Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Altının nisabı ve birbirinden farklı ayarlardaki altınların zekâtında hangi ölçü esas alınır?
Cevap
Benzer fetvalar
Zekâta tâbi olan altın, gümüş, sâime hayvanlar ve tarım ürünlerinin nisabı hadislerle sabittir. Bunların dışında kalan paralar ve ticaret mallarının nisabının nasıl belirleneceği hususunda ise fakihler arasında farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı fakihler altın veya gümüşten birinin ölçü alınabileceğini kabul ederken; bazıları fakirin yararına olmak üzere altın veya gümüşten hangisinin değeri daha düşükse bunun ölçü alınması gerektiği görüşündedirler. (Kâsânî, Bedâ’i, 2/21; Nevevî, el-Mecmû, 6/3, 9-19, 63, 66) Altın veya gümüşten birinin esas alınması durumunda da bunların hangi ayarının ölçü alınacağında ihtilaf edilmiştir. Hanefîler, bir alaşımın yarıdan fazlası ne ise söz konusu alaşıma o hükmü verdiklerinden, altında da 12 ayarın üstünü altın olarak kabul etmektedirler. (Kâsânî, Bedâ’i, 2/17, 20, 21; el-Fetâva’l-Hindiyye, 1/179) Diğer mezheplerdeki âlimlerin geneli ise bu durumda altın veya gümüşün saf halinin yani en yüksek ayarının ölçü alınması gerektiğini savunmuşlardır. (Nevevî, el-Mecmû, 6/3, 9-19, 63; Mevvâk, et-Tâc, 3/144; Zerkeşî, Şerhu’z-Zerkeşî, 2/494-495) Kurulumuz, geçmişten beri verdiği fetvalarda, gümüşün aşırı değer kaybetmesi nedeniyle, günümüzdeki paralar ile ticaret mallarının nisabında artık sadece altının ölçü alınması gerektiği görüşüne sahip olmuştur. Buna göre altın kavramının, mutlak olarak kullanıldığında 24 ayar saf altını ifade etmesi, daha düşük ayardaki altınların saf altın olmayıp başka maddelerle karışık bulunması, günümüzde gerek uluslararası gerek ulusal altın piyasalarında 24 ayar altının belirleyici olması ve tedavülünün yaygınlaşması gibi sebeplere dayanarak, ayrıca ticaret mallarının nisabında ölçü alınacak altının saf altın olduğunu ileri süren mezheplerin görüşleri ile farklı ülkelerdeki fetva mercilerinin çoğunun da zekât nisabında 24 ayar altını esas alması gözetilerek; günümüzde tedavülde bulunan para, ticaret eşyası ve kıymetli evrakın nisaplarında Kurulumuzun 1960/75 sayılı kararında olduğu gibi ölçü olarak 24 ayar altının esas alınması; yani sayılan mallar tek başına veya birlikte 24 ayardan 80,18 gram altın değerine ulaştığında kırkta bir (% 2,5) oranında zekât verilmesi gerekir.
Birbirinden farklı ayardaki altınların zekât nisabı, 24 ayardan 80,18 gram altın değeri üzerinden hesaplanır. Buna göre, ayarları veya ağırlıkları ne olursa olsun kişinin elinde bulunan altınların toplamı 24 ayardan 80,18 gram altın değerine ulaştığında kırkta bir (% 2,5) oranında zekât verilmesi gerekir.
Zekâtın bir nisabı yani ölçüsü vardır. O ölçü 81 gram altındır. Bu nisaba ulaşınca zekât gerekir. Bu nisabın oluşması da altın ve altın gibi olan paralar toplamda ne kadar yaptığına bakılır. Mesela elli gram altın var, seksen bir grama yetiştirecek kadar da para varsa ikisinin toplamı nisabı oluşturmuş olur. Nisaba ulaştığımız anda da hemen zekât gerekmez. Üzerinden bir hicri yıl yani 355 gün geçmesi gerekir. Bir yıl geçince o nisap miktarı olan baraj elimizde ise yüzde iki buçuğunu zekât veririz. Baraj eridi ise zekât gerekmez. Baraj büyümüş mesela 250 gram altın veya değerini bulmuş ise o toplamın yüzde iki buçuğunu zekât veririz. Sizin ne zaman nisap miktarı malınız olduğunu bulmanız gerekiyor. O günden sonraki bir yılın dolduğu gün de zekât verecektiniz. Geçen yılları da bu şekilde telafi edersiniz. Allah kabul etsin.
Selamünaleyküm. Muasır ulemanın bu konudaki tercih edilen görüşü, saf altını hesap ederek, o saf altın nisap miktarını yani 81 gramı buluyorsa veya daha fazla ise zekât vermektir. Eskilerin usulünde ise yarıdan fazlası altın olduğu sürece hepsini altın kabul etmek şeklindedir. Birinci görüşle amel edebilirsiniz.
Malın zekâtı verilmesi için iki şart önemlidir. Birincisi mal NİSAB miktarına ulaşmış olmalıdır. İkincisi de nisab miktarına ulaşmış malın üzerinden bir HİCRİ YIL (355 gün) geçmelidir. Nisab altın üzerinden belirlenir, diğer zekât mallarına da o değer uygulanır. Bu ölçü 81 gramdır. (Net rakamla 80.18 gram.) Bu kadar altın veya bu kadar altının karşılığı olan para, ticaret malı zekât için nisaba ulaşmış demektir. İkinci şart olan yıl geçmesi de hicri yıl üzerinden hesaplanır. O da 355 gündür. Zekât için hesaplanan malın sahibinin elinde bir yıl beklemiş bir mal olması gerekir. Nisaba ulaştığı andan itibaren bu bir yıl başlamış olur, yıl bitince de zekât gerekir. Nisab miktarı mal ile zekât sürecini başlatan bir Müslüman yıl içinde o maldan harcar veya bir yolla mal azalırsa yıl sonunda elindeki kalanın zekâtını verir sadece. Eğer elinde kalan nisaptan daha az ise zekât vermez. Aynı şekilde yıl içinde mala katılmış ve çoğalmış ise o katılanın yılı dolmadığı halde onu da yılı dolmuşa katarak zekâtını vermiş olur. Uygulama böyledir.
Hayır, bu zekât kaçırmak olmaz. Eski zamanlardan beri altına karışım yapıla gelmiştir. Fakihler de karışımlı altının zekâtının nasıl hesaplanacağını değerlendirmişlerdir. Cumhur fukahası, karışım oranına dikkat ederek zekât hesaplanır demişlerdir. Altındaki karışım oranına göre zekâtın nasıl hesaplanacağı konusunda şöyle bir ölçü belirleyebiliriz: Altındaki milyem (saf altının ne kadar olduğunu gösteren) değeri elimizdeki gram ile çarptığımızda karşımıza altının saf olan değeri çıkar. Altında 1’den 24’e kadar bir değer bulunabilir. Genelde 14 yaygın bulunur. Aslı 24 olmakla beraber 24 ayarın kullanımı (halka arasında) çok yaygın değildir. Mesela 100 gram 14 ayar altında ne kadarı saf altındır bulabilmek için MİLYEM değer listesinden 14 ayarın milyem ölçüsünü buluruz. Bu 585 tir. 100 x 0,585=58.50 saf altın olarak karşımıza çıkar. Elimizdeki altının ayarını ve milyem listesindeki değeri bilmemiz yeterlidir. Böyle bir işleme gerek duymadan elimizdeki altının ayarına bakmadan karışımlı olduğu halde saf altın gibi zekâtını versek daha fazla sevap kazanmış oluruz. Milyem Listesini İncelemek İçin Tıklayınız.
ZEKAT ve SADAKA konusundaki diğer fetvalar
İşveren, işçisinin maaş, ikramiye, prim ve sigorta gibi hak ettiği alacaklarını zekâtına mahsuben veremez. Ücret yükümlülüğü ile zekât yükümlülüğü birbirinden farklı iki yükümlülük olduğundan biri diğerinin yerine ödenemez. Ancak işveren zekât alabilecek durumda olan işçisine ücretinin yanı sıra zekât da verebilir.
Bir kurum veya kuruluşun kurban hesabına, kurbanın eti muhtaçlara dağıtılmak üzere para yatırmakla zekât verilmiş olmaz. Zekâtını et olarak dağıtmak isteyen kişi, bunun bedelini kuruluşların ilgili zekât hesabına yatırmalı ve zekâtının et olarak ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasını talep etmelidir.
Kişi zekâtını dinen fakir olan bir kişiye verebileceği gibi birden fazla kişiye de verebilir.
Bir çocuğun yetim veya öksüz olması zekât ve fitre alması için tek başına yeterli bir sebep değildir. Zekât ve fitre fakir olan yetim veya öksüz çocuklara verilebilir. Fakir, temel ihtiyaçları ve borçları dışında nisap miktarı mala sahip olmayan, yani 24 ayardan 80,18 gr. altını veya bu değerde parası ya da malı bulunmayan kimsedir. Asıl olan zekâtı kişinin kendisinin vermesidir. Bununla birlikte zekât vekil aracılığıyla da yerine ulaştırılabilir. Bu itibarla zekât ve fıtır sadakalarını ayrı bir fonda toplayan ve her bakımdan güvenilir olan kurum ve kuruluşlara fakir olan yetimlere temlik etmek üzere vekâleten zekât ve fıtır sadakası verilebilir. Ancak yetimlere yardım kampanyası düzenleyen kuruluş, kampanyada toplanan parayı zekât hükümlerine uygun olarak dağıtacağını ilan ve taahhüt etmedikçe, böyle bir kampanyaya para yatırmakla zekât ödenmiş olmaz.
Hicretin ikinci yılında Medine’de farz kılınmış olan zekât, Kur'ân-ı Kerîm’de pek çok âyette namaz ile birlikte zikredilmiş (el-Bakara, 2/43, 110; el-Hac, 22/78; en-Nûr, 24/56); Hz. Peygamber (s.a.s.) de bunun İslâm’ın temel ibadetlerinden biri olduğunu bildirmiştir. (Buhârî, Zekât, 1 [1395-1398]; Müslim, Îmân, 31 [19]) Zekât malî bir ibadet olup ferdi ve toplumsal manada birçok hikmet ve faydayı kendisinde barındırmaktadır. Öncelikle zekât, alan açısından çok önemlidir. Zira zekât vasıtasıyla muhtaç kişilerin temel ihtiyaçları karşılanır. Bu yönüyle zekât ibadeti toplumsal barışa ve dayanışmaya da büyük katkı sağlamaktadır. Zekât zengin ile fakir arasında gönül köprülerinin kurulmasına vesile olur. Sevgili Peygamberimizin, “Zekât, İslâm’ın köprüsüdür.” (Taberânî, Mu’cemü’l-evsât, 8/380 [8937]) hadis-i şerifi de bu noktaya işaret etmektedir. Zekât vesilesiyle insanlar birbiriyle kaynaşır aralarında sevgi ve saygıya dayalı bir huzur ortamı oluşur. Zekât vermek kişiyi kalben, ruhen ve manen arındırır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır: “Onların mallarından zekât al ki onları temizleyesin ve arındırasın…” (et-Tevbe, 9/103); “…Eğer namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, peygamberlerime iman eder ve onları destekler, bir de Allah için karz-ı hasende bulunursanız andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi mutlaka altından ırmaklar akan cennetlere koyarım…” (el-Mâide, 5/12) Bir başka âyet-i kerîmede ise “…Rahmetim her şeyi kapsamıştır. Onu, bana karşı gelmekten sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.” (el-A’râf, 7/156) buyrulmaktadır. Zekât veren kimse Allah’ın kendisine bahşettiği malından infakta bulunmak suretiyle kulluk şuuruna ve bilincine kavuşur. Başa kakmadan ve gönül incitmeden ifa edeceği bu ibadet sayesinde kişi içindeki mal sevgisini ve dünya hırsını dizginler. Böylelikle zekât, kişideki cimrilik hastalığını ortadan kaldırır. İnsanoğlu mala karşı gerçekten hırslıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa mutlaka bir üçüncüsünü ister. Onun gözünü ancak toprak doyurur.” (Buhârî, Rikâk, 10 [6436]; Müslim, Zekât, 116 [1048], 119 [1050]) buyurmuştur. Ancak kişi zekât vermek suretiyle malın, mülkün ve servetin gerçek sahibinin Allah olduğu inancını pratiğe dökmüş olur. Böylelikle ideal kulluk bilincine ulaşıp, hırstan, gururdan, bencillik ve kibirden uzaklaşmış olur. Zekât veren kimse diğer insanlara karşı şefkatli ve merhametli olur. Kalbinin katılığından şikâyet eden bir sahabiye Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Eğer kalbinin yumuşamasını istiyorsan fakiri yedir, yetimin başını okşa!” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, 13/389 [10523]) şeklinde cevap vermiştir. Zekât, veren açısından bir borç, alan açısından da bir haktır. Kur'ân-ı Kerîm müminlerin mallarında hem isteyebilen hem de istemekten utanan yoksul için belli bir hak olduğunu ifade etmektedir. (bk. ez-Zâriyât, 51/19; el-Meâric, 70/24-25) Çünkü insan servet elde ederken içerisinde yaşadığı toplumun imkânlarını kullanır. Zekât sayesinde, toplum olarak elde edilen ve üretilen maddî değerlerin belirli kişilerin ellerinde toplanmasına engel olunur. Bu sayede sosyal adaletin sağlanması ve refahın geniş kitlelere yayılmasına katkıda bulunulur. Ayrıca bu sayede, ekonomik sıkıntı yaşayan kişiler ihtiyaçlarını, bir sömürü aracı olan faizli borca girmeden karşılama imkânı bulurlar.