Fetva Meclisi
Soru
Kur'an'da geçmiş ümmetlere farklı azaplar yapıldığı anlatılıyor. O ümmetlerin azaba sebep olan günahlarının kat katı zamanımızda yapıldığı halde şimdi neden azap gelmiyor?
Cevap
Benzer fetvalar
Azap dünyada olur, ölürken olur, kabirde olur, ahirette olur ve hem dünyada hem ahirette olur. Dünyadaki azap bedenle hissedilen azap olur, içte hissedilen manevi azap olur. Neden biz, dünyada Allah’a asi olanların azaba uğradıklarını hemen göremiyoruz sorusu haddimizi aşan bir sorudur. Biz hayata, yaşadığımız an olarak bakabiliyoruz. Ne dünü ne de geleceği bilmiyoruz. Allah Teâlâ ise ezelden ebede olan süreç içerisinde her şeyi bir hikmetle yapmaktadır. Biz, bize göre bir uygulama isteriz ama biz yok denecek kadar kısa bir zaman için varız ve sadece kendi eksenimizde döneriz. Bütün kâinat içinde biz yok gibiyiz. Allah Teâlâ ise yaratan ve idare eden olarak hükmetmektedir. Yine de neden hemen azap etmiyor sorusuna bazı cevaplar tahmin edebiliriz: - Çünkü Allah çok mağfiret eden, çok merhamet edendir. Tevbe ederler diye asi kullarının azabını ertelemektedir. - Helim (yumuşak) olmak onun sıfatlarındandır. Azapta acele etmemek helim olmasının sonucudur. - Asi kullarının azabı kesindir, erteleme ile ne unutulur ne de azalır. Kıyamet gününe ertelenmiş olması büyük bakış açısından sonucu değiştirmez. Aksine azabı geciktikçe günahı artacağı için azabı da artacaktır. Bu anlamda da azabın gecikmesi de onlar için bir azaptır.
Evet, dilese yok eder. Etti de. Nice milletler, izleri bile kalmayacak şekilde helak olup gittiler. Korkunç azaplarla yok oldular. Allah Teâlâ o zaman diledi, yaptı. Şimdi de dilese yapar. Peki, neden yapmıyor? Biz, olayı kendimizle sınırlı görüyoruz. Mü’minler olarak biz varız, bir de kâfirler var. Hayat da bizimle sınırlıymış gibi tasavvur ediyoruz. Gerçek ise böyle değildir. Hayat Âdem aleyhisselamla başladı. Son insana kadar da devam edecek. Bir defa, muhatap kitle bizden ve onlardan ibaret değildir. Bizim bilmediğimiz geçmişte ve gelecekteki milyarlar var. Yer de bizim yerimizden ibaret değildir. Bütün bir âlem söz konusudur. Zaman da, bizim içinde sadece bir nokta kadar kalabileceğimiz geniş bir zamandır. Milyarlarca insanın ve on binlerce yılın içinde birkaç insan ve birkaç nokta, tepeden bakıldığında ne kadar görülebilir? Bizim bakışımızla, Allah Teâlâ’nın bakışı arasında önemli bir fark olacağını,bu farkın da verilecek karara etki edeceğini bilmemiz gerekir. Bir ayrı nokta da şudur: Küfrü ve batılı yaratan Allah’tır. Batıl kendiliğinden ürememiştir. Allah Teâlâ kâinatı yaratırken, her taşın yerini belirlemiş, bir damla suyun bile ne zaman ve nerede yaratılacağını tayin etmiştir. Hakkın karşısına dikilecek batılı ve onun başı olan şeytanı, bilerek ve bir maksada binaen O yarattı. O’nun yaratması kesinlikle bir hikmete dayalıdır. Boş ve gereksiz bir şey O’nun mülkünde olamaz. Kul, Rabbinin işindeki hikmeti bilemeyebilir. Bu gayet tabiidir. Kul neyi ne kadar biliyor ki, o derin hikmetleri bilsin? Bilemediği için de karşı durmaz, tereddütler içinde kalmaz. Kalbi rahattır. Çünkü Allah’ın mülkünde yersiz ve gereksiz şey yoktur. Yılan bile gereklidir. Kış gereklidir. En az yaz kadar gereklidir. Üşüsek de, üşümesek de bu böyledir. Başka bir noktadan bakıldığında ise şu gerçeği görürüz: Doğruya neden doğru denmektedir? Doğru, karşısında yanlış bulunduğu için doğrudur. Ak, karanın karşısında bulunduğu için aktır. Zıtlar birbirlerinin adeta varlık nedenleridirler. Hakkı hak olarak teşhir eden de bu anlamda batıldır. Batılın olmadığı bir dünyada hak neden var olacak? İyilik, kötülüğün alternatifi olarak bulunduğu için değerlidir. Saf iyilik ve saf güzellik cennette olacaktır. Batılın bulunmadığı ortam cennet ortamıdır. Batılsız ve hakka saldıran düşmanın bulunmadığı bir âlem olamaz. Allah Teâlâ kullarını imtihan için bu âleme gönderdi. Tabii olarak onların içine nefis koyacak, nefislerine meyledip etmediklerini görecektir. Şeytanı yaratıp güçlendirecek, kullarının ona aldanıp aldanmadıklarını görecektir. Kâfirleri mü’minlerin karşısına çıkaracak, mü’minlerin üzerlerine düşen savunma görevini yapıp yapmadıklarını, cihad edip etmediklerini görecektir. ‘Batıla ne gerek var?’ demek, beni namaza neden kaldırıyorsunuz demek kadar lüzumsuz ve yersiz bir sorudur. Bu büyük mülkte, bu büyük imtihanda bunlar en tabii gereklerdendir. Zor dönemin mü’min şairi Necip Fazıl Kısakürek, şiirinde bu hassas anlamı çok güzel ifade etti. Allah onu ve bizi mağfiret buyursun: Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın Gündüz geceye muhtaç bana da sen lazımsın.
Bir kere dünyada ne kadar ümmet vardı, kim nerede yaşadı gibi soruların net bir cevabı yoktur elimizde. Sadece Kur'an’ımızın aktardıkları ve hadislerde geçenler hakkında kesin bilgiye sahibiz. Genel olarak zikredilenler üzerinden bakıldığında eski ümmetlerin helak olma nedenleri sekiz başlıkta toplanabilir. Bu başlıkların da alt başlıkları oluşturulabilir. Eski ümmetlerin hataları ve o hatalar üzerine helak olmaları bilgisi elbette bize aklımızı başımıza alma açısından önemli bir derstir ancak ortada acı bir gerçek vardır: Hiçbir ümmet öncekilerin akıbetinden ders çıkarmamıştır. Bugün de kitlesel olarak bu ders çıkmayacaktır. Ahıslar olarak biiznillah nefislerimizi terbiye etme ve Allah’a dönme noktasında bir ders mümkündür. Geçmiş ümmetler: Mülkünde yaşadıkları Allah’ı yok kabul ettiler. İman etmedikleri gibi uzun dilli tavırlar içinde oldular. Tam anlamıyla yaşadıkları yerleri günah bataklığına çevirdiler. Hayvanlara bile imrenilecek hâle düştüler. Allah’ın azabı ile alay ettiler. “Madem öyle göndersin azabını” bile dediler. Büyük bir kibir içine girdiler. Peygamberlerine eziyet ettiler, kimini öldürdüler kimini yaraladılar. İsraf, şımarıklık, azgınlık karakterleri oldu. Ticaretten her alana yayılmış bir hile kapladı onları. İman edenlerin önünde engel oldular. Kendileri battığı gibi herkesin batmasını istediler. Yaşadığımız bu hayatta bilhassa batı kültürü adı altında bu sekiz maddenin ne kadar eskinin tekrarı olduğunu artık akıl sahibi her mü'min çok iyi idrak eder.
Hocaefendi, Bu sorun sadece sizin sorununuz değildir. Din adına ve Allah'ın dinini esas alarak hareket edecek herkes için böyle bir sorun olabilir. Bir yandan dini eksiksiz anlatmak diğer yandan da dini anlatırken dinden soğutmamak oldukça hassas bir çizgi üzerinde yürütülmesi gereken bir mücadeledir. Size tavsiyem şu olacaktır: a- Müçtehitlerimizin ittifak ettikleri meseleleri izah ederken mü'minlerin imamlarının kanaati olarak söyleyin onu. Tereddüt etmeye gerek yoktur. b- Müçtehitlerden sadece birinin veya ikisinin vardığı bir sonucu izah ederken ise 'İslam'ın son sözü' gibi değil de 'müçtehitlerden bir müçtehidin kanaati' olarak zikredin. İnsanlara konuşmak, onları ikna etmek peygamberlerin bile kolay yapabildikleri bir şey değildir. Dikkatli ve sabırlı olmak gerekir. Allah yardımcınız olsun.
İnna lillahi ve inna ileyhi racuûn. Allahüme’curna fi musîbetina hazihi ve ehlifna hayren minha. Âmîn. İnsanlık büyük bir darboğaza doğru yaklaşmıştır. Tarihten hikâyelerini okurken kolay olan şeyleri yaşamak zormuş, bunu iyice anladık şimdi. Kitabımız Kur'an’ımız neden onlarca kere ÖNCEKİ ÜMMETLER konusunu önümüze getiriyor bunu anladık. Nuh aleyhisselam zamanındaki tufanın alt yapısını, işleyişini, ağırlığını ve neden sonra insanların her şeye yeniden döndüklerini anladık. Anladık inşaallah. Bu, elimizin kolumuzun, dillerimizin bağlandığı garip dünyada olanca çığlığımızla şunu deriz de başkasını bilmeyiz: Hasbunellah. Hasbunellah. Hasbunellah. Bizim için bu zaman, bu kaos ortamı tam bir ibadet ve Allah’a avdet zamanıdır. İbadetleri artırmalı, dua ve zikri yoğunlaştırmalıyız. Gafletimiz sürerse ve bir zaman sonra hiçbir şey olmamışa dönersek maazallah, bizim için böyle muhtemel bir sonuç felaketten daha büyük bir felakete neden olabilir. Erken uyanmak ve büyük bir gayret ve samimiyetle; • İstiğfarlar ederek, • Günahlarımızdan tevbeler ederek, • Kul haklarından helalleşerek, • Kaza namazlarımızı kılarak, • Zikirler yaparak, • Kur'anlar okuyarak, • Ailemizi muhkem bir kaleye çevirip, içinde cenneti kazanacağımız bir yuvaya dönüştürerek, • Bu belayı, Allah’a dönüş için bir milat yaparak silkinirsek Allah’tan umut ederiz ki bizi mahcup etmez ve tertemiz kullar durumuna gelmemizi kolay kılar. Şuna hazır olalım: Allah’ın kullarından bazıları, böyle bir felaketi bile battıkları çukurdan çıkmak için kullanmak yerine hiçbir şey yokmuş gibi hatta “biz ettik, biz becerdik” sözleri ile geçiştireceklerdir. Tarih hep böyle görmüştür insanları. Bundan daha büyük belalar bile, nasibi olmayanları uyandıramamıştır. Gaflet ve dalalet böyle bir şeydir. Mecburen bu durumda, “biz” ve “onlar” demek zorunda kalacağız. Biz uyanıp Rabbimize döneriz, onların hâli de Allah’a kalır. Yarın, Allah’ın lütfu ile bu beladan kurtulduğumuzda birilerinin “belayı yendik, ezdik geçtik, bir daha gelemez…” gibi çürük sözlerine hazır olalım. O sözleri duyunca da onlar adına ve onlara bu fırsatı vermede kusurumuz olabileceği için bizim adımıza hep beraber yine istiğfarlar edelim. Budur dünya, böyledir dünya. İlk gününden beri böyledir, son gününe kadar böyle gidecek. Şaşmaya gerek yok, elimizde Kur'an’ımız var. Bildik bunları önceden, önceden. Elhamdülillah.
Şunu bilmek zorundayız: a- Allah Teâlâ ilk mü'minlere hangi cenneti vaat etti ise bize de onu vaat ediyor. Ve ilk mü'minleri hangi ağırlık ve zorlukla sınadı ise bizi de esasen o ağırlık ve zorlukla sınıyor. Nesiller arasında bir sınav farkı olmaz/olamaz. Aksi takdirde Allah Teâlâ adaletini uygulamamış olur. Bu da söylenemez. b- Bu ümmet kıyamet saatine kadar kalacak bir ümmettir. İmanı, Kur'an’ı, ibadeti ve ahlakı temelden asla bitmeyecektir. Dönem dönem gölgede kalmalar, siliniyor gibi olmalar görülse de kök itibariyle hep var olacaktır. Buna iman etmemiz gerekiyor. İman ve hayır sıfır noktasına geldi dendiğinde kıyamet vakti de geldi denmiş olur ki bunu söylemek anlamsız bir söz söylemek olur. Evet, daralma var ama bitme yoktur. Bitme olmadığına göre de umut vardır biiznillah. Kimse yoksa ben varım diyebilmeliyiz. Bunu diyemezsek kendimizi inkâr etmiş oluruz.
azap konusundaki diğer fetvalar
Geçmişte terk edilen namazlarınız varsa, bunların kazasını yapmak, borcunuzu ödemek adına çok önemlidir. Âlimler, tevbe eden bir kimsenin terk ettiği namazları kaza etmesi gerektiği hususunda hemfikirdir. Kazaları kılmaya başlamış olmanız, Allah’ın sizi affetmesine bir vesiledir. Bu ibadeti yerine getirme gayretinizden dolayı umulur ki Allah sizi bağışlar. Bahsettiğiniz gibi kesin bir şekilde "seksen yıl cehennemde yanacaksınız" gibi bir ifadeyi kaynaklarımızda ben bulamadım. Zannımca bu konuda kesin bir ayet ve hadis olmayıp ayet veya hadisteki geçen bir kelimeden yola çıkılarak ortaya atılmış bir yorum olabilir. Dolayısıyla "kesin öyle olacak" şeklinde değerlendirmek doğru değildir. Siz bir yola girmişsiniz, bu yolda devam edin. Geçmişteki gafletinize tevbe etmiş, bu gafleti ortadan kaldırmak için çalışıyorsunuz. Şunu bilin ki, Allah samimi olan kullarını asla geri çevirmez. Yaptığınız her ibadet, Allah’a olan sadakatinizi gösterir ve inşallah bu yolda sizi başarıya ulaştırır. Ümitsizliğe kapılmayın. Peygamberimiz’in ümmetine verdiği müjdelerden biri de şudur: "Kul, Allah’a yöneldiği sürece O’ndan af dilemekten çekinmesin. Zira Allah her daim affedicidir." Rabbim ibadetlerinizi kabul etsin, sizi rahmetiyle kuşatsın.
Böyle kati bir ifade kullanmak yerinde olmaz. İnsanın başına gelen sıkıntıların bu pencereden değerlendirilmesi açısından şunları söylememiz mümkündür: İnsanın başta Allah’ı inkâr ve genel olarak haramlar gibi işlediği suçlar dünyada iken asıl ceza ahirette olmak üzere ön ceza olarak ceza görmesine neden olabilir. Bireyler veya toplumlar için bu mümkündür. Ancak kimin hangi sıkıntısı böyle bir nedenle gelmiştir, bunu bilemeyiz, bilmemiz de mümkün olmaz. Özellikle günahkâr mümin insanların başlarına gelen sıkıntıları bu mantıkla değerlendirip gereğini yapmaları isabetli bir davranış olur. Bunun gereği de tevbe edip salih mümin olma yolunda yürümektir. Kimi zaman da kulun durumu iyiler arasında olmakla beraber o kulun derecesi yükselsin, daha çok sevap kazansın diye zorluk çekeceği sıkıntılar çektiği de olur. Peygamberler ve pek çok salih kulun bize ulaşan sıkıntılarında bu gerekçeyi okuyabiliriz. Bir başka yorum da şudur: Kulun günahkâr kimliği sıkıntı ve bela çekmesine neden olur. Kul sabreder kadere itiraz etmez ve ecir kazanır. Bu da bir nevi cezayı (belayı) hayra dönüştürmek olur. Bu incelikler kâfirler için geçerli değildir. Onların bu dünyada çektikleri sadece sıkıntı olarak kalır onlar için. Özet olarak denebilir ki: İman ve sabır ile karşılaşılan sıkıntılar öyle veya böyle mümin için kazanç vesilesidir. Kul, sıkıntıya düşmemek için tedbirli olur. Yine de sıkıntıya düşerse bu sefer insan olarak sıkıntıyı gidermek için yapabileceklerini yapar. Ve kazanan olur biiznillah.
Allah Teâlâ hepimizi kabir azabından muhafaza buyursun. Âmîn. Kabir azabı mü'min bir insanın günahları sebebiyle ise günahlarının gerektirdiği kadar azap görür. Kâfir birinin azabı ise azabı ebedidir.
Selamünaleyküm. Anlaşılan odur ki, sadece mekruh azap nedeni değildir ama mekruhun mekruh olarak kalması da zordur. Şeytan her mekruhu bir haram dönüştürebilmektedir.
Selamünaleyküm. Bunun adına fitne diyebilirsiniz. Siz de anlıyorsunuz ki, ne yaparsanız yapın huzurunuzu kaçıracaksınız. Siz de samimi bir şekilde huzurunuzun bozulmasını istemiyorsanız kadına hakaret içerikli sözler sarf edin sizden soğusun aksi takdirde sizin de gevşek olduğunuz anlaşılacak. Şahitlere 'gizleyin' dediğinizde onun adı şahitlik olmaz. Nikâh da nikâh olmaz. Bile bile sürüklenmek böyle oluyormuş demek ki!