Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Başkasına ait bir markayı izinsiz kullanmak, bunun ticaretini yapmak, para kazanmak dinen caiz olur mu?
Cevap
Benzer fetvalar
Başkasının emeğini gasp anlamına gelecek her iş, tutum ve davranış, kul hakkı sorumluluğunu gerektirir. Bu sorumluluk ise söz konusu hak sahibine iade edilmedikçe veya helallik alınmadıkça ortadan kalkmaz. İslâm emeğe büyük değer verir, haksız kazanca karşı çıkar. Kur’ân-ı Kerîm’de, “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (en-Necm, 53/39) buyrulur. Hz. Peygamber de (s.a.s.) emeğin hakkının verilmesi gerektiğini değişik hadisleriyle ifade etmişlerdir. Bunlardan birinde “Hiçbir kimse, elinin emeği ile kazandığını yemekten daha hayırlı bir kazanç yememiştir. Allah’ın peygamberi Dâvûd (a.s.) da kendi elinin emeğini yerdi.” (Buhârî, Büyûʽ, 15 [2072]) buyurmuşlardır. Teknolojinin geliştiği, insan emeğinin çok değişik şekil ve ortamlarda tezahür ettiği günümüzde aynı ölçüde hak ve emek ihlalleri söz konusu olmaktadır. Bu hak ihlalleri dijital dünyada da yaşanmaktadır. Bu tür haksız davranışlar sadece bireylerin hakkını gasp etmiş olmamakta, aynı zamanda, o alanlarda emek harcayan insanların yeni ürünler üretme konusundaki şevkini kırmakta, bu da geniş anlamda kamu hakkı ihlaline dönüşmektedir. Bu sebeple birer emek mahsulü olarak internet ortamına geçirilmiş olan her türlü program, yazılım, kitap, müzik vb. ürünleri ilgililerin izni olmadan elde edip kullanmak caiz değildir.
Dijital ürünler (font, yazılım, tema vb.) mülkiyet hakkı kapsamındadır. Sahibi tarafından “izinsiz kullanılamaz, satılamaz” denmişse bu ürünü izinsiz çoğaltmak ve satmak kul hakkına girer ve haramdır. Tıpkı bir kitabın fotokopisini izinsiz çekip satmak gibi bu da emek hırsızlığıdır. Mümkünse ürünü yapan kişiden helallik istenmelidir. Helallik alınamıyorsa, satışlardan elde edilen kazanç tahmini olarak hesaplanmalıdır. Bu kazanç, hak sahibine ulaşılamıyorsa, onun adına bir hayır kurumuna veya ihtiyaç sahibine sadaka olarak verilmeli. Verirken şöyle dua edilebilir: “Allah’ım, bu sadakayı hakkını ihlal ettiğim kişi adına kabul eyle. Beni onun hakkından dolayı sorumlu tutma.” Allah, samimi tövbe eden kulunu asla mahcup etmez. Vicdanın seni rahatsız ediyorsa, bu seni Allah’a götürüyordur. Devam et bu yolda, Allah seni muhafaza etsin.
Bir malın (veya yemeğin) sahibi kimse, onun izni olmadan vermek caiz değildir. Hadislerde de "Bir Müslümanın malı, kendisinin rızası olmadan helal değildir." (Ebu Davud, Büyû' 54) buyrulmuştur. Dolayısıyla anneniz yemeği yapıp size emanet ediyorsa ve sizin de onun izni olmadan başkasına vermeniz söz konusuysa, bu emanete ihanet olabilir. Hırsızlık gibi büyük günahlar kategorisine girmez ama kul hakkına girme riski vardır. Çünkü anneniz o yemeği ev halkı için yapıyor ve onların hakkı olabileceğini düşünüyor olabilir. Eğer anneniz izin vermezse, kendi kazancınızla, kendi aldığınız yiyecekleri dilediğiniz gibi paylaşabilirsiniz. Bu durumda hiçbir sakınca olmaz, hatta çok büyük bir sevap kazanırsınız. Belki "Bu kişi yemek yapamıyor, ona bazen yardım etmek istiyorum, senden gizli yapmak istemem." derseniz, anneniz de daha yumuşak yaklaşabilir. Buna rağmen anneniz kesinlikle istemiyorsa, kendi imkânlarınızla yemek alıp ona vermeniz daha temiz ve gönül rahatlığıyla yapılabilecek bir iyilik olur.
a- Meri yasalara uygun ve insana zulüm olmayan, Allah’ın Şeriat’ına muhalif olmayan her emre uymaya mecbursunuz. b- Sizin açınızdan net bir iyilik olmayan ama aykırılığını da belgeleyemediğiniz emirlere de uymak durumundasınız. c- Açık bir haram veya açık bir zulüm olan işlerde ise İKAZ ETMEK durumundasınız. İkazınız fayda vermiyorsa haram ve zulme maşa olmayacaksınız. Yasal haklarınızı ve benzeri fırsatları değerlendireceksiniz. Buna rağmen emir veriliyorsa itaat etmeyeceksiniz. İşinizden atılmanız aç kalmanız demek olmaz. Rızık Allah’ın elindedir.
Dinimizde yasak olan şeyleri yapmak günah/haram olduğu gibi böyle şeylerin yapılmasına rıza göstermek ve yardımcı olmak da günah/haramdır. Hz. Peygamber, haram bir maddeyi kullanan ile birlikte onu imal eden, taşıyan, aracılığını ve sunumunu yapan kişilerin de aynı günaha girdiğini bildirmiştir. (bk. Ebû Dâvûd, Eşribe, 2 [3674]; İbn Mâce, Eşribe, 6 [3380]) Bu itibarla, bir kimsenin helalinden kazanma konusunda alternatif imkânları bulunduğu sürece dinen yasaklanan şeylerin yapıldığı iş yerlerinde çalışması caiz olmaz. Ancak bütün çabalarına rağmen geçimini sağlayacak başka iş bulamadığı durumlarda zaruret sebebiyle bu tür iş yerlerinde çalışabilir. Zaruret durumunun ortadan kalkması yani yapılması helal olan uygun bir iş veya iş yeri bulması hâlinde ise mevcut iş yerini terk etmesi gerekir.
Dinimiz, kul haklarına çok önem vermiş ve inananların bu haklara karşı duyarlı ve saygılı olmalarını emretmiştir. Ayrıca kul hakkı ihlalinde, hakkı ihlal edilen kişi affetmedikçe hiç kimse tarafından affedilemeyeceği de belirtilmiştir. Vedâ hutbesinde Resûlullah (s.a.s.), “Ey insanlar! … Sizin canlarınız, mallarınız, ırz ve namuslarınız, bu beldeniz içinde, bu ayınızda, bu gününüzün haramlığı gibi Rabbinize kavuşuncaya kadar birbirinize haramdır (dokunulmazdır)…” (Buhârî, Hac, 132 [1739, 1741]) buyurmuştur. Resûlullah (s.a.s.) ayrıca şöyle buyurmuştur: “Kimin yanında kardeşine ait bir hak varsa, o haksızlıktan dolayı hak sahibiyle helalleşsin. Gerçek şu ki, (kıyamette) asla dinar ve dirhem (altın ve gümüş) yoktur. Kardeşinin hakkı için kendi sevaplarından alınmadan evvel, (dünyada) onunla helalleşsin. (Âhirette) zalimin (o hakkı karşılayacak) sevapları bulunmazsa kardeşinin günahlarından alınır da o zalimin üzerine atılır.” (Buhârî, Rikāk, 48 [6534]; Mezâlim, 10 [2449]) Bu ve benzeri gerekçeler nedeniyle hacca giden kişinin yolculuğa çıkmadan önce çevresindekilerle ve hukuku olan kimselerle helalleşmesi, haccın âdâbından sayılmıştır. Ancak helalleşme, haccın sıhhatinin şartlarından olmadığı için helalleşmeden hacca giden kişinin haccı geçerlidir.
TİCARÎ HAYAT konusundaki diğer fetvalar
Ödünç alınan malın iade masrafları ödünç alan kişiye aittir. Ödünç alınan malın ne şekilde geri verileceği hususunda, yaygın olan örfün hükümleri geçerlidir. Bu kurallara uyulmazsa malda meydana gelecek zararın tazmini gerekir. (Merğînânî, el-Hidâye, 3/220-221; Mevsılî, el-İhtiyâr, 3/58) Zira örfün belirlediği hüküm, baştan şart koşulmuş gibi geçerlidir. (Mecelle, md. 43-45)
Leasing (finansal kiralama); makine, teçhizat, taşıt aracı ve benzeri menkul veya gayrimenkul malların; bu mallara ihtiyaç duyan müteşebbislere bir kira sözleşmesi çerçevesinde kiralanmasını, kira süresi bitiminde de önceden belirlenen fiyat karşılığında satışını esas alan orta vadeli bir finansman yöntemidir. Esasında burada yapılan işlem; malın taksitle satılıp, mülkiyetinin taksitin bitimine kadar ertelenmesi ve daha sonra devredilmesinden ibarettir. Nitekim bazı muasır âlimlere göre de bu uygulama, satış ile kiranın birleşmesinden doğan yeni bir akittir. Buna göre günümüz ticaret örfünde önemli bir yeri olan ve taraflar arasında aldatma ve anlaşmazlığa neden olmayan leasing işlemi fıkhen yapılabilir.
Emanet olarak bırakılan maldan emanetçinin yanında iken doğacak menfaat mal sahibine aittir. Mesela, emanet bırakılan hayvandan elde edilen süt, yün vb. şeyler mal sahibine ait olur. Emanet alan bunlardan yararlanamaz. (Mecelle, md. 798) Bu nedenle emanet alan kişi, kendi kusuru ile emanet mala zarar verdiğinde bunu tazminle yükümlü olduğu gibi bu maldan elde edilen menfaate zarar verdiğinde de zararı tazmin etmekle yükümlü olur.
Emanetin, bizzat kendisine emanet edilen kişi veya onun aile fertlerinden biri tarafından korunması gerekir. Dolayısıyla sahibinin izni olmadan korunması için başkalarına emanet olarak bırakılması caiz değildir. Şayet emanet edilen kişi, emaneti bir başkasına bırakır ve bu emanette de zarar meydana gelirse zararın tazmin edilmesi gerekir. (Merğînânî, el-Hidâye, 3/213) Bu durumda emanet veren, zararını dilerse emanet verdiği ilk şahsa dilerse de emaneti kabul eden ikinci şahsa tazmin ettirir. İlk şahsa tazmin ettirirse bu şahıs ikinciden tazmin talebinde bulunamaz. İkinci şahsa tazmin ettirirse bu ikinci kişi birinciden tazmin talebinde bulunabilir. (Mevsılî, el-İhtiyâr, 3/27) Ancak zarar, ikinci şahsın kasıt ve kusuru sebebiyle meydana gelmiş ve mal sahibi bu zararı ilk şahsa tazmin ettirmiş ise bu kişi ikinci şahıstan tazmin talebinde bulunabilir. (Mecelle, md. 790)
Kapora; satım veya kiralama akdinde müşterinin, sözleşmeyi tamamlaması hâlinde toplam fiyattan düşülmesi; cayması durumunda ise mal sahibinde kalması şartıyla yapılan ön ödemedir. Müşterinin sözleşmeden cayması hâlinde kaporanın kendisine iade edilmesi şartıyla yapılan akdin cevazında bir ihtilaf yoktur. (İbn Cüzey, el-Kavânîn, 171) Alıcının akitten cayması durumunda verdiği kaporanın yanması, yani satıcının mülkiyetine geçmesi şartıyla yapılan akdi fakihlerin çoğu caiz görmemişlerdir. Hanefîler böyle bir akdi fasit, Şâfiîler ve Mâlikîler ise batıl saymışlardır. Çünkü onlara göre bu tür bir akit fasit bir şart ve belirsizlik içermekte ayrıca haksız kazanca sebep olmaktadır. Bu sebeple akdin sona ermesi hâlinde satıcı kaporayı müşteriye iade etmelidir. (Senhûrî, Mesâdirü’l-hak, 2/93-94) Öte yandan bu görüşü savunan İslâm âlimleri, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kaporalı satışı yasakladığına dair bir rivâyetini (Ebû Dâvûd, Büyûʽ (İcâre), 69 [3502]; İbn Mâce, Ticârât, 22 [2193]) zikrederler. (Suğdî, en-Nütef, 1/472-473; Derdîr, eş-Şerhu’l-kebîr, 3/63; Zekeriyyâ el-Ensârî, Esne’l-metâlib, 2/31; Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, 4/3061-3062) Buna karşılık Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Eslem, Mücahid ve Hasen-i Basrî gibi sahâbe ve tabiîn âlimleriyle Hanbelîlerin çoğunluğu kaporalı alışverişi caiz görmüşlerdir. Bu görüş sahipleri kaporalı alışverişi yasaklayan rivâyetin zayıf olduğunu ve akitlerde mubahlığın asıl olup imkân ölçüsünde şartlara riâyetin gerektiğini, Hz. Ömer zamanında Mekke valisi Nafi’ b. Abdulhâris'in, halife adına kaporalı bir işlem yapmış olduğunu (Buhârî, Husûmât, 8 [Bab Başlığı]) delil getirmişlerdir. Bazı Hanbelîler, kaporalı akitlerin kesinleşeceği belli sürenin belirlenmesini şart koşmuşlardır; bu süre içinde müşterinin cayması hâlinde kapora satıcının mülkiyetine girer, demişlerdir. (Mustafa Süyûtî, Metâlib, 3/77-78) Bazı muasır görüşler de bedellerden birinin veya ikisinin birden peşin olarak tesliminin gerektiği selem ve sarf gibi işlemler dışındaki kaporalı işlemler konusunda aynı görüşü benimsemiştir. (Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, 4/3061-3062) Müslümanların nasslara muhalif olmayan örf ve uygulamaları genel olarak caiz görülmüştür. Günümüzde kaporalı alışverişler özellikle bazı sektörlerde ticarî hayatın gereği ve esnafın örfü hâline gelmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) helali haram, haramı da helal kılmadığı müddetçe Müslümanların şartlarına bağlı kalmalarını öğütlemiştir. (Tirmizî, Ahkâm, 17 [1352]; İbn Mâce, Ahkâm, 23 [2353]) Hanefî mezhebi de naslara muhalif olmamak kaydıyla toplumun örf ve uygulamalarında geçerliliği olan şartlara bağlanarak yapılan satım akitlerini geçerli saymıştır. (Mecelle, md. 188) Akdin belirlenen sürede kesinleşmemesi hâlinde kaporanın satıcıda kalabileceği yönündeki görüşün bu ilkelere aykırı olmadığı görünmekte, aksine kaporanın müşteriye iadesini şart koşmak kapora uygulamasını anlamsız hâle getirmektedir. Bu sebeple akdin kesinleştirileceği sürenin baştan tespit edilmesi, tarafların her ikisinin de kapora uygulamasına rıza göstermesi ve işlemin selem ve sarf gibi bedellerden en az birinin peşin olması gereken bir akit olmaması şartlarıyla yapılacak kaporalı alışveriş akdi caiz olur.