Fetva Meclisi
Soru
Hocam insanın başına gelen sıkıntılarla belalar Allah’ın o kuluna cezası ve azabıdır denebilir mi?
Cevap
Benzer fetvalar
Bu dünya hayatının belli kuralları vardır. Bunlara tabiat kuralları veya başka bir isim verilmesi sonucu değiştirmez; bu kurallar üzerinden biz ve diğer canlılar yaşıyoruz. İnsanların hataları ve isyanlarının yaşadığımız dünyaya ve buna bağlı olarak da hayatımıza olumsuz etki bıraktığını gözlerimizle de izleyebiliriz. İnsanların iyi olmasının hayatımızı etkileyen olumsuzlukları da iyileştirmeye katkı vereceği kesindir. Ne var ki bu iyi olma durumu bir iki kişinin namaz kılması ile sınırlı tutulabilecek kadar basit zannedilmemelidir. İnsanlık iyileşmeye doğru yön çevirmelidir ki toplu bir bereket ve iyileşme görülsün. Öyle veya böyle biz üzerimize düşeni yapar ve iyi olmaya gayret edersek en azından Allah katındaki sorumluluğumuz ve taşıdığımız vicdanımız için gerekeni yapmış oluruz. Bu da yarın ahirette azap çekmememizi sağlar biiznillah.
Şu büyük âlemde Allah Teâlâ’nın izni olmadan bir ağaç yaprağının bile kıpırdaması mümkün değildir. Olan muhakkak O’nun izni ile olmaktadır. Ormandaki bir ağacın dallarından birindeki bir yaprak için geçerli olan bu kural, insan gibi mükerrem bir mahlûk için elbette geçerlidir. Asla başıboş değiliz. Rabbimiz var! O diliyor, O yapıyor. Teslim olan huzur bulur, direnmek isteyen ise, ne umduğuna erer ne de huzur bulur. Belalar ve sıkıntılar imtihanın bir rengidir. İmanlı ve salih amel sahibi bir mü’min karşılaştığı sıkıntılarını, iyi gitmeyen işlerini, yürütemediği aile düzenini, evlatlarından gördüklerini Rabbinin bir imtihanı olarak görür ve onlardan ecir bekler. Eğer mü’min, başına gelenlerde sorumlu tutulacağı hataların sahibi değilse, kesinlikle ecir kazanacağı bir durumda olduğuna inanmalıdır. Hatta büyük sıkıntılardan büyük ecirler kazanmak bile vardır. Allah Teâlâ, bir kavmi sevdiğinde onlara sınanacakları belalar verir. Verdiğine razı olandan razı olur, küsene de küser. Burada şunu anlamamız gerekir: Nasıl Allah Teâlâ, kuluna mal veriyor ve onu nerede kullanacağını görmek diliyorsa aynı şekilde düz yürüdüğü yollarda önüne kavşaklar, rampalar çıkararak, o anda ne yapacağını görmek istemektedir. Malını helal yoldan kazandıktan sonra onu mubah yollarla harcayan ve sadakasını verenin o mal sayesinde Rabbinin rızasına erdiği gibi, Rabbinden gelen sıkıntılara karşı sabretmesini bilen kul da malını infak eden gibi ecir kazanmış olmaktadır. Bu sıkıntı, mal üzerinden olabilir, aile içindeki fertlerden birinden olabilir, siyasi yönetimden olabilir, tabii bir afet şeklinde olabilir. Türü ne olursa olsun mü’minin ayağına batan bir diken bile, huzurunu kaçırdığı için bir anlamda beladır, sıkıntıdır. Her bela, her sıkıntı, bunaltan, terleten, tansiyon yükselten, ağlatan, ezip utandıran ne varsa ecir kaynağıdır. Yeter ki kul, ihmalinin ve üzerine düşeni yapmamış olmanın bedelini ödemesin. Bazı musibetler de, kulun işlediği bir hatanın, ahirete ertelenmeden, dünyada iken verilmiş cezasıdır. Ebedi ahiret âleminde ceza görmektense, fani dünya hayatında birkaç günlük sıkıntıya katlanarak suçlarının cezasını çekmesi mü’min için büyük bir nimettir. Bu da büyük bir nimet olarak görülmelidir. Bu nimete kavuşmanın yolu da sabırdır. Sabır ise, kuvvetli iman ve güçlü bir irade ile mümkündür. Musibetlerle karşılaşan mü’min Rabbine yönelmesini bilmelidir. Düşünce olarak Rabbi ile bağını güçlü tutacağı gibi diliyle de bunu ikrar etmelidir. ‘İnna lillahi ve inna ileyhi râciûn’ demelidir. Belalar, sıkıntılar hep beni buluyor, diye düşünen şunu da unutmamalıdır: - Allah dileseydi, daha büyük dertlerle baş başa kalabilirdik. Kesinlikle her derdin daha ağırı, beterin beteri vardır. - Ahlamak derdi gidermeyecektir. - Dertlerin önünde ezilmişlik hali, dostlarını üzecek, düşmanlarını sevindirecektir. - Dertleri veren, kesinlikle Hekîm olan Allah’tır. O’nun yaptığında zulüm olmaz. - Bu dünyadaki dertler, ahirette nimete dönüşecekse, derde dert demek bile yanlıştır.
Her ikisi için de “öyledir” denemez. Sıkıntı çekmek veya çekmemek bir karine yani işaret olabilir ama belge olamaz. Ayrıca kimin ne çektiğini neyi de çekmediğini dahi bilme imkânımız tam olarak yoktur. Bu tür yan bilgileri bir işaret olarak görüp ileri taşımamak en doğrusudur.
Şunu kesin bir kural olarak bilmeliyiz: Bir kul günah işlediğinde Allah’a karşı hata etmiş olur. Tevbe ederse ve tevbenin içini doldurursa Allah onu affeder. Tertemiz olur ve öyle dirilir. Bunda şüphemiz yoktur. Kulun işlediği günahın başka bir kulla bağlantısı varsa yani KUL HAKKI söz konusu ise hiçbir tevbe çeşidi o kul hakkını silmez. Allah Teâlâ, kendisine karşı işlenen suçları affediyor, kulun kula karşı hakkını silmiyor. Şehit bile olsa kul, durum budur. Tek çare de suç işleyen kulun hakkını ihlal ettiği kul ile helalleşmesi veya kıyamet günü yüzleşmesidir. Başka bir çare yoktur. Bu kural kesindir ve asla esnek değildir.
Kulun başına gelen olumsuzlukları değerlendirirken “her olumsuzluk” diye sınırlandırılmış bir ifade yanlıştır. Evet, elimizin/dilimizin/gözümüzün yaptıkları, kalbimizin kaypaklıkları netice olarak Allah’tan musibet gelme nedeni olabilir. Bunu gösteren, işaret eden ayet ve hadis de vardır. Ama buna dayanarak her musibetin bir hata üzerine ceza olarak indiği söylenemez. Ve başa gelen musibetler sanki gerekli cezası da gelmiş ve iş bitmiş gibi bir anlayışa da sebep olamaz. Peygamberler başta olmak üzere küçük bebekler ve salih insan olarak bildiklerimizden büyük musibetler yaşayanlar vardır. Onları nereye koyacağız? Bu tür meselelerde tek bir seçenek üzerinde düşünmek gayba ait bilgileri zorlamak olabilir. “Biz hata etmiş ve sebep olmuş olmayalım da…” şeklinde özetlenebilecek bir idrakle bakılmalıdır meseleye. Rabbim musibetlerden muhafaza buyursun. Gaflette olmaktan da bizleri korusun. Âmîn.
Aziz kardeşim, sizi bir gerçekle yüzleştirmekte fayda mülahaza ediyorum. O gerçek de şudur: Allah'a kul olmanın önündeki engelleri ya da imtihanları Siyonizm ve alkol gibi sınırlı şeylerle düşünürsek olacağı budur. Kul olmanın, imanın hakkını vermenin önünde alkolden daha uyuşturucu engeller vardır/olacaktır da. Alkol beyin uyuşması yapıyor, alkolden daha uyuşturucu ve etkisi beyne, kalbe aynı anda sirayet eden sıkıntılara hazır olmamız gerekiyor. Dikkat ediniz, bu saydığınız şeyler birinci derecede imanı etkileyen hususlardır. Birinci derecede iman etmiş olmak veya olmamak denebilecek şeyleri çok rahat yazabiliyorsunuz, sorabiliyorsunuz, irdeleyebiliyorsunuz. Bu nedenle de huzursuzsunuz. Huzursuzluğunuzun temel nedenini de siz abartıp büyütüyorsunuz. Sizin şahsınız açısından belki değil ama böyle bir sorgulamayı Allah'a iman eden birinin bu kadar rahat yapabilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Size iki soru sorayım, bu iki sorunun cevabından ikimiz de makul bir noktaya gelmeye çalışalım. Sorularımın birincisi: Ümmetimizin şu zamandaki hâlini nasıl değerlendiriyorsunuz? Müslümanca bir kenara insanca bir hayattan söz edebilir misiniz? Aklı başında her hangi bir insanın kabul edebileceği bir hayat var mıdır ortada? Sorularımın ikincisi: Bu gündeme getirdiğiniz konuların hangisi bir Müslümanın imanı, ibadeti, ahlâkı veya maddi kazancı ile alakalı düzeltme, ıslah etme bakımından direk gündeme gelebilecek bir konudur? Ya da bu ümmetin mevcut sorunları arasında bunların hangisi çözüm için gereklidir, hangisi hangi sorunun nedenidir? İnsaf sahibi biri görecektir ki, bunlarla meşgul olmak akılla izah edilebilecek bir nedene dayanmamaktadır. Meşgul olmaya mecbur olduğumuz nice meseleler arasında bunlara yer bulmak anlamsız değil mi? Aç birinin tırnak makası araması ne anlama gelirse bunlar da o anlama gelebilir. Bir başka husus da şudur: Öğrenmenin ve öğrendiklerinle amel etmenin bir öncelik ve önem sırası olmalı değil midir? Mesela namazın öncelikliği ile haccın öncelikliği aynı olabilir mi? Bu açıdan bakmaya çalışın; kaç numaralı mesele ile alakadar oluyorsunuz acaba? Nesiller ne durumda, siyaset ne durumda, ekonomi; faiz, haramlar, kumar ne durumda..? İffet ne durumda? Aziz kardeşim, yeniden bir gündem belirlemek zorundayız. Bu gündemi de ümmetimizin üzerinden hesapları olan düşmanlarımızın planlamasına izin veremeyiz. Bizden olduğu hâlde kişisel ihtiraslarını dinimizin konuları ile tatmine çalışanların planlamasına da izin veremeyiz. Mucize ve benzeri konular bizim imanımızın içindeki konulardır. Bunları biz bize konuşuruz elbette ama kâfirlerin konuşmasına izin veremeyiz, konuşurlarsa dinlemeyiz. Birilerinin -velev ki bizimle beraber namaz kılanlardan olsun- 'sonra ne olacak?' sorusuna ikna edici bir cevap vermedikçe de bunları konuşmasına izin veremeyiz. Konuşursa da onun hakkında dikkatli olmayı yeğleriz. Umarım bakışımızı izah edebilmişizdir. Allah'a emanet olunuz.
azap konusundaki diğer fetvalar
Allah Teâlâ hepimizi kabir azabından muhafaza buyursun. Âmîn. Kabir azabı mü'min bir insanın günahları sebebiyle ise günahlarının gerektirdiği kadar azap görür. Kâfir birinin azabı ise azabı ebedidir.
Bir kere dünyada ne kadar ümmet vardı, kim nerede yaşadı gibi soruların net bir cevabı yoktur elimizde. Sadece Kur'an’ımızın aktardıkları ve hadislerde geçenler hakkında kesin bilgiye sahibiz. Genel olarak zikredilenler üzerinden bakıldığında eski ümmetlerin helak olma nedenleri sekiz başlıkta toplanabilir. Bu başlıkların da alt başlıkları oluşturulabilir. Eski ümmetlerin hataları ve o hatalar üzerine helak olmaları bilgisi elbette bize aklımızı başımıza alma açısından önemli bir derstir ancak ortada acı bir gerçek vardır: Hiçbir ümmet öncekilerin akıbetinden ders çıkarmamıştır. Bugün de kitlesel olarak bu ders çıkmayacaktır. Ahıslar olarak biiznillah nefislerimizi terbiye etme ve Allah’a dönme noktasında bir ders mümkündür. Geçmiş ümmetler: Mülkünde yaşadıkları Allah’ı yok kabul ettiler. İman etmedikleri gibi uzun dilli tavırlar içinde oldular. Tam anlamıyla yaşadıkları yerleri günah bataklığına çevirdiler. Hayvanlara bile imrenilecek hâle düştüler. Allah’ın azabı ile alay ettiler. “Madem öyle göndersin azabını” bile dediler. Büyük bir kibir içine girdiler. Peygamberlerine eziyet ettiler, kimini öldürdüler kimini yaraladılar. İsraf, şımarıklık, azgınlık karakterleri oldu. Ticaretten her alana yayılmış bir hile kapladı onları. İman edenlerin önünde engel oldular. Kendileri battığı gibi herkesin batmasını istediler. Yaşadığımız bu hayatta bilhassa batı kültürü adı altında bu sekiz maddenin ne kadar eskinin tekrarı olduğunu artık akıl sahibi her mü'min çok iyi idrak eder.
Geçmişte terk edilen namazlarınız varsa, bunların kazasını yapmak, borcunuzu ödemek adına çok önemlidir. Âlimler, tevbe eden bir kimsenin terk ettiği namazları kaza etmesi gerektiği hususunda hemfikirdir. Kazaları kılmaya başlamış olmanız, Allah’ın sizi affetmesine bir vesiledir. Bu ibadeti yerine getirme gayretinizden dolayı umulur ki Allah sizi bağışlar. Bahsettiğiniz gibi kesin bir şekilde "seksen yıl cehennemde yanacaksınız" gibi bir ifadeyi kaynaklarımızda ben bulamadım. Zannımca bu konuda kesin bir ayet ve hadis olmayıp ayet veya hadisteki geçen bir kelimeden yola çıkılarak ortaya atılmış bir yorum olabilir. Dolayısıyla "kesin öyle olacak" şeklinde değerlendirmek doğru değildir. Siz bir yola girmişsiniz, bu yolda devam edin. Geçmişteki gafletinize tevbe etmiş, bu gafleti ortadan kaldırmak için çalışıyorsunuz. Şunu bilin ki, Allah samimi olan kullarını asla geri çevirmez. Yaptığınız her ibadet, Allah’a olan sadakatinizi gösterir ve inşallah bu yolda sizi başarıya ulaştırır. Ümitsizliğe kapılmayın. Peygamberimiz’in ümmetine verdiği müjdelerden biri de şudur: "Kul, Allah’a yöneldiği sürece O’ndan af dilemekten çekinmesin. Zira Allah her daim affedicidir." Rabbim ibadetlerinizi kabul etsin, sizi rahmetiyle kuşatsın.
Allah'ın azabını hemen gelsin gibi istemek o ümmetlerin işlediği hatalardan biridir. Bu ifadelerin bile kullanılması isabetli değildir. Allah'ın azabına değil affına ve rahmetine talip olmak gerekir. Önceki ümmetlere her hafta bir azap gelmiyordu. Belki on binlerce sene geçmiş bir tarihin bütününü şimdi biz görüyoruz. Bu tarih içinden de kitabımız bize yüzlerce azap örneği vermiyor. Kaç Nuh Tufanı var, kaç denizin yarılması var? Bugünkü zulüm ve Allah'a baş kaldırmanın birkaç asrını bilebiliyoruz. Mesela son beş asrı örnek alalım. Bu beş asır önceki ümmetlerden helak olanlardan kaçına tekabül edecek bir zamana karşılık gelebilir? Sadece matematiksel olarak bile ortada 'neden?' sorusunu gerektirecek bir durum yoktur. Kaldı ki mesele matematik meselesi değildir. Bu ümmet, son ümmettir. İnsanlığın son gemisidir. Bu ümmetin helaki olacak bir azap kıyamet demek olabilir. Ümmetin büyüklüğü ve ağırlığı kadar yanlışların ve günahların da büyüklüğü ve ağırlığında farklılık olabilir. Azabı sadece gökten inen ateş olarak görmemek gerekir. Kim bilir nice azabı bizzat yaşadığımız halde, azabın bir ağırlığı olarak onu hissetmiyor, film izler gibi izliyoruz. Bu da neticede bir azap çeşididir. Allah'ın evren ve insan üzerinde SÜNNETULLAH dediğimiz kanunları vardır. Bu kanunlar bir ayrım yapmadan, ötelenmeden ve aceleye getirilmeden uygulanmaktadır. İlk günden beri böyle oldu, son güne kadar da böyle olmaya devam edecektir. SÜNNETULLAH işlerken mümin kafir ayırmadan işler. Muhtemel azap müminleri geçip kafirlere gelmeyecektir. Yeryüzünü ifsat edenler ve ifsadı düzeltmeyenler olarak herkesi bulacaktır ama ahirette herkes dünyadaki durumuna göre dirilecektir. Alimler başta olmak üzere ümmetin önderleri azabın ne zaman geleceğini beklemek yerine gelmemesi için yoğun gayret ve pratik çalışmalar yapmalıdırlar. Onlara düşen bu vazife azabın gelmesini veya gecikmesini etkilemez ama onların ahiretteki hesabını etkiler.
Selamünaleyküm. Anlaşılan odur ki, sadece mekruh azap nedeni değildir ama mekruhun mekruh olarak kalması da zordur. Şeytan her mekruhu bir haram dönüştürebilmektedir.
Selamünaleyküm. Bunun adına fitne diyebilirsiniz. Siz de anlıyorsunuz ki, ne yaparsanız yapın huzurunuzu kaçıracaksınız. Siz de samimi bir şekilde huzurunuzun bozulmasını istemiyorsanız kadına hakaret içerikli sözler sarf edin sizden soğusun aksi takdirde sizin de gevşek olduğunuz anlaşılacak. Şahitlere 'gizleyin' dediğinizde onun adı şahitlik olmaz. Nikâh da nikâh olmaz. Bile bile sürüklenmek böyle oluyormuş demek ki!