İsra gecesinde farz kılındığında görüş ayrılığı yoktur. Derim ki: Görüş ayrılığının olmadığını söylediği bütün hususlar tartışma konusudur. "el-Hatlm'de -bazen de el-Hicr'de dedi-" Burada el-Hatım'den kasıt, el-Hicr denilen yerdir. "Birisinin bana geldiğini gördüm." Daha önce geçtiği gibi Cibril aleyhisseIam'dır. "İman ile (doldurdu.)" Bed'u'l-Halk bölümünde "ve hikmet ile (doldurdu)" şeklindedir. Nevevi der ki: Bunun anlamı şudur: Leğenin'lçerisinde öyle bir şey vardı ki onunla imanın kemali ve hikmetin kemali artış gösterir. Buradaki doldurmanın hakikat anlamı ile •kullanılmış olma ihtimali vardlManevi şeylerin müşahhaslaştırılması da Bakara suresinin bir gölge gibi gelmesi, ölümün koç suretinde görünmesi ile ilgili rivayetlerde de görüldüğü gibi caizdir. Aynı şekilde amellerin tartılması ve buna benzer diğer gayb halleri de böyledir. "Kalbimi yıkadl." Müslim'in rivayetinde: "Kalbimi çıkardı ve onu Zemzem suyuyla yıkadı" şeklindedir. Bundan da Zemzem suyunun bütün sulardan daha faziletli olduğu anlaşılmaktadır. "Salih oğluma ve salih nebiye ... " Denildiğine göre Nebilerin onu sadece bununla nitelendirmelerinin ve bunu ardı arkasına sürdürmelerinin sebebi, "salah (salih oluş)"ın bütün hayrın özelliklerini kapsayan bir nitelik oluşundan dolayıdır. Bundan dolayı onların her biri, her bir nitelik belirtmelerinde bunu tekrarlamış bulunmaktadıriar. Salih kişi, Allah'ın ve kulların yerine getirilmesi gereken haklarını yerine getiren kimsedir. Bundan dolayı salih oluş, hayrın bütün manalarını kapsayan geniş kapsamlı bir kelimedir. Musa ile ilgili olay anlatılırken: "Ben yanından ayrılırken ağladı, ona niçin ağlıyorsun denildi o, şunun için ağlıyorum, benden sonra Nebilik verilen bir gencin ümmetinden cennete girecekler, benim ümmetimden daha fazla olacaktır, dedi" sözleri hakkında ilim adamları şöyle demiştir: Musa'nın bu ağlayışının sebebi -haşa- kıskaryçlık değildir. Çünkü o alemde kıskançlık, mu'min şahıslardan bile alınmış bir özelliktir. Yüce Allah'ın seçtiği kimseler hakkında nasıl düşünülebilir? Aksine onun ağlamasının sebebi, derecesinin yükseltilmesi sonucunu veren elde edemediği ecre duyduğu üzüntüdür. Çünkü onun ümmeti kendisinin ecrinin eksilmesi sonucunu verecek ş.ekilde ecirlerinin eksiltilmesini gerektiren çokça muhalif davranış ve hareketlerde bulunmuşlardır. Çünkü her bir Nebie kendisine uyanların ecri gibi de ecir verilir. Bundan ötürü onun ümmeti arasında ona uyanların sayısı bu ümmete nispetle sürelerinin uzunluğu ile birlikte bizim Nebiimize uyanların sayısından daha azdır. "Genç (gulam)" ifadesi de onun değerini eksiltmek için kullanılmış değildir. Yüce Allah'ın kudretine, kereminin büyüklüğüne dikkat çekmek için kullanılmıştır. Çünkü bu yaşta olan bir kimseye kendisinden önce ve yaşı ondan daha ileride olan hiçbir kimseye verilmemiş şeyleri yüce Allah ona vermiştir. Kurtubi der ki: Namaz hususunda Nebi sallallShu aleyhi ve sellem'in Rabbine dönmesini söyleyen kimsenin özellikle Musa aleyhisselam oluşundaki hikmetin sebebi şu olabilir: Musa'nın ümmeti de diğer ümmetierin mükellef kılınmadığı farz namazlar ile mükellef tutulmuşlardı. Bu da onlara ağır gelmişti. Bundan dolayı Musa aleyhisselam benzeri bir durumla karşılaşırlar diye Muhammed ümmetine şefkat göstermiştir. Buna da onun: "Şüphesiz ben senden önce insanları denedim" sözleri işaret etmektedir. "Sonra bana Sidretu'l-Münteha ref' edildi." Maksat onun oraya yükseltilmesi yahut onun üzerine çıkartılması ve Sidretu'l-Münteha'nın ona görünmesi, gösterilmesidir. Ona Sidretu'l-Münteha adının veriliş sebebi, Müslim'de yer alan İbn Mes'ud'dan nakledilen hadiste beyan edilmiştir. Oradaki lafzıyla şöyledir: "Resulullah sallAllahu aleyhi ve sellem İsra'ya götürülünce dedi ki: Sonra ben Sidretu'l-Münteha'ya kadar götürüldüm. Bu altıncı semadadır. Yerden yükselenler oraya kadar varır, ordan (yukarlara) alınır. Yukardan inenler de oraya varır ve ordan (aşağıya) indirilir. " "Bir de baktım ki onun meyveleri Hecer testilerini andırıyor." Hattabı der ki: Maksat onun meyvelerinin büyüklüklerinin testiler gibi olduğunu ifade etmektir. "Açıktaki iki nehir ise Nil ve Fırat'tır." Nevevı der ki: Bu hadisten anlaşıldığına göre Nil'in ve Fırat'ın aslı cennettendir. Her ikisi de Sidretu'l-Münteha'nın dibinden fışkırmaktadır. Sonra yüce Allah'ın dilediği yerlerde yol alırlar, sonra da yere inerler. Arkasından yerde yollarını takip ederler, daha sonra yerden bir daha çıkarlar. Akıl bunu imkansız görmez. Haberin zahiri de buna tanıklık etmektedir. O halde dayanak alınması gerekir. Iyad'ın: Hadis, Sidretu'l-Münteha'nın kökünün yerde oluşuna delildir, çünkü hadiste şöyle demiştir: Nil ile Fırat o ağacın kökünden çıkar. Bu iki ırmak ise müşahede ile görüldüğü gibi yerden çıkmaktadır. O halde bu, Sidretu'l-Münteha'nın kökünün yerde olmasını gerektirir, şeklindeki sözüne gelince; Onun bu görüşü tenkit edilmiştir. Çünkü onların yani bu iki nehrin Sidretu'l-Münteha'nın kökünden çıkmalarından maksat, yerden ilk çıktıkları kaynak değildir. Özetle söyleyecek olursak, bu ağacın kökü cennettedir. Bu iki nehir de önce bu ağacın kökünden çıkarlar. Sonra yerde yerlerini alıncaya kadar yol alırlar, ondan sonra yerde kaynaklarından fışkırırlar. Buradaki ifadeler, Nil ile Fırat'ın asıl kaynakları cennetten olduğundan ötürü sularının faziletli olduğuna delil gösterilmiştir. Seyhan ile Ceyhan nehirleri de böyledir. "Daha sonra birinde şarap, birinde süt, birinde bal bulunan kaplar bana getirildi. Ben içinde süt bulunan kabı aldım. Bu, senin üzerinde olduğun fıtrattır, dedi." Fıtrattan kas ıt da İslam dinidir. "Sonra bana namaz farz kılındı." Namazın özellikle İsra gecesinde farz kılınmasındaki hikmet şudur: Nebi sallAllahu aleyhi ve sellem Mi'dıca yükseltilince, o gece meleklerin ibadetlerini gördü. Onların kiminin oturmaksızın ayakta, kiminin secdeye varmaksızın rüklida, kiminin hiç oturmadan secdede olduklarını gördü. Yüce Allah bütün bu ibadetleri kulun kıldığı her bifffikatte hem onun için, hem de ümmeti için -tumainine ve ihlas gibi şartlarıyla bJrlikte- bir arada toplamış oldu. İbn Ebi Cemre bu hususa işaret etmiş ve şunları söylemiştir: Namazın özellikle İsra gecesinde farz kılınması onun beyanının (öneminin) büyüklüğüne bir işarettir. "Ben orayı geçince bir münadi bana şöyle seslendi: Ben farz kıldığımı yerine getirdim ve kullarımın yükünü hafiflettim." Bu, şanı yüce Allah'ın İsra gecesinde herhangi bir as1ta':tulunr:ıksızın nbisi Mhamme alalahu aleyhi ve sellem ile konuşmuş olduguna dafrtırılen en guçlu delıllerden bırısıdır. Hadis-i şerifte işaret ettiklerimizden başka şu hususlara da dikkat çekilmiş olmaktadır: 1- Semanın gerçek manada kapıları ve o kapılarda görevli koruyucuları vardır. 2- İzin istemek ve izin isteyen kimsenin: Ben filan kişiyim diyerek sadece benim dememesi gerekir. Çünkü böyle bir şey soru sormakla öğrenilmek istenen ile bağdaşan bir durum değildir. 3- Yürüyen oturana selam verir. İsterse yürüyen kişi oturandan daha faziletli olsun. 4- Fazilet ehli olan kimseleri sevinçle, merhabalaşarak, överek ve dua ederek karşılamak müstehaptır. 5- Fitneye maruz kalmayacağından emin olunan bir kimsenin yüzüne karşı methedilmesi caizdir. 6- Sırtını kıbleye ve başka yere vererek yaslanmak caizdir. Bu hüküm İbrahim'in el-Beytu'l-Ma'mur'a yaslanmış olmasından çıkartılır. el-Beytu'I-Malmur ise her bakımdan kıble olması yönüyle Ka'be gibidir. 7- Fiili olarak yapılmadan önce hükmün neshedilmesi caizdir. Namaz bölümünün baş taraflarında buna dair gerekli araştırma yapılmış bulunmaktadır. 8- Geceleyin yol almak, gündüzün yol almaktan faziletlidir. Çünkü İsra geceleyin gerçekleşmiştir. Bundan dolayı Nebi sallAllahu aleyhi ve sellem'in ibadeti de çoğunlukla gece idi. Yolculuklarını da çoğunlukla geceleyin yapardı. Ayrıca şöyle buyurmuştur: "Geceleyin yol almaya bakınız, çünkü yer geceleyin dürüıür." 9- Tecrübe ve deney, çokça bilgiye göre istenilen maksadı elde etmekte daha güçlü bir yoldur. Bu da Musa aleyhisselam'ın Nebi sallaiıahu aleyhi ve sellem'e söylediği kendisinden önce insanlarla uğraşmış ve onları denemiş olduğunu söylemesinden anlaşılmaktadır. 10- Adetin hükmüne başvurulması ve daha üstte olanın vasıtası ile daha altta olana dikkat çekilmesi de anlaşılmaktadır. Çünkü geçmiş olan ümmetler beden itibariyle bu ümmetten daha güçlü idi. Musa aleyhisselam ise bundan daha azını yerine getirmeleri için İsrailoğulları ile uğraşmış olduğunu fakat onların kendisine muvafakat etmediklerini söylemiştir. 11- Bu hususa İbn Ebi Cemre işaret etmiş ve şunları söylemiştir: Bundan anlaşıldığına göre Halillik makamı rıza ve teslimiyet makamıdır. Kelim (Allah ile konuşmak) makamı ise nazlandırma ve hemhalalma makamıdır. Bundan dolayı Hz. Musa, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den yükün hafifletilmesini istemesini söylemiş, İbrahim aleyhisselam bunu söyleyen olmamıştır. Oysa Nebi salı allah u aleyhi ve sellem'in İbrahim aleyhisselam'a olan özel yakınlığı Musa aleyhisselam'a olan yakınlığından fazladır. Çünkü onun ata oluş makamı vardır. Ayrıca mevkisi daha yüksek ve onun dinine de tabi oluş sözkonusudur. 12- Şanı yüce Allah'tan çokça istekte bulunup dua etmek ve nezdinde çokça şefaati talep etmek müstehaptır. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem namaz yükünün hafifletilmesi hususunda Musa aleyhisselam'ın teklifini kabul etmiştir. 13- Haya sahibi olmanın büyük bir fazileti vardır. 14- Nasihata ihtiyacı olan kimseye karşılıksız nasihatta bulunmak (güzeldir). İsterse bu hususta nasihat edecek olana danışılmamış olsun
Benzer hadisler
حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَارِثِ، عَنْ خَالِدٍ، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ،، قَالَ ضَمَّنِي النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم إِلَى صَدْرِهِ وَقَالَ " اللَّهُمَّ عَلِّمْهُ الْحِكْمَةَ ".
İbn Abbas'tan dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem beni bağrına basarak: Allah'ım ona hikmeti öğret, diye buyurdu." Bize Ebu Ma'mer anlattı, bize Abdu'l-Varis anlattı: "Ve Allah'ım, ona kitabı öğret, diye buyurdu." Bize Musa anlattı, bize Vuheyb, Halid'den anlattı, deyip onun (Ebu Ma'mer) gibi hadisi zikretti. "Hikmet" ise nübuvvetin dışındaki hususlarda isabet etmek demektir. Diğer tahric edenler: Tirmizî, Menakîb; Müslim, Fedail Tirmizî: Bu hadis hasen sahihtir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "İbn Abbas" yani Abdullah b. el-Abbas b. Abdulmuttalib b. Haşim olup, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in amcasının oğludur. Künyesi, Ebu'I-Abbas'dır. Hicretten üç yıl önce doğmuş, 68 yılında Taif'te vefat etmiştir. Ashab-ı kiram'ın alimlerinden idi. Öyle ki, Ömer genç olduğu halde onu yaşlılar ile birlikte öne geçirirdi. Buhari onun hakkında kendisinin rivayet ettiği şu hadisi zikretmektedir: "Nebi sallallahu aleyhi ve sellem beni bağrına bastı ve: Allah'ım, ona hikmeti öğret, diye buyurdu." Bir başka lafızda "ona kitabı öğret" şeklindedir. Burada "hikmet" ile neyin kastedildiği hususunda görüş ayrılığı vardır. Söylenen sözde isabetli olmak diye açıklandığı gibi, Allah'tan geleni iyice kavramak, aklın, doğruluğuna tanıklık ettiği husus, ilham ile vesvesenin kendisi vasıtası ile ayırt edilebileceği bir nur, doğru bir şekilde çabucak cevap vermek ve daha başka şekillerde açıklanmıştır. İbn Abbas ashab-ı kiram arasında Kur'an tefsirini en iyi bilen kişilerden idi. Yakup b. Süfyan da Tarih'inde sahih bir senedIe İbn Mes'ud'un şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Eğer İbn Abbas bizim yaşımıza gelmiş olsaydı, bizden hiçbir kimse onunla boy ölçüşemezdi." Yine İbn Mes'ud şöyle derdi: "İbn Abbas Kur'an'ın ne güzel bir tercümanıdır." Bu fazlalığı İbn Sa'd da bir başka yoldan Abdullah b. Mes'ud'dan diye rivayet etmiş bulunmaktadır
حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، قَالَ أَخْبَرَنِي أَبُو سَلَمَةَ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، أَنَّ عَائِشَةَ، رضى الله عنها زَوْجَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَخْبَرَتْهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم جَاءَهَا حِينَ أَمَرَ اللَّهُ أَنْ يُخَيِّرَ أَزْوَاجَهُ، فَبَدَأَ بِي رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ " إِنِّي ذَاكِرٌ لَكِ أَمْرًا فَلاَ عَلَيْكِ أَنْ تَسْتَعْجِلِي حَتَّى تَسْتَأْمِرِي أَبَوَيْكِ "، وَقَدْ عَلِمَ أَنَّ أَبَوَىَّ لَمْ يَكُونَا يَأْمُرَانِي بِفِرَاقِهِ، قَالَتْ ثُمَّ قَالَ " إِنَّ اللَّهَ قَالَ {يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لأَزْوَاجِكَ} ". إِلَى تَمَامِ الآيَتَيْنِ فَقُلْتُ لَهُ فَفِي أَىِّ هَذَا أَسْتَأْمِرُ أَبَوَىَّ فَإِنِّي أُرِيدُ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الآخِرَةَ.
Nebi s.a.v.'in eşi Aişe r.anha validemizden rivayet edildiğine göre, Allah Teala Hz. Nebi'e, eşlerine dünya ve ahiret arasında seçimde bulunmalarını teklif etmeyi emrettiği sırada, Hz. Nebi onun yanına gelmiştir. [Olayın bundan sonraki kısmını Hz. Aişe şöyle anlatır:] ilk olarak Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem benim yanıma geldi. Bana "Sana bir şey söyleyeceğim. Acele etmene gerek yok. Hatta anne-babanın görüşüne müracaat edebilirsin," dedi. Halbuki anne-babamın ondan ayrılmama razı olmayacağını çok iyi biliyordu. Sonra sözlerini "Allah Teala şöyle buyurdu: Ey Nebi! Eşlerine. söyle ... " diyerek sürdürdü ve iki ayeti de tamamen okudu. Ben de ona, 'Bunun neyini anne-babama danışacağım ki! Elbette Allah'ı, 'Nebii'ni ve ahiret yurdunu istiyorum,' dedim." Hadisin geçtiği diğer yer: 4786. Fethu'l-Bari Açıklaması: تبرج teberruc "kadının güzelliklerini göstermesi" anlamına gelir. İbn Ebi Hatim, Şeyban kanalıyla bu kelimenin izahı hakkında Katade'nin şöyle dediğini nakletmiştir: "Kadınların, kırıta kırıta, işve yapa yapa yürüme şekilleri vardır. Evden dışarı çıktıklarında, işte bu şekilde yürümeleri yasaklandı." İkrime kanalıyla İbn Abbas'tan şöyle nakledilmiştir: "Hz. Ömer 'Ancak, bir Cahiliyye vardır,' dedi." İbn Abbas ona, "Sen, bir şeyin ilki varsa arkası da vardır, sözünü işitmedin mi?" diye karşı çıktı. Başka bir kanalla İbn Abbas'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Başka bir Cahiliyye daha olacaktır." Bir başka kanalla ise şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "İlk Cahiliyye dönemi bin yıl sürdü. Bu dönem, Nuh Nebi ile İdris Nebi zamanları arasında yaşanmıştır." Bu rivayetin senedi kuwetlidir
حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، عَنْ عَمْرٍو، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنه ـ {وَمَا جَعَلْنَا الرُّؤْيَا الَّتِي أَرَيْنَاكَ إِلاَّ فِتْنَةً لِلنَّاسِ} قَالَ هِيَ رُؤْيَا عَيْنٍ أُرِيَهَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لَيْلَةَ أُسْرِيَ بِهِ {وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ} شَجَرَةُ الزَّقُّومِ.
İbn Abbas, "Sana gösterdiğimiz o ru'yayı (görüntüleri) ve Kur'an'da lanetlenen ağacı, ancak insanları sınamak için meydana getirdik, "(İsra 60) ayetinde geçen رؤيا ru'ya kelimesi hakkında şöyle demiştir: Bu rüya, göz ile görmedir. Hz. Nebi'e İsra gecesi bazı görüntüler gösterilmiştir. الشجرة الملعونة eş-şecerate'lmel'une (lanetlenmiş ağaç) ise zakkum ağacıdır. Fethu'l-Bari Açıklaması: Lanetlenmiş ağacın zakkum olarak açıklanması doğrudur. İbn Ebı Hatim on küsur tabiiden bu açıklamayı nakletmiştir. Zakkum hakkında Ebu Hanıfe ed-Dlneveri "Kitabu'n-niyyat" adlı eserinde şöyle demiştir: "Zakkum, ovalarda yetişen, küçük yuvarlak yaprakları bulunan, dikensiz, özü acı, anların yaladığı, küçük beyaz çiçekleri olan ve tepesi oldukça çirkin, tozlu bir ağaçtır." Süheyll de şöyle demiştir: "Zakkum, büyük lokma anlamına gelen ..........zekm kökünden .......faul vezninde türemişbir kelimedir." Temımllerin lehçesine göre, yenildiği zaman kusulan her türlü yiyeceğe zakklim denir. Zakklimun, ağır olan bütün yemeklerin adı olduğu da söylenmiştir
حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا جَرِيرٌ، حَدَّثَنَا أَبُو رَجَاءٍ، عَنْ سَمُرَةَ بْنِ جُنْدُبٍ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " رَأَيْتُ رَجُلَيْنِ أَتَيَانِي قَالاَ الَّذِي رَأَيْتَهُ يُشَقُّ شِدْقُهُ فَكَذَّابٌ يَكْذِبُ بِالْكَذْبَةِ تُحْمَلُ عَنْهُ حَتَّى تَبْلُغَ الآفَاقَ فَيُصْنَعُ بِهِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ ".
Semura İbn Cündüb r.a.'dan, dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Bana iki adam'ın geldiğini (rüyamda) gördüm. (Sonra bana) dediler ki: Ağzının parçalanmakta olduğunu gördüğün o kişi var ya, o çok yalancı birisidir. Bir yalan söyler, sonra o yalan söz ondan alınıp sonunda ufuklara ulaşır. İşte buna kıyamet gününe kadar böyle yapılacaktır." Fethu'l-Bari Açıklaması: İbnu't-Tin dedi ki: Yüce Allah'ın: "Doğrularla beraber olun" buyruğu hakkında görüş ayrılığı vardır. Onlar gibi olun, anlamında olduğu söylendiği gibi, onlardan olun, diye de açıklanmıştır. Derim ki: Zannederim musannıf (Buhari) ayeti zikretmek suretiyle Ka'b İbn Malik kıssasına ve onun doğru sözlü oluşunun onu ayet-i kerimede zikredilen hayra ulaştırmış olduğuna işaret etmek istemiştir. Oysa bundan önce, bilinen süre boyunca Müslümanlar onunla konuşmayı terk etmişlerdi ve nihayet yer bütün genişliğine rağmen ona dar gelmişti. Daha sonra yüce Allah, onun tevbesini kabul etmek suretiyle ona lütufta bulunmuştu. Ka'b'ın kendisi de başından geçen bu olay ile ilgili olarak şunları söylemiştir: "Yüce Allah'ın beni İslam'a hidayet etmesinden sonra bana göre doğru söylememden daha büyük bir nimet ihsan etmiş değildir. Eğer ben yalan söylemiş olsaydım, yalan söyleyen diğerleri gibi helak olacaktım." Beyhaki Şuabu'l-İman'da sahih bir senedie Ebu Bekir es-Sıddik'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Yalan, imandan uzak durur." el-Bezzar da Sa'd İbn Ebi Vakkas'tan Nebi efendimize merfu olarak şu hadisi rivayet etmektedir: "mu'min kimsenin tabiatında hainlik ve yalan söylemek dışında her bir şey görülebilir." Hadisin senedi kavidir. Nevevi dedi ki: İlim adamları şöyle demişlerdir: Hadis-i şerifte doğrunun araştınlması yani doğruyu kastedip ona gereken önemin verilmesi teşvik edilmekte, yalan söylemekten, yalan söyleme hususunda işi gevşek tutmaktan da sakındınlmaktadır. Çünkü kişi yalan söylemekte işi gevşek tutacak olursa çokça yalan söyler ve yalancı olarak tanınır
حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ، عَنْ عَبْدِ الْوَاحِدِ، عَنِ الأَعْمَشِ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ، عَنْ عَلْقَمَةَ، عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ، قَالَ بَيْنَا أَنَا أَمْشِي، مَعَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فِي بَعْضِ حَرْثِ الْمَدِينَةِ وَهْوَ يَتَوَكَّأُ عَلَى عَسِيبٍ مَعَهُ، فَمَرَرْنَا عَلَى نَفَرٍ مِنَ الْيَهُودِ فَقَالَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ سَلُوهُ عَنِ الرُّوحِ. فَقَالَ بَعْضُهُمْ لاَ تَسْأَلُوهُ أَنْ يَجِيءَ فِيهِ بِشَىْءٍ تَكْرَهُونَهُ. فَقَالَ بَعْضُهُمْ لَنَسْأَلَنَّهُ. فَقَامَ إِلَيْهِ رَجُلٌ مِنْهُمْ فَقَالَ يَا أَبَا الْقَاسِمِ مَا الرُّوحُ فَسَكَتَ عَنْهُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فَعَلِمْتُ أَنَّهُ يُوحَى إِلَيْهِ فَقَالَ {وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَمَا أُوتُوا مِنَ الْعِلْمِ إِلاَّ قَلِيلاً}. قَالَ الأَعْمَشُ هَكَذَا فِي قِرِاءَتِنَا.
İbn Mesud şöyle anlatmıştır: Ben bir keresinde Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile beraber Medine'nin tarlalarından birinde yürüyorduk. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanında bulunan hurma dalından bir değneğe dayanıyordu. Derken biz, Yahudilerden bir topluluğa tesadüf ettik. Onlardan birtakımı diğer takımına "Ona ruh hakkında soru sorun" dedi. Diğer takımı da "Ona bir şey sormayın. Belki bunun hakkında hoşlanmayacağınlZ bir cevap getirir" dedi. Bazıları ise "Biz ona muhakkak soracağız" dediler. Bunun üzerine onlardan biri ayağa kalktı ve "Ya Ebe'I-Kasım! Ruh nedir?" diye sordu. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem sükCıt etti. Ben kendisine vahiy verilmekte olduğunu anladım. Sonunda "Sana ruh hakkında soru sorarlar. Deki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir"(İsra ı 85) ayet-i kerimesini okudu. Hadisi rivayet eden A'meş bizim kıraatimizde böyle "ve ma CıtCı = onlara verilmemiştir" şeklindedir dedi. Fethu'l-Bari Açıklaması: İbn Battal şöyle demiştir: Bu hadiste yer alan "emrullah=Allah'ın emri" ifadesinden maksat kıyamettir. Doğrusu Allah'ın emrinden maksat kıyametin kopmasıdır. Böylece kıyametin kopma saati Allah'ın hükmü ve kazasına bağlıdır. Dördüncü sırada yer alan İbn Abbas'ın Müseylime hakkındaki naklettiği hadis tam metin olarak Megazı Bölümünün sonlarında açıklamasıyla birlikte geçmişti. Hadisin buraya alınmasından maksat, "Allah'ın senin hakkındaki hüküm ve takdirini öteye geçemezsin" cümlesidir. Bu, Allah'ın senin hakkında takdir buyurmuş olduğu bedbahtlık veya mutluluk hükmünü aşamazsın demektir. İbn Mesud'un Yahudilerin ruh hakkındaki soruları ile ilgili naklettiği beşinci sıradaki hadis ve "Deki: Ruh, Rabbimin emrindendir"(İsra ı 85) ayet-i kerimesine gelince, İbn Mesud'un rivayet ettiği bu hadiste yer alan "el-emr"den maksat, "elme'mCır=emredilen şey" demektir. Bu tıpkı "el-halk" ifadesinin "el-mahluk" anlamına gelmesi gibidir. Hadisin bazı rivayet yollarında bu açıkça yer almaktadır. Süddl'nin tefsirinde Ebu Malik vasıtasıyla İbn Abbas ve başkalarından nakillerine göre "Deki: Ruh, Rabbimin emrindendir" ayeti hakkında şöyle demişlerdir: Ruh, Allah'ın yarattığı yaratıklardan birisidir. O Allah'ın emrinden bir şey değildir. Hakkında soru sorulan ruhtan maksqdın ne olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. İhtilaf noktası, bunun hayatı sağlayan ruh mu yoksa "Yevme yekumu'r-ruhu ve'l-melaiketü saffa=Ruh (Cebrail) ve melekler safsaf olup durduğu gün"(Nebe 38) "O gecede Rablerinin izniyle melekler ve ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar" (Kadr 4) ayetlerinde zikredilen ruh mudur? İkinci görüşü savunanlar, şöyle bir akıl yürütmüşlerdir: Soru genelde ancak vahiy yoluyla bilinen şeyler için sorulur. Hayat kaynağı olan ruh hakkında insanlar -sözkonusu olan ruhun aksine- eskiden beri söz söylemektedirler. Çünkü insanların çoğunluğu sözkonusu ruh hakkında bilgiye sahip değillerdir. Hatta hayat kaynağı olan ruhun aksine bu ruh gayb ilminden sayılır. Yüce Allah Kur'an'da vahye ruh ismini vermektedir. Nitekim "Ve kezalike evhayna ileykerruhan min emrina=işte böylece sana da emrimizle ruh (Kur'an) vahyettik. "(Şura 52) "Yuikırruha min emrihi ala men yeşa=O kullarından dilediğine iradesiyle ilgili ruhu (vahyi) indirir"(Mu'min 15) ayet-i kerimeleri buna örnektir. Yüce Allah kuwet, sebat ve zafere de "ruh" adını vermektedir. Nitekim "Ve eyyedehum bi ruhin minhu=İşte onların kalbine Allah iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir"(Mücadele 22) ayeti buna örnektir. Yüce Allah birçok ayette Cebrail'e, Meryem oğlu İsa'ya da "ruh" demiştir. Kur'an'da Adem oğluna "ruh" dendiği hiç görülmemiştir. Tam tersine Allah Adem oğluna "nefis" ismini vermektedir: "en-Nefsu'l-mutmainneh=Ey huzura kavuşmuş insan"(fecr 27) "en-Nefsü'l-emmaratu bi's-su'=çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder"(Yusuf 53) "Vennefsu'l-levvameh =Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse"(Kıyame 2) "Ve nefsin ve ma sevvaha=Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki"(Şems 7) "Küllü nefsin zaikatu'lmevt=Her can ölümü tadacaktır"(Ankebut 57) ayetleri buna örnektir. Burada geçen "ruh"un kadim olduğunu iddia edenler, kelimenin Yüce Allah'a izafe edilerek "Ve nefahtu jfhi min ruhf=Ve ona ruhumdan üflediğim"(Hicr 29) ayetini delil almışlardır. Ancak ayette buna delil yoktur. Zira izafet, bazen ilim ve kudret örneğinde olduğu gibi mevsufla birlikte bulunan sıfata, bazen de "beytullah=Allah'ın evi", "nakatullah=Allah'ın devesi" terkiblerinde olduğu gibi ondan ayrı olana da yapılabilir. Dolayısıyla "ruhuilah" bu kabil bir izafettir. İkinci olarak bu bir ait olma ve şereflendirme izafetidir. Böyle bir izafet,icad manasındaki genel izafetten daha üstündür. Sonuç olarak izafet üç mertebededir. İzafet-i icad, izafet-i teşrif ve izafet-i sıfa. Ruhun mahluk olduğu Yüce Allah'ın '1ı.llahu haliku külli şey=Allah her şeyi yaratandır"(Rad 16) "Ve huve Rabbu küllü şey=Allah her şeyin Rabbi iken"(En'am 164) "Rabbukum ve Rabbu abdikumu'levvelfn =Sizin de Rabbiniz, sizden önce gelen atalarınızın da Rabbi olan Allah "(Saffat 126) ayetlerinin genelliği bunu göstermektedir. Netice olarak ruhlar merbDbtur. Her merbDb, alemlerin Rabbi olan Allah'ın yaratmasının eseridir
وَحَدَّثَنِي عَمْرٌو النَّاقِدُ، وَابْنُ أَبِي عُمَرَ، وَأَحْمَدُ بْنُ عَبْدَةَ، جَمِيعًا عَنِ ابْنِ عُيَيْنَةَ، - قَالَ ابْنُ عَبْدَةَ حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، - عَنْ عَمْرٍو، عَنْ عَطَاءٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ إِنَّمَا سَعَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَرَمَلَ بِالْبَيْتِ لِيُرِيَ الْمُشْرِكِينَ قُوَّتَهُ .
Bana Amru'n-Nâkıd ile İbni Ebî Ömer ve Ahmed b. Abde hep birden İbni Uyeyne'den rivayet ettiler. İbni Abde (Dediki): Bize Süfyân, Amr'dan, o da Atâ'dan, o da îbni Abt&s'tan naklen rivayet etti. İbni Abbâs: «Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Beyti ancak müşriklere kuvvetini göstermek İçin ramel ve hızla tavaf etmiştir.» demiş. İzahı: Bu hadîsi Buhâri hacc bahsinin bir-iki yerinde ve «Kitâbü'I-Megâzî»de; Ebû Dâvûd ile Nesâî hacc bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir. Nevevî diyor ki: «îbni Abbâs'ın bu hadîsi bundan önceki rivayetlerle nesh edilmiştir. Çünkü îbni Abbâs hadîsi Hicretin yedinci yılında Mekke fethedilmezden önce îfâ olunan kaza Umresine aittir. O zaman müslümanlar bedenen zayıf idiler. Tavaf esnasında ramel yapmaları kuvvetli görünmek içindi. Buna iki rüknü Yemânî'den gayrı yerlerde muhtaçtılar. Çünkü müşrikler Hicr denilen yerde oturuyor, rükn-ü yemânî denilen iki köşe arasında müslümanları görmüyor, diğer köşeler arasında tavaf ederken görüyorlardı. Nebi (Sallallahu Âleyhi ve Selîem) Hicretin onuncu yılında Veda haccını îfâ ettiği vakit Hacer-i Esved'ten başlıyarak yine Haceri Esved 'e kadar ramel yapmışdır. Binâenaleyh bu son fi'liyle amel etmek vâcib olur.» Nevevî'nin bahsettiği nesh bir tur tavafın yarısında ramel yapıp yarısında yapmamaya aittir. Çünkü îbni Abbâs (Radiyallahu anh) hadîsinde iki rüknü yemânî arasında ramel yapılmaıyacağı bildirilmektedir. Bu mes'ele îmam Nevevî'nin dediği gibi nesh edilmiştir. Bugün tavafın ilk üç turunda Hacer-i Esved'den başlayarak yine onda bitmek suretiyle ramel yapılır. Hicr: Hatîm denilen yerin içidir. Hatîm Kâbe.i Muazzama'nin altın oluk tarafındaki yarım duvarla çevrilmiş yerdir. Vaktiyle bu yer Kabe'ye dahil idi. Hükmen yine Kabe'nin içinden sayıldığı cihetle tavaf Hatîmin arkasından yapılır îbni Abbâs (Radiyallahu anh): «Hem doğru söylemişler, hem yanlış» sözü ile Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in fi'li olduğunu doğru söylemişler, fakat bunun bir sünnet-i müekkede olduğu iddiasında hatâ etmişler demek istemiştir. Çünkü ona göre ramel meselesi senelerce tekrarı matlûb olan bir iş değil, küffâra kuvvetli görünmek için yalnız o seneye mahsustur. Hz. îbni Abbâs'ın mezhebi bu ise de sahabe ve tabiîn ile onlardan sonra gelen bütün ulemâ bu hususta ona muhalefet ederek tavafın ilk üç turunda ramelin sünnet olduğunu söylemişlerdir. Bu sünneti terkeden faziletten mahrum kalır. Bununla beraber tavafı yine de sahihtir. Kurban lâzım gelmez. Abdullah b. Zübeyr'e göre ramel tavafın yedi turunda da sünnetdir. Hasan-ı Basrî, Sevrî ve Mâlikiler'den Abdülmelik b. Mâcişûn'a göre tavaf esnasında rameli terk edenin kurban kesmesi gerekir. Vaktiyle İmam Mâlik'in dahî buna kail olduğu, fakat sonra rücû ettiği söylenir. Cumhur-u ulemâ'nın delili Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in veda haccında tavafın ilk üç turunu ramel ile yapıp geri kalan dört turunda alelade yürümesi ve sonra : «Hac fiillerini nasıl yapacağınızı benden alın» buyurmuş olmasıdır. İbni Abbâs (Radiyallahu anh) kendisine Safa ile Merve arasında vâsıtaya binerek sa'y yapmanın hükmü sorulduğu ve «Kavmin bunun sünnet olduğunu söylüyorlar» denildiği vakit yine: «Hem doğru söylemişler, hem yanlış» diye cevap vermiştir. Gerçi ibarede «Kezebû» lâfzı kullanılmıştır. Bunun asıl mânâsı «yalan söylemişler» demek ise de bu gibi yerlerde mezkûr kelimenin hatâ mânâsında kullanıldığını kitabımızın baş taraflarında görmüştük. Hz. İbni Abbâs bu sözüyle: «Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in hayvan üzerinde sa'y yaptığını doğru söylemişler, fakat bunun yürümekten efdal olduğunu söylemekte hatâ etmişler. Çünkü yürümek daha faziletlidir.» demek istemiş ve Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in özürden dolayı hayvana bindiğine işaret etmiştir. Ulemâ bu kavlinde İbni Abbâs (Radiyallahu anh) ile beraberdir. Yesrib: Medîne-i Münevvere'nin câhiliyyet devrindeki ismidir. Hadîs-i şerifin muhtelif rivayetleri vardır. İsmâîlî'nin rivayetinde: «Müşrikler: Size çıplak bir kavim gelecek demişler. Onların bu sözünü Allah Nebisine bildirmiş, o da ashabına hem ramel yapmalarını, hem de âdi yürüyüşle yürümelerini emir buyurmuşdu» denilmiş: İbni Mâce'nin rivayetinde: «Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hudeybiye'den sonraki Umresi için Mekke'ye girmek istediği vakit ashabına: Yarın kavminiz sizi görecektir. Ama sizi zinde görmelidirler buyurmuş, Mescid-i Haram'a girdikleri vakit ashâbıyla beraber Hacer-i Esved'i istilâm ederek ramelle tavaf etmişlerdir.» buyrulmuş; Taberânî'nin rivayetinde : Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Umreye niyet edince Mekkelilerin ashabı hakkında zayıflamışlar diye söz ettiklerini duymuş ve Mekke'ye varınca ashabına : Haydi bakalım kollarınızı, paçalarınızı sıvayın da ramelle yürüyün! Tâ ki kavminiz kuvvetli olduğunuza kaani olsun, buyurmuşdur.» denilmektedir. Bir rivayette ashabın ramel yaptığını gören Küreyş kâfirlerinin: «Bunlar ceylânlar gibi adamlarmış» dedikleri bildirilmiştir